Explore every episode of the podcast Yolumuzu Aydınlatanlar
| Title | Pub. Date | Duration | |
|---|---|---|---|
| Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri 5. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:20:19 | |
Büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en meşhûrlarından. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbanî, Sultân-ı evliyâ, Kutb-i a’zam, Bâz-ül-Eşheb gibi lakâbları vardır. 470 (m. 1077) senesinde İran’ın Geylân şehrinde doğdu. Bu sebeple de Geylânî denilmiştir. 561 (m. 1166)’de 91 yaşında iken Bağdad’da vefât etti.
“İnne bi iznillahi sultân-ür-ricâl, Câe fî aşkin, teveffâ fî kemâlin.” “Şüphesiz ki, insanların sultânı “aşk” ile geldi, “kemâl” ile vefât etti” ma’nâsında söylenen beyitte; “aşk” kelimesi ile ebced hesabına göre (470) doğum târihi ve “kemâl” kelimesi ile de 91 sene olan ömrüne işâret edilmiştir. Türbesi Bağdad’dadır. Babası Ebû Sâlih bin Abdullah’dır. Abdülkâdir-i Geylânî doğduğunda, babası 60 yaşında idi. Annesi de yaşlı idi. Annesi, Fâtıma binti Ebû Abdullah Seyyidedir. Ümm-ül-hayr, Amînet-ül-hayr lakâbları vardır. Babası, Hazreti Hasen’in oğlu olan Hasen-i Mü’sennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Bu Abdullahın annesi, Hazreti Hüseyn’in kızı Fâtıma’dır. Hem baba tarafından, hem de ana tarafından Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) soyundan olup, hem şerîf hem seyyiddir. Annesi ve babası evliyâ idiler. Abdülkâdir-i Geylânî, fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Tasavvufta ise çok yüksek bir evliyâ ve mürşid-i kâmillerin en başta gelenlerindendir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri doğmadan önce, Bağdad’da bulunan âlim ve evliyâ zâtlar, onun doğacağını müjdelemişlerdir. Babası, Abdülkâdir-i Geylânî doğmadan önce, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmı ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz ona; “Yâ Ebâ Sâlih! Allahü teâlâ bu gece sana çok kâmil bir erkek evlâdı ihsân etti. O benim evlâdımdan, soyumdandır. Onun derecesi ve şânı başkalarından çok üstün ve yüksek olacak” buyurarak müjdeledi. Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Abdülkâdir doğduğunda, Ramazân-ı şerîf başlamıştı. Birinci gün, imsak vaktinden güneş batıncaya kadar süt emmedi. Bu hâli, diğer günlerde de devam etti. Ramazân-ı şerîf boyunca, gündüzleri hiç süt emmedi. Anladım ki, Ramazân-ı şerîfe hürmet ediyor, oruç tutuyordu.
İkinci sene, Şa’bân ayının son günlerinde hava çok bulutlu geçmişti. İnsanlar hilâli göremedikleri için, Ramazân-ı şerîf ayının girip girmediğini tesbit edememişlerdi. Abdülkâdir’in, Ramazân-ı şerîfte süt emmediğini bilenler, bana gelip sordular. O gün, imsak vaktinden beri süt emmemişti. Bu durumu gelenlere söyledim. Anlaşıldı ki, Ramazân-ı şerîf başlamıştı.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı. Daha küçük yaşta iken, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra Bağdad’a gidip, zamanın meşhûr âlimlerinden ilim tahsiline devam etti.
Bağdad’a tahsil için gidişini kendisi şöyle anlatmıştır: “Küçük idim, Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip, “Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur, izin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı ziyâret edeyim” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını da bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. “Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için senden ayrıldım. Kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem” dedi. Ben de, küçük bir kâfile ile Bağda’da gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkiya çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular, içlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey fakir! Senin hiçbir şeyin var mı?” dedi. Ben de yalan söylemek istemedim. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Elbisemin koltuğunun altında dikilmiştir” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti, ikisi birden reîslerine gidip, bu durumu söylediler. Reîsleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mi?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun doğru söylememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim, ihânet edemem” dedim. Eşkiyanın reîsi, bunu duyunca ağlamaya başladı ve: “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihânet ediyorum” dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, eşkiyalığı bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reîsimiz idin, şimdi tövbe etmekte de bizim reîsimiz ol” dediler.
Sonra, hepsi elimde tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa elimde tövbe edenler, bu altmış kişidir.”
Bağdad’a gittiğinde 18 yaşında bulunuyordu. Orada bulunan meşhûr âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ, Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyn bin Kâdı Ebû Ya’lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasen-i Bâkıllânî, Ebû Sa’îd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Ca’fer, Ebû Kâsım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah İbni Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtâr, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; babası Ebû Sâlih hazretlerinden, Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî’den ve Hammâd-i Debbas’tan almıştır.
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, va’z ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Sa’îd Muharrimî’nin medresesinde verdiği dersleri ve va’zları, çok büyük bir alâka ile ta’kib edilirdi. Onu dinlemek üzere toplananlar o kadar kalabalık olurdu ki, medreseye sığmaz sokaklara taşıp, çevresini de doldururdu. Bu sebeble, onun ders verip sohbet ettiği, bu medresenin çevresinde bulunan evler de medreseye ilâve edilmek sûretiyle genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zengin olanlar para vererek, fakir olanlar ise bizzat çalışmak sûretiyle yardım etmişlerdir. Hattâ bir kadın, kocasından alacağı olan mehir bedelini, kocasının orada çalışması şartıyla ödenmiş kabûl etti. Onun derslerine devam edenler arasında, pekçok âlim ve sâlih yetişti. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten sonra, ders ve va’z vermeyi bırakıp, inzivâya çekildi, yalnızlığı tercih etti. Daha sonra sahralara çıktı. Bağdad’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini, ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile geçirmeye başladı. Buyurdu ki: “Yirmibeş yıl kadar, yalnız başıma sahralarda dolaştım. Kırk sene, yatsı namazından sonra, sabaha kadar Kur’ân-ı kerîm okudum. Bir gece, nefsim uyumak istemişti. Fakat, nefsimin bu isteğine i’tibâr etmedim. Kırk gün oruç tutup, sonra iftar ettim.” Yine şöyle anlatmıştır: “Münâcaatta idim. Yanıma birisi geldi. Kendisini tanımıyordum. Arkadaş olalım dedim. Fakat muhalefet etmemek şartıyla dedi. Muhalefet etmem dedim. Burada bekle, geleceğim dedi. Gitti, bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. Kalktı gitti. Ben gelinceye kadar buradan ayrılma dedi. Yine bir sene bekledim. Geldi. Yanında ekmek ve süt getirdi. Ben Hızır’ım, bunları sana getirmemi söylediler ve “Kalk, Bağdad’a hareket et!” buyurdu. Beraber Bağdad’a gittik.” Yine bir hâlini şöyle anlatmıştır: “Yıllarca bir yerde durdum. Allahü teâlâya söz verdim, bana birisi yedirmeyince birşey yemeyeceğim dedim. Lokma lokma ağzıma koymazlarsa ve su vermezlerse, kendim yiyip içmeyeceğim dedim. Ve kırk gün yemedim. Kırk gün sonra birisi geldi. Bir parça yiyecek getirip, gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum hâlde, Allahü teâlâya verdiğim sözü bozmayacağım dedim, içimden feryâd eden bir ses duydum. Açım, açım diyerek inliyordu. Aniden yanımda Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî göründü. Bu sesi duyup, “Ey Abdülkâdir, bu ses nedir?” dedi. “Bu, nefsimin ızdırabıdır. Rûhum rahat ediyor. Rabbimi murâkabededir” dedim. “Bizim eve buyur” dedi. Nefsime, buradan ayrılmayacağım dedim. O sırada Hızır aleyhisselâm geldi. “Kalk, Ebû Sa’îd’in huzûruna git!” dedi. Kalkıp gittim. Ebû Sa’îd, evinin kapısında durmuş beni bekliyordu. “Ey Abdülkâdir, benim dediğim kâfi gelmedi de Hızır’ın söylemesini mi bekledin?” dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği, lokma lokma ağzıma koydu. Doydum. Sonra bana icâzet ve hilâfet verdi.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, Bağdad’daki derslerine ve va’zlarına ara verip, bir müddet yalnızlığı tercih ettikten sonra, tekrar ders, va’z ve fetvâ vermeye başladı. Pek meşhûr oldu. İnsanlar her taraftan onun sohbetine koşuştular. Âlimler, sâlihler toplanmıştı. Daha önce ders verdiği medresenin genişletilme işi, 528 (m. 1134) senesinde tamamlandı. Ders ve sohbetlerini bu medresede verdi. Oğlu Abdülvehhâb şöyle anlatmıştır: “Babam, haftada üç vakit ayırmıştı. Bu vakitler; Cum’a sabahı. Salı akşamı ve Cumartesi sabahı idi. Bu zamanlarda, bütün âlimler, sâlih kimseler toplanır, onun va’zlarını ve sohbetlerini dinler idi. Bu hâl kırk sene böyle devam etti. Ayrıca, kendi medresesinde de otuzüç sene müddetle talebelere ders verdi. Sohbetlerinde ba’zan birkaç kişinin, coşarak kendinden geçip vefât ettiği vâki olmuştur. Sohbetlerini dörtyüz kişi yazardı. Bunlar, ba’zan kalabalığın çokluğu sebebiyle birbirinin sırtlarında yazarlardı.” Onüç çeşit ilim ve fende ders vermiştir. Ayrıca isteyenlere, tefsîr ve hadîs dersleri de verirdi. Akşam ve sabah vakitlerinde usûl ve nahiv dersleri, öğleden sonra da kırâat dersleri yapılır, Kur’ân-ı kerîm okunurdu. Konuşması gayet net ve pek te’sîrli idi. Kalbi katı bir kimse, onu görse kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi. Ders ve sohbetlerinde bulunanlar, sessiz ve büyük bir te’sîr altında anlatılanları dinlerlerdi. Dinlemeye gelenler, yakında da olsa, kalabalık sebebiyle çok uzakta da otursa, sesini hepsi aynı derecede işitirlerdi. Birisi onu görse, derhal te’sîri altında kalır, mübârek bir zâtı gördüğünü hissederdi. Cum’a günleri câmiye giderken halk sokaklara toplanır, bereketlenmek için görmek isterlerdi. Kendisinden fetvâ isteyenlere, gayet açık ve doyurucu cevaplar vererek müşkillerini hallederdi. Altıyüzelli talebesi vardı. Hergün onlara ders verir, okutur, kalemi olmıyana kendi kaleminden verirdi. İntisâb için gelene, kendi eliyle, mübârek silsileyi yazardı. Ehl-i sünnet i’tikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Misâfırsiz gece geçirmezdi. Zaîflere yardım eder, fakirleri doyururdu. Talebesinin çeşitli suâllerini cevaplandırırken hiç kızmazdı. Onlara karşı son derece sabırlı idi. Yanında oturanlarda: “Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz” kanâati hâkim olurdu. Ahbâblarından biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Köleleri satın alıp, azâd ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında, halâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: “Yemek istiyen, ekmek istiyen, yatmak istiyen kimse yok mu? Gelsin!” Kendisine hediye gelse, yanında bulunanlara dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.
Allâme İbn-i Neccâr Cübbâî şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Bütün amelleri inceledim, yemek yedirmek ve güzel ahlâktan daha iyi birşey bulamadım. Bütün dünyâ bana verilse, hiçbir fakîr bırakmam, hepsini doyururum. Şu ânda bana bin altın verilse, bir gece bile bekletmeden tasadduk ederim.”
Fakirlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, Ceddi Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve selem) uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Birgün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, herbirinin istedikleri şeyleri satın alıp, getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.
Hergün gizli ve açık çeşitli kerâmetleri görülürdü. “Harikulade ve kerâmet, ancak bir hayır ve hikmet için gösterilir, kerâmetini gizlemiyen dünyâya düşkündür”, “Bana mürîd olan, yahut evlâdımdan ve halîfelerimden hilâfet alıp, kerâmet derecesine ulaşıp, maksadsız kerâmet izhâr edenin yüzü, iki dünyâda kara olur” buyururdu.
Oğlu Seyyid Yahyâ hastalandığında, eliyle buğday öğütüp, ekmek pişirir, omuzunda güğümle su taşırdı.
Hergün bin rek’at namaz kılar, Müzzemmil ve Rahmân sûrelerini okurdu, İhlâs sûresini okuyunca, yüz defadan az okumaz, her farz namazından sonra hatime devam ederdi. Gündüzleri ayrıca pekçok duâ okurdu.
Asrının meşhûr âlimlerinden Şeyh Mûsâ Zevlî, oğlu ile birlikte hacca giderken Bağdad’a uğramıştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine öyle bir hürmet ve saygı göstermişti ki, o zamana kadar hiç kimseye böyle yapmamıştı. Oğlu bu hâlinin sebebini sorunca, “Şeyh Abdülkâdir bizim zamammızdaki insanların hayırlısıdır. O evliyânın ve âriflerin efendisidir. Huzûrunda, meleklerin bile edeble durduğu bir zâttır. Elbette hürmet göstermemiz lâzımdır” dedi. Ebû Sa’îd Kilevî şöyle anlatmıştır: “Ben, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ve enbiyâyı gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defasında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. Her kim dünyâda felah bulmak ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devam etsin buyurmuştu.”
Ebü’l-Hasen Ali el-Mukrî, İbn-i Kudâme’den naklen şöyle söylemiştir: “561 (m. 1166) yılında Bağdad’a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş olarak gördük. O, ilmi ile amel ediyor, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar veriyor, ihtirâs sahibi olan kimselere karşı sabır ve metanet gösteriyordu. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhib idi. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık.”
İbrâhim bin Sa’d ed-Dârî şöyle demiştir: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri âlim elbisesi giyer, süslenir ata binerdi. Kürsiye çıkıp konuşurdu. Konuşması serî, açık ve seçik olup, gayet güzel anlaşılırdı. Konuştuğu zaman dinlenir, birşey emrettiğinde emri derhal yerine getirilirdi. Kalbi katı olan biri onu görse, derhal kalbi yumuşardı.”
Abdullah el-Cübbâî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin şöyle buyurduğunu nakletmiştir. “Her halükârda, dâima irşâd vazîfesi yapıyordum. Din hakkında konuşup anlatmasam, boğazım tıkanacak, boğulacak gibi olurdum. Va’z ve nasihat yaparken, önceleri yanımda birkaç kişi bulunurdu. Fakat daha sonra, halk duyunca kalabalıklaştı. Bulunduğum yer, gelenleri almaz oldu. Bâb-ül-Hibe’deki mescide gittim. Halk peşimi bırakmadı. Orada irşâd hizmetine devam ettim. Gelenler çok kalabalık olduğu için, dışarıya büyük ve yüksek bir kürsi koydular. Oradan va’z etmeye başladım. Halk, geceleri ellerinde kandiller ile toplanırlar, anlattıklarımı can kulağı ile dinlerlerdi. Daha sonra, burası da gelenlerle dolup taştı. Artık cemâati almaz oldu. Bu defa, büyük bir tepe üstüne bir kürsi koydular, orada va’z ve nasîhat ettim. İnsanlar, akın akın oraya toplandı. Atlar üzerinde gelip, beni aşk içinde dinlediler. Gelenler, ekseriya binlerce kişi olurdu.”
Müerric bin Benhan şöyle anlatmıştır: ilimdeki şöhreti, keşf ve kerâmetleri her tarafa yayılıp duyulduktan sonra, yüz kişilik bir grup âlim, onu tecrübe etmek istemişlerdi. Herbiri ayrı bir suâl hazırlayıp sormak üzere Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin huzûruna geldiler. Onlar huzûruna gelince, öyle bir galeyana geldi ki, göğsünden nûrdan şimşekler ve kılıç gibi şeyler saçılmaya başladı. Suâl sormaya gelenler, hayret ve ızdırab içinde feryâd etmeye başladılar, öylesine bir inilti çıkardılar ki, işitenler zelzele oluyor zannetti. Sonra suâl hazırlayanların her birinin göğsüne basarak, “Senin suâlin şudur, cevâbı da şudur” buyurarak, hepsinin suâllerini cevaplandırdı. Daha sonra ben o âlimlerin herbirine, “Bu hâdisede size neler oldu?” dedim. “O anda, bildiğimiz herşeyi unutmuştuk. Göğsümüze basınca hatırladık. Bilmediğimiz birçok şeyi de öğrendik” dediler.
Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri, asrının en meşhûr âlimi ve mürşid-i kâmili idi. İnsanları rüşd ve hidâyete kavuşturmuş, nice gönüller onun feyizleriyle nurlanmıştır. Onun huzûrunda beşyüz yahudi ve hıristiyan müslüman olmuş, binlerce günahkâr onun sohbetleri sebebiyle tövbe etmiştir.
Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehiddi. Önceleri Şafiî mezhebinde iken, Hanbelî mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek, Hanbelî mezhebine geçti. Böylece bu mezheb yayıldı. Tasavvufda en yüksek dereceye ulaşmıştır. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde, yüksek derecede âlim ve büyük bir mürşid-i kâmil idi. Kadirî tarikatının kurucusu ve mürşididir.
Tasavvuf; bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıb ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf ilmi de, kalbin, rûhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalb hastalığının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaşdırıp, Allah rızası için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zâten dînimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibâdet yapılmasını ve bütün bunların da Allah rızâsı için olmasını emrediyor. Kısaca din; ilim, amel ve ihlâstan ibârettir, insanın ma’nen yükselmesi, dünyâ ve âhıret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi ya’nî benzinidir. Maksada ulaşmak için, uçak elde edilir. Ya’nî îmân ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için de, kuvvet, ya’nî tasavvuf (ahlâk) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun iki gayesi vardır. Birincisi; îmânın vicdânîleşmesi, ya’nî kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren te’sîrlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delîl ve isbât ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Ra’d sûresi 28. âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: “Kalblere îmânın sinmesi, yerleşmesi, ancak ve yalnız zikr ile olur.” Zikr; her işte ve her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, O’nun rızâsına uygun iş yapmak demektir. Tasavvufun ikinci gayesi; fıkıh ilmi ile bildirilen ibâdetlerin seve seve kolaylıkla yapılmasını ve nefsi emmâreden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir, ibâdetlerin kolaylıkla seve seve yapılması ve günah olan işlerden de nefret ederek uzaklaşılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybden haber vermek, nûrlar, rûhlar ve kıymetli rü’yâlar görmek için değildir. Tasavvuf ile elegeçen bilgilere, ma’rifetlere, bilgilere ve hâllere kavuşmak için, önce îmânı düzeltmek, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uygun iş ve ibâdet yapmak lâzımdır. Zaten bu üçünü yapmadıkça, kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir. Tasavvuf bilgileri mürşid-i kâmiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kâmil, yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin, belli usûllerle gösterdikleri bu yollara tarikat denilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de büyük bir mürşid-i kâmil olup, onun insanları saadete kavuşturmak için tasavvufta ta’kib ettiği usûllere ve gösterdiği yola, “Kâdiriyye tarikatı” denilmiştir.
Tarikatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin talebeleri, birbirlerini tanımak ve mürşidleri ile tanınmak, öğünmek için, bulundukları yola mürşidlerinin ismini vermişlerdir. Tarikatlar, başlıca iki kısma ayrılırlar:
1. Sessiz zikr (Zikr-i hafî) yapan tarikatlar: Bu yol Hazreti Ebû Bekr’den gelmiş olup, mürşidlerinin adına göre (Tayfuriyye), (Yeseviyye), (Medâriyye), hakîkî olan (Bektâşiyye), (Nakşibendiyye), (Ahrariyye) (Ahmediyye-i Müceddidiyye) ve (Hâlidiyye) gibi isimler almışlardır.
2. Yüksek sesle zikr (Zikr-i cehrî) yapan tarikatlar: Bu yolda, Hazreti Ali’den oniki İmâm vasıtasıyla gelmiştir. Oniki İmâmın sekizincisi olan İmâm-ı Ali Rızâ’dan Ma’rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağdadî’nin çeşitli talebelerinin yolunda bulunan meşhûr mürşidlerin adı verilerek, kollara ayrılmışlardır. Böylece Ebû Bekr-i Şiblî yolundan (Kadirî), (Şâzilî), (Sa’dî) ve (Rıfâî) Ebû Ali Rodbârî yolundan, Ahmed Gazâlî ve Ziyâüddîn Ebû Nesîb-i Sühreverdî vâsıtaları ile (Kübrevî) meydana gelmiştir. İmâm-ı Ali’den Hasen-i Basrî vâsıtası ile (Edhemî) ve bundan (Çeştî) hâsıl olmuştur. (Bedevîye), Rıfâiyyeden hâsıl olmuştur.
Tarikat, zikir ile Allahü teâlâya kavuşma yoludur. Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine ve yasaklarına sarılmaktır. Yaklaşık olarak, son yüz seneden beri tarikat diyerek birçok şeyler uyduruldu. Hakîkî İslâm âlimlerinin, Eshâb-ı Kirâmın, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) alıp bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde câhil olanlar, hattâ İslâmiyetin emirlerine açıkça uymayanlar, şeyh ve tarikatçı ünvanı alarak, zikir ve ibâdet adı altında, dînimizin yasak ettiği birçok günahları ve bid’atleri işlediler. Bugün sahte, yalancı mürşidlere, müslümanları sömüren tarikatçılara, dîni siyâsete âlet edenlere çok rastlanmaktadır. Şeyh-ül-felâm Ahmed İbni Kemâl efendinin Risâle-i Münîre adlı eserinde yer alan bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü, yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat İslâmiyete uymayan bir iş yapsa, kerâmet sahibiyim derse de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât adlı eserinin üçündü cildi 123. mektûbunda, bu husûsla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yollar ikidir. Birincisi, peygamberlerin yakınlığı gibi olan (Nübüvvet yolu) olup, insanı aslın aslına ulaştırır. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve bunların sahâbîleri bu yoldan kavuşmuşlardır. Ümmetlerinden sahâbî olmıyanlar arasından dilediklerini de bu yoldan kavuşmakla şereflendirirler. Fakat bunlar pek azdır. Bu yolda vâsıta, aracı yoktur. Ya’nî vâsıl oldukdan sonra, doğrudan doğruya asldan feyz alırlar. Hiçbiri, ötekine vâsıta olmaz, perde olmaz. İkinci yol, (Vilâyet yolu)’dur. Kutblar, evtâd, büdelâ ve nücebâ ve bütün evliyâ hep bu yoldan kavuşmuşlardır. Bu yol, (Sülûk) yoludur. Evliyânın cezbeleri de, bu yolun cezbeleridir. Bu yoldan kavuşanlar, birbirlerine vâsıta ve perde olurlar. Bu yoldan vâsıl olanların önderi ve en üstünleri ve ötekilere vâsıta olanı, hazret-i Ali Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh-ül-kerîm”dir. Bu yolda gelen feyzlerin kaynağı odur. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) gelen feyzler, ma’rifetler hep onun vâsıtası ile gelir. Fâtımat-üz-Zehrâ ve hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn (r.anhüm), bu makamda, hazret-i Ali ile ortaktırlar, öyle sanıyorum ki, hazret-i Ali, dünyâya gelmeden önce de, bu makamda idi. Vefât etdikden sonra da, bu yolda her velîye gelen feyzler, hidâyetler, yine onun vâsıtası ile gelmektedir. Çünkü kendisi, bu yolun en yüksek noktasında bulunuyor. Bu makamın sahibi odur. Hazret-i Ali vefât edince, ondan yayılan feyzler, hazret-i Hasen ve sonra hazret-i Hüseyn vâsıtası ile geldi. Daha sonra oniki İmâmdan, sağ olanları da vâsıta oldular. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler, bu oniki İmâm vâsıtası ile geldi. Kutblara, nücebâyâ da, hep bunlardan geldi. Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, dünyâya gelip, velî oluncaya kadar hep böyle idi. Sonra, bu da bu vazîfeye kavuştu. Ondan sonraki kutblara ve nücebâya ve bütün Evliyâya oniki İmâmdan gelen feyzler ve bereketler, bunun vâsıtası ile geldi. Başka hiçbir velî bu makama kavuşamadı. Bunun içindir ki, “Önceki Velîlerin güneşleri battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, hiç batmıyacaktır” buyurmuştur. Hidâyet, irşâd feyzinin akmasını güneş ışıklarının yayılmasına benzetmiştir. Feyzin kesilmesine, güneşin batması demiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine oniki İmâmın vazîfeleri verilmiştir. Rüşd ve hidâyete vâsıta olmuştur. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vâsıtası ile gelecektir. (Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin bu vasfından dolayı, ona “Gavs-ül-a’zam” denilmiştir.)
Her asırda gelen müceddidler, onun vekîlleridir. (Hazret-i Îsâ “aleyhisselâm” ve hazret-i Mehdî ve İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” (Nübüvvet yolu) ile vâsıl olduğundan, vâsıtaya ihtiyâçları yoktur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, nübüvvet yolunda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vekîlidir.)
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinden ilim ve feyz alarak yetişip, yükselen talebelerinden bir kısmı şu zâtlardır: Başta kendi oğullarından on tanesi gelmektedir. Bunlar: Abdülvahhâb, babasının vefâtından sonra kendi medresesinde ders vermek ve va’z etmek sûretiyle pekçok talebe yetiştirmiştir. Şeyh Îsâ, hadîs derslerini vermek ve va’z vermekle meşgûl olmuştur. Mısır’a gidip, orada da talebe yetiştirmiştir. Ebû Bekr Abdülazîz, ilimde yetiştikten sonra talebe yetiştirmekle meşgûl olmuş, pekçok kimse kendisinden feyz almıştır. Şeyh Abdülcebbâr, Abdurrezzâk, İbrâhim, Muhammed, Abdullah, Yahyâ ve Mûsâ bin Abdülkâdir. Bu oğullarından başka, torunlarından çoğu da ondan ilim ve feyz almışlardır. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi vardır. Aliyyül-Hallâvî isimli bir talebesi, Bağdad’dan çıkıp senelerce seyahat yapıp, birçok yeri gezdikten sonra Bağdad’a dönmüştü. Arkadaşları seyahat hâtıralarını sorduklarında şöyle anlatmıştır: “Şam, Mısır, İran ve Afrika’nın kuzeyindeki memleketleri gezip, gördüm. Üçyüzaltmış evliyâ ile görüşüp, sohbet ettim. Hepsinden işittiğim söz şudur: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bizim mürşidimizdir. Rehbe-rimizdir. Bizi Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan odur.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin irşâd ile vazîfelendirdiği talebelerinden bir kısmı da şu zâtlardır: Şeyh Ebû Midyen Magribî, Şuayb bin Hüseyn, Seyyid Seyfeddîn Abdülvehhâb, Şeyh Seyyid Muhammed Şemseddîn, Ebû Abbâs Ârif, Seyyid Abdurrezzâk, Şeyh Bekâ bin Batû, Ali bin Hînî, Muhammed bin Kâyid Evânî, Ebû Suud bin Şiblî, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Yûnus Kusab bin Kâşimî’dir.
Vefâtı: Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına: Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde sizinle, bâtında sizden başkasıyla (ya’nî Allahü teâlâ ile) beraberim. Yine o esnada buyurdular: Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın! Yine buyurdu: Aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü, Allahü teâlâ beni ve sizi mağfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin! Bismillah gayre müvedde’în. Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdurrezzâk anlatır: Gavs-ül-a’zam, o esnada, ellerini kaldırıp, uzattı ve: “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz ve size geliyorum denilenlerin safına giriniz!” buyurdu.
Vefât ederken iki defa, Allahümme refîk’al a’lâ deyip: “Size geliyorum, size geliyorum” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken: “Bana kimse birşey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim” buyurdu.
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr, babacığım, bedenin acı duyuyor mu? diye arz edince, “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir.”
Oğlu Şeyh Abdülazîz hastalığınız nasıldır? diye arz edince; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlıyamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Umm-ül-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur” buyurdu.
Daha sonra, kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıb ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah! Sonra, Allah Allah Allah... deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mükerrem rûhunu teslim eyledi.
Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi, insanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devam etti.
Vasıyyeti: Oğlu Abdurrezzâk suâl edince şöyle vasıyyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk (muvaffakiyet) ihsân eylesin! Sana Allahtan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hududunu gözetmeni vasıyyet ederim.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu tarîkatimiz, Kitâb ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömerdlik, cefâ ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasıyyet ederim! Dervişlerle beraber ol. Meşâyıha hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol.
Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakrin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allahtan başkasına ihtiyâç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk ile, güler yüz, tatlı söz ve yumuşaklıkla muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk ise çeker ve yaklaştırır.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Cömerdlik, rızâ, sabır, işâret, gurbet, yün elbise giymek, seyahat etmek ve fakirlik, cömerdlik, İbrâhim aleyhisselâmın; rızâ, İshâk aleyhisselâmın; sabır, Eyyûb aleyhisselâmın; işâret Zekeriyyâ aleyhisselâmın; gurbet Yûsuf aleyhisselâmın; yün giyinmek, Yahyâ aleyhisselâmın; seyahat, Îsâ aleyhisselâmın; fakirlik, efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) hasletleridir.
Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermiyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.
İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâima gördüğünü unutmamaktır. Sebeblerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle olur. (Nefsini öldürmek; nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.)
Menkıbeleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kerâmetleri ve menkıbeleri pekçoktur. Onun ayaklarının, zamanındaki bütün evliyânın omuzları üzerinde olacağı haber verilmiştir. İmâm-ı Vâfî, Târih’inde, Abdülkâdir-i Geylânî’nin (kuddise sirruh) kerâmetleri ile ilgili olarak şöyle demektedir: Kerâmetleri, sayılamıyacak kadar çoktur. Dinde imamlık derecesine çıkanlardan, onun kerâmetlerinin tevâtür hâline geldiğini duydum. Bu dînin âlim ve velîleri söz birliği ile diyorlar ki, Abdülkâdir-i Geylânî’den görüldüğü kadar, hiçbir velîden kerâmet görülmemiştir.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Abdülkâdir-i Geylânî, vilâyet-i Muhammediyyenin son noktasına ulaşmıştır. Bu ümmette en çok kerâmet ondan görülmüştür. Birgün hutbe okurken, Hızır aleyhisselâmın, kapının önünden geçmekte olduğunu görmüş ve: “Ey İsrâiloğlu, gel de, hazret-i Muhammed’in ( aleyhisselâm ) mübârek sözlerini dinle!” buyurmuştur.
Gavs-ül-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî ve menkıbeleri hakkında çok sayıda, kıymetli kitaplar ve risaleler yazılmış, tabakat kitaplarında uzun anlatılmış, çok kıymetli sözler söylenmiştir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, ilimde çok yüksek derecede idi. Birgün, biri huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okudu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Çeşitli yönlerden tefsîr ediyordu. O mecliste okunan âyet-i kerîmelerin, tam kırk çeşit tefsîrini yaptı. Yaptığı her çeşit tefsîrinin delîlini gösterdi. Gösterdiği delîlleri de gayet geniş bir şekilde izah etti. Orada bulunanlar, yaptığı onbir çeşit tefsîri anlayabildiler. Bundan sonrası o kadar derindi ki, anlayamadılar. Orada bulunanlar, hayretler içinde kaldılar. Sonra da: Sözü bıraktım. Şimdi Kelime-i tevhîde geldik, “La ilahe illallah” dedi. Bunu söyler söylemez, orada bulunanları bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. O hâl sebebiyle, sahraya dağıldılar.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Yirmibeş sene sahralarda dolaşıp, yerden biten otları yemeden, derelerdeki sulardan içmeden ve bir kerre içince, bir yıl veya daha çok müddet susuz durmadan, insanlar içinde oturup, onları irşâda başlamadım. Ben sahralarda dolaşırken, “Ol” sözü ile ihsân olundum. Ondan sonra çok yiyecek maddeleri buldum, istediğimi yerdim. Dağdan bir parça koparınca elimde helva olurdu, yerdim. Kuma tuzlu su dökerdim, tatlı su olurdu içerdim. Sonra Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek bunları terk ettim.”
Mâşukluk makamında, gök kubbe altında, Gavs-ül-a’zam gibi bir kimse gelmemiştir ve gelmez. Şeyh Ebû Midyen Magribî buyurdu: Hızır aleyhisselâma rastladım. Asrımızdaki doğu ve batıda bulunan meşâyıhı sordum. Ferd-i efham ve Gavs-ül-a’zamı sordum. Cevâbında: “O, Sıddîkların İmâmı, âriflerin hucceti, ma’rifetin rûhudur. Evliyâ arasında şânı büyüktür” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî ( radıyallahü anh ) birgün abdest almıştı. O anda, bir kuş üzerini kirletti. Başını kaldırdığında, kuş uçuyordu. Bakışı ile beraber, yere düşüp öldü. Elbiseyi temizleyip, sattırdı. Parasını sadaka olarak dağıttı. Üzerine sinek konmazdı. Bu husûsda da Ceddi Resûlullahın ( aleyhisselâm ) verasetine (mirasına) kavuşmuştu.
Bağdad’ın âlim ve fâdıllarından biri, Cum’a namazından sonra, talebesi ile birlikte, kabirleri ziyârete ve ölüler için Fâtiha okumağa gidiyordu. Yolda siyah bir yılan gördü ve elindeki bastonuyla vurup öldürdü. O anda uzun bir duman gelip onu örttü. Gözden kayboldu. Talebesi şaştı kaldı. Bir saat sonra kaybolan o zâtı geliyor gördüler. Karşılamağa gittiler. Üzerinde gayet süslü kıymetli bir elbise gördüler. Hâlini ve elbisesini sordular. Şöyle anlattı: Duman beni Örtünce, beni kapıp tuttukları gibi bir adaya götürdüler. Denizin dibine indirdiler. Cinlerin pâdişâhının huzûruna götürdüler. Pâdişâh, elinde kınından çekilmiş bir kılıçla taht üzerinde oturuyordu, önünde ise, başı ezilmiş ölü bir genç vardı. Başından gövdesine doğru kan akıyordu. Benim için, adamlarına; “Bu kimdir?” diye sordu. Bu gencin katilidir dediler, öfkeyle bana baktı ve: “Ey şehrin üstadı, bu genci niçin sebebsiz yere öldürdün?” dedi. Reddettim ve: “Allah korusun! Onu ben öldürmedim. Bana iftira ediyorlar” dedim. Cin pâdişâhına, onun öldürdüğünün alâmeti, elindeki bastonudur. Buyurun bakın, bastonu kanlıdır dediler. Bastonumdaki kanı görüp: “Bu kan nedir?” dedi. Bu bastonla bir yılan öldürdüm, onun kanıdır dedim. “Ey insan, o yılan benim bu oğlumdur” dedi. Sonra sustu, bir an durdu ve kadıya dönüp: “Bu adam, adam öldürdüğünü ikrâr etti. Sen de katline hükmet” dedi. Kâdı katlime karar verdi. Müftî de, hükme uygun fetvâ verdi. Kılıcı ile bana vurmak istedi. Kalbimden iltica edip, şeyhim, üstadım, Gavs-üs-Sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî’den yardım istedim. O anda bir adam göründü. Nûr yüzlü idi. “Bu adamı öldürme! Çünkü o, evliyânın Sultânı Gavs-ül-a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin ( radıyallahü anh ) talebelerindendir. Bunun yüzünden sana sitem eder, gücenirse, o hazrete ne cevap verirsin?” dedi. Gavs-ül-a’zamın ismini duyar duymaz, kılıcı elinden attı ve: “Ey şehrin üstadı, Gavs-ül-a’zama olan hürmetimden seni affettim. Şimdi bize İmâm ol ve oğlumun cenâze namazını kıldır ve mağfiret olunması için duâ eyle” dedi. Sonra bana, süslü, değerli bir elbise giydirdi ve beni, buradan kapıp götürenlerle buraya gönderdi.
İmâm-Hasen-i Askeri ( radıyallahü anh ), seccadesini eshâbından birine emânet bırakıp, Gavs-ül-a’zama ulaştırmasını vasıyyet etti. Onu muhafaza edip, ömrünün sonunda, güvenilir birine emânet edip, aynı vasıyyeti yapmasını, böylece elden ele, hicrî beşinci asrın ortalarında, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî ismi ile meşhûr Gavs-ül-a’zam zuhur edince, ona verilmesini ve kendisinden ona selâm söylemesini tavsiye etti.
Gavs-ül-a’zam, Medîne-i münevvereden Bağdâd-ı Dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavs-ül-a’zam ona: “Sen kimsin?” buyurdu. Hırsız, ben çölde yaşıyanlardanım dedi. Gavs-ül-a’zam ona, isminin ma’siyet (günah) mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sahibi kişinin Gavs-ül-a’zam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni hırsıza söyledi ve: “Evet, ben Abdülkâdir’im” buyurdu. Hırsız, derhal düşüp mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden: “Ey Seyyid Abdülkâdir, Allah için bana bir ihsânda bulun!” sözleri çıktı. Gavs-ül-a’zam, hâline acıdı ve kalbinin düzeltilmesi için, Allahü teâlâya duâ etti. Hitâb geldi: “Ey Gavs-ül-a’zam, hırsızı doğru yola götür. Onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!” Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, değerli, nefis, süslü elbise giyerdi. Bir defa yedibin dinarlık, bir sarık yaptırdı. Bir muhtaç gördü ve bu sarığı ona hediye etti.
Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine tâbi olup talebesi olmuştu. Talebe olmasından önce, bu kadına, ahlâksız bir adam âşıktı. Bu kadın dağda iken, bir ihtiyâç için bir mağaraya girdiğinde o adam da, ardından mağaraya girdi. Kadına yanaşıp, onun namusunu kirletmek istedi. Kadın kaçacak, saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a’zamın ismini söyleyip: “Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a’zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!” deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a’zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan na’linler vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, na’linler kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular, vurdular. Ahlâksız öldü ve na’linler vurmağı bıraktılar. Kadın, o mübârek na’linleri alıp, hazret-i Gavsa getirdi ve başından geçeni anlattı.
Birgün bulunduğu mezhebden başka mezhebe geçmek hakkında düşündü. O gece, bütün eshâbı ile beraber Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’i ( radıyallahü anh ) gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden rica ediyor ve: “Ey Allahın Resûlü, oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zaîf ihtiyârı himâye etsin” diyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) tebessüm buyurarak: “Ey Seyyid Abdülkâdir, bu şeyhin ricasını kabûl et” buyurdu. Resûlullahın emri ile, onun ricasını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgahında kıldı. Hâlbuki o gün Hanbelî namazgahında İmâmdan başka kimse yoktu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri oraya gelince, çok kimseler de ardından gelip, mescidde boş yer kalmadı. Râvî der ki: Eğer Gavs-ül-a’zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgahında hâzır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı.
Gavs-ül-a’zam birgün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel ( radıyallahü anh ), kabirden çıktı. Elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed: “Ey Seyyid Abdülkâdir, fıkıh, tasavvuf, helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Hicrî beşyüzyirmibir senesi Şevval ayının onaltısı olan Salı günü Öğleden önce, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun? buyurdu. Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasihlerinin yanında nasıl konuşurum? dedim. Ağzını aç! buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa mübârek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve: “İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve va’zlar ile Rabbinin yoluna çağır.” buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana: “Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?” diyordu. Babacığım! Nutkum tutuldu, konuşamıyorum dedim. Ağzını aç buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defa saçtı. Niçin yediye tamamlamadınız? dedim. Resûlullaha karşı olan edebimden buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmağa başladım.”
Gavs-ül-a’zam birgün bir mahalleden geçerken bir müslümanla bir hıristiyanın münâkaşa ettiklerini gördü. Sebebini sordu. Müslüman: “Bu hıristiyan, bizim peygamberimiz, sizin peygamberinizden üstündür diyor, ben ise, bizim peygamberimizin üstün olduğunu söylüyorum” dedi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Îsâ aleyhisselâmın Muhammed aleyhisselâmdan üstün olduğunu hangi delîlle isbât ediyorsun?” buyurdu. Hıristiyan, bizim peygamberimiz ölüyü diriltti dedi. Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ): “Ben peygamber değilim. Sâdece Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma uyan bir müslümanım. Eğer ölüyü diriltirsem, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma inanır mısın?” buyurdu. Hıristiyan, inanırım dedi. Gavs-ül-a’zam: “Bana, harâb olmuş, eski bir kabir göster ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) üstünlüğünü gör!” buyurdu. Eski bir kabir gösterdi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Sizin peygamberiniz ölüyü diriltmek istediği zaman, hangi sözleri söylerdi?” buyurdu. Hıristiyan, “kum bi iznillah = Allahın izni ile kalk, diril” söylerdi, dedi. Bunun üzerine Gavs-ül-a’zam, ona: “Bu gösterdiğin kabirde yatan kişi, dünyâda şarkıcı idi. İstersen onu şarkı söyler hâlde dirilteyim, nasıl istersen öyle yapayım!” buyurdu. Peki, öyle olsun dedi. Gavs-ül-a’zam kabre döndü ve: “Allahın izni ile kalk!” buyurdu. Kabir açıldı ve ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hıristiyan bu kerâmeti görünce, Peygamberimizin üstünlüğünü ikrâr edip, Gavs-ül-a’zamın elinde müslüman oldu.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ) zamanında, Bağdad’da tâ’ûn hastalığı vâki oldu. Hergün binlerce erkek ve kadın ölüyordu. Bağdad ehâlisi, Gavs-ül-a’zama, bu öldürücü hastalıktan şikâyet ettiler. “Medresemizin avlusundaki otlardan döğünüz ve yiyiniz, Allahü teâlâ, hastalara bununla şifâ verir ve tâ’ûnu kaldırır” buyurdu. Buyurduğu gibi yaptılar, hastalar iyileşti ve Allahü teâlâ, onlardan tâ’ûnu kaldırdı. Hastalar çok olduğu ve izdiham had safhaya eriştiği için, Gavs-ül-a’zam: “Medresemiz suyundan bir damla içene, Allahü teâlâ şifâ verir” buyurdu. İsanlar, o mübârek medresenin suyundan içtiler ve tam sıhhate kavuştular. Zamanında Bağdad’da bir daha tâ’ûn hastalığı görülmedi.
Ebü’l-Feth Hirevî anlatır: “Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî’ye kırk sene hizmet ettim. Bu müddet içerisinde, sabah namazlarını, yatsının abdesti ile kıldığını gördüm. Ne zaman abdesti bozulsa, o zaman abdest alır, iki rek’at namaz kılardı. Yatsı namazını kılıp, husûsî odasına girer, beraberinde o odaya kimse giremezdi. Sabahleyin odadan çıkardı.” Yine Hirevî anlatır: “Bir gece Şeyhin yanında yattım. Gecenin evvelinde namaz kıldığını gördüm. Namazı çok uzun sürmedi. Sonra gecenin üçde biri geçinceye kadar zikretti. El-Muhît, er-Rab, eş-Şehîd, el-Hasîb, el-Fa’âl, el-Hallâk, el-Hâlık, el-Bârî, el-Mûsâvvir derdi. Gördüm ki, zaîflemiş, küçülmüş idi. Ardından kendisini çok büyük gördüm. Ya’nî bir küçülüyor, bir büyüyordu. Sonra havada yükseliyor, yükseliyor, gözümden kayboluyordu. Sonra ayakta namaz kıldı. Uzun sûreler okudu. Gecenin üçde ikisi böyle geçti. Secdeleri, gerçekten çok uzun idi. Sonra müteveccih, müşâhid ve murâkıb olarak oturur, sabah vaktine yakın zamana kadar öylece dururdu. Sonra duâ eder, yalvarır, yakarır, kulluğunu Rabbine arz ederdi. O esnada, kendisini, bakan gözlerin dayanamıyacağı bir nûr kaplardı. Yanında, “Selâmün aleyküm, Selâmün aleyküm” seslerini duyardım. Kendisi bu selâmlara cevap verir; bu hâl sabah namazına çıkıncaya kadar devam ederdi. Hızır aleyhisselâmla çok defalar görüşmüştür.”
Mısır’da bir tüccâr vardı. Gavs-ül-a’zam hakkında kuvvetli i’tikâd, hâlis ihlâs sahibi idi. Kalbinde, vasıtasız olarak, onun şerefli yolunda sülûk etme arzusu vardı. Ya’nî Gavs-ül-a’zamın huzûruna gidip, bizzat onun elinde tarîkatine girmek arzusundaydı. Çeşitli engeller sebebiyle kırk sene içinde bu niyet ve arzusuna kavuşamadı. Sonra yola çıkıp Bağdad’a vardı. Gavs-ül-a’zamın âhırete intikâl ettiğini işitti. Muradına kavuşamamaktan ötürü canına kıymak istedi. Kabrini ziyârete geldi. Ziyâret edebini takındı. Gavs-ül-a’zam kabrinden çıkıp, elini tuttu tövbe ettirdi ve onu talebeliğe kabûl etti. Bu zâtla üçyüz kişi irşâd şerefine kavuştu ve Allahü teâlâya vâsıl oldular, İslâm âlimleri bu şekilde olan intisabın sahih ve sâdık olduğunu söylemişlerdir.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), bir defa Medîne-i münevvereye geldi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ravda-i mutahharasını kırk gün ziyâret edip, ayakta durdu ve ellerini göğsünün üzerine koyup şu iki beyitle münâcaat etti:
Günâhlarım denizin dalgalarından da çok,
Yüce dağlara benzer, hattâ daha da büyük;
Ve lâkin affedici kerîmin huzûrunda,
Sinek kanadı kadar, hattâ daha da küçük.
Bir başka zaman da gelip, Hücre-i şerîfenin yakınında bir dörtlük daha okudu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek eli göründü, müsâfeha etti, öpüp başına koydu.
Bir kadın, çocuğunu, Abdülkâdir-i Geylânî’ye ( radıyallahü anh ) getirip: “Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu azâd edip, size getirdim” dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona mücâhede ile emretti. Tarikatta sülûke başlattı. Bu şekilde devam ederken, birgün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve az uyumak sebebiyle, zaîf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. “Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer” dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup: “Kum bi-iznillâh”, ya’nî Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitaben: “Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!” buyurdu.
Meclisinin üzerinde kırlangıç uçup, sesi ile, orada bulunanları meşgûl etti. Abdülkâdir-i Geylânî: “Ey rüzgâr, bu kuşun başını al!” buyurdu. Buyurması ile beraber, kuşun yere düşmesi bir oldu. Ama başı bedeninde değil, başka yere düşmüştü. Şeyh hazretleri kürsîden inip, o kırlangıcı eliyle aldı. Diğer eliyle de üzerini okşadı ve Besmele okudu. Kuş hemen dirildi ve uçtu.
Yanından geçmekte olan ve sultâna âit şarabı taşımakta olan üç kişi ve bir emîr, ya’nî subay vardı. Şeyh onlara hitâben: “Durun!” buyurdu. Dinlemediler. Hayvana dur, buyurdu. Hayvan durdu. Hayvanın yanında olanlara kulunç ârız olup, bağrışmağa başladılar. Yaptıklarına tövbe ettiler, ağrıları geçti. Şarap ise, sirke olmuştu. Küpleri, damacanaları açınca, içlerinde şarap değil, sirke olduğunu ibretle gördüler. Meclisindeki talebelerinden biri rahatsızlandı. Hareket edemiyordu. Yardım ister gözle, hocasına baktı. Bunun üzerine Abdülkâdir-i Geylânî, hemen va’z kürsüsünün merdiveninden indi. Ama kürside insan başı gibi bir baş, sonra omuzları ve göğsü göründü. Daha sonra kürside Şeyhin şeklinde, onun konuşma ve sesinde birisi va’za devam ediyordu. Şeyh ise, o talebesiyle meşgûl oluyordu. Başını elbisesinin yeni ile örtmüştü. Talebe birden kendini sahrada gördü. Yanında akar su ve ağaç vardı. İhtiyâcını rahatça giderdi, dereden abdest aldı, namaz kıldı. Selâm verince, Abdülkâdir-i Geylânî, üzerindeki örtüyü kaldırdı. Şaşılacak şey! Kendini, mecliste arkadaşlarının arasında buldu. Şeyh ise, eskisi gibi, kürsüde durup va’z ediyordu.
Ramazân-ı şerîfte birgün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a’zamı iftara da’vet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin da’vetini kabûl etti. Aynı anda da’vet edenlerin evlerinde iftarda bulundu. Onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad’a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-a’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-a’zam, o hizmetçisine dönerek: “Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin da’vetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim” buyurdu.
Gavs-ül-a’zam birgün, va’z için minberde oturuyordu. Birden sür’atle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı ve eski yerine oturdu ve va’z ile meşgûl oldu. Orada bulunanlardan birisi, ne oldu diye suâl edince: “Ceddim Resûlullahı ( aleyhisselâm ) gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Haya edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeğe başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara va’z etmemi emr etti, dedi.
Gavs-ül-a’zam daha genç iken, Şeyh Hammâd’a geldi. Şeyh Hammâd ayağa kalktı ve Onu karşıladı: “Merhaba metin dağ, sarsılmaz tepe” deyip, onu yanına oturttu ve biraz konuştuktan sonra: “Sen, asrındaki âriflerin seyyidi, efendisisin” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir Cum’a günü va’z ediyordu. Cemâat ise, onun dilinden saçılan ma’rifet ve sırlarla dolu kıymetli sözleri can kulağı ile dinliyorlardı. Cemâat arasında Şeyh Ali Hinî, Şeyh Baka, Şeyh Ebû Sa’îd Kaylevî, Şeyh Ebü’n-Necîb Abdülkâhir Sühreverdî, Şeyh Ebû Mükerrem, Şeyh Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Ali, Şeyh İbrâhim Nehrevânî, Şeyh Câyegîr, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs, Şeyh Mâcid, Şeyh Osman bin Merzûk, Hâce Yûsuf Hemedânî, Şeyh Arslan Müsekkî, Şeyh Sıdk-i Bağdadî, Şeyh Mübârek bin Ali, Şeyh Şehâbeddîn Sühreverdî ve diğer birçok büyük zât vardı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri va’z ettiği sırada, bir ara; “Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir” buyurdu. Orada bulunan evliyâdan, önce Şeyh Ali Hinî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin ayağını tutup, kendi boynu üzerine koydu. Diğerleri de böyle yaptılar. Hâttâ orada bulunmayan evliyâ zâtlar da böyle buyurduğundan haberdâr olup, onu tasdik ederek boyunlarını eğmişlerdir.
Receb ed-Dârî şöyle anlatmıştır: Hicretin 616. yılında, Şam’da Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin oğlu Şeyh Mûsâ’dan dinledim. Şöyle anlatıyordu: Rahmetli babam birgün buyurdular ki: “Bir vakit Berye’ye (çöle) çıkıp orada bir müddet kaldım. İçecek su bulamadığım için çok fazla harâretlenmiştim. Allahü teâlâ üzerime bir bulut gönderdi. O buluttan yağmur yağdı. Kana kana su içtim. Sonra bir parıltı ve onun içinden bir sûret görür gibi oldum. O sûret tarafından bana şöyle bir hitâb geldi: “Yâ Abdülkâdir! Ben senin Rabbin ve Halikınım, senin için muharremâti ve senden başkaları için haram kıldığım şeyleri sana helâl kıldım.” Ben hemen: “E’ûzü -billahi- mineşşeytânirracîm” dedim. Ve yanımdan git mel’ûn diye onu kovdum. Sonra o gördüğüm nûr zulmete döndü ve o sûret de bir duman oldu. Nihâyet bana yine hitâb ederek: “Ey Abdülkâdir! Rabbinin hükmiyle senin ilmin ve yüksek derecelerine ve hakîkate vukûfunla benim vesvesemden ve aldatmamdan kurtuldun. Ben, şimdiye kadar tarikat ehlinden yetmiş kişiyi böylece kandırıp doğru yoldan çıkarmıştım” dedi. Ben de ona; “Ey mel’ûn, benim kurtulmam, ancak Rabbimin fadlı, lütfu ve ihsânı iledir” diye cevap verdim. Babama: “Bu sesin, şeytanın sesi olduğunu nasıl bildin?” diye sordukları zaman “Şeytanın (Sana haramları helâl kıldım) sözünden anladım” diye buyurdu.
Ma’rifetler sahibi Şeyh Abdullah-i Belhî, Havârik-ül-ahbâb fî ma’rifetil-aktâb kitabının yirmibeşinci babında, Kutb-ül-ibâd Gavs-ül-bilâd Hâce Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’yi ( radıyallahü anh ) anlatırken diyor ki: Hâcegî Sermest’ten duydum, o da Buhârâ’da yaşayan ve oturan kâmil meşâyıhdan duydu. Onlar şöyle anlatırlardı: “Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), birgün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönmüş, güzel bir koku almış ve: “Benim vefâtımdan yüzelliyedi sene sonra, Muhammedî meşreb birisi dünyâya gelir. İsmi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’dir. Bana mahsûs ni’metlere kavuşur” buyurdu. Gerçekten öyle oldu.
Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretleridir. O, Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri hakkında şu şiiri söylemiştir.
“Pâdişâhı her dû âlem Şah Abdülkâdirest.
Server-i evlâd-ı Âdem Şah Abdülkâdirest.
Âfitâb-ı Mâhitâb-ı Arş, Kürs ve Kalem,
Nûr-i kalb ez nûr-i a’zam Şah Abdülkâdirest.”
Tercümesi:
“Her iki âlemin sultânı Şah Abdülkâdir’dir.
Evlâd-ı Âdem’in serveri (reîsi) Şah Abdülkâdir’dir.
Arş’ın, Kürsî’nin, Kalem’in, hem Güneş’i hem Ay’ı.”
En üstün nûrdan bir kalb nûrudur, Şah Abdülkâdir.”
Eserleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin pekçok eserleri olup, başlıca eserleri şunlardır:
1. Günyet-üt-tâlibîn, 2. Fütûh-ülgayb, 3. Feth-ur-Rabbânî, 4. Füyûzât-ür-Rabbâniyye, 5. Hizbü Beşâîr-il-hayât, 6. Cilâ-ül-hâtır, 7. Mevhib-ür-Rabbâniyye, 8. Yevâkît-ül-hikem, 9. Behcet-ül-esrâr, 10. Tuhfet-ül-müttakîn, 11. Hız-ür-recâ vel-intihâ, 12. Risâlet-ül-Gavsiyye, 13. Merâtib-ül-vücûd, 14. Mi’râc-i Latîf-i meânî, 15. Vusul ilallah, 16. Umdet-üs-sâlihîn, 17. Sittüm mecâlis, 18. Mektûbât-ı Geylânî, 19. Kenz-ül-a’zam, 20. Hizb-ül-hayrât, 21. Hizb-üt-tazarru vel-ibtihâl, 22. Beşâir-ül-hayrât, 23. Esrâr-ül-esrâr, 24. Mecmûa-i evrâd, 25. Delâil, 26. Manzûme-i lâmiyye, 27. Manzûme fit-tevessül bi esmâ-illah-il-hüsnâ, 28. Kasîdet-üt-tasavvufiyye bil-esmâ-il-hüsnâ, 29. Kasîdet-ül-latîfe, 30. Kasîde-i Tâiyye, 31. Kasîde-i mîmiyye, 32. Kasîde-i Ayniyye, 33. Muhtasar fî ilm-iddîn, 34. Risâletün fit-tevhîd, 35. Risâletün fil-vasiyye, 36. Sırr-ül-esrâr ve mazhar-ül-envâr, 37. Sırr-ül-vehhâc fî leylet-il-mi’râc, 38. Usûl-üs-seb’a, 39. Vasıyyetti Gavsiyye, 40. Virdü hısn-ül-hasîn, 41. Risâletün fî meâni-il-esmâ-il-hüsnâ, 42. Melfûzât-ı Geylânî, 43. Dîvân-i Gavs-ül-a’zam.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hayâtını ve menkıbelerini anlatan çok eser yazılmıştır. Onun hakkında yazılan ve büyüklüğünü anlatan eserlerden bir kısmı ve müellifleri şunlardır:
1. Envâr-ün-nâzır (Allâme Ebû Bekr Abdullah bin Nasr Bağdadî).
2. Behcet-ül-esrâr ve ma’den-ül-envâr (Şeyh-ül-İslâm Ebü’l-Hasen Ali Nûreddîn).
3. Ravdât-ün-nâzır (Firûzâbâdî).
4. Gıbdat-ün-nâzır (Şihâbüddîn Ahmed İbni Hâcer Askalânî).
5. Hülâsât-ül-mefahir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
6. Esnel-mefâhir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
7. Dürer-ül-cevâhir (İbn-i Mülakin).
8. Kalâid-ül-cevâhir (Şemsüddîn Muhammed bin Yahyâ el-Ensârî).
9. Nüzhet-ül-hâtır (Ali bin Sultan).
10. Dürr-ül-fakîr (Es-Seyyid Abdülkâdir bin eş-Şeyh Ayderûs Yemenî).
11. Zübdet-ül-esrâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (Abdülhak Dehlevî).
12. Zübdet-ül-âsâr fî ahbâr-i Kutb-ül-ahyâr (Abdülhak Dehlevî).
13. Ravd-ün-nevâzır (Muhammed bin Sa’îd).
14. Nüzhet-ün-nâzır (Ebû Muhammed Abdüllatîf bin Ahmed).
15. Eş-Şeref-ül-Bâhir (Mûsâ bin Muhammed Bealbekî).
16. El-Cenaddânî (Ca’fer bin Hasen).
17. Ravad-ül-Besâtîn (Muhammed Emîn Tûnûsî).
18. Sultân-ül-ezkâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (İbn-i Şah Hemedânî).
19. Güldeste-i kerâmât.
20. Nesr-ül-cevâhir (Muhammed Sıbgatullah).
21. Zeyn-ül-mecâlis. Bunlardan başka çeşitli dillerde pekçok eser yazılmıştır.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî yaşamak, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.”
“Allahü teâlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allahtan başkasına yönelmemesidir.”
“Bid’at yoluna sapmayınız! İtâat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz! özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız.”
“Şükrün esâsı, ni’metin sahibini bilmek, bunu kalb ile i’tirâf etmek ve dille söylemektir.”
“Allah için hâline sabr eden fakir, Allaha şükreden zenginden daha değerlidir. Hâline şükredebilen fakir ise, şükreden zenginden ve sabreden fakirden daha üstündür.”
“Nefsinin peşine düşüp de, rehberi, yol gösterici hakîkî âlimleri dinlemeyen kimse, gerçekten nasîbsizdir.”
“İnsan, kendini Kelime-i tevhîd söylemeye, “La ilahe illallah” demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”
“Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona fazla mal ve evlâd vermez. Böylece, Allaha olan muhabbetini engelleyecek bir ortak olmamış olur. Çünkü Allahü teâlâ Gayyur’dur. İbâdette olduğu gibi, sevgide de ortaklığı kabûl etmez.”
“Kim insanlardan birşey istiyorsa, Allahı tanımadığı için istiyor, îmânı, ma’rifeti ve yakîni zaîf olduğu için istiyor.”
“Kalb, dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve onun geçici lezzetlerinden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhıreti sevmiş olamaz.”
“İyi huy sahibi, insanlardan gelen şeylere aldırmaz. Bu hâl ise, herşeyin Allahü teâlânın dilemesiyle olduğunu bilmektendir. Böyle olan kimse, nefsini hakîr görür.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, “Gunyet-üt-tâlibîn” adlı eserindeki Cennet, Cehennem ve tövbe bahsinden seçmeler:
Biliniz ki, Cehenneme girmek küfür sebebi iledir. Azâbın arttırılması, derecelerin aşağı olması, günah ve çirkin ameller ve işlerledir. Cennete girmek ise, îmân iledir. Ni’metlerin arttırılması ve yüksek derecelere kavuşmak, sâlih ameller ve güzel ahlâk iledir.
Âhırette olan çeşit çeşit azâblar, Allahü teâlânın, Cehennemlikler hakkındaki gazâb ve kızgınlığı, Cennette olan çeşit çeşit ni’metler ve lezzetler ve sürûrlar, Allahü teâlânın Cennetlikleri için olan rahmeti sebebiyledir.
Allahü teâlânın kullarından, dünyâda kendine mübah edilen şeyi yiyen, ona şükreden, karşılık olarak Cennet lezzetlerinden istediği şey verilir. Bir kimse, dünyâda kendisine mübah kılınan şeyi yemese, Cennetin derecelerinden pay ve nasîbini kendine haram etmiş olur. Bir kimse Cenneti inkâr etse, Cennetten ve Cennetteki bütün ni’metlerden mahrûm olur.
Ebû Hüreyre’den ( radıyallahü anh ) bildirilen hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Meydana gelmesinde asla şübhe edilmiyen kıyâmet günü olunca, insanlar mahşer yerine toplandıkları zaman, halkı bir karanlık kaplar. Âyet-i kerîme gereğince, karanlığın koyuluğundan insanlar birbirlerine bakamaz, birbirlerini göremezler. Ayakta dururlar, insanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ meleklere tecellî eder. İlâhî nûru ile mahşer yeri aydınlanır. Karanlık açılır, insanları, Rablerinin nûru kaplar. Melekler ise Arş’ın etrâfında tavaf etmekte, hamd edip cenâb-ı Hakkı tesbîh ve takdis etmektedirler. İnsanlar saf saf kıyâmda, her ümmet ve cemâat bir tarafta bulunmakta iken, amel defterleri ve mîzân getirilir. Amel defterleri konup, mizan, meleklerden birinin eline asılır. O melek, mizanı bir kere yükseğe kaldırır. Sonra aşağı indirir. Bu zaman Cennetten perde açılıp, Cennet rüzgârı gelmeğe, yayılmağa başlayınca, müslümanlar kendi terlerini misk gibi bulurlar. Hâlbuki kendileri ile Cennet arasında beşyüz yıllık mesafe vardır. Sonra Cehennemden de perde kaldırılır. Koyu bir duman ile Cehennem rüzgârı esmeğe başlayınca, mücrim ve müşrikler terlerini pis ve kerih bulurlar. Hâlbuki onlar ile Cehennem arasında beşyüz yıllık mesâfe vardır. Sonra Cehennem büyük bukağı ve zincirlerle bağlı olduğu ve “Üzerinde ondokuz melek vardır” âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi, ondokuz hâzin ve herbirinin emrinde yetmişbin melek olduğu hâlde itilerek Arasat meydanına getirilir. Ondokuz melekten her biri, kendi yardımcıları ile onu iterler, sağında, solunda ve arkasında yürürler. Her meleğin elinde demirden gürzler vardır.
Cehenneme bağırıp, onu yürütürler. Cehennemin, merkeb anırması gibi, korkunç ve çirkin sesi, şiddet, karanlık ve dumanı, ehline gazâbının şiddetinden meydana gelen alevi ve korkunç taşması vardır. Bu hâl ile Cehennemi getirirler. Onu Cennet ile insanların durduğu yer arasına koyarlar.
İnsanlara doğru bakıp, onları yutmak için, üzerlerine hamle ve hücum eder. Melekler bukağı ve zincirlerle ona mâni olurlar. Kendisinin insanları yutmaktan men’ edildiğini görünce, şiddetle öyle bir feveran ve galeyana gelir ki, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, “Gayz ve gazâbından parça parça olmak derecesine gelir.” Sonra yine bir çeşit avaz ile seslenir, insanlar Cehennemi böyle görünce, kendilerinde meydana gelen korkunç dehşet ile, yürekleri boğazına gelip ne olduklarını şaşırırlar.”
Bir kimse Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Ey Allahın Peygamberi! Bana Cehennemi anlatınız” dediğinde, “Peki” buyurup, şöyle anlatmağa başladı:
“Cehennem şu dünyânın yetmiş büyüklüğündedir. Çok karanlıktır. Yedi bölümü ve her bölümünde otuz kapısı ve her kapının üç gecelik genişliği vardır. Onu yetmiş bin melek tutar. Bu melekler çok kuvvetlidir. Yüzleri ekşi, gözleri ateş, renkleri ateş alevi gibidir.
Burun deliklerinden büyük alevler, korkunç duman saçılır. Onlar Allahü teâlânın emrini ve buyruğunu beklerler” buyurdu. Yine Resûlullah buyurur: “Bu hâl ile Cehennem Allahü teâlâdan secde için izin ister. Secdesine izin verilince, Cehennem Allahü teâlânın dilediği kadar secde eder. Allahü teâlâ secdeden kalk buyurur ve:
Hamd ve sena o Allaha mahsûstur ki, kendisine âsî olanlardan intikam almak için beni yarattı. Ve mahlûkatından hiçbir şeyi benden intikam almak için yaratmadı” der.”
Hadîs-i şerîfte yine geldi ki: “Cehennem bundan sonra açık ve fasih bir dille: “Bundan bana hamd etmeyi nasîb eden Allahü teâlâya hamd olsun” der. Sonra büyük bir heybetle, şiddetli bir ses ile kükreyince, mukarreb meleklerden, Peygamberlerden ve Arasatta bulunanlardan her biri bu sesten ürkerler. Sonra ikinci defa kükrer. Mahşerdekilerin gözlerinden yaşlar akar. Üçüncü defasında, yüksek bir sesle öyle bağırır ki, insan ve cinden ne kadar çok ameli olursa olsun düşmiyen kalmaz. Dördüncü defa kükreyip bağırınca, kimsenin konuşmağa mecali kalmaz. Ancak Cebrâil ve Mîkâil ve İbrâhim Halîlullah Arş-ı a’lâya yapışıp, hepsi nefsî nefsî deyip cenâb-ı Hakka yalvarırlar.”
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) devamla; “Bundan sonra, Sırat, Cehennem üzerine kurulur. O Sırat için yediyüz bölüm ve uzun müddet eğlenip kalacak yer vardır. Her bölümün uzunluğu yetmiş yıllık yoldur. (Ba’zı rivâyette yedi bölüm vardır.) Sırat’ın boyu, birinci tabakadan, ikinci tabakaya kadar beşyüz yıllık yoldur. İkinciden üçüncüye, üçüncüden dördüncüye, dördüncüden beşinciye, beşinciden altıncıya, altıncıdan yedinciye kadar da beşer yüz yıllık yoldur. Yedinci tabaka, diğer tabakaların en sıcağı, en derini ve ateş bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlisidir. Dünyâ (Yâ’nî en yakın) tabakası ve Cehennemin birinci tabakasıdır. Onun alev ve ateşi Sırat’ın sağ ve solundan üç mil yükseğe çıkar. Her tabaka, üstünde bulunan tabakadan azâbların çeşidi, ateş ve hararet bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlidir. Her tabakada deniz, nehir, dağ ve ağaçlar vardır. Her dağın uzunluğu yetmiş bin yıllık mesafedir. Her tabakada yetmiş dağ vardır. Her dağın yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmiş bin zehirli, dikenli ağaç vardır. Her ağacın yetmiş bin dalı, her dalında, yetmiş yılan ve akrep ve her yılanın boyu birkaç kilometredir. Akrepler büyük develer gibidir. Her ağaçta bin meyve ve her meyve, şeytanlar başı denilen, korkunç ve bed (çirkin) görünüşlü yılan gibidir. Her meyvede yetmiş kurt, her kurdun boyu yüz metre kadardır. Ba’zı meyvelerde kurt olmayıp, ancak diken vardır.” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennem yedi kapı ve yedi tabakadır. Her tabakada yedi vadi, her vadinin derinliği yetmiş bin yıllık mesafedir. Her vadinin yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmişbin mağara vardır. Her mağarada yetmiş bin yarık ve çatlak vardır. Her yarık, yetmiş yıllık yoldur. Her yarıkta yetmiş bin yılan vardır. Her yılanın ağzında yetmiş bin akrep, her akrebin yetmiş bin kuyruğu vardır. Her kuyruğunda ayrı ayrı zehir ve ağu bulunur. Cehenneme giren kâfir ve münâfıkların hepsi, bunların herbirinin elem ve şiddetini tadacaktır.”
Yukarıda açıklandığı şekilde, insanlar korku ve dehşetlerinden dizleri üzerine çökmüş oldukları hâlde, Cehennem azgın deve gibi harekete gelir. Bu durumda yüksek bir ses duyulur. Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve velîler yerlerinden kalkarlar. Sonra kul haklarının görüldüğü bir yere, daha sonra bir başka yere gelirler. Üçüncüsünde Allahü teâlânın huzûruna çıkarılırlar. Bu durumda amel defterleri uçup gelir ve insanların eline düşer. Ba’zısının amel defteri sağ tarafından, ba’zısının sol tarafından, ba’zısının da arka tarafından verilir. Amel defteri sağından verilenlere, nûr-i ilâhîden nûr verilir. Hâllerinin iyiliği için kendileri tebrik edilir. Sıratı, Allahü teâlânın rahmeti ile geçerler. Cennete girerler. Cennet melekleri onlara, elbiseler, binekler ve buraklar ve onlara lâyık şeyleri, girecekleri cennetlerin kapıları önünde verip, onları karşılarlar. Onlar gidecekleri yerlere ayrılırlar. Köşk ve saraylarına sevinçle varırlar. Zevcelerinin yanlarına gidip, dillerin anlatamadığı, gözlerinin göremediği, kalblerinden getiremedikleri zevcelerine bakarlar. Yerler, içerler ve süslerini takarlar. Kendilerine ayrılan zevceleri ile sohbet ederler. Sonra kendilerinden hüzün ve kederi gideren, hesablarını kolaylaştıran yaratanlarına hamd ederler. Sonra Rablerinin kendilerine verdiği şeylere: “Bize hidâyet veren Allahü teâlâya hamd olsun. O hidâyet etmeseydi, hidâyete eremezdik” meâlindeki âyetini okurlar ve şükrederler.
Dünyâda yakînleri, îmânları ve tasdikleri olduğundan, Allahü teâlâdan korkup, yine O’ndan ümid edenlerden oldukları hâlde, âhıret için öncelik verdikleri sâlih amelleri sebebiyle gözleri aydın olur. Bu durumda kurtulacaklar kurtulmuş, kâfirler veyl ve helake düçâr olmuş olurlar.
Amel defterleri sol tarafından ve arkalarından verilenlerin yüzleri siyah, gözleri gök ve mavi olur. Burunlarına dağ (damga) vurulur. Cesedleri büyür, derileri kalınlaşır. Amel defterine bakıp, Kehf sûresi, kırkdokuzuncu âyet-i kerîmede bildirildiği üzere meâlen; “Küçük ve büyük günahlardan bir teki bile terkedilmeyip, hepsi sayılmış, yazılmış” gördüklerinde korkarlar ve kendilerine esef ederler, eyvah helak olduk derler. Hâl ve şanları kötü, zanları bozuk, ümîdleri kesilmiş, korku ve dehşetleri kuvvetli, gam ve kederleri artık ve haddinden fazla olur. Onlar kalbleri sarsan, gözleri ağlatan keskin ve şiddetli emri, ağlatan, inleten büyük olaylar gördüklerinden, dehşetin çokluğundan başları eğilmiş, gözlerini zül ve hakaret kaplamış, belleri bükülmüş oldukları hâlde gözlerini Cehenneme dikerler. Kendilerine bakamazlar. Bu durumda Rablerinin kulu olduklarını söylerler, günahlarını i’tirâf ederler. Onların bu ikrâr ve i’tirâfları, Mülk sûresinin onbirinci âyetinde bildirildiği gibi, ebedî Cehennemde kalmalarına hüküm verilmiş olmaktan başka hiçbir fâide vermez.
Yine Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:
“İnsanlar, Allahü teâlânın huzûrunda dizleri üzerine çökerler. Günah ve kusurlarını i’tirâf ederler. Hayretlerinin çokluğundan ve dehşete kapılmalarından ötürü gözleri bulanıp görmez olurlar. Kalbleri anlıyamaz olur. A’zâ ve organları rahatsız ve kudretsiz olup, konuşamazlar. Âyet-i kerîmede bildirildiği şekilde, kendileri ile yakınları ve akrabaları arasında, yaklaşma ve birleşme kesildiğinden, birbirleriyle görüşmeğe, birbirlerinin hâlinden konuşmağa, onlara sormağa güçleri olmaz. Dünyâda iken inkâr ettikleri, inanmadıkları âhıret hâllerini, elem ve kederleri ve çeşit çeşit azâbları yakînen gördüklerinde, Secde sûresi onikinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Yâ Rabbî, gördük ve işittik. Şimdi bizi dünyâya gönder de sâlih ameller işleyelim” derlerse de, istekleri kabûl olmaz. Cehennemde susuz kalırlar. Kendilerine su verilmez. Açtırlar, doyurulmazlar. Çıplaktırlar, giydirilmezler. Mağlûbdurlar, yardım olunmazlar, Mahzûndurlar, sevindirilmezler. Nefslerinde, çoluk-çocuk, mal ve kazançlarında zarar ve ziyandadırlar.
İnsanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ Cehennem hazinedarlarına, bukağı, zincir ve gürzler alarak yardımcıları ile Cehennemden çıkmalarını emreder. Hemen Cehennemden çıkıp, Allahü teâlânın emrini gözetirler. Şakiler onlara bakıp, ellerindeki bukağı ve zincirleri ve elbiselerini gördüklerinde, parmaklarını ısırıp yerler. Kendilerine, eyvah helak olduk deyip, göz yaşlarını yerlere akıtırlar. Ayakları titrer. Her iyilikten me’yus ve ümidsiz olurlar. Bu anda Allahü teâlâ, Cehennem meleklerine, Elhâkka sûresinin otuzbirinci âyetinde olduğu gibi: “Onları tutunuz, zincir ve bukağılarla bağlayınız, sonra Cehenneme atınız” buyurur.
Allahü teâlâ, şakileri Cehennemin hangi tabakasına atmak dilerse, o tabakada görevli zebanîleri çağırıp, onlara: “Bunları alınız” diye emredince, herbirine yetmiş melek yapışıp bağlarlar. Ağır bukağıları boyunlarına, zincirleri kızgınlık ve gadabla burunlarına takıp başları ile ayakları arasını arkaları tarafından bir araya getirirler. Bu durumda bel kemikleri kırılır.
Bu durumda onlar gözlerini dikip, kapaklarını yummadan dururlar. Şah damarları şişer. Boyunlarındaki etler yanıp soyulur. Bukağıların kızgınlığı beyinlerine işleyip, beyinleri kaynar. Ayaklarına kadar derilerine te’sîr eder. Vücutlarından derileri sökülüp, etleri yeşil olup, etlerinden sarı sular akar. Bukağılar boyunlarına konduğu zaman, omuzları ile kulakları arasını doldurur, etlerini yakar. Dudakları yanıp dişleri meydana çıkar. Dilleri korkunç seslerle feryâd eder. Cehennemin yüksek alevleri onların damar ve sinirlerinde kan gibi akar, her parçasına işler. Boyunlarındaki bukağılar, bağlar ve demirlerin kızgınlıklarının çokluğu kalblerine işler. Yürekleri boğazına gelip boğazları şişer. Şişkinlikleri artar. Sesleri kesilir, derileri yanıp mahvolur. Bu durumda Allahü teâlâ Cehennem zebanîlerine, onlara elbise giydirmelerini emreder. Zebanîler, İbrâhim sûresi, ellibirinci âyetinde bildirildiği gibi, onlara siyah ve kokusu pis ve gayet kalın katrandan elbise ve don giydirirler. Bunların hararetinden öyle alevli ateş çıkar ki, bu ateş dağların üzerine konsaydı, büyüklük ve sertliklerine rağmen, erirlerdi.”
Yine buyurdu: “Sonra Allahü teâlâ, Cehennem zebanîlerine, onları kalacakları yere ve herkesi kendi yerine götürünüz buyurur. Cehennem zebanîleri önce onlara vurdukları, taktıkları zincir ve bukağıların daha sert ve uzunları ile gelip, herbir melek o zincirlerden birini alıp bir grubu, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, birbirlerine yaklaşık olarak o zincire dizer, zincirin bir ucunu boynuna alır, onlara arkasını dönerek, onları yüzleri üzerine sürüyerek, o grubun arkasında yetmiş bin melek, onları demirden gürzlerle döverek gider. Onları, elleri boyunlarına, alınları ayaklarına bağlı, sertlik, şiddet ve gazâbla Cehennem kapısına iletip, orada durdururlar.
Sonra melekler Tûr sûresi, ondördüncü âyet-i kerîmesi olan: “İşte bu, sizin dünyâda inanmadığınız ateştir. Bu gördüğünüz azâb büyü müdür? Yâhud siz onu görmez misiniz? Çünkü siz, dünyâda iken ona inanmaz, vahiy ve Kur’ân-ı kerîme büyü, azâba yalan derdiniz. Siz şu ateşe girin, ister o azâba sabredin, ister etmeyip feryâd ve figân edin. İkisi de eşittir. Orada sonsuz kalırsınız. O, dünyâda işlediğiniz şirk ve yalanın cezasıdır” derler.
Cehennem kapısında durdurulduklarında, Cehennem kapıları, onlar için açılır. Şiddetli alev ve dumanlar çıkıp, gökteki yıldızlar kadar kıvılcımlar saçılıp, binlerce yıllık yol mikdarı yukarı çıkarlar. O yüksekten Cehennem ehlinin başlarına düşerler. Saçlarını yakıp, beyinlerini sarsar.”
Yine buyurdu: “Sonra Cehennem yüksek sesle: “Ey Cehennemlikler, bana geliniz. Yakınen biliniz, Rabbimin izzet ve celâline yemîn ederim ki, elbette sizden intikam alırız” diye bağırır. Sonra Cehennem: “Allahü zülcelâl hazretlerine hamd ederim ki, buğz ve gadabı için beni insanlara gazâb edici kıldı. Beni düşmanlarından intikam alıcı kıldı. Yâ Rabbî, hararetim üzerine hararet ekle. Kuvvetime kuvvet ilâve et” diye sena ve duâ eder.
Bu hâlde Cehennemden başka melekler çıkıp. Cehennemliklerden her grubu karşılayıp, onları elleri ile kaldırıp, hor ve zelîl olarak yüzleri üzerlerine atarlar. Yetmişbin yılda Cehennemdeki dağların başına varırlar. Oraya varmadan ve dağ başlarında kalmadan her birinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
Onların Cehennem dağlarının başında ilk önce yedikleri, dışı çok sıcak, çok acı ve çok dikenli zakkumdur.
Onlar o zakkumu çiğnemekte iken, melekler gelip onlara gürzler ile vururlar. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup başları aşağı Cehenneme atarlar. Onlar Cehennemin vadi ve derelerine doğru yetmişbin yıl bu hâl üzere giderler. Oraya varmadan herbirinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
O zakkum, ağızlarında durur. Yutamazlar. O zakkum ile yürekleri boğazlarına gelip, boğazları tıkanıp kalınca, her biri su isterler. Bu hâlde Cehenneme akmakta olan vadileri görürler.
O vadilere varıp, yüzleri üzere düşüp ondan içmek istediklerinde, o anda yüzlerinin derileri soyulup, o vadilerin içine düşer. O ateş pınarlı vadide, yüzleri üzere düşmüş oldukları hâlde, melekler gelip döverler. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup, yüz kırk yıllık aşağıda bulunan ateş ve duman içine yüzükoyun atarlar. O vadilerde durmadan herbirisinin yetmiş kere derisi yanıp değişir. Onlar, o vadilerdeki sıcak ve kaynar sudan içerler. O kaynar su, onların karınlarında kalmaksızın, derileri yanıp yedi kere değişir.
O kaynar su, onların karınlarında karar kıldığında, bağırsaklarını doğrayıp arkalarından çıkar. Sinir ve damarlarına te’sîr eder. Etleri erir, kemikleri yarılır. Bu hâlde melekler gelip, yüzlerine, arkalarına ve başlarına demirden öyle gürzlerle vururlar ki, bu gürzlerin herbirinin üçyüz altmış ağzı vardır. Başlarına vurunca, beyinlerini keser. Bellerini kırar. Onları ateş içinde yüzükoyun sürüklerler. Cehenneme varırlar. Bu hâlde ateş, onların derilerine girip, kulaklarından çıkar. Ateşin alevleri burunları deliğinden ve eğe kemiklerinden çıkar. Bedenlerinden sarı ve kanla karışık sular akar. Gözleri yuvalarından çıkıp, yüzlerine gelir. Sonra tâat etlikleri şeytanları ile ve yardım istedikleri putları ile bir araya getirilip, birbirlerine yaklaşık olarak dar ve sıkışık yerlere atılırlar. Bu durumda, eyvah, helak olduk, mahvolduk, derler. Hattâ malları da getirilip kızdırılır. Tevbe sûresi, otuzbeşinci âyetinde bildirildiği gibi: “O mallar ile onların yüzleri, yanları ve arkaları dağlanır.” Cehennem ve şeytanların arkadaş ve ahbabı olurlar. Azâblarının şiddetli olması için, hatâ ve günahları arkalarına yükletilir. Onlardan birisinin uzunluğu bir aylık, eni de beş günlük, kalınlığı da üç gecelik yol kadardır. Başı da Filistin taraflarında bulunan Ekra’dağı gibidir Ağzında otuziki diş vardır. Ba’zısı yüksek tepe gibi onun başından, ba’zısı da çenesi ve burnu altından çıkar. Başının her kılının kalınlığı, pirinç sapı ve çoğu dünyâ ormanları gibidir. Üst dudağı yukarıya kalkmış ve alt dudağı otuzbeş-kırk metre aşağıya sarkmıştır. Elinin uzunluğu on günlük, kalınlığı bir günlük mesafedir. Uyluğu Verkan adındaki yer gibidir. Derisinin kalınlığı ise, onbeş-yirmi metredir. Bacağının uzunluğu beş gecelik mesafe, kalınlığı bir günlük mesafedir. Başı üstünden katran döküldüğü vakitte, gözünün bebeğinde ateş alevlenir”
Soran, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eğer bir kimse, boynunda ateşten bukağılar, ayağında bağ ve zincirler olduğu, elleri boynuna bağlı bulunduğu hâlde, zincir ve bukağıları sürüyerek dünyâya çıksa da, insanlar onu görmüş olsalardı, meydana gelecek korku ve dehşetten, insanların herbirisi bir tarafa savuşup kaçarlardı diye arz etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Cehennemin şiddetli hararetinden, gamından, çeşit çeşit azâb ve yer darlığından, Cehennemdekilerin etleri yeşil olur. Kemikleri parça parça olur. Beyinleri kaynayıp, derileri üzerine akar. Derileri yanar. A’zâları kesilir. Onlardan sarı su ve irinler akar. Bedenleri kurtlanıp, kurtlar kendisini yiyip kemirirler. Her biri yabanî eşek gibi olur. O kurtların kartal ve atmaca gibi pençeleri vardır. Onların derileri ile etleri arasını yolup ısırırlar, koparırlar. Etlerini yiyip, kanlarını içerler. O kurtların onlardan başka yiyip içecekleri yoktur. Sonra melekler, onları alıp yüzleri üzerine ateş ve taş üstünde sürükliyerek, binlerce yıllık mesafe olan Cehennem denizine çekerler. Cehennem denizine varmadan her gün birçok defa organları yanar, yeniden deri verilir. Cehennem denizine vardıklarında, Cehennem zebanîleri gelip, ayaklarından tutup Cehennem denizine atarlar. Cehennem denizinin derinliğini ve enginliğini, onu yaratandan başka bilen yoktur. Ba’zıları Tevrat’ın ba’zı cüzlerinde, dünyâ denizi Cehennem denizi yanında ufacık bir su birikintisi gibidir diye yazılı olduğunu beyân ettiler. Onlar bu denize atılıp, kendilerine ateş dokunduğunda, Cehennemliklerden bir kısmı, bir kısmına: Bundan önce azâb olunduğumuz ateş, buna göre çok az ve sanki rü’yâ gibi idi, derler” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin, amellerine göre, Cehennem içinde yerleri vardır. Ba’zısına eni ve boyu bir aylık yol olan ateşle kızdırılmış yer verilir. Oraya başkası giremez. Kendisine mahsûs olur. Ba’zısına da eni ve boyu yirmidokuz gecelik mesafe olan yer verilir, Bunların yerleri gittikçe daraltılır. Hattâ bunlardan birisine eni ve boyu bir gün bir gecelik yer verilir. Böyle yerlerde azâb olunurlar. Bunlardan bazısı sırt üstü yatar, bazısı oturur, bazısı dizleri üzerine çökmüş, bazısı da ayakta, bazısı yüzü ve karnı üzerine yatmış oldukları hâlde azâb olunurlar. Bu yerlerin hepsi, içinde bulunanlara süngü demirinden daha dardır. Bunlardan ba’zısının ateş, topuklarına, ba’zısının dizlerine, ba’zısının beline, ba’zısının göbeğine, ba’zısının boynuna kadar olur. Ba’zısının ateşi de, kendisini gömer. Bir aylık mesafe olan dibine indirir. Yerlerine vardıklarında, yakınları ile görüşüp ağlarlar. Hattâ gözyaşları tükenir de, sonra kan ağlarlar. Şöyle ki, eğer gözlerinden akan kanlı yaşlarında gemi yüzdürülse, mümkün olurdu.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekilerin, Cehennem dibinde toplandıkları bir gün vardır. Sonra onlar için bir daha bir araya gelme yoktur. O gün gelip, toplanmalarına izin verildiğinde, Cehennemin dibinden birisi öyle seslenir ki, sesi en yükseğinden en aşağısına, en yakınından en uzağına kadar olanlara ulaşır. Bu duruma haşr denir. Bağırmasında: Ey Cehennemlik olanlar! Toplanınız der. Hepsi toplanırlar. Zebanîler de yanlarında bulunurlar.
Onlar aralarında meşveret ederler. Dertleşirler. Zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına, dünyâda size uyduk. Size uyup şirk ettik. Bugün, Allahü teâlânın azâbından bir parçasını bizden uzaklaştırabilir misiniz? derler. O gurûrlu başkanlar, emirlerinde olanlara: Hepimiz Cehennemdeyiz. Biz sizden azâbı nasıl giderebiliriz. Gücümüz olsa, kendi azâbımızı gideririz. Allahü teâlâ kulları arasında hükmetti. Herkesi lâyık olan yere gönderdi, derler. Yine onların başkanları, kendilerine uyan zaîflere; rahat yüzü görmiyeceksiniz ki, bizden yardım istersiniz derler. Tekrar zaîfler başkanlarına, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Bilâkis o bedduâ, size olsun. Siz küfürde bizden önce idiniz. Sizin aldatmanızla, biz de Cehennemliklerden olduk, burası ne korkunç yerdir” derler. Sâd sûresi altmışbirinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Ey bizim Rabbimiz! Bizi aldatarak Cehenneme takdim olunmamıza sebeb olanların azâbını Cehennemde kat kat arttır” derler. Tekrar büyükleri onlara İbrâhim sûresi, yirmibirinci âyetinde olduğu gibi: “Eğer Allahü teâlâ bize îmân hidâyet etmiş olsaydı, biz de size o yolu gösterirdik. Kurtuluş yolu kapandığından, feryâdda etsek, sabır da etsek aynıdır. Bizim için bu azâbdan kaçıp kurtulmağa çâre yoktur” derler. Yine zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına Sebe’ sûresi otuzüçüncü âyetinde bildirildiği gibi: “Belki sizin gece-gündüz hileniz, oyunlarınızla bizim kâfir olmamıza, ona şirk koşmamıza emrederdiniz. Biz sizden, dünyâda bizi kendilerine ibâdete çağırdığınız şeylerden sakınırız” derler.
Sonra onların başkanları, itâatlıları ve Cehennemliklerin hepsi, şeytanlardan arkadaşları tarafına yüzlerini, çevirip, bizleri doğru yoldan saptıran, hak yoldan ayıran siz idiniz diyerek üzerlerine yürürler. Kavga ve mücâdele, ayıblama, kötülemelerinin sonunda, şeytan yüksek sesle, Cehennemliklere ve şakilere hitaben âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Allahü teâlâ size, haşır ve cezayı hak olarak va’d eyledi. Sizi doğru yola da’vet eyledi. Siz ise, o da’vete kulak vermediniz, onu kabûl ve tasdik etmediniz” ve: “Ben size hılâf olarak, kıyâmet ve haşır yoktur diye va‘d eyledim. Benim sizi zorla yenmem ve böyle bir huccetim yok idi. Ancak vesvese ile da’vet eyledim. Siz kabûl ettiniz. Siz beni kötülemeyin, ben düşmanlığımı yerine getirdim diye beni ayıblamayın. Belki kendinizi ayıblayın ki, Rabbinizi bırakıp, benim sözümü tuttunuz. Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardımcı olabilirsiniz. Bundan önce bana uyarak, beni ortak tuttuğunuzu ve bana ibâdetinizi, ben bugün kötü görür, ondan teberri ederim der.
Bu durumda, A’râf sûresi kırkdördüncü âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Aralarında yüksek sesle, Allahü teâlânın la’neti, başkalarına ibâdet ile kendilerine zulmedenlere olsun” diyerek bir mü’nâdî bağırır.
Bu anda, onlara uyanlar başkanlarına, başkanlar da kendilerine uyanlara la’net eder. Bunların hepsi de, şeytandan olan arkadaşlarına la’net eder. Şeytanları da onlara la’net eder. Sonra hepsi şeytanlardan olan arkadaşlarına: “Keşke, bizimle sizin aranız, doğu ile batı kadar uzak olsaydı. Siz bugün bize, ne çirkin ve kötü arkadaş oldunuz. Siz dünyâda bizim için ne kötü yardımcı oldunuz” derler. Bu hâlde birbirlerine bakıp, bir kısmı diğerine: “Geliniz Cehennem zebanîlerine yalvaralım. Belki Rableri katında bize şefaat ederler. Bir gün kadar olsun azâbımız hafifletilir” derler.
Bunlar bu sıkıntılı hâlde iken, Cehennem meleklerine başvurmaları yetmiş sene sürer. Sonra meleğe başvururlar. Cehennem melekleri onlara: “Size dünyâda açık beyanlar ile peygamberlerimiz gelmedi mi, sizlere, hakkı ve bu hâlleri haber vermediler mi?” derler. Cehennemliklerin hepsi birden: “Evet” deyip, kendilerine dünyâda açık beyânlarla peygamber gelip, hakkı ve düçâr oldukları korkunç hâlleri haber verdiklerini söylerler. Cehennem melekleri onlara: “Siz duâ edin. Kâfirlerin duâsı kabûl olunmaz, dalâletten başka birşey değildir” derler. Bu zaman Cehennemlikler, Cehennem melekleri tarafından kendilerine iyi cevap verilmediğini gördüklerinde, Cehennem meleklerinin başı olan Mâlik’e “Ey Mâlik, Rabbine bizim için duâ eyle. Hakkımızda ölümle hükmetsin” derler. Bunun üzerine dünyâ ömrü mikdârınca durup onlara cevap vermez. Bir söz söylemez. Tekrar Mâlik’e başvururlar. Mâlik onlara: “Size ölümle hüküm olunmayıp sonsuz olarak Cehennemde kalırsınız” cevâbını verir. Mâlik’den de müsbet cevap alamadıklarını gördükte, Rablerine yalvarıp: “Yâ Rabbî! Bizi Cehennemden çıkar. Bir daha günah işlemeğe dönersek zâlimlerdeniz” derler. Mâlik-i Cebbar tarafından onlara yetmiş sene cevap verilmez. Sonra onları köpek seviyesine indirerek; sonsuz olarak Cehennemde kalacaksınız. Susunuz. Bana bir daha bir şey söylemeyiniz. Sizin için oradan çıkmak ve azâbın kaldırılması yoktur” buyurur.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekiler, Allahü teâlânın kendilerine rahmet etmiyeceğini, haklarında müsbet cevap vermiyeceğini anladıklarında, birbirlerine: “Bize şefaat edici, dost, arkadaş ve şefkat edici yoktur. Ne olurdu bir kere daha dünyâya dönseydik ve mü’minlerden olsaydık” derler.
Bundan sonra zebanî melekleri, onları yerlerine döndürür. Hüccetleri bozulur. Diyecek sözleri kalmadığından Hakkın rahmetinden ümidsiz olurlar. Kendilerine büyük elem ve üzüntü gelip, dünyâda yaptıkları günah, kusur ve eksiklikleri için büyük zarar ve pişmanlıkla çağrışıp bağrışırlar. Kendilerinin ve kendilerine uyanların azâblarından hiçbir şey eksilmeden günah ve kusurlarını yüklenirler. İşleri çabuk, sözleri ağır, cesedleri büyük, yüzleri şimşek, gözleri ateş, renkleri alev gibi, dişleri sığır boynuzu gibi ağır ve uzun olur. Ellerinde gürzler bulunan zebanîler yanlarında olur. Eğer o gürzler ile dağlara vursalar, dağlar ufalanıp toprak olurdu. O gürzler ile, Allahü teâlâya âsî olanlara vururlar. Onların gözlerinden kanlı yaş akıtırlar. Zîrâ Cehennemlikler onlara ne kadar yalvarsa, kabûl etmezler. Ağlasalar, onlara rahmet etmezler. Su isteseler, içecek su vermezler. Ancak onlara erimiş bakır gibi su verilir. Ağızlarına götürürken, yüzlerini kebab gibi kızartır” buyurdu. Âyet-i kerîmede geldiği gibi: “Ne çirkin su ve ne kötü yerdir” derler.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin her gün üzerlerine öyle büyük bulut gelir ki, onda gözleri kamaştırır şimşek ve yıldırımlar, belleri büken korkunç sesler, gürlemeler, göz gözü görmez karanlık ve onunla beraber zebanî melekleri vardır. Bu büyük bulut, açık bir ses ile Cehennemliklere hitâb edip: “Size yağmur yağdırmamı ister misiniz?” dediğinde, Cehennemlikler hep bir ağızdan bize serin yağmur yağdır derler. Bu hâlde bu bulut, onlara bir saat taş yağdırıp, o taş, onların baş ve beyinlerini yarar. Sonra bir saat kaynar sular ve ateş ve alev ve demir çengeller yağdırır. Sonra bir saat yılan, akrep, kan ve irin yağdırır.
Bunlar Cehenneme yağdırıldığında, Cehennem denizi coşup gadaba gelir, dalgalanır. Bu anda Cehennem içinde dağ kalmaz. Dalgalar hepsini aşar. Cehennemdekilerin hepsi ölmeden denize gömülür.”
Yine buyurdu: “Cehennem, içinde olan âsîlere, Allahü teâlâ tarafından azâb ve elem olmak üzere gayz ve gadabını, alev ve dumanını ve zulmetini artırır.” Biz, Cehennemden ve ona girmeği gerektiren amellerden, Cehennem ehline arkadaş ve yoldaş olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Ey bizim ve Cehennemin yaratıcısı olan Rabbimiz! Bizi Cehennem çukurlarına düşürme! Cehennemin zincir ve bukağılarını boynumuza vurdurma. Cehennem elbiselerini bize giydirme! Cehennem zakkumunu bize yedirme! Cehennemin sıcaklığı ve kaynar suyu ile bize su verme. Cehennem zebanîlerini üzerimize musallat etme! Cehennem ateşine bizi yedirme! Ancak rahmetinle bizi Cehennem üzerine kurulmuş Sırattan geçir! Cehennemin şer ve alevini bizden uzak et. Rahmetinle bizi Cehennemden, onun dumanından ve şiddetinden koru! Âmin, yâ Rabbel âlemin!
Cennet bahsinden seçmeler: Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Cehennem köprüsünün yedi ayağı vardır. İki ayak arası yetmiş senelik yoldur. Köprünün genişliği, kılıncın ağzı kadar incedir. Ondan ilk geçecek olanlar, gözlerini açıp kapayacak kadar zamanda geçerler. İkinci grup, şimşek gibi geçerler. Üçüncü grup, kuvvetli esen rüzgâr gibi geçerler. Dördüncü grup, kuş gibi uçarak geçerler. Beşinci grup, koşar at gibi geçerler. Altıncı grup, sür’atle yürüyen insan gibi geçerler. Yedinci grup, yürüyen adam gibi geçerler. Sonra bir kimse kalır ki, Cehennemin üstündeki köprüden en son geçecek olan odur. Ona Cehennem köprüsünden geç denir. Ayaklarını köprünün üzerine koyar, bir ayağı kayar, sonra köprünün üstüne binip dizleri üzerine sürünerek gider. Bu hâlde Cehennem, onun deri ve kıllarına te’sîr eder.
O kimse yok olmayıp, karnı üzerinde sürünmekte, sarsılarak emeklemekte iken, yine bir ayağı kayar. Eliyle yapışıp, diğer ayağıyla asılır. Yine ateş kıllarına ve derisine dokunur. Kendisinin bu ateşten kurtulamıyacağını sanır. Devamlı karnı üzerine sürünerek ve sarsılarak gider. Böylece, köprüyü geçip, Cehennem ateşinden kurtulur. Cehennemden kurtulduğunda, Cehenneme bakıp der ki: Bütün mülkün tasarrufu kudret kabzasında olan, fayda, zarar, izzet ve zilletten herşeye kadir olan Allahü teâlâ, senden beni kurtardı. Allahü teâlânın bana ihsân ettiği yüksek ihsânı, geçmiş ve gelecekte hiç kimseye vereceğini sanmam. Cenâb-ı Hak, bana seni gördükten sonra kurtuluş verdi.
Bu hâlde meleklerden bir melek gelip, o kimsenin elinden tutup, onu Cennet kapısının yanında bir göle getirip, bu gölde yıkan ve su iç der. O da yıkanır ve su içer. Kendisine Cennet kokusu erişir. Aynı melek onu alıp. Cehennem kapısı önüne getirir. Allahü teâlâdan izin gelinceye kadar burada dur der.
O kimse Cehennemliklere bakıp, köpeklerin havlaması gibi seslerini duyar. Ağlayıp, yâ Rabbî! Cehennem ehlinden yüzümü çevir, senden başka şey istemem der. O melek, Allahü teâlânın katından gelip, o kimsenin yüzünü Cehennemden Cennet tarafına döndürür.
O kimsenin bulunduğu yer ile Cennet kapısı arasında bir adım yer vardır. Bu durumda Cennet kapısına bakar. Cenâb-ı Hakka yalvarmağa başlayıp: “Yâ Rabbî, sen her türlü ihsânı bana verdin. Beni Cehennemden kurtarıp, yüzümü Cehennem ehli tarafından Cennet tarafına döndürdün, benimle Cennet kapısı arası ise bir adımlık yerdir. İzzet ve celâlin hakkı için beni Cennet kapısından içeri sok. Senden ancak bunu isterim, başka şey istemem. “Bu hâlde iken yine o melek, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın katından gelip, ey insanoğlu! Niçin yalan söylersin, başka birşey istemem dersin der.
O kimse, Allahü teâlânın izzetine yemîn ederek, bundan başkasını istemedim der. Melek elinden tutup, Cennet kapısından içeri sokar. Sonra melek, Allahü teâlânın katına gider. Bu hâlde o kimse sağından ve solundan Cennete bakar. Bulunduğu yerden bir yıllık mesafede, ağaç ve meyveden başka birşey yoktur. Bulunduğu yerden Cennetin en aşağı ağacına ise bir adımlık yer vardır.
O kimse, bu durumda Cennet ağacına bakıp, kökünün altından, dalı ve budaklarının beyaz gümüş ve yapraklarının, insanoğlunun dünyâda gördüğü en güzel giyeceklerden güzel olduklarını, meyvelerinin kaymaktan yumuşak, baldan tatlı ve misk kokusundan güzel olduğunu görünce, gördüğü şeylerden şaşar kalır.
O kimse, o hâlde: “Yâ Rabbî, beni Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Her türlü ihsânı bana verdin. Benimle Cennetin bu ağacı arasında bir adım vardır. Senden onu isterim. Başka şey istemem” der.
Melek yine gelip, ey insanoğlu, niçin yalan söylersin? Fazlasını istemem dedin. Bu istediğin nedir? Ettiğin yemîn, içtiğin and nerede kaldı? Haya etmez misin? der.
O melek, o kimsenin elinden tutup onu en aşağı dereceye getirir. Orada bir yıllık mesafesi olan inciden bir köşk vardır.
O kimse, o köşke varınca etrâfına bakar. Bir yer görür ki, güya o köşk ve onun ötesinde bulunanlar, şimdi gördüğü yerin yanında rü’yâ gibi kalır. Onu görünce, kendini tutamayıp hemen: Yâ Rabbî, şu makamı senden isterim, başka birşey istemem der.
Bu anda meleklerden bir melek gelip, ey insanoğlu, sen başkasını istemem diye Rabbine yemîn etmiştin. Niçin yalan söylersin? Hadi burası da senin olsun der. O kimse o makama geldiğinde, oradan da diğer bir makam görür ki, biraz önce kavuşmuş olduğu makam yanında rü’yâ gibi kalır.
O kimse yine duramayıp, şu makamı senden isterim yâ Rabbî! der. O melek yine gelip, ona; Ey insanoğlu! Verdiğin sözü tutmazsın. Başka şey istemem demiştin der. Fakat onu ayıblamaz ve hakaret etmez. Zîrâ o kimse, kendisine pek yakın şeyleri gördüğünden, şaşılacak hâllere kapılır. O melek ona: işte bu da senindir der.
O kimse, o makamına da gelince, oradan da bir başka makam görür, önceki makamları onun yanında rü’yâ gibi kalınca, artık hayretle şaşıp kalır. Konuşmağa gücü yetmez.
Bu hâlde ben o kimseye, sana ne oldu ki, Rabbinden istemiyorsun derim. O da, ey efendim ( aleyhisselâm ) Cenâb-ı Rabbil izzete and içtim. Bana korku geldi. Rabbimden istedim. Artık bana haya geldi. Utanır oldum der.
Allahü teâlâ o kimseye hitaben, dünyâyı yarattığım günden, onu yok eylediğim güne kadar olan her türlü hazzı sende toplasam, sonra onun on katını sana versem, seni râzı kılar, hoşnut eder mi? der. O kimse, yâ Rabbî, benimle şaka mı edersin, hâlbuki Sen âlemlerin Rabbisin der. Allahü teâlâ ona, ben onu yapmağa ve ihsân etmeğe kadirim. Dilediğin şeyi benden iste buyurur.
Der ki, yâ Rabbî, beni insanların yanında bulundur. O anda bir melek gelip, elinden tutup, onu Cennete götürür. Onu Cennet içinde gezdirir. Bu hâlde iken bir şey görünür ki, sanki ona benzer bir şey yoktur. O kimse secdeye kapanıp, secdesinde: Rabbim bana tecellî etti der. Yanındaki melek ona başını secdeden kaldır, bu gördüğün, senin derecenin en aşağısıdır der. O kimse, eğer Allahü teâlâ benim gözümü korumasaydı, şu köşkün nûrundan benim gözüm görmezdi der.
| |||
| Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri 4. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:20:54 | |
Büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en meşhûrlarından. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbanî, Sultân-ı evliyâ, Kutb-i a’zam, Bâz-ül-Eşheb gibi lakâbları vardır. 470 (m. 1077) senesinde İran’ın Geylân şehrinde doğdu. Bu sebeple de Geylânî denilmiştir. 561 (m. 1166)’de 91 yaşında iken Bağdad’da vefât etti.
“İnne bi iznillahi sultân-ür-ricâl, Câe fî aşkin, teveffâ fî kemâlin.” “Şüphesiz ki, insanların sultânı “aşk” ile geldi, “kemâl” ile vefât etti” ma’nâsında söylenen beyitte; “aşk” kelimesi ile ebced hesabına göre (470) doğum târihi ve “kemâl” kelimesi ile de 91 sene olan ömrüne işâret edilmiştir. Türbesi Bağdad’dadır. Babası Ebû Sâlih bin Abdullah’dır. Abdülkâdir-i Geylânî doğduğunda, babası 60 yaşında idi. Annesi de yaşlı idi. Annesi, Fâtıma binti Ebû Abdullah Seyyidedir. Ümm-ül-hayr, Amînet-ül-hayr lakâbları vardır. Babası, Hazreti Hasen’in oğlu olan Hasen-i Mü’sennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Bu Abdullahın annesi, Hazreti Hüseyn’in kızı Fâtıma’dır. Hem baba tarafından, hem de ana tarafından Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) soyundan olup, hem şerîf hem seyyiddir. Annesi ve babası evliyâ idiler. Abdülkâdir-i Geylânî, fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Tasavvufta ise çok yüksek bir evliyâ ve mürşid-i kâmillerin en başta gelenlerindendir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri doğmadan önce, Bağdad’da bulunan âlim ve evliyâ zâtlar, onun doğacağını müjdelemişlerdir. Babası, Abdülkâdir-i Geylânî doğmadan önce, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmı ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz ona; “Yâ Ebâ Sâlih! Allahü teâlâ bu gece sana çok kâmil bir erkek evlâdı ihsân etti. O benim evlâdımdan, soyumdandır. Onun derecesi ve şânı başkalarından çok üstün ve yüksek olacak” buyurarak müjdeledi. Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Abdülkâdir doğduğunda, Ramazân-ı şerîf başlamıştı. Birinci gün, imsak vaktinden güneş batıncaya kadar süt emmedi. Bu hâli, diğer günlerde de devam etti. Ramazân-ı şerîf boyunca, gündüzleri hiç süt emmedi. Anladım ki, Ramazân-ı şerîfe hürmet ediyor, oruç tutuyordu.
İkinci sene, Şa’bân ayının son günlerinde hava çok bulutlu geçmişti. İnsanlar hilâli göremedikleri için, Ramazân-ı şerîf ayının girip girmediğini tesbit edememişlerdi. Abdülkâdir’in, Ramazân-ı şerîfte süt emmediğini bilenler, bana gelip sordular. O gün, imsak vaktinden beri süt emmemişti. Bu durumu gelenlere söyledim. Anlaşıldı ki, Ramazân-ı şerîf başlamıştı.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı. Daha küçük yaşta iken, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra Bağdad’a gidip, zamanın meşhûr âlimlerinden ilim tahsiline devam etti.
Bağdad’a tahsil için gidişini kendisi şöyle anlatmıştır: “Küçük idim, Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip, “Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur, izin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı ziyâret edeyim” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını da bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. “Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için senden ayrıldım. Kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem” dedi. Ben de, küçük bir kâfile ile Bağda’da gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkiya çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular, içlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey fakir! Senin hiçbir şeyin var mı?” dedi. Ben de yalan söylemek istemedim. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Elbisemin koltuğunun altında dikilmiştir” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti, ikisi birden reîslerine gidip, bu durumu söylediler. Reîsleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mi?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun doğru söylememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim, ihânet edemem” dedim. Eşkiyanın reîsi, bunu duyunca ağlamaya başladı ve: “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihânet ediyorum” dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, eşkiyalığı bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reîsimiz idin, şimdi tövbe etmekte de bizim reîsimiz ol” dediler.
Sonra, hepsi elimde tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa elimde tövbe edenler, bu altmış kişidir.”
Bağdad’a gittiğinde 18 yaşında bulunuyordu. Orada bulunan meşhûr âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ, Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyn bin Kâdı Ebû Ya’lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasen-i Bâkıllânî, Ebû Sa’îd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Ca’fer, Ebû Kâsım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah İbni Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtâr, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; babası Ebû Sâlih hazretlerinden, Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî’den ve Hammâd-i Debbas’tan almıştır.
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, va’z ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Sa’îd Muharrimî’nin medresesinde verdiği dersleri ve va’zları, çok büyük bir alâka ile ta’kib edilirdi. Onu dinlemek üzere toplananlar o kadar kalabalık olurdu ki, medreseye sığmaz sokaklara taşıp, çevresini de doldururdu. Bu sebeble, onun ders verip sohbet ettiği, bu medresenin çevresinde bulunan evler de medreseye ilâve edilmek sûretiyle genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zengin olanlar para vererek, fakir olanlar ise bizzat çalışmak sûretiyle yardım etmişlerdir. Hattâ bir kadın, kocasından alacağı olan mehir bedelini, kocasının orada çalışması şartıyla ödenmiş kabûl etti. Onun derslerine devam edenler arasında, pekçok âlim ve sâlih yetişti. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten sonra, ders ve va’z vermeyi bırakıp, inzivâya çekildi, yalnızlığı tercih etti. Daha sonra sahralara çıktı. Bağdad’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini, ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile geçirmeye başladı. Buyurdu ki: “Yirmibeş yıl kadar, yalnız başıma sahralarda dolaştım. Kırk sene, yatsı namazından sonra, sabaha kadar Kur’ân-ı kerîm okudum. Bir gece, nefsim uyumak istemişti. Fakat, nefsimin bu isteğine i’tibâr etmedim. Kırk gün oruç tutup, sonra iftar ettim.” Yine şöyle anlatmıştır: “Münâcaatta idim. Yanıma birisi geldi. Kendisini tanımıyordum. Arkadaş olalım dedim. Fakat muhalefet etmemek şartıyla dedi. Muhalefet etmem dedim. Burada bekle, geleceğim dedi. Gitti, bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. Kalktı gitti. Ben gelinceye kadar buradan ayrılma dedi. Yine bir sene bekledim. Geldi. Yanında ekmek ve süt getirdi. Ben Hızır’ım, bunları sana getirmemi söylediler ve “Kalk, Bağdad’a hareket et!” buyurdu. Beraber Bağdad’a gittik.” Yine bir hâlini şöyle anlatmıştır: “Yıllarca bir yerde durdum. Allahü teâlâya söz verdim, bana birisi yedirmeyince birşey yemeyeceğim dedim. Lokma lokma ağzıma koymazlarsa ve su vermezlerse, kendim yiyip içmeyeceğim dedim. Ve kırk gün yemedim. Kırk gün sonra birisi geldi. Bir parça yiyecek getirip, gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum hâlde, Allahü teâlâya verdiğim sözü bozmayacağım dedim, içimden feryâd eden bir ses duydum. Açım, açım diyerek inliyordu. Aniden yanımda Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî göründü. Bu sesi duyup, “Ey Abdülkâdir, bu ses nedir?” dedi. “Bu, nefsimin ızdırabıdır. Rûhum rahat ediyor. Rabbimi murâkabededir” dedim. “Bizim eve buyur” dedi. Nefsime, buradan ayrılmayacağım dedim. O sırada Hızır aleyhisselâm geldi. “Kalk, Ebû Sa’îd’in huzûruna git!” dedi. Kalkıp gittim. Ebû Sa’îd, evinin kapısında durmuş beni bekliyordu. “Ey Abdülkâdir, benim dediğim kâfi gelmedi de Hızır’ın söylemesini mi bekledin?” dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği, lokma lokma ağzıma koydu. Doydum. Sonra bana icâzet ve hilâfet verdi.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, Bağdad’daki derslerine ve va’zlarına ara verip, bir müddet yalnızlığı tercih ettikten sonra, tekrar ders, va’z ve fetvâ vermeye başladı. Pek meşhûr oldu. İnsanlar her taraftan onun sohbetine koşuştular. Âlimler, sâlihler toplanmıştı. Daha önce ders verdiği medresenin genişletilme işi, 528 (m. 1134) senesinde tamamlandı. Ders ve sohbetlerini bu medresede verdi. Oğlu Abdülvehhâb şöyle anlatmıştır: “Babam, haftada üç vakit ayırmıştı. Bu vakitler; Cum’a sabahı. Salı akşamı ve Cumartesi sabahı idi. Bu zamanlarda, bütün âlimler, sâlih kimseler toplanır, onun va’zlarını ve sohbetlerini dinler idi. Bu hâl kırk sene böyle devam etti. Ayrıca, kendi medresesinde de otuzüç sene müddetle talebelere ders verdi. Sohbetlerinde ba’zan birkaç kişinin, coşarak kendinden geçip vefât ettiği vâki olmuştur. Sohbetlerini dörtyüz kişi yazardı. Bunlar, ba’zan kalabalığın çokluğu sebebiyle birbirinin sırtlarında yazarlardı.” Onüç çeşit ilim ve fende ders vermiştir. Ayrıca isteyenlere, tefsîr ve hadîs dersleri de verirdi. Akşam ve sabah vakitlerinde usûl ve nahiv dersleri, öğleden sonra da kırâat dersleri yapılır, Kur’ân-ı kerîm okunurdu. Konuşması gayet net ve pek te’sîrli idi. Kalbi katı bir kimse, onu görse kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi. Ders ve sohbetlerinde bulunanlar, sessiz ve büyük bir te’sîr altında anlatılanları dinlerlerdi. Dinlemeye gelenler, yakında da olsa, kalabalık sebebiyle çok uzakta da otursa, sesini hepsi aynı derecede işitirlerdi. Birisi onu görse, derhal te’sîri altında kalır, mübârek bir zâtı gördüğünü hissederdi. Cum’a günleri câmiye giderken halk sokaklara toplanır, bereketlenmek için görmek isterlerdi. Kendisinden fetvâ isteyenlere, gayet açık ve doyurucu cevaplar vererek müşkillerini hallederdi. Altıyüzelli talebesi vardı. Hergün onlara ders verir, okutur, kalemi olmıyana kendi kaleminden verirdi. İntisâb için gelene, kendi eliyle, mübârek silsileyi yazardı. Ehl-i sünnet i’tikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Misâfırsiz gece geçirmezdi. Zaîflere yardım eder, fakirleri doyururdu. Talebesinin çeşitli suâllerini cevaplandırırken hiç kızmazdı. Onlara karşı son derece sabırlı idi. Yanında oturanlarda: “Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz” kanâati hâkim olurdu. Ahbâblarından biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Köleleri satın alıp, azâd ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında, halâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: “Yemek istiyen, ekmek istiyen, yatmak istiyen kimse yok mu? Gelsin!” Kendisine hediye gelse, yanında bulunanlara dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.
Allâme İbn-i Neccâr Cübbâî şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Bütün amelleri inceledim, yemek yedirmek ve güzel ahlâktan daha iyi birşey bulamadım. Bütün dünyâ bana verilse, hiçbir fakîr bırakmam, hepsini doyururum. Şu ânda bana bin altın verilse, bir gece bile bekletmeden tasadduk ederim.”
Fakirlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, Ceddi Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve selem) uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Birgün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, herbirinin istedikleri şeyleri satın alıp, getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.
Hergün gizli ve açık çeşitli kerâmetleri görülürdü. “Harikulade ve kerâmet, ancak bir hayır ve hikmet için gösterilir, kerâmetini gizlemiyen dünyâya düşkündür”, “Bana mürîd olan, yahut evlâdımdan ve halîfelerimden hilâfet alıp, kerâmet derecesine ulaşıp, maksadsız kerâmet izhâr edenin yüzü, iki dünyâda kara olur” buyururdu.
Oğlu Seyyid Yahyâ hastalandığında, eliyle buğday öğütüp, ekmek pişirir, omuzunda güğümle su taşırdı.
Hergün bin rek’at namaz kılar, Müzzemmil ve Rahmân sûrelerini okurdu, İhlâs sûresini okuyunca, yüz defadan az okumaz, her farz namazından sonra hatime devam ederdi. Gündüzleri ayrıca pekçok duâ okurdu.
Asrının meşhûr âlimlerinden Şeyh Mûsâ Zevlî, oğlu ile birlikte hacca giderken Bağdad’a uğramıştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine öyle bir hürmet ve saygı göstermişti ki, o zamana kadar hiç kimseye böyle yapmamıştı. Oğlu bu hâlinin sebebini sorunca, “Şeyh Abdülkâdir bizim zamammızdaki insanların hayırlısıdır. O evliyânın ve âriflerin efendisidir. Huzûrunda, meleklerin bile edeble durduğu bir zâttır. Elbette hürmet göstermemiz lâzımdır” dedi. Ebû Sa’îd Kilevî şöyle anlatmıştır: “Ben, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ve enbiyâyı gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defasında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. Her kim dünyâda felah bulmak ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devam etsin buyurmuştu.”
Ebü’l-Hasen Ali el-Mukrî, İbn-i Kudâme’den naklen şöyle söylemiştir: “561 (m. 1166) yılında Bağdad’a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş olarak gördük. O, ilmi ile amel ediyor, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar veriyor, ihtirâs sahibi olan kimselere karşı sabır ve metanet gösteriyordu. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhib idi. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık.”
İbrâhim bin Sa’d ed-Dârî şöyle demiştir: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri âlim elbisesi giyer, süslenir ata binerdi. Kürsiye çıkıp konuşurdu. Konuşması serî, açık ve seçik olup, gayet güzel anlaşılırdı. Konuştuğu zaman dinlenir, birşey emrettiğinde emri derhal yerine getirilirdi. Kalbi katı olan biri onu görse, derhal kalbi yumuşardı.”
Abdullah el-Cübbâî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin şöyle buyurduğunu nakletmiştir. “Her halükârda, dâima irşâd vazîfesi yapıyordum. Din hakkında konuşup anlatmasam, boğazım tıkanacak, boğulacak gibi olurdum. Va’z ve nasihat yaparken, önceleri yanımda birkaç kişi bulunurdu. Fakat daha sonra, halk duyunca kalabalıklaştı. Bulunduğum yer, gelenleri almaz oldu. Bâb-ül-Hibe’deki mescide gittim. Halk peşimi bırakmadı. Orada irşâd hizmetine devam ettim. Gelenler çok kalabalık olduğu için, dışarıya büyük ve yüksek bir kürsi koydular. Oradan va’z etmeye başladım. Halk, geceleri ellerinde kandiller ile toplanırlar, anlattıklarımı can kulağı ile dinlerlerdi. Daha sonra, burası da gelenlerle dolup taştı. Artık cemâati almaz oldu. Bu defa, büyük bir tepe üstüne bir kürsi koydular, orada va’z ve nasîhat ettim. İnsanlar, akın akın oraya toplandı. Atlar üzerinde gelip, beni aşk içinde dinlediler. Gelenler, ekseriya binlerce kişi olurdu.”
Müerric bin Benhan şöyle anlatmıştır: ilimdeki şöhreti, keşf ve kerâmetleri her tarafa yayılıp duyulduktan sonra, yüz kişilik bir grup âlim, onu tecrübe etmek istemişlerdi. Herbiri ayrı bir suâl hazırlayıp sormak üzere Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin huzûruna geldiler. Onlar huzûruna gelince, öyle bir galeyana geldi ki, göğsünden nûrdan şimşekler ve kılıç gibi şeyler saçılmaya başladı. Suâl sormaya gelenler, hayret ve ızdırab içinde feryâd etmeye başladılar, öylesine bir inilti çıkardılar ki, işitenler zelzele oluyor zannetti. Sonra suâl hazırlayanların her birinin göğsüne basarak, “Senin suâlin şudur, cevâbı da şudur” buyurarak, hepsinin suâllerini cevaplandırdı. Daha sonra ben o âlimlerin herbirine, “Bu hâdisede size neler oldu?” dedim. “O anda, bildiğimiz herşeyi unutmuştuk. Göğsümüze basınca hatırladık. Bilmediğimiz birçok şeyi de öğrendik” dediler.
Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri, asrının en meşhûr âlimi ve mürşid-i kâmili idi. İnsanları rüşd ve hidâyete kavuşturmuş, nice gönüller onun feyizleriyle nurlanmıştır. Onun huzûrunda beşyüz yahudi ve hıristiyan müslüman olmuş, binlerce günahkâr onun sohbetleri sebebiyle tövbe etmiştir.
Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehiddi. Önceleri Şafiî mezhebinde iken, Hanbelî mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek, Hanbelî mezhebine geçti. Böylece bu mezheb yayıldı. Tasavvufda en yüksek dereceye ulaşmıştır. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde, yüksek derecede âlim ve büyük bir mürşid-i kâmil idi. Kadirî tarikatının kurucusu ve mürşididir.
Tasavvuf; bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıb ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf ilmi de, kalbin, rûhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalb hastalığının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaşdırıp, Allah rızası için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zâten dînimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibâdet yapılmasını ve bütün bunların da Allah rızâsı için olmasını emrediyor. Kısaca din; ilim, amel ve ihlâstan ibârettir, insanın ma’nen yükselmesi, dünyâ ve âhıret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi ya’nî benzinidir. Maksada ulaşmak için, uçak elde edilir. Ya’nî îmân ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için de, kuvvet, ya’nî tasavvuf (ahlâk) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun iki gayesi vardır. Birincisi; îmânın vicdânîleşmesi, ya’nî kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren te’sîrlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delîl ve isbât ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Ra’d sûresi 28. âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: “Kalblere îmânın sinmesi, yerleşmesi, ancak ve yalnız zikr ile olur.” Zikr; her işte ve her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, O’nun rızâsına uygun iş yapmak demektir. Tasavvufun ikinci gayesi; fıkıh ilmi ile bildirilen ibâdetlerin seve seve kolaylıkla yapılmasını ve nefsi emmâreden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir, ibâdetlerin kolaylıkla seve seve yapılması ve günah olan işlerden de nefret ederek uzaklaşılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybden haber vermek, nûrlar, rûhlar ve kıymetli rü’yâlar görmek için değildir. Tasavvuf ile elegeçen bilgilere, ma’rifetlere, bilgilere ve hâllere kavuşmak için, önce îmânı düzeltmek, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uygun iş ve ibâdet yapmak lâzımdır. Zaten bu üçünü yapmadıkça, kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir. Tasavvuf bilgileri mürşid-i kâmiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kâmil, yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin, belli usûllerle gösterdikleri bu yollara tarikat denilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de büyük bir mürşid-i kâmil olup, onun insanları saadete kavuşturmak için tasavvufta ta’kib ettiği usûllere ve gösterdiği yola, “Kâdiriyye tarikatı” denilmiştir.
Tarikatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin talebeleri, birbirlerini tanımak ve mürşidleri ile tanınmak, öğünmek için, bulundukları yola mürşidlerinin ismini vermişlerdir. Tarikatlar, başlıca iki kısma ayrılırlar:
1. Sessiz zikr (Zikr-i hafî) yapan tarikatlar: Bu yol Hazreti Ebû Bekr’den gelmiş olup, mürşidlerinin adına göre (Tayfuriyye), (Yeseviyye), (Medâriyye), hakîkî olan (Bektâşiyye), (Nakşibendiyye), (Ahrariyye) (Ahmediyye-i Müceddidiyye) ve (Hâlidiyye) gibi isimler almışlardır.
2. Yüksek sesle zikr (Zikr-i cehrî) yapan tarikatlar: Bu yolda, Hazreti Ali’den oniki İmâm vasıtasıyla gelmiştir. Oniki İmâmın sekizincisi olan İmâm-ı Ali Rızâ’dan Ma’rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağdadî’nin çeşitli talebelerinin yolunda bulunan meşhûr mürşidlerin adı verilerek, kollara ayrılmışlardır. Böylece Ebû Bekr-i Şiblî yolundan (Kadirî), (Şâzilî), (Sa’dî) ve (Rıfâî) Ebû Ali Rodbârî yolundan, Ahmed Gazâlî ve Ziyâüddîn Ebû Nesîb-i Sühreverdî vâsıtaları ile (Kübrevî) meydana gelmiştir. İmâm-ı Ali’den Hasen-i Basrî vâsıtası ile (Edhemî) ve bundan (Çeştî) hâsıl olmuştur. (Bedevîye), Rıfâiyyeden hâsıl olmuştur.
Tarikat, zikir ile Allahü teâlâya kavuşma yoludur. Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine ve yasaklarına sarılmaktır. Yaklaşık olarak, son yüz seneden beri tarikat diyerek birçok şeyler uyduruldu. Hakîkî İslâm âlimlerinin, Eshâb-ı Kirâmın, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) alıp bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde câhil olanlar, hattâ İslâmiyetin emirlerine açıkça uymayanlar, şeyh ve tarikatçı ünvanı alarak, zikir ve ibâdet adı altında, dînimizin yasak ettiği birçok günahları ve bid’atleri işlediler. Bugün sahte, yalancı mürşidlere, müslümanları sömüren tarikatçılara, dîni siyâsete âlet edenlere çok rastlanmaktadır. Şeyh-ül-felâm Ahmed İbni Kemâl efendinin Risâle-i Münîre adlı eserinde yer alan bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü, yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat İslâmiyete uymayan bir iş yapsa, kerâmet sahibiyim derse de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât adlı eserinin üçündü cildi 123. mektûbunda, bu husûsla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yollar ikidir. Birincisi, peygamberlerin yakınlığı gibi olan (Nübüvvet yolu) olup, insanı aslın aslına ulaştırır. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve bunların sahâbîleri bu yoldan kavuşmuşlardır. Ümmetlerinden sahâbî olmıyanlar arasından dilediklerini de bu yoldan kavuşmakla şereflendirirler. Fakat bunlar pek azdır. Bu yolda vâsıta, aracı yoktur. Ya’nî vâsıl oldukdan sonra, doğrudan doğruya asldan feyz alırlar. Hiçbiri, ötekine vâsıta olmaz, perde olmaz. İkinci yol, (Vilâyet yolu)’dur. Kutblar, evtâd, büdelâ ve nücebâ ve bütün evliyâ hep bu yoldan kavuşmuşlardır. Bu yol, (Sülûk) yoludur. Evliyânın cezbeleri de, bu yolun cezbeleridir. Bu yoldan kavuşanlar, birbirlerine vâsıta ve perde olurlar. Bu yoldan vâsıl olanların önderi ve en üstünleri ve ötekilere vâsıta olanı, hazret-i Ali Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh-ül-kerîm”dir. Bu yolda gelen feyzlerin kaynağı odur. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) gelen feyzler, ma’rifetler hep onun vâsıtası ile gelir. Fâtımat-üz-Zehrâ ve hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn (r.anhüm), bu makamda, hazret-i Ali ile ortaktırlar, öyle sanıyorum ki, hazret-i Ali, dünyâya gelmeden önce de, bu makamda idi. Vefât etdikden sonra da, bu yolda her velîye gelen feyzler, hidâyetler, yine onun vâsıtası ile gelmektedir. Çünkü kendisi, bu yolun en yüksek noktasında bulunuyor. Bu makamın sahibi odur. Hazret-i Ali vefât edince, ondan yayılan feyzler, hazret-i Hasen ve sonra hazret-i Hüseyn vâsıtası ile geldi. Daha sonra oniki İmâmdan, sağ olanları da vâsıta oldular. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler, bu oniki İmâm vâsıtası ile geldi. Kutblara, nücebâyâ da, hep bunlardan geldi. Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, dünyâya gelip, velî oluncaya kadar hep böyle idi. Sonra, bu da bu vazîfeye kavuştu. Ondan sonraki kutblara ve nücebâya ve bütün Evliyâya oniki İmâmdan gelen feyzler ve bereketler, bunun vâsıtası ile geldi. Başka hiçbir velî bu makama kavuşamadı. Bunun içindir ki, “Önceki Velîlerin güneşleri battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, hiç batmıyacaktır” buyurmuştur. Hidâyet, irşâd feyzinin akmasını güneş ışıklarının yayılmasına benzetmiştir. Feyzin kesilmesine, güneşin batması demiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine oniki İmâmın vazîfeleri verilmiştir. Rüşd ve hidâyete vâsıta olmuştur. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vâsıtası ile gelecektir. (Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin bu vasfından dolayı, ona “Gavs-ül-a’zam” denilmiştir.)
Her asırda gelen müceddidler, onun vekîlleridir. (Hazret-i Îsâ “aleyhisselâm” ve hazret-i Mehdî ve İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” (Nübüvvet yolu) ile vâsıl olduğundan, vâsıtaya ihtiyâçları yoktur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, nübüvvet yolunda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vekîlidir.)
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinden ilim ve feyz alarak yetişip, yükselen talebelerinden bir kısmı şu zâtlardır: Başta kendi oğullarından on tanesi gelmektedir. Bunlar: Abdülvahhâb, babasının vefâtından sonra kendi medresesinde ders vermek ve va’z etmek sûretiyle pekçok talebe yetiştirmiştir. Şeyh Îsâ, hadîs derslerini vermek ve va’z vermekle meşgûl olmuştur. Mısır’a gidip, orada da talebe yetiştirmiştir. Ebû Bekr Abdülazîz, ilimde yetiştikten sonra talebe yetiştirmekle meşgûl olmuş, pekçok kimse kendisinden feyz almıştır. Şeyh Abdülcebbâr, Abdurrezzâk, İbrâhim, Muhammed, Abdullah, Yahyâ ve Mûsâ bin Abdülkâdir. Bu oğullarından başka, torunlarından çoğu da ondan ilim ve feyz almışlardır. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi vardır. Aliyyül-Hallâvî isimli bir talebesi, Bağdad’dan çıkıp senelerce seyahat yapıp, birçok yeri gezdikten sonra Bağdad’a dönmüştü. Arkadaşları seyahat hâtıralarını sorduklarında şöyle anlatmıştır: “Şam, Mısır, İran ve Afrika’nın kuzeyindeki memleketleri gezip, gördüm. Üçyüzaltmış evliyâ ile görüşüp, sohbet ettim. Hepsinden işittiğim söz şudur: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bizim mürşidimizdir. Rehbe-rimizdir. Bizi Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan odur.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin irşâd ile vazîfelendirdiği talebelerinden bir kısmı da şu zâtlardır: Şeyh Ebû Midyen Magribî, Şuayb bin Hüseyn, Seyyid Seyfeddîn Abdülvehhâb, Şeyh Seyyid Muhammed Şemseddîn, Ebû Abbâs Ârif, Seyyid Abdurrezzâk, Şeyh Bekâ bin Batû, Ali bin Hînî, Muhammed bin Kâyid Evânî, Ebû Suud bin Şiblî, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Yûnus Kusab bin Kâşimî’dir.
Vefâtı: Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına: Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde sizinle, bâtında sizden başkasıyla (ya’nî Allahü teâlâ ile) beraberim. Yine o esnada buyurdular: Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın! Yine buyurdu: Aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü, Allahü teâlâ beni ve sizi mağfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin! Bismillah gayre müvedde’în. Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdurrezzâk anlatır: Gavs-ül-a’zam, o esnada, ellerini kaldırıp, uzattı ve: “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz ve size geliyorum denilenlerin safına giriniz!” buyurdu.
Vefât ederken iki defa, Allahümme refîk’al a’lâ deyip: “Size geliyorum, size geliyorum” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken: “Bana kimse birşey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim” buyurdu.
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr, babacığım, bedenin acı duyuyor mu? diye arz edince, “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir.”
Oğlu Şeyh Abdülazîz hastalığınız nasıldır? diye arz edince; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlıyamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Umm-ül-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur” buyurdu.
Daha sonra, kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıb ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah! Sonra, Allah Allah Allah... deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mükerrem rûhunu teslim eyledi.
Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi, insanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devam etti.
Vasıyyeti: Oğlu Abdurrezzâk suâl edince şöyle vasıyyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk (muvaffakiyet) ihsân eylesin! Sana Allahtan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hududunu gözetmeni vasıyyet ederim.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu tarîkatimiz, Kitâb ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömerdlik, cefâ ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasıyyet ederim! Dervişlerle beraber ol. Meşâyıha hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol.
Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakrin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allahtan başkasına ihtiyâç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk ile, güler yüz, tatlı söz ve yumuşaklıkla muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk ise çeker ve yaklaştırır.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Cömerdlik, rızâ, sabır, işâret, gurbet, yün elbise giymek, seyahat etmek ve fakirlik, cömerdlik, İbrâhim aleyhisselâmın; rızâ, İshâk aleyhisselâmın; sabır, Eyyûb aleyhisselâmın; işâret Zekeriyyâ aleyhisselâmın; gurbet Yûsuf aleyhisselâmın; yün giyinmek, Yahyâ aleyhisselâmın; seyahat, Îsâ aleyhisselâmın; fakirlik, efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) hasletleridir.
Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermiyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.
İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâima gördüğünü unutmamaktır. Sebeblerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle olur. (Nefsini öldürmek; nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.)
Menkıbeleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kerâmetleri ve menkıbeleri pekçoktur. Onun ayaklarının, zamanındaki bütün evliyânın omuzları üzerinde olacağı haber verilmiştir. İmâm-ı Vâfî, Târih’inde, Abdülkâdir-i Geylânî’nin (kuddise sirruh) kerâmetleri ile ilgili olarak şöyle demektedir: Kerâmetleri, sayılamıyacak kadar çoktur. Dinde imamlık derecesine çıkanlardan, onun kerâmetlerinin tevâtür hâline geldiğini duydum. Bu dînin âlim ve velîleri söz birliği ile diyorlar ki, Abdülkâdir-i Geylânî’den görüldüğü kadar, hiçbir velîden kerâmet görülmemiştir.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Abdülkâdir-i Geylânî, vilâyet-i Muhammediyyenin son noktasına ulaşmıştır. Bu ümmette en çok kerâmet ondan görülmüştür. Birgün hutbe okurken, Hızır aleyhisselâmın, kapının önünden geçmekte olduğunu görmüş ve: “Ey İsrâiloğlu, gel de, hazret-i Muhammed’in ( aleyhisselâm ) mübârek sözlerini dinle!” buyurmuştur.
Gavs-ül-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî ve menkıbeleri hakkında çok sayıda, kıymetli kitaplar ve risaleler yazılmış, tabakat kitaplarında uzun anlatılmış, çok kıymetli sözler söylenmiştir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, ilimde çok yüksek derecede idi. Birgün, biri huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okudu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Çeşitli yönlerden tefsîr ediyordu. O mecliste okunan âyet-i kerîmelerin, tam kırk çeşit tefsîrini yaptı. Yaptığı her çeşit tefsîrinin delîlini gösterdi. Gösterdiği delîlleri de gayet geniş bir şekilde izah etti. Orada bulunanlar, yaptığı onbir çeşit tefsîri anlayabildiler. Bundan sonrası o kadar derindi ki, anlayamadılar. Orada bulunanlar, hayretler içinde kaldılar. Sonra da: Sözü bıraktım. Şimdi Kelime-i tevhîde geldik, “La ilahe illallah” dedi. Bunu söyler söylemez, orada bulunanları bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. O hâl sebebiyle, sahraya dağıldılar.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Yirmibeş sene sahralarda dolaşıp, yerden biten otları yemeden, derelerdeki sulardan içmeden ve bir kerre içince, bir yıl veya daha çok müddet susuz durmadan, insanlar içinde oturup, onları irşâda başlamadım. Ben sahralarda dolaşırken, “Ol” sözü ile ihsân olundum. Ondan sonra çok yiyecek maddeleri buldum, istediğimi yerdim. Dağdan bir parça koparınca elimde helva olurdu, yerdim. Kuma tuzlu su dökerdim, tatlı su olurdu içerdim. Sonra Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek bunları terk ettim.”
Mâşukluk makamında, gök kubbe altında, Gavs-ül-a’zam gibi bir kimse gelmemiştir ve gelmez. Şeyh Ebû Midyen Magribî buyurdu: Hızır aleyhisselâma rastladım. Asrımızdaki doğu ve batıda bulunan meşâyıhı sordum. Ferd-i efham ve Gavs-ül-a’zamı sordum. Cevâbında: “O, Sıddîkların İmâmı, âriflerin hucceti, ma’rifetin rûhudur. Evliyâ arasında şânı büyüktür” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî ( radıyallahü anh ) birgün abdest almıştı. O anda, bir kuş üzerini kirletti. Başını kaldırdığında, kuş uçuyordu. Bakışı ile beraber, yere düşüp öldü. Elbiseyi temizleyip, sattırdı. Parasını sadaka olarak dağıttı. Üzerine sinek konmazdı. Bu husûsda da Ceddi Resûlullahın ( aleyhisselâm ) verasetine (mirasına) kavuşmuştu.
Bağdad’ın âlim ve fâdıllarından biri, Cum’a namazından sonra, talebesi ile birlikte, kabirleri ziyârete ve ölüler için Fâtiha okumağa gidiyordu. Yolda siyah bir yılan gördü ve elindeki bastonuyla vurup öldürdü. O anda uzun bir duman gelip onu örttü. Gözden kayboldu. Talebesi şaştı kaldı. Bir saat sonra kaybolan o zâtı geliyor gördüler. Karşılamağa gittiler. Üzerinde gayet süslü kıymetli bir elbise gördüler. Hâlini ve elbisesini sordular. Şöyle anlattı: Duman beni Örtünce, beni kapıp tuttukları gibi bir adaya götürdüler. Denizin dibine indirdiler. Cinlerin pâdişâhının huzûruna götürdüler. Pâdişâh, elinde kınından çekilmiş bir kılıçla taht üzerinde oturuyordu, önünde ise, başı ezilmiş ölü bir genç vardı. Başından gövdesine doğru kan akıyordu. Benim için, adamlarına; “Bu kimdir?” diye sordu. Bu gencin katilidir dediler, öfkeyle bana baktı ve: “Ey şehrin üstadı, bu genci niçin sebebsiz yere öldürdün?” dedi. Reddettim ve: “Allah korusun! Onu ben öldürmedim. Bana iftira ediyorlar” dedim. Cin pâdişâhına, onun öldürdüğünün alâmeti, elindeki bastonudur. Buyurun bakın, bastonu kanlıdır dediler. Bastonumdaki kanı görüp: “Bu kan nedir?” dedi. Bu bastonla bir yılan öldürdüm, onun kanıdır dedim. “Ey insan, o yılan benim bu oğlumdur” dedi. Sonra sustu, bir an durdu ve kadıya dönüp: “Bu adam, adam öldürdüğünü ikrâr etti. Sen de katline hükmet” dedi. Kâdı katlime karar verdi. Müftî de, hükme uygun fetvâ verdi. Kılıcı ile bana vurmak istedi. Kalbimden iltica edip, şeyhim, üstadım, Gavs-üs-Sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî’den yardım istedim. O anda bir adam göründü. Nûr yüzlü idi. “Bu adamı öldürme! Çünkü o, evliyânın Sultânı Gavs-ül-a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin ( radıyallahü anh ) talebelerindendir. Bunun yüzünden sana sitem eder, gücenirse, o hazrete ne cevap verirsin?” dedi. Gavs-ül-a’zamın ismini duyar duymaz, kılıcı elinden attı ve: “Ey şehrin üstadı, Gavs-ül-a’zama olan hürmetimden seni affettim. Şimdi bize İmâm ol ve oğlumun cenâze namazını kıldır ve mağfiret olunması için duâ eyle” dedi. Sonra bana, süslü, değerli bir elbise giydirdi ve beni, buradan kapıp götürenlerle buraya gönderdi.
İmâm-Hasen-i Askeri ( radıyallahü anh ), seccadesini eshâbından birine emânet bırakıp, Gavs-ül-a’zama ulaştırmasını vasıyyet etti. Onu muhafaza edip, ömrünün sonunda, güvenilir birine emânet edip, aynı vasıyyeti yapmasını, böylece elden ele, hicrî beşinci asrın ortalarında, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî ismi ile meşhûr Gavs-ül-a’zam zuhur edince, ona verilmesini ve kendisinden ona selâm söylemesini tavsiye etti.
Gavs-ül-a’zam, Medîne-i münevvereden Bağdâd-ı Dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavs-ül-a’zam ona: “Sen kimsin?” buyurdu. Hırsız, ben çölde yaşıyanlardanım dedi. Gavs-ül-a’zam ona, isminin ma’siyet (günah) mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sahibi kişinin Gavs-ül-a’zam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni hırsıza söyledi ve: “Evet, ben Abdülkâdir’im” buyurdu. Hırsız, derhal düşüp mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden: “Ey Seyyid Abdülkâdir, Allah için bana bir ihsânda bulun!” sözleri çıktı. Gavs-ül-a’zam, hâline acıdı ve kalbinin düzeltilmesi için, Allahü teâlâya duâ etti. Hitâb geldi: “Ey Gavs-ül-a’zam, hırsızı doğru yola götür. Onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!” Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, değerli, nefis, süslü elbise giyerdi. Bir defa yedibin dinarlık, bir sarık yaptırdı. Bir muhtaç gördü ve bu sarığı ona hediye etti.
Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine tâbi olup talebesi olmuştu. Talebe olmasından önce, bu kadına, ahlâksız bir adam âşıktı. Bu kadın dağda iken, bir ihtiyâç için bir mağaraya girdiğinde o adam da, ardından mağaraya girdi. Kadına yanaşıp, onun namusunu kirletmek istedi. Kadın kaçacak, saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a’zamın ismini söyleyip: “Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a’zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!” deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a’zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan na’linler vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, na’linler kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular, vurdular. Ahlâksız öldü ve na’linler vurmağı bıraktılar. Kadın, o mübârek na’linleri alıp, hazret-i Gavsa getirdi ve başından geçeni anlattı.
Birgün bulunduğu mezhebden başka mezhebe geçmek hakkında düşündü. O gece, bütün eshâbı ile beraber Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’i ( radıyallahü anh ) gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden rica ediyor ve: “Ey Allahın Resûlü, oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zaîf ihtiyârı himâye etsin” diyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) tebessüm buyurarak: “Ey Seyyid Abdülkâdir, bu şeyhin ricasını kabûl et” buyurdu. Resûlullahın emri ile, onun ricasını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgahında kıldı. Hâlbuki o gün Hanbelî namazgahında İmâmdan başka kimse yoktu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri oraya gelince, çok kimseler de ardından gelip, mescidde boş yer kalmadı. Râvî der ki: Eğer Gavs-ül-a’zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgahında hâzır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı.
Gavs-ül-a’zam birgün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel ( radıyallahü anh ), kabirden çıktı. Elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed: “Ey Seyyid Abdülkâdir, fıkıh, tasavvuf, helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Hicrî beşyüzyirmibir senesi Şevval ayının onaltısı olan Salı günü Öğleden önce, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun? buyurdu. Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasihlerinin yanında nasıl konuşurum? dedim. Ağzını aç! buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa mübârek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve: “İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve va’zlar ile Rabbinin yoluna çağır.” buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana: “Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?” diyordu. Babacığım! Nutkum tutuldu, konuşamıyorum dedim. Ağzını aç buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defa saçtı. Niçin yediye tamamlamadınız? dedim. Resûlullaha karşı olan edebimden buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmağa başladım.”
Gavs-ül-a’zam birgün bir mahalleden geçerken bir müslümanla bir hıristiyanın münâkaşa ettiklerini gördü. Sebebini sordu. Müslüman: “Bu hıristiyan, bizim peygamberimiz, sizin peygamberinizden üstündür diyor, ben ise, bizim peygamberimizin üstün olduğunu söylüyorum” dedi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Îsâ aleyhisselâmın Muhammed aleyhisselâmdan üstün olduğunu hangi delîlle isbât ediyorsun?” buyurdu. Hıristiyan, bizim peygamberimiz ölüyü diriltti dedi. Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ): “Ben peygamber değilim. Sâdece Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma uyan bir müslümanım. Eğer ölüyü diriltirsem, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma inanır mısın?” buyurdu. Hıristiyan, inanırım dedi. Gavs-ül-a’zam: “Bana, harâb olmuş, eski bir kabir göster ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) üstünlüğünü gör!” buyurdu. Eski bir kabir gösterdi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Sizin peygamberiniz ölüyü diriltmek istediği zaman, hangi sözleri söylerdi?” buyurdu. Hıristiyan, “kum bi iznillah = Allahın izni ile kalk, diril” söylerdi, dedi. Bunun üzerine Gavs-ül-a’zam, ona: “Bu gösterdiğin kabirde yatan kişi, dünyâda şarkıcı idi. İstersen onu şarkı söyler hâlde dirilteyim, nasıl istersen öyle yapayım!” buyurdu. Peki, öyle olsun dedi. Gavs-ül-a’zam kabre döndü ve: “Allahın izni ile kalk!” buyurdu. Kabir açıldı ve ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hıristiyan bu kerâmeti görünce, Peygamberimizin üstünlüğünü ikrâr edip, Gavs-ül-a’zamın elinde müslüman oldu.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ) zamanında, Bağdad’da tâ’ûn hastalığı vâki oldu. Hergün binlerce erkek ve kadın ölüyordu. Bağdad ehâlisi, Gavs-ül-a’zama, bu öldürücü hastalıktan şikâyet ettiler. “Medresemizin avlusundaki otlardan döğünüz ve yiyiniz, Allahü teâlâ, hastalara bununla şifâ verir ve tâ’ûnu kaldırır” buyurdu. Buyurduğu gibi yaptılar, hastalar iyileşti ve Allahü teâlâ, onlardan tâ’ûnu kaldırdı. Hastalar çok olduğu ve izdiham had safhaya eriştiği için, Gavs-ül-a’zam: “Medresemiz suyundan bir damla içene, Allahü teâlâ şifâ verir” buyurdu. İsanlar, o mübârek medresenin suyundan içtiler ve tam sıhhate kavuştular. Zamanında Bağdad’da bir daha tâ’ûn hastalığı görülmedi.
Ebü’l-Feth Hirevî anlatır: “Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî’ye kırk sene hizmet ettim. Bu müddet içerisinde, sabah namazlarını, yatsının abdesti ile kıldığını gördüm. Ne zaman abdesti bozulsa, o zaman abdest alır, iki rek’at namaz kılardı. Yatsı namazını kılıp, husûsî odasına girer, beraberinde o odaya kimse giremezdi. Sabahleyin odadan çıkardı.” Yine Hirevî anlatır: “Bir gece Şeyhin yanında yattım. Gecenin evvelinde namaz kıldığını gördüm. Namazı çok uzun sürmedi. Sonra gecenin üçde biri geçinceye kadar zikretti. El-Muhît, er-Rab, eş-Şehîd, el-Hasîb, el-Fa’âl, el-Hallâk, el-Hâlık, el-Bârî, el-Mûsâvvir derdi. Gördüm ki, zaîflemiş, küçülmüş idi. Ardından kendisini çok büyük gördüm. Ya’nî bir küçülüyor, bir büyüyordu. Sonra havada yükseliyor, yükseliyor, gözümden kayboluyordu. Sonra ayakta namaz kıldı. Uzun sûreler okudu. Gecenin üçde ikisi böyle geçti. Secdeleri, gerçekten çok uzun idi. Sonra müteveccih, müşâhid ve murâkıb olarak oturur, sabah vaktine yakın zamana kadar öylece dururdu. Sonra duâ eder, yalvarır, yakarır, kulluğunu Rabbine arz ederdi. O esnada, kendisini, bakan gözlerin dayanamıyacağı bir nûr kaplardı. Yanında, “Selâmün aleyküm, Selâmün aleyküm” seslerini duyardım. Kendisi bu selâmlara cevap verir; bu hâl sabah namazına çıkıncaya kadar devam ederdi. Hızır aleyhisselâmla çok defalar görüşmüştür.”
Mısır’da bir tüccâr vardı. Gavs-ül-a’zam hakkında kuvvetli i’tikâd, hâlis ihlâs sahibi idi. Kalbinde, vasıtasız olarak, onun şerefli yolunda sülûk etme arzusu vardı. Ya’nî Gavs-ül-a’zamın huzûruna gidip, bizzat onun elinde tarîkatine girmek arzusundaydı. Çeşitli engeller sebebiyle kırk sene içinde bu niyet ve arzusuna kavuşamadı. Sonra yola çıkıp Bağdad’a vardı. Gavs-ül-a’zamın âhırete intikâl ettiğini işitti. Muradına kavuşamamaktan ötürü canına kıymak istedi. Kabrini ziyârete geldi. Ziyâret edebini takındı. Gavs-ül-a’zam kabrinden çıkıp, elini tuttu tövbe ettirdi ve onu talebeliğe kabûl etti. Bu zâtla üçyüz kişi irşâd şerefine kavuştu ve Allahü teâlâya vâsıl oldular, İslâm âlimleri bu şekilde olan intisabın sahih ve sâdık olduğunu söylemişlerdir.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), bir defa Medîne-i münevvereye geldi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ravda-i mutahharasını kırk gün ziyâret edip, ayakta durdu ve ellerini göğsünün üzerine koyup şu iki beyitle münâcaat etti:
Günâhlarım denizin dalgalarından da çok,
Yüce dağlara benzer, hattâ daha da büyük;
Ve lâkin affedici kerîmin huzûrunda,
Sinek kanadı kadar, hattâ daha da küçük.
Bir başka zaman da gelip, Hücre-i şerîfenin yakınında bir dörtlük daha okudu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek eli göründü, müsâfeha etti, öpüp başına koydu.
Bir kadın, çocuğunu, Abdülkâdir-i Geylânî’ye ( radıyallahü anh ) getirip: “Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu azâd edip, size getirdim” dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona mücâhede ile emretti. Tarikatta sülûke başlattı. Bu şekilde devam ederken, birgün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve az uyumak sebebiyle, zaîf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. “Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer” dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup: “Kum bi-iznillâh”, ya’nî Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitaben: “Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!” buyurdu.
Meclisinin üzerinde kırlangıç uçup, sesi ile, orada bulunanları meşgûl etti. Abdülkâdir-i Geylânî: “Ey rüzgâr, bu kuşun başını al!” buyurdu. Buyurması ile beraber, kuşun yere düşmesi bir oldu. Ama başı bedeninde değil, başka yere düşmüştü. Şeyh hazretleri kürsîden inip, o kırlangıcı eliyle aldı. Diğer eliyle de üzerini okşadı ve Besmele okudu. Kuş hemen dirildi ve uçtu.
Yanından geçmekte olan ve sultâna âit şarabı taşımakta olan üç kişi ve bir emîr, ya’nî subay vardı. Şeyh onlara hitâben: “Durun!” buyurdu. Dinlemediler. Hayvana dur, buyurdu. Hayvan durdu. Hayvanın yanında olanlara kulunç ârız olup, bağrışmağa başladılar. Yaptıklarına tövbe ettiler, ağrıları geçti. Şarap ise, sirke olmuştu. Küpleri, damacanaları açınca, içlerinde şarap değil, sirke olduğunu ibretle gördüler. Meclisindeki talebelerinden biri rahatsızlandı. Hareket edemiyordu. Yardım ister gözle, hocasına baktı. Bunun üzerine Abdülkâdir-i Geylânî, hemen va’z kürsüsünün merdiveninden indi. Ama kürside insan başı gibi bir baş, sonra omuzları ve göğsü göründü. Daha sonra kürside Şeyhin şeklinde, onun konuşma ve sesinde birisi va’za devam ediyordu. Şeyh ise, o talebesiyle meşgûl oluyordu. Başını elbisesinin yeni ile örtmüştü. Talebe birden kendini sahrada gördü. Yanında akar su ve ağaç vardı. İhtiyâcını rahatça giderdi, dereden abdest aldı, namaz kıldı. Selâm verince, Abdülkâdir-i Geylânî, üzerindeki örtüyü kaldırdı. Şaşılacak şey! Kendini, mecliste arkadaşlarının arasında buldu. Şeyh ise, eskisi gibi, kürsüde durup va’z ediyordu.
Ramazân-ı şerîfte birgün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a’zamı iftara da’vet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin da’vetini kabûl etti. Aynı anda da’vet edenlerin evlerinde iftarda bulundu. Onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad’a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-a’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-a’zam, o hizmetçisine dönerek: “Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin da’vetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim” buyurdu.
Gavs-ül-a’zam birgün, va’z için minberde oturuyordu. Birden sür’atle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı ve eski yerine oturdu ve va’z ile meşgûl oldu. Orada bulunanlardan birisi, ne oldu diye suâl edince: “Ceddim Resûlullahı ( aleyhisselâm ) gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Haya edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeğe başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara va’z etmemi emr etti, dedi.
Gavs-ül-a’zam daha genç iken, Şeyh Hammâd’a geldi. Şeyh Hammâd ayağa kalktı ve Onu karşıladı: “Merhaba metin dağ, sarsılmaz tepe” deyip, onu yanına oturttu ve biraz konuştuktan sonra: “Sen, asrındaki âriflerin seyyidi, efendisisin” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir Cum’a günü va’z ediyordu. Cemâat ise, onun dilinden saçılan ma’rifet ve sırlarla dolu kıymetli sözleri can kulağı ile dinliyorlardı. Cemâat arasında Şeyh Ali Hinî, Şeyh Baka, Şeyh Ebû Sa’îd Kaylevî, Şeyh Ebü’n-Necîb Abdülkâhir Sühreverdî, Şeyh Ebû Mükerrem, Şeyh Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Ali, Şeyh İbrâhim Nehrevânî, Şeyh Câyegîr, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs, Şeyh Mâcid, Şeyh Osman bin Merzûk, Hâce Yûsuf Hemedânî, Şeyh Arslan Müsekkî, Şeyh Sıdk-i Bağdadî, Şeyh Mübârek bin Ali, Şeyh Şehâbeddîn Sühreverdî ve diğer birçok büyük zât vardı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri va’z ettiği sırada, bir ara; “Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir” buyurdu. Orada bulunan evliyâdan, önce Şeyh Ali Hinî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin ayağını tutup, kendi boynu üzerine koydu. Diğerleri de böyle yaptılar. Hâttâ orada bulunmayan evliyâ zâtlar da böyle buyurduğundan haberdâr olup, onu tasdik ederek boyunlarını eğmişlerdir.
Receb ed-Dârî şöyle anlatmıştır: Hicretin 616. yılında, Şam’da Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin oğlu Şeyh Mûsâ’dan dinledim. Şöyle anlatıyordu: Rahmetli babam birgün buyurdular ki: “Bir vakit Berye’ye (çöle) çıkıp orada bir müddet kaldım. İçecek su bulamadığım için çok fazla harâretlenmiştim. Allahü teâlâ üzerime bir bulut gönderdi. O buluttan yağmur yağdı. Kana kana su içtim. Sonra bir parıltı ve onun içinden bir sûret görür gibi oldum. O sûret tarafından bana şöyle bir hitâb geldi: “Yâ Abdülkâdir! Ben senin Rabbin ve Halikınım, senin için muharremâti ve senden başkaları için haram kıldığım şeyleri sana helâl kıldım.” Ben hemen: “E’ûzü -billahi- mineşşeytânirracîm” dedim. Ve yanımdan git mel’ûn diye onu kovdum. Sonra o gördüğüm nûr zulmete döndü ve o sûret de bir duman oldu. Nihâyet bana yine hitâb ederek: “Ey Abdülkâdir! Rabbinin hükmiyle senin ilmin ve yüksek derecelerine ve hakîkate vukûfunla benim vesvesemden ve aldatmamdan kurtuldun. Ben, şimdiye kadar tarikat ehlinden yetmiş kişiyi böylece kandırıp doğru yoldan çıkarmıştım” dedi. Ben de ona; “Ey mel’ûn, benim kurtulmam, ancak Rabbimin fadlı, lütfu ve ihsânı iledir” diye cevap verdim. Babama: “Bu sesin, şeytanın sesi olduğunu nasıl bildin?” diye sordukları zaman “Şeytanın (Sana haramları helâl kıldım) sözünden anladım” diye buyurdu.
Ma’rifetler sahibi Şeyh Abdullah-i Belhî, Havârik-ül-ahbâb fî ma’rifetil-aktâb kitabının yirmibeşinci babında, Kutb-ül-ibâd Gavs-ül-bilâd Hâce Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’yi ( radıyallahü anh ) anlatırken diyor ki: Hâcegî Sermest’ten duydum, o da Buhârâ’da yaşayan ve oturan kâmil meşâyıhdan duydu. Onlar şöyle anlatırlardı: “Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), birgün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönmüş, güzel bir koku almış ve: “Benim vefâtımdan yüzelliyedi sene sonra, Muhammedî meşreb birisi dünyâya gelir. İsmi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’dir. Bana mahsûs ni’metlere kavuşur” buyurdu. Gerçekten öyle oldu.
Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretleridir. O, Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri hakkında şu şiiri söylemiştir.
“Pâdişâhı her dû âlem Şah Abdülkâdirest.
Server-i evlâd-ı Âdem Şah Abdülkâdirest.
Âfitâb-ı Mâhitâb-ı Arş, Kürs ve Kalem,
Nûr-i kalb ez nûr-i a’zam Şah Abdülkâdirest.”
Tercümesi:
“Her iki âlemin sultânı Şah Abdülkâdir’dir.
Evlâd-ı Âdem’in serveri (reîsi) Şah Abdülkâdir’dir.
Arş’ın, Kürsî’nin, Kalem’in, hem Güneş’i hem Ay’ı.”
En üstün nûrdan bir kalb nûrudur, Şah Abdülkâdir.”
Eserleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin pekçok eserleri olup, başlıca eserleri şunlardır:
1. Günyet-üt-tâlibîn, 2. Fütûh-ülgayb, 3. Feth-ur-Rabbânî, 4. Füyûzât-ür-Rabbâniyye, 5. Hizbü Beşâîr-il-hayât, 6. Cilâ-ül-hâtır, 7. Mevhib-ür-Rabbâniyye, 8. Yevâkît-ül-hikem, 9. Behcet-ül-esrâr, 10. Tuhfet-ül-müttakîn, 11. Hız-ür-recâ vel-intihâ, 12. Risâlet-ül-Gavsiyye, 13. Merâtib-ül-vücûd, 14. Mi’râc-i Latîf-i meânî, 15. Vusul ilallah, 16. Umdet-üs-sâlihîn, 17. Sittüm mecâlis, 18. Mektûbât-ı Geylânî, 19. Kenz-ül-a’zam, 20. Hizb-ül-hayrât, 21. Hizb-üt-tazarru vel-ibtihâl, 22. Beşâir-ül-hayrât, 23. Esrâr-ül-esrâr, 24. Mecmûa-i evrâd, 25. Delâil, 26. Manzûme-i lâmiyye, 27. Manzûme fit-tevessül bi esmâ-illah-il-hüsnâ, 28. Kasîdet-üt-tasavvufiyye bil-esmâ-il-hüsnâ, 29. Kasîdet-ül-latîfe, 30. Kasîde-i Tâiyye, 31. Kasîde-i mîmiyye, 32. Kasîde-i Ayniyye, 33. Muhtasar fî ilm-iddîn, 34. Risâletün fit-tevhîd, 35. Risâletün fil-vasiyye, 36. Sırr-ül-esrâr ve mazhar-ül-envâr, 37. Sırr-ül-vehhâc fî leylet-il-mi’râc, 38. Usûl-üs-seb’a, 39. Vasıyyetti Gavsiyye, 40. Virdü hısn-ül-hasîn, 41. Risâletün fî meâni-il-esmâ-il-hüsnâ, 42. Melfûzât-ı Geylânî, 43. Dîvân-i Gavs-ül-a’zam.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hayâtını ve menkıbelerini anlatan çok eser yazılmıştır. Onun hakkında yazılan ve büyüklüğünü anlatan eserlerden bir kısmı ve müellifleri şunlardır:
1. Envâr-ün-nâzır (Allâme Ebû Bekr Abdullah bin Nasr Bağdadî).
2. Behcet-ül-esrâr ve ma’den-ül-envâr (Şeyh-ül-İslâm Ebü’l-Hasen Ali Nûreddîn).
3. Ravdât-ün-nâzır (Firûzâbâdî).
4. Gıbdat-ün-nâzır (Şihâbüddîn Ahmed İbni Hâcer Askalânî).
5. Hülâsât-ül-mefahir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
6. Esnel-mefâhir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
7. Dürer-ül-cevâhir (İbn-i Mülakin).
8. Kalâid-ül-cevâhir (Şemsüddîn Muhammed bin Yahyâ el-Ensârî).
9. Nüzhet-ül-hâtır (Ali bin Sultan).
10. Dürr-ül-fakîr (Es-Seyyid Abdülkâdir bin eş-Şeyh Ayderûs Yemenî).
11. Zübdet-ül-esrâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (Abdülhak Dehlevî).
12. Zübdet-ül-âsâr fî ahbâr-i Kutb-ül-ahyâr (Abdülhak Dehlevî).
13. Ravd-ün-nevâzır (Muhammed bin Sa’îd).
14. Nüzhet-ün-nâzır (Ebû Muhammed Abdüllatîf bin Ahmed).
15. Eş-Şeref-ül-Bâhir (Mûsâ bin Muhammed Bealbekî).
16. El-Cenaddânî (Ca’fer bin Hasen).
17. Ravad-ül-Besâtîn (Muhammed Emîn Tûnûsî).
18. Sultân-ül-ezkâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (İbn-i Şah Hemedânî).
19. Güldeste-i kerâmât.
20. Nesr-ül-cevâhir (Muhammed Sıbgatullah).
21. Zeyn-ül-mecâlis. Bunlardan başka çeşitli dillerde pekçok eser yazılmıştır.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî yaşamak, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.”
“Allahü teâlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allahtan başkasına yönelmemesidir.”
“Bid’at yoluna sapmayınız! İtâat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz! özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız.”
“Şükrün esâsı, ni’metin sahibini bilmek, bunu kalb ile i’tirâf etmek ve dille söylemektir.”
“Allah için hâline sabr eden fakir, Allaha şükreden zenginden daha değerlidir. Hâline şükredebilen fakir ise, şükreden zenginden ve sabreden fakirden daha üstündür.”
“Nefsinin peşine düşüp de, rehberi, yol gösterici hakîkî âlimleri dinlemeyen kimse, gerçekten nasîbsizdir.”
“İnsan, kendini Kelime-i tevhîd söylemeye, “La ilahe illallah” demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”
“Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona fazla mal ve evlâd vermez. Böylece, Allaha olan muhabbetini engelleyecek bir ortak olmamış olur. Çünkü Allahü teâlâ Gayyur’dur. İbâdette olduğu gibi, sevgide de ortaklığı kabûl etmez.”
“Kim insanlardan birşey istiyorsa, Allahı tanımadığı için istiyor, îmânı, ma’rifeti ve yakîni zaîf olduğu için istiyor.”
“Kalb, dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve onun geçici lezzetlerinden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhıreti sevmiş olamaz.”
“İyi huy sahibi, insanlardan gelen şeylere aldırmaz. Bu hâl ise, herşeyin Allahü teâlânın dilemesiyle olduğunu bilmektendir. Böyle olan kimse, nefsini hakîr görür.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, “Gunyet-üt-tâlibîn” adlı eserindeki Cennet, Cehennem ve tövbe bahsinden seçmeler:
Biliniz ki, Cehenneme girmek küfür sebebi iledir. Azâbın arttırılması, derecelerin aşağı olması, günah ve çirkin ameller ve işlerledir. Cennete girmek ise, îmân iledir. Ni’metlerin arttırılması ve yüksek derecelere kavuşmak, sâlih ameller ve güzel ahlâk iledir.
Âhırette olan çeşit çeşit azâblar, Allahü teâlânın, Cehennemlikler hakkındaki gazâb ve kızgınlığı, Cennette olan çeşit çeşit ni’metler ve lezzetler ve sürûrlar, Allahü teâlânın Cennetlikleri için olan rahmeti sebebiyledir.
Allahü teâlânın kullarından, dünyâda kendine mübah edilen şeyi yiyen, ona şükreden, karşılık olarak Cennet lezzetlerinden istediği şey verilir. Bir kimse, dünyâda kendisine mübah kılınan şeyi yemese, Cennetin derecelerinden pay ve nasîbini kendine haram etmiş olur. Bir kimse Cenneti inkâr etse, Cennetten ve Cennetteki bütün ni’metlerden mahrûm olur.
Ebû Hüreyre’den ( radıyallahü anh ) bildirilen hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Meydana gelmesinde asla şübhe edilmiyen kıyâmet günü olunca, insanlar mahşer yerine toplandıkları zaman, halkı bir karanlık kaplar. Âyet-i kerîme gereğince, karanlığın koyuluğundan insanlar birbirlerine bakamaz, birbirlerini göremezler. Ayakta dururlar, insanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ meleklere tecellî eder. İlâhî nûru ile mahşer yeri aydınlanır. Karanlık açılır, insanları, Rablerinin nûru kaplar. Melekler ise Arş’ın etrâfında tavaf etmekte, hamd edip cenâb-ı Hakkı tesbîh ve takdis etmektedirler. İnsanlar saf saf kıyâmda, her ümmet ve cemâat bir tarafta bulunmakta iken, amel defterleri ve mîzân getirilir. Amel defterleri konup, mizan, meleklerden birinin eline asılır. O melek, mizanı bir kere yükseğe kaldırır. Sonra aşağı indirir. Bu zaman Cennetten perde açılıp, Cennet rüzgârı gelmeğe, yayılmağa başlayınca, müslümanlar kendi terlerini misk gibi bulurlar. Hâlbuki kendileri ile Cennet arasında beşyüz yıllık mesafe vardır. Sonra Cehennemden de perde kaldırılır. Koyu bir duman ile Cehennem rüzgârı esmeğe başlayınca, mücrim ve müşrikler terlerini pis ve kerih bulurlar. Hâlbuki onlar ile Cehennem arasında beşyüz yıllık mesâfe vardır. Sonra Cehennem büyük bukağı ve zincirlerle bağlı olduğu ve “Üzerinde ondokuz melek vardır” âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi, ondokuz hâzin ve herbirinin emrinde yetmişbin melek olduğu hâlde itilerek Arasat meydanına getirilir. Ondokuz melekten her biri, kendi yardımcıları ile onu iterler, sağında, solunda ve arkasında yürürler. Her meleğin elinde demirden gürzler vardır.
Cehenneme bağırıp, onu yürütürler. Cehennemin, merkeb anırması gibi, korkunç ve çirkin sesi, şiddet, karanlık ve dumanı, ehline gazâbının şiddetinden meydana gelen alevi ve korkunç taşması vardır. Bu hâl ile Cehennemi getirirler. Onu Cennet ile insanların durduğu yer arasına koyarlar.
İnsanlara doğru bakıp, onları yutmak için, üzerlerine hamle ve hücum eder. Melekler bukağı ve zincirlerle ona mâni olurlar. Kendisinin insanları yutmaktan men’ edildiğini görünce, şiddetle öyle bir feveran ve galeyana gelir ki, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, “Gayz ve gazâbından parça parça olmak derecesine gelir.” Sonra yine bir çeşit avaz ile seslenir, insanlar Cehennemi böyle görünce, kendilerinde meydana gelen korkunç dehşet ile, yürekleri boğazına gelip ne olduklarını şaşırırlar.”
Bir kimse Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Ey Allahın Peygamberi! Bana Cehennemi anlatınız” dediğinde, “Peki” buyurup, şöyle anlatmağa başladı:
“Cehennem şu dünyânın yetmiş büyüklüğündedir. Çok karanlıktır. Yedi bölümü ve her bölümünde otuz kapısı ve her kapının üç gecelik genişliği vardır. Onu yetmiş bin melek tutar. Bu melekler çok kuvvetlidir. Yüzleri ekşi, gözleri ateş, renkleri ateş alevi gibidir.
Burun deliklerinden büyük alevler, korkunç duman saçılır. Onlar Allahü teâlânın emrini ve buyruğunu beklerler” buyurdu. Yine Resûlullah buyurur: “Bu hâl ile Cehennem Allahü teâlâdan secde için izin ister. Secdesine izin verilince, Cehennem Allahü teâlânın dilediği kadar secde eder. Allahü teâlâ secdeden kalk buyurur ve:
Hamd ve sena o Allaha mahsûstur ki, kendisine âsî olanlardan intikam almak için beni yarattı. Ve mahlûkatından hiçbir şeyi benden intikam almak için yaratmadı” der.”
Hadîs-i şerîfte yine geldi ki: “Cehennem bundan sonra açık ve fasih bir dille: “Bundan bana hamd etmeyi nasîb eden Allahü teâlâya hamd olsun” der. Sonra büyük bir heybetle, şiddetli bir ses ile kükreyince, mukarreb meleklerden, Peygamberlerden ve Arasatta bulunanlardan her biri bu sesten ürkerler. Sonra ikinci defa kükrer. Mahşerdekilerin gözlerinden yaşlar akar. Üçüncü defasında, yüksek bir sesle öyle bağırır ki, insan ve cinden ne kadar çok ameli olursa olsun düşmiyen kalmaz. Dördüncü defa kükreyip bağırınca, kimsenin konuşmağa mecali kalmaz. Ancak Cebrâil ve Mîkâil ve İbrâhim Halîlullah Arş-ı a’lâya yapışıp, hepsi nefsî nefsî deyip cenâb-ı Hakka yalvarırlar.”
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) devamla; “Bundan sonra, Sırat, Cehennem üzerine kurulur. O Sırat için yediyüz bölüm ve uzun müddet eğlenip kalacak yer vardır. Her bölümün uzunluğu yetmiş yıllık yoldur. (Ba’zı rivâyette yedi bölüm vardır.) Sırat’ın boyu, birinci tabakadan, ikinci tabakaya kadar beşyüz yıllık yoldur. İkinciden üçüncüye, üçüncüden dördüncüye, dördüncüden beşinciye, beşinciden altıncıya, altıncıdan yedinciye kadar da beşer yüz yıllık yoldur. Yedinci tabaka, diğer tabakaların en sıcağı, en derini ve ateş bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlisidir. Dünyâ (Yâ’nî en yakın) tabakası ve Cehennemin birinci tabakasıdır. Onun alev ve ateşi Sırat’ın sağ ve solundan üç mil yükseğe çıkar. Her tabaka, üstünde bulunan tabakadan azâbların çeşidi, ateş ve hararet bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlidir. Her tabakada deniz, nehir, dağ ve ağaçlar vardır. Her dağın uzunluğu yetmiş bin yıllık mesafedir. Her tabakada yetmiş dağ vardır. Her dağın yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmiş bin zehirli, dikenli ağaç vardır. Her ağacın yetmiş bin dalı, her dalında, yetmiş yılan ve akrep ve her yılanın boyu birkaç kilometredir. Akrepler büyük develer gibidir. Her ağaçta bin meyve ve her meyve, şeytanlar başı denilen, korkunç ve bed (çirkin) görünüşlü yılan gibidir. Her meyvede yetmiş kurt, her kurdun boyu yüz metre kadardır. Ba’zı meyvelerde kurt olmayıp, ancak diken vardır.” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennem yedi kapı ve yedi tabakadır. Her tabakada yedi vadi, her vadinin derinliği yetmiş bin yıllık mesafedir. Her vadinin yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmişbin mağara vardır. Her mağarada yetmiş bin yarık ve çatlak vardır. Her yarık, yetmiş yıllık yoldur. Her yarıkta yetmiş bin yılan vardır. Her yılanın ağzında yetmiş bin akrep, her akrebin yetmiş bin kuyruğu vardır. Her kuyruğunda ayrı ayrı zehir ve ağu bulunur. Cehenneme giren kâfir ve münâfıkların hepsi, bunların herbirinin elem ve şiddetini tadacaktır.”
Yukarıda açıklandığı şekilde, insanlar korku ve dehşetlerinden dizleri üzerine çökmüş oldukları hâlde, Cehennem azgın deve gibi harekete gelir. Bu durumda yüksek bir ses duyulur. Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve velîler yerlerinden kalkarlar. Sonra kul haklarının görüldüğü bir yere, daha sonra bir başka yere gelirler. Üçüncüsünde Allahü teâlânın huzûruna çıkarılırlar. Bu durumda amel defterleri uçup gelir ve insanların eline düşer. Ba’zısının amel defteri sağ tarafından, ba’zısının sol tarafından, ba’zısının da arka tarafından verilir. Amel defteri sağından verilenlere, nûr-i ilâhîden nûr verilir. Hâllerinin iyiliği için kendileri tebrik edilir. Sıratı, Allahü teâlânın rahmeti ile geçerler. Cennete girerler. Cennet melekleri onlara, elbiseler, binekler ve buraklar ve onlara lâyık şeyleri, girecekleri cennetlerin kapıları önünde verip, onları karşılarlar. Onlar gidecekleri yerlere ayrılırlar. Köşk ve saraylarına sevinçle varırlar. Zevcelerinin yanlarına gidip, dillerin anlatamadığı, gözlerinin göremediği, kalblerinden getiremedikleri zevcelerine bakarlar. Yerler, içerler ve süslerini takarlar. Kendilerine ayrılan zevceleri ile sohbet ederler. Sonra kendilerinden hüzün ve kederi gideren, hesablarını kolaylaştıran yaratanlarına hamd ederler. Sonra Rablerinin kendilerine verdiği şeylere: “Bize hidâyet veren Allahü teâlâya hamd olsun. O hidâyet etmeseydi, hidâyete eremezdik” meâlindeki âyetini okurlar ve şükrederler.
Dünyâda yakînleri, îmânları ve tasdikleri olduğundan, Allahü teâlâdan korkup, yine O’ndan ümid edenlerden oldukları hâlde, âhıret için öncelik verdikleri sâlih amelleri sebebiyle gözleri aydın olur. Bu durumda kurtulacaklar kurtulmuş, kâfirler veyl ve helake düçâr olmuş olurlar.
Amel defterleri sol tarafından ve arkalarından verilenlerin yüzleri siyah, gözleri gök ve mavi olur. Burunlarına dağ (damga) vurulur. Cesedleri büyür, derileri kalınlaşır. Amel defterine bakıp, Kehf sûresi, kırkdokuzuncu âyet-i kerîmede bildirildiği üzere meâlen; “Küçük ve büyük günahlardan bir teki bile terkedilmeyip, hepsi sayılmış, yazılmış” gördüklerinde korkarlar ve kendilerine esef ederler, eyvah helak olduk derler. Hâl ve şanları kötü, zanları bozuk, ümîdleri kesilmiş, korku ve dehşetleri kuvvetli, gam ve kederleri artık ve haddinden fazla olur. Onlar kalbleri sarsan, gözleri ağlatan keskin ve şiddetli emri, ağlatan, inleten büyük olaylar gördüklerinden, dehşetin çokluğundan başları eğilmiş, gözlerini zül ve hakaret kaplamış, belleri bükülmüş oldukları hâlde gözlerini Cehenneme dikerler. Kendilerine bakamazlar. Bu durumda Rablerinin kulu olduklarını söylerler, günahlarını i’tirâf ederler. Onların bu ikrâr ve i’tirâfları, Mülk sûresinin onbirinci âyetinde bildirildiği gibi, ebedî Cehennemde kalmalarına hüküm verilmiş olmaktan başka hiçbir fâide vermez.
Yine Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:
“İnsanlar, Allahü teâlânın huzûrunda dizleri üzerine çökerler. Günah ve kusurlarını i’tirâf ederler. Hayretlerinin çokluğundan ve dehşete kapılmalarından ötürü gözleri bulanıp görmez olurlar. Kalbleri anlıyamaz olur. A’zâ ve organları rahatsız ve kudretsiz olup, konuşamazlar. Âyet-i kerîmede bildirildiği şekilde, kendileri ile yakınları ve akrabaları arasında, yaklaşma ve birleşme kesildiğinden, birbirleriyle görüşmeğe, birbirlerinin hâlinden konuşmağa, onlara sormağa güçleri olmaz. Dünyâda iken inkâr ettikleri, inanmadıkları âhıret hâllerini, elem ve kederleri ve çeşit çeşit azâbları yakînen gördüklerinde, Secde sûresi onikinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Yâ Rabbî, gördük ve işittik. Şimdi bizi dünyâya gönder de sâlih ameller işleyelim” derlerse de, istekleri kabûl olmaz. Cehennemde susuz kalırlar. Kendilerine su verilmez. Açtırlar, doyurulmazlar. Çıplaktırlar, giydirilmezler. Mağlûbdurlar, yardım olunmazlar, Mahzûndurlar, sevindirilmezler. Nefslerinde, çoluk-çocuk, mal ve kazançlarında zarar ve ziyandadırlar.
İnsanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ Cehennem hazinedarlarına, bukağı, zincir ve gürzler alarak yardımcıları ile Cehennemden çıkmalarını emreder. Hemen Cehennemden çıkıp, Allahü teâlânın emrini gözetirler. Şakiler onlara bakıp, ellerindeki bukağı ve zincirleri ve elbiselerini gördüklerinde, parmaklarını ısırıp yerler. Kendilerine, eyvah helak olduk deyip, göz yaşlarını yerlere akıtırlar. Ayakları titrer. Her iyilikten me’yus ve ümidsiz olurlar. Bu anda Allahü teâlâ, Cehennem meleklerine, Elhâkka sûresinin otuzbirinci âyetinde olduğu gibi: “Onları tutunuz, zincir ve bukağılarla bağlayınız, sonra Cehenneme atınız” buyurur.
Allahü teâlâ, şakileri Cehennemin hangi tabakasına atmak dilerse, o tabakada görevli zebanîleri çağırıp, onlara: “Bunları alınız” diye emredince, herbirine yetmiş melek yapışıp bağlarlar. Ağır bukağıları boyunlarına, zincirleri kızgınlık ve gadabla burunlarına takıp başları ile ayakları arasını arkaları tarafından bir araya getirirler. Bu durumda bel kemikleri kırılır.
Bu durumda onlar gözlerini dikip, kapaklarını yummadan dururlar. Şah damarları şişer. Boyunlarındaki etler yanıp soyulur. Bukağıların kızgınlığı beyinlerine işleyip, beyinleri kaynar. Ayaklarına kadar derilerine te’sîr eder. Vücutlarından derileri sökülüp, etleri yeşil olup, etlerinden sarı sular akar. Bukağılar boyunlarına konduğu zaman, omuzları ile kulakları arasını doldurur, etlerini yakar. Dudakları yanıp dişleri meydana çıkar. Dilleri korkunç seslerle feryâd eder. Cehennemin yüksek alevleri onların damar ve sinirlerinde kan gibi akar, her parçasına işler. Boyunlarındaki bukağılar, bağlar ve demirlerin kızgınlıklarının çokluğu kalblerine işler. Yürekleri boğazına gelip boğazları şişer. Şişkinlikleri artar. Sesleri kesilir, derileri yanıp mahvolur. Bu durumda Allahü teâlâ Cehennem zebanîlerine, onlara elbise giydirmelerini emreder. Zebanîler, İbrâhim sûresi, ellibirinci âyetinde bildirildiği gibi, onlara siyah ve kokusu pis ve gayet kalın katrandan elbise ve don giydirirler. Bunların hararetinden öyle alevli ateş çıkar ki, bu ateş dağların üzerine konsaydı, büyüklük ve sertliklerine rağmen, erirlerdi.”
Yine buyurdu: “Sonra Allahü teâlâ, Cehennem zebanîlerine, onları kalacakları yere ve herkesi kendi yerine götürünüz buyurur. Cehennem zebanîleri önce onlara vurdukları, taktıkları zincir ve bukağıların daha sert ve uzunları ile gelip, herbir melek o zincirlerden birini alıp bir grubu, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, birbirlerine yaklaşık olarak o zincire dizer, zincirin bir ucunu boynuna alır, onlara arkasını dönerek, onları yüzleri üzerine sürüyerek, o grubun arkasında yetmiş bin melek, onları demirden gürzlerle döverek gider. Onları, elleri boyunlarına, alınları ayaklarına bağlı, sertlik, şiddet ve gazâbla Cehennem kapısına iletip, orada durdururlar.
Sonra melekler Tûr sûresi, ondördüncü âyet-i kerîmesi olan: “İşte bu, sizin dünyâda inanmadığınız ateştir. Bu gördüğünüz azâb büyü müdür? Yâhud siz onu görmez misiniz? Çünkü siz, dünyâda iken ona inanmaz, vahiy ve Kur’ân-ı kerîme büyü, azâba yalan derdiniz. Siz şu ateşe girin, ister o azâba sabredin, ister etmeyip feryâd ve figân edin. İkisi de eşittir. Orada sonsuz kalırsınız. O, dünyâda işlediğiniz şirk ve yalanın cezasıdır” derler.
Cehennem kapısında durdurulduklarında, Cehennem kapıları, onlar için açılır. Şiddetli alev ve dumanlar çıkıp, gökteki yıldızlar kadar kıvılcımlar saçılıp, binlerce yıllık yol mikdarı yukarı çıkarlar. O yüksekten Cehennem ehlinin başlarına düşerler. Saçlarını yakıp, beyinlerini sarsar.”
Yine buyurdu: “Sonra Cehennem yüksek sesle: “Ey Cehennemlikler, bana geliniz. Yakınen biliniz, Rabbimin izzet ve celâline yemîn ederim ki, elbette sizden intikam alırız” diye bağırır. Sonra Cehennem: “Allahü zülcelâl hazretlerine hamd ederim ki, buğz ve gadabı için beni insanlara gazâb edici kıldı. Beni düşmanlarından intikam alıcı kıldı. Yâ Rabbî, hararetim üzerine hararet ekle. Kuvvetime kuvvet ilâve et” diye sena ve duâ eder.
Bu hâlde Cehennemden başka melekler çıkıp. Cehennemliklerden her grubu karşılayıp, onları elleri ile kaldırıp, hor ve zelîl olarak yüzleri üzerlerine atarlar. Yetmişbin yılda Cehennemdeki dağların başına varırlar. Oraya varmadan ve dağ başlarında kalmadan her birinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
Onların Cehennem dağlarının başında ilk önce yedikleri, dışı çok sıcak, çok acı ve çok dikenli zakkumdur.
Onlar o zakkumu çiğnemekte iken, melekler gelip onlara gürzler ile vururlar. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup başları aşağı Cehenneme atarlar. Onlar Cehennemin vadi ve derelerine doğru yetmişbin yıl bu hâl üzere giderler. Oraya varmadan herbirinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
O zakkum, ağızlarında durur. Yutamazlar. O zakkum ile yürekleri boğazlarına gelip, boğazları tıkanıp kalınca, her biri su isterler. Bu hâlde Cehenneme akmakta olan vadileri görürler.
O vadilere varıp, yüzleri üzere düşüp ondan içmek istediklerinde, o anda yüzlerinin derileri soyulup, o vadilerin içine düşer. O ateş pınarlı vadide, yüzleri üzere düşmüş oldukları hâlde, melekler gelip döverler. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup, yüz kırk yıllık aşağıda bulunan ateş ve duman içine yüzükoyun atarlar. O vadilerde durmadan herbirisinin yetmiş kere derisi yanıp değişir. Onlar, o vadilerdeki sıcak ve kaynar sudan içerler. O kaynar su, onların karınlarında kalmaksızın, derileri yanıp yedi kere değişir.
O kaynar su, onların karınlarında karar kıldığında, bağırsaklarını doğrayıp arkalarından çıkar. Sinir ve damarlarına te’sîr eder. Etleri erir, kemikleri yarılır. Bu hâlde melekler gelip, yüzlerine, arkalarına ve başlarına demirden öyle gürzlerle vururlar ki, bu gürzlerin herbirinin üçyüz altmış ağzı vardır. Başlarına vurunca, beyinlerini keser. Bellerini kırar. Onları ateş içinde yüzükoyun sürüklerler. Cehenneme varırlar. Bu hâlde ateş, onların derilerine girip, kulaklarından çıkar. Ateşin alevleri burunları deliğinden ve eğe kemiklerinden çıkar. Bedenlerinden sarı ve kanla karışık sular akar. Gözleri yuvalarından çıkıp, yüzlerine gelir. Sonra tâat etlikleri şeytanları ile ve yardım istedikleri putları ile bir araya getirilip, birbirlerine yaklaşık olarak dar ve sıkışık yerlere atılırlar. Bu durumda, eyvah, helak olduk, mahvolduk, derler. Hattâ malları da getirilip kızdırılır. Tevbe sûresi, otuzbeşinci âyetinde bildirildiği gibi: “O mallar ile onların yüzleri, yanları ve arkaları dağlanır.” Cehennem ve şeytanların arkadaş ve ahbabı olurlar. Azâblarının şiddetli olması için, hatâ ve günahları arkalarına yükletilir. Onlardan birisinin uzunluğu bir aylık, eni de beş günlük, kalınlığı da üç gecelik yol kadardır. Başı da Filistin taraflarında bulunan Ekra’dağı gibidir Ağzında otuziki diş vardır. Ba’zısı yüksek tepe gibi onun başından, ba’zısı da çenesi ve burnu altından çıkar. Başının her kılının kalınlığı, pirinç sapı ve çoğu dünyâ ormanları gibidir. Üst dudağı yukarıya kalkmış ve alt dudağı otuzbeş-kırk metre aşağıya sarkmıştır. Elinin uzunluğu on günlük, kalınlığı bir günlük mesafedir. Uyluğu Verkan adındaki yer gibidir. Derisinin kalınlığı ise, onbeş-yirmi metredir. Bacağının uzunluğu beş gecelik mesafe, kalınlığı bir günlük mesafedir. Başı üstünden katran döküldüğü vakitte, gözünün bebeğinde ateş alevlenir”
Soran, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eğer bir kimse, boynunda ateşten bukağılar, ayağında bağ ve zincirler olduğu, elleri boynuna bağlı bulunduğu hâlde, zincir ve bukağıları sürüyerek dünyâya çıksa da, insanlar onu görmüş olsalardı, meydana gelecek korku ve dehşetten, insanların herbirisi bir tarafa savuşup kaçarlardı diye arz etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Cehennemin şiddetli hararetinden, gamından, çeşit çeşit azâb ve yer darlığından, Cehennemdekilerin etleri yeşil olur. Kemikleri parça parça olur. Beyinleri kaynayıp, derileri üzerine akar. Derileri yanar. A’zâları kesilir. Onlardan sarı su ve irinler akar. Bedenleri kurtlanıp, kurtlar kendisini yiyip kemirirler. Her biri yabanî eşek gibi olur. O kurtların kartal ve atmaca gibi pençeleri vardır. Onların derileri ile etleri arasını yolup ısırırlar, koparırlar. Etlerini yiyip, kanlarını içerler. O kurtların onlardan başka yiyip içecekleri yoktur. Sonra melekler, onları alıp yüzleri üzerine ateş ve taş üstünde sürükliyerek, binlerce yıllık mesafe olan Cehennem denizine çekerler. Cehennem denizine varmadan her gün birçok defa organları yanar, yeniden deri verilir. Cehennem denizine vardıklarında, Cehennem zebanîleri gelip, ayaklarından tutup Cehennem denizine atarlar. Cehennem denizinin derinliğini ve enginliğini, onu yaratandan başka bilen yoktur. Ba’zıları Tevrat’ın ba’zı cüzlerinde, dünyâ denizi Cehennem denizi yanında ufacık bir su birikintisi gibidir diye yazılı olduğunu beyân ettiler. Onlar bu denize atılıp, kendilerine ateş dokunduğunda, Cehennemliklerden bir kısmı, bir kısmına: Bundan önce azâb olunduğumuz ateş, buna göre çok az ve sanki rü’yâ gibi idi, derler” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin, amellerine göre, Cehennem içinde yerleri vardır. Ba’zısına eni ve boyu bir aylık yol olan ateşle kızdırılmış yer verilir. Oraya başkası giremez. Kendisine mahsûs olur. Ba’zısına da eni ve boyu yirmidokuz gecelik mesafe olan yer verilir, Bunların yerleri gittikçe daraltılır. Hattâ bunlardan birisine eni ve boyu bir gün bir gecelik yer verilir. Böyle yerlerde azâb olunurlar. Bunlardan bazısı sırt üstü yatar, bazısı oturur, bazısı dizleri üzerine çökmüş, bazısı da ayakta, bazısı yüzü ve karnı üzerine yatmış oldukları hâlde azâb olunurlar. Bu yerlerin hepsi, içinde bulunanlara süngü demirinden daha dardır. Bunlardan ba’zısının ateş, topuklarına, ba’zısının dizlerine, ba’zısının beline, ba’zısının göbeğine, ba’zısının boynuna kadar olur. Ba’zısının ateşi de, kendisini gömer. Bir aylık mesafe olan dibine indirir. Yerlerine vardıklarında, yakınları ile görüşüp ağlarlar. Hattâ gözyaşları tükenir de, sonra kan ağlarlar. Şöyle ki, eğer gözlerinden akan kanlı yaşlarında gemi yüzdürülse, mümkün olurdu.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekilerin, Cehennem dibinde toplandıkları bir gün vardır. Sonra onlar için bir daha bir araya gelme yoktur. O gün gelip, toplanmalarına izin verildiğinde, Cehennemin dibinden birisi öyle seslenir ki, sesi en yükseğinden en aşağısına, en yakınından en uzağına kadar olanlara ulaşır. Bu duruma haşr denir. Bağırmasında: Ey Cehennemlik olanlar! Toplanınız der. Hepsi toplanırlar. Zebanîler de yanlarında bulunurlar.
Onlar aralarında meşveret ederler. Dertleşirler. Zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına, dünyâda size uyduk. Size uyup şirk ettik. Bugün, Allahü teâlânın azâbından bir parçasını bizden uzaklaştırabilir misiniz? derler. O gurûrlu başkanlar, emirlerinde olanlara: Hepimiz Cehennemdeyiz. Biz sizden azâbı nasıl giderebiliriz. Gücümüz olsa, kendi azâbımızı gideririz. Allahü teâlâ kulları arasında hükmetti. Herkesi lâyık olan yere gönderdi, derler. Yine onların başkanları, kendilerine uyan zaîflere; rahat yüzü görmiyeceksiniz ki, bizden yardım istersiniz derler. Tekrar zaîfler başkanlarına, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Bilâkis o bedduâ, size olsun. Siz küfürde bizden önce idiniz. Sizin aldatmanızla, biz de Cehennemliklerden olduk, burası ne korkunç yerdir” derler. Sâd sûresi altmışbirinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Ey bizim Rabbimiz! Bizi aldatarak Cehenneme takdim olunmamıza sebeb olanların azâbını Cehennemde kat kat arttır” derler. Tekrar büyükleri onlara İbrâhim sûresi, yirmibirinci âyetinde olduğu gibi: “Eğer Allahü teâlâ bize îmân hidâyet etmiş olsaydı, biz de size o yolu gösterirdik. Kurtuluş yolu kapandığından, feryâdda etsek, sabır da etsek aynıdır. Bizim için bu azâbdan kaçıp kurtulmağa çâre yoktur” derler. Yine zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına Sebe’ sûresi otuzüçüncü âyetinde bildirildiği gibi: “Belki sizin gece-gündüz hileniz, oyunlarınızla bizim kâfir olmamıza, ona şirk koşmamıza emrederdiniz. Biz sizden, dünyâda bizi kendilerine ibâdete çağırdığınız şeylerden sakınırız” derler.
Sonra onların başkanları, itâatlıları ve Cehennemliklerin hepsi, şeytanlardan arkadaşları tarafına yüzlerini, çevirip, bizleri doğru yoldan saptıran, hak yoldan ayıran siz idiniz diyerek üzerlerine yürürler. Kavga ve mücâdele, ayıblama, kötülemelerinin sonunda, şeytan yüksek sesle, Cehennemliklere ve şakilere hitaben âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Allahü teâlâ size, haşır ve cezayı hak olarak va’d eyledi. Sizi doğru yola da’vet eyledi. Siz ise, o da’vete kulak vermediniz, onu kabûl ve tasdik etmediniz” ve: “Ben size hılâf olarak, kıyâmet ve haşır yoktur diye va‘d eyledim. Benim sizi zorla yenmem ve böyle bir huccetim yok idi. Ancak vesvese ile da’vet eyledim. Siz kabûl ettiniz. Siz beni kötülemeyin, ben düşmanlığımı yerine getirdim diye beni ayıblamayın. Belki kendinizi ayıblayın ki, Rabbinizi bırakıp, benim sözümü tuttunuz. Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardımcı olabilirsiniz. Bundan önce bana uyarak, beni ortak tuttuğunuzu ve bana ibâdetinizi, ben bugün kötü görür, ondan teberri ederim der.
Bu durumda, A’râf sûresi kırkdördüncü âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Aralarında yüksek sesle, Allahü teâlânın la’neti, başkalarına ibâdet ile kendilerine zulmedenlere olsun” diyerek bir mü’nâdî bağırır.
Bu anda, onlara uyanlar başkanlarına, başkanlar da kendilerine uyanlara la’net eder. Bunların hepsi de, şeytandan olan arkadaşlarına la’net eder. Şeytanları da onlara la’net eder. Sonra hepsi şeytanlardan olan arkadaşlarına: “Keşke, bizimle sizin aranız, doğu ile batı kadar uzak olsaydı. Siz bugün bize, ne çirkin ve kötü arkadaş oldunuz. Siz dünyâda bizim için ne kötü yardımcı oldunuz” derler. Bu hâlde birbirlerine bakıp, bir kısmı diğerine: “Geliniz Cehennem zebanîlerine yalvaralım. Belki Rableri katında bize şefaat ederler. Bir gün kadar olsun azâbımız hafifletilir” derler.
Bunlar bu sıkıntılı hâlde iken, Cehennem meleklerine başvurmaları yetmiş sene sürer. Sonra meleğe başvururlar. Cehennem melekleri onlara: “Size dünyâda açık beyanlar ile peygamberlerimiz gelmedi mi, sizlere, hakkı ve bu hâlleri haber vermediler mi?” derler. Cehennemliklerin hepsi birden: “Evet” deyip, kendilerine dünyâda açık beyânlarla peygamber gelip, hakkı ve düçâr oldukları korkunç hâlleri haber verdiklerini söylerler. Cehennem melekleri onlara: “Siz duâ edin. Kâfirlerin duâsı kabûl olunmaz, dalâletten başka birşey değildir” derler. Bu zaman Cehennemlikler, Cehennem melekleri tarafından kendilerine iyi cevap verilmediğini gördüklerinde, Cehennem meleklerinin başı olan Mâlik’e “Ey Mâlik, Rabbine bizim için duâ eyle. Hakkımızda ölümle hükmetsin” derler. Bunun üzerine dünyâ ömrü mikdârınca durup onlara cevap vermez. Bir söz söylemez. Tekrar Mâlik’e başvururlar. Mâlik onlara: “Size ölümle hüküm olunmayıp sonsuz olarak Cehennemde kalırsınız” cevâbını verir. Mâlik’den de müsbet cevap alamadıklarını gördükte, Rablerine yalvarıp: “Yâ Rabbî! Bizi Cehennemden çıkar. Bir daha günah işlemeğe dönersek zâlimlerdeniz” derler. Mâlik-i Cebbar tarafından onlara yetmiş sene cevap verilmez. Sonra onları köpek seviyesine indirerek; sonsuz olarak Cehennemde kalacaksınız. Susunuz. Bana bir daha bir şey söylemeyiniz. Sizin için oradan çıkmak ve azâbın kaldırılması yoktur” buyurur.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekiler, Allahü teâlânın kendilerine rahmet etmiyeceğini, haklarında müsbet cevap vermiyeceğini anladıklarında, birbirlerine: “Bize şefaat edici, dost, arkadaş ve şefkat edici yoktur. Ne olurdu bir kere daha dünyâya dönseydik ve mü’minlerden olsaydık” derler.
Bundan sonra zebanî melekleri, onları yerlerine döndürür. Hüccetleri bozulur. Diyecek sözleri kalmadığından Hakkın rahmetinden ümidsiz olurlar. Kendilerine büyük elem ve üzüntü gelip, dünyâda yaptıkları günah, kusur ve eksiklikleri için büyük zarar ve pişmanlıkla çağrışıp bağrışırlar. Kendilerinin ve kendilerine uyanların azâblarından hiçbir şey eksilmeden günah ve kusurlarını yüklenirler. İşleri çabuk, sözleri ağır, cesedleri büyük, yüzleri şimşek, gözleri ateş, renkleri alev gibi, dişleri sığır boynuzu gibi ağır ve uzun olur. Ellerinde gürzler bulunan zebanîler yanlarında olur. Eğer o gürzler ile dağlara vursalar, dağlar ufalanıp toprak olurdu. O gürzler ile, Allahü teâlâya âsî olanlara vururlar. Onların gözlerinden kanlı yaş akıtırlar. Zîrâ Cehennemlikler onlara ne kadar yalvarsa, kabûl etmezler. Ağlasalar, onlara rahmet etmezler. Su isteseler, içecek su vermezler. Ancak onlara erimiş bakır gibi su verilir. Ağızlarına götürürken, yüzlerini kebab gibi kızartır” buyurdu. Âyet-i kerîmede geldiği gibi: “Ne çirkin su ve ne kötü yerdir” derler.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin her gün üzerlerine öyle büyük bulut gelir ki, onda gözleri kamaştırır şimşek ve yıldırımlar, belleri büken korkunç sesler, gürlemeler, göz gözü görmez karanlık ve onunla beraber zebanî melekleri vardır. Bu büyük bulut, açık bir ses ile Cehennemliklere hitâb edip: “Size yağmur yağdırmamı ister misiniz?” dediğinde, Cehennemlikler hep bir ağızdan bize serin yağmur yağdır derler. Bu hâlde bu bulut, onlara bir saat taş yağdırıp, o taş, onların baş ve beyinlerini yarar. Sonra bir saat kaynar sular ve ateş ve alev ve demir çengeller yağdırır. Sonra bir saat yılan, akrep, kan ve irin yağdırır.
Bunlar Cehenneme yağdırıldığında, Cehennem denizi coşup gadaba gelir, dalgalanır. Bu anda Cehennem içinde dağ kalmaz. Dalgalar hepsini aşar. Cehennemdekilerin hepsi ölmeden denize gömülür.”
Yine buyurdu: “Cehennem, içinde olan âsîlere, Allahü teâlâ tarafından azâb ve elem olmak üzere gayz ve gadabını, alev ve dumanını ve zulmetini artırır.” Biz, Cehennemden ve ona girmeği gerektiren amellerden, Cehennem ehline arkadaş ve yoldaş olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Ey bizim ve Cehennemin yaratıcısı olan Rabbimiz! Bizi Cehennem çukurlarına düşürme! Cehennemin zincir ve bukağılarını boynumuza vurdurma. Cehennem elbiselerini bize giydirme! Cehennem zakkumunu bize yedirme! Cehennemin sıcaklığı ve kaynar suyu ile bize su verme. Cehennem zebanîlerini üzerimize musallat etme! Cehennem ateşine bizi yedirme! Ancak rahmetinle bizi Cehennem üzerine kurulmuş Sırattan geçir! Cehennemin şer ve alevini bizden uzak et. Rahmetinle bizi Cehennemden, onun dumanından ve şiddetinden koru! Âmin, yâ Rabbel âlemin!
Cennet bahsinden seçmeler: Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Cehennem köprüsünün yedi ayağı vardır. İki ayak arası yetmiş senelik yoldur. Köprünün genişliği, kılıncın ağzı kadar incedir. Ondan ilk geçecek olanlar, gözlerini açıp kapayacak kadar zamanda geçerler. İkinci grup, şimşek gibi geçerler. Üçüncü grup, kuvvetli esen rüzgâr gibi geçerler. Dördüncü grup, kuş gibi uçarak geçerler. Beşinci grup, koşar at gibi geçerler. Altıncı grup, sür’atle yürüyen insan gibi geçerler. Yedinci grup, yürüyen adam gibi geçerler. Sonra bir kimse kalır ki, Cehennemin üstündeki köprüden en son geçecek olan odur. Ona Cehennem köprüsünden geç denir. Ayaklarını köprünün üzerine koyar, bir ayağı kayar, sonra köprünün üstüne binip dizleri üzerine sürünerek gider. Bu hâlde Cehennem, onun deri ve kıllarına te’sîr eder.
O kimse yok olmayıp, karnı üzerinde sürünmekte, sarsılarak emeklemekte iken, yine bir ayağı kayar. Eliyle yapışıp, diğer ayağıyla asılır. Yine ateş kıllarına ve derisine dokunur. Kendisinin bu ateşten kurtulamıyacağını sanır. Devamlı karnı üzerine sürünerek ve sarsılarak gider. Böylece, köprüyü geçip, Cehennem ateşinden kurtulur. Cehennemden kurtulduğunda, Cehenneme bakıp der ki: Bütün mülkün tasarrufu kudret kabzasında olan, fayda, zarar, izzet ve zilletten herşeye kadir olan Allahü teâlâ, senden beni kurtardı. Allahü teâlânın bana ihsân ettiği yüksek ihsânı, geçmiş ve gelecekte hiç kimseye vereceğini sanmam. Cenâb-ı Hak, bana seni gördükten sonra kurtuluş verdi.
Bu hâlde meleklerden bir melek gelip, o kimsenin elinden tutup, onu Cennet kapısının yanında bir göle getirip, bu gölde yıkan ve su iç der. O da yıkanır ve su içer. Kendisine Cennet kokusu erişir. Aynı melek onu alıp. Cehennem kapısı önüne getirir. Allahü teâlâdan izin gelinceye kadar burada dur der.
O kimse Cehennemliklere bakıp, köpeklerin havlaması gibi seslerini duyar. Ağlayıp, yâ Rabbî! Cehennem ehlinden yüzümü çevir, senden başka şey istemem der. O melek, Allahü teâlânın katından gelip, o kimsenin yüzünü Cehennemden Cennet tarafına döndürür.
O kimsenin bulunduğu yer ile Cennet kapısı arasında bir adım yer vardır. Bu durumda Cennet kapısına bakar. Cenâb-ı Hakka yalvarmağa başlayıp: “Yâ Rabbî, sen her türlü ihsânı bana verdin. Beni Cehennemden kurtarıp, yüzümü Cehennem ehli tarafından Cennet tarafına döndürdün, benimle Cennet kapısı arası ise bir adımlık yerdir. İzzet ve celâlin hakkı için beni Cennet kapısından içeri sok. Senden ancak bunu isterim, başka şey istemem. “Bu hâlde iken yine o melek, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın katından gelip, ey insanoğlu! Niçin yalan söylersin, başka birşey istemem dersin der.
O kimse, Allahü teâlânın izzetine yemîn ederek, bundan başkasını istemedim der. Melek elinden tutup, Cennet kapısından içeri sokar. Sonra melek, Allahü teâlânın katına gider. Bu hâlde o kimse sağından ve solundan Cennete bakar. Bulunduğu yerden bir yıllık mesafede, ağaç ve meyveden başka birşey yoktur. Bulunduğu yerden Cennetin en aşağı ağacına ise bir adımlık yer vardır.
O kimse, bu durumda Cennet ağacına bakıp, kökünün altından, dalı ve budaklarının beyaz gümüş ve yapraklarının, insanoğlunun dünyâda gördüğü en güzel giyeceklerden güzel olduklarını, meyvelerinin kaymaktan yumuşak, baldan tatlı ve misk kokusundan güzel olduğunu görünce, gördüğü şeylerden şaşar kalır.
O kimse, o hâlde: “Yâ Rabbî, beni Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Her türlü ihsânı bana verdin. Benimle Cennetin bu ağacı arasında bir adım vardır. Senden onu isterim. Başka şey istemem” der.
Melek yine gelip, ey insanoğlu, niçin yalan söylersin? Fazlasını istemem dedin. Bu istediğin nedir? Ettiğin yemîn, içtiğin and nerede kaldı? Haya etmez misin? der.
O melek, o kimsenin elinden tutup onu en aşağı dereceye getirir. Orada bir yıllık mesafesi olan inciden bir köşk vardır.
O kimse, o köşke varınca etrâfına bakar. Bir yer görür ki, güya o köşk ve onun ötesinde bulunanlar, şimdi gördüğü yerin yanında rü’yâ gibi kalır. Onu görünce, kendini tutamayıp hemen: Yâ Rabbî, şu makamı senden isterim, başka birşey istemem der.
Bu anda meleklerden bir melek gelip, ey insanoğlu, sen başkasını istemem diye Rabbine yemîn etmiştin. Niçin yalan söylersin? Hadi burası da senin olsun der. O kimse o makama geldiğinde, oradan da diğer bir makam görür ki, biraz önce kavuşmuş olduğu makam yanında rü’yâ gibi kalır.
O kimse yine duramayıp, şu makamı senden isterim yâ Rabbî! der. O melek yine gelip, ona; Ey insanoğlu! Verdiğin sözü tutmazsın. Başka şey istemem demiştin der. Fakat onu ayıblamaz ve hakaret etmez. Zîrâ o kimse, kendisine pek yakın şeyleri gördüğünden, şaşılacak hâllere kapılır. O melek ona: işte bu da senindir der.
O kimse, o makamına da gelince, oradan da bir başka makam görür, önceki makamları onun yanında rü’yâ gibi kalınca, artık hayretle şaşıp kalır. Konuşmağa gücü yetmez.
Bu hâlde ben o kimseye, sana ne oldu ki, Rabbinden istemiyorsun derim. O da, ey efendim ( aleyhisselâm ) Cenâb-ı Rabbil izzete and içtim. Bana korku geldi. Rabbimden istedim. Artık bana haya geldi. Utanır oldum der.
Allahü teâlâ o kimseye hitaben, dünyâyı yarattığım günden, onu yok eylediğim güne kadar olan her türlü hazzı sende toplasam, sonra onun on katını sana versem, seni râzı kılar, hoşnut eder mi? der. O kimse, yâ Rabbî, benimle şaka mı edersin, hâlbuki Sen âlemlerin Rabbisin der. Allahü teâlâ ona, ben onu yapmağa ve ihsân etmeğe kadirim. Dilediğin şeyi benden iste buyurur.
Der ki, yâ Rabbî, beni insanların yanında bulundur. O anda bir melek gelip, elinden tutup, onu Cennete götürür. Onu Cennet içinde gezdirir. Bu hâlde iken bir şey görünür ki, sanki ona benzer bir şey yoktur. O kimse secdeye kapanıp, secdesinde: Rabbim bana tecellî etti der. Yanındaki melek ona başını secdeden kaldır, bu gördüğün, senin derecenin en aşağısıdır der. O kimse, eğer Allahü teâlâ benim gözümü korumasaydı, şu köşkün nûrundan benim gözüm görmezdi der.
| |||
| Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri 3. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:19:08 | |
Büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en meşhûrlarından. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbanî, Sultân-ı evliyâ, Kutb-i a’zam, Bâz-ül-Eşheb gibi lakâbları vardır. 470 (m. 1077) senesinde İran’ın Geylân şehrinde doğdu. Bu sebeple de Geylânî denilmiştir. 561 (m. 1166)’de 91 yaşında iken Bağdad’da vefât etti.
“İnne bi iznillahi sultân-ür-ricâl, Câe fî aşkin, teveffâ fî kemâlin.” “Şüphesiz ki, insanların sultânı “aşk” ile geldi, “kemâl” ile vefât etti” ma’nâsında söylenen beyitte; “aşk” kelimesi ile ebced hesabına göre (470) doğum târihi ve “kemâl” kelimesi ile de 91 sene olan ömrüne işâret edilmiştir. Türbesi Bağdad’dadır. Babası Ebû Sâlih bin Abdullah’dır. Abdülkâdir-i Geylânî doğduğunda, babası 60 yaşında idi. Annesi de yaşlı idi. Annesi, Fâtıma binti Ebû Abdullah Seyyidedir. Ümm-ül-hayr, Amînet-ül-hayr lakâbları vardır. Babası, Hazreti Hasen’in oğlu olan Hasen-i Mü’sennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Bu Abdullahın annesi, Hazreti Hüseyn’in kızı Fâtıma’dır. Hem baba tarafından, hem de ana tarafından Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) soyundan olup, hem şerîf hem seyyiddir. Annesi ve babası evliyâ idiler. Abdülkâdir-i Geylânî, fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Tasavvufta ise çok yüksek bir evliyâ ve mürşid-i kâmillerin en başta gelenlerindendir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri doğmadan önce, Bağdad’da bulunan âlim ve evliyâ zâtlar, onun doğacağını müjdelemişlerdir. Babası, Abdülkâdir-i Geylânî doğmadan önce, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmı ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz ona; “Yâ Ebâ Sâlih! Allahü teâlâ bu gece sana çok kâmil bir erkek evlâdı ihsân etti. O benim evlâdımdan, soyumdandır. Onun derecesi ve şânı başkalarından çok üstün ve yüksek olacak” buyurarak müjdeledi. Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Abdülkâdir doğduğunda, Ramazân-ı şerîf başlamıştı. Birinci gün, imsak vaktinden güneş batıncaya kadar süt emmedi. Bu hâli, diğer günlerde de devam etti. Ramazân-ı şerîf boyunca, gündüzleri hiç süt emmedi. Anladım ki, Ramazân-ı şerîfe hürmet ediyor, oruç tutuyordu.
İkinci sene, Şa’bân ayının son günlerinde hava çok bulutlu geçmişti. İnsanlar hilâli göremedikleri için, Ramazân-ı şerîf ayının girip girmediğini tesbit edememişlerdi. Abdülkâdir’in, Ramazân-ı şerîfte süt emmediğini bilenler, bana gelip sordular. O gün, imsak vaktinden beri süt emmemişti. Bu durumu gelenlere söyledim. Anlaşıldı ki, Ramazân-ı şerîf başlamıştı.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı. Daha küçük yaşta iken, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra Bağdad’a gidip, zamanın meşhûr âlimlerinden ilim tahsiline devam etti.
Bağdad’a tahsil için gidişini kendisi şöyle anlatmıştır: “Küçük idim, Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip, “Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur, izin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı ziyâret edeyim” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını da bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. “Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için senden ayrıldım. Kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem” dedi. Ben de, küçük bir kâfile ile Bağda’da gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkiya çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular, içlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey fakir! Senin hiçbir şeyin var mı?” dedi. Ben de yalan söylemek istemedim. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Elbisemin koltuğunun altında dikilmiştir” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti, ikisi birden reîslerine gidip, bu durumu söylediler. Reîsleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mi?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun doğru söylememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim, ihânet edemem” dedim. Eşkiyanın reîsi, bunu duyunca ağlamaya başladı ve: “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihânet ediyorum” dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, eşkiyalığı bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reîsimiz idin, şimdi tövbe etmekte de bizim reîsimiz ol” dediler.
Sonra, hepsi elimde tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa elimde tövbe edenler, bu altmış kişidir.”
Bağdad’a gittiğinde 18 yaşında bulunuyordu. Orada bulunan meşhûr âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ, Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyn bin Kâdı Ebû Ya’lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasen-i Bâkıllânî, Ebû Sa’îd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Ca’fer, Ebû Kâsım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah İbni Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtâr, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; babası Ebû Sâlih hazretlerinden, Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî’den ve Hammâd-i Debbas’tan almıştır.
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, va’z ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Sa’îd Muharrimî’nin medresesinde verdiği dersleri ve va’zları, çok büyük bir alâka ile ta’kib edilirdi. Onu dinlemek üzere toplananlar o kadar kalabalık olurdu ki, medreseye sığmaz sokaklara taşıp, çevresini de doldururdu. Bu sebeble, onun ders verip sohbet ettiği, bu medresenin çevresinde bulunan evler de medreseye ilâve edilmek sûretiyle genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zengin olanlar para vererek, fakir olanlar ise bizzat çalışmak sûretiyle yardım etmişlerdir. Hattâ bir kadın, kocasından alacağı olan mehir bedelini, kocasının orada çalışması şartıyla ödenmiş kabûl etti. Onun derslerine devam edenler arasında, pekçok âlim ve sâlih yetişti. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten sonra, ders ve va’z vermeyi bırakıp, inzivâya çekildi, yalnızlığı tercih etti. Daha sonra sahralara çıktı. Bağdad’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini, ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile geçirmeye başladı. Buyurdu ki: “Yirmibeş yıl kadar, yalnız başıma sahralarda dolaştım. Kırk sene, yatsı namazından sonra, sabaha kadar Kur’ân-ı kerîm okudum. Bir gece, nefsim uyumak istemişti. Fakat, nefsimin bu isteğine i’tibâr etmedim. Kırk gün oruç tutup, sonra iftar ettim.” Yine şöyle anlatmıştır: “Münâcaatta idim. Yanıma birisi geldi. Kendisini tanımıyordum. Arkadaş olalım dedim. Fakat muhalefet etmemek şartıyla dedi. Muhalefet etmem dedim. Burada bekle, geleceğim dedi. Gitti, bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. Kalktı gitti. Ben gelinceye kadar buradan ayrılma dedi. Yine bir sene bekledim. Geldi. Yanında ekmek ve süt getirdi. Ben Hızır’ım, bunları sana getirmemi söylediler ve “Kalk, Bağdad’a hareket et!” buyurdu. Beraber Bağdad’a gittik.” Yine bir hâlini şöyle anlatmıştır: “Yıllarca bir yerde durdum. Allahü teâlâya söz verdim, bana birisi yedirmeyince birşey yemeyeceğim dedim. Lokma lokma ağzıma koymazlarsa ve su vermezlerse, kendim yiyip içmeyeceğim dedim. Ve kırk gün yemedim. Kırk gün sonra birisi geldi. Bir parça yiyecek getirip, gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum hâlde, Allahü teâlâya verdiğim sözü bozmayacağım dedim, içimden feryâd eden bir ses duydum. Açım, açım diyerek inliyordu. Aniden yanımda Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî göründü. Bu sesi duyup, “Ey Abdülkâdir, bu ses nedir?” dedi. “Bu, nefsimin ızdırabıdır. Rûhum rahat ediyor. Rabbimi murâkabededir” dedim. “Bizim eve buyur” dedi. Nefsime, buradan ayrılmayacağım dedim. O sırada Hızır aleyhisselâm geldi. “Kalk, Ebû Sa’îd’in huzûruna git!” dedi. Kalkıp gittim. Ebû Sa’îd, evinin kapısında durmuş beni bekliyordu. “Ey Abdülkâdir, benim dediğim kâfi gelmedi de Hızır’ın söylemesini mi bekledin?” dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği, lokma lokma ağzıma koydu. Doydum. Sonra bana icâzet ve hilâfet verdi.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, Bağdad’daki derslerine ve va’zlarına ara verip, bir müddet yalnızlığı tercih ettikten sonra, tekrar ders, va’z ve fetvâ vermeye başladı. Pek meşhûr oldu. İnsanlar her taraftan onun sohbetine koşuştular. Âlimler, sâlihler toplanmıştı. Daha önce ders verdiği medresenin genişletilme işi, 528 (m. 1134) senesinde tamamlandı. Ders ve sohbetlerini bu medresede verdi. Oğlu Abdülvehhâb şöyle anlatmıştır: “Babam, haftada üç vakit ayırmıştı. Bu vakitler; Cum’a sabahı. Salı akşamı ve Cumartesi sabahı idi. Bu zamanlarda, bütün âlimler, sâlih kimseler toplanır, onun va’zlarını ve sohbetlerini dinler idi. Bu hâl kırk sene böyle devam etti. Ayrıca, kendi medresesinde de otuzüç sene müddetle talebelere ders verdi. Sohbetlerinde ba’zan birkaç kişinin, coşarak kendinden geçip vefât ettiği vâki olmuştur. Sohbetlerini dörtyüz kişi yazardı. Bunlar, ba’zan kalabalığın çokluğu sebebiyle birbirinin sırtlarında yazarlardı.” Onüç çeşit ilim ve fende ders vermiştir. Ayrıca isteyenlere, tefsîr ve hadîs dersleri de verirdi. Akşam ve sabah vakitlerinde usûl ve nahiv dersleri, öğleden sonra da kırâat dersleri yapılır, Kur’ân-ı kerîm okunurdu. Konuşması gayet net ve pek te’sîrli idi. Kalbi katı bir kimse, onu görse kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi. Ders ve sohbetlerinde bulunanlar, sessiz ve büyük bir te’sîr altında anlatılanları dinlerlerdi. Dinlemeye gelenler, yakında da olsa, kalabalık sebebiyle çok uzakta da otursa, sesini hepsi aynı derecede işitirlerdi. Birisi onu görse, derhal te’sîri altında kalır, mübârek bir zâtı gördüğünü hissederdi. Cum’a günleri câmiye giderken halk sokaklara toplanır, bereketlenmek için görmek isterlerdi. Kendisinden fetvâ isteyenlere, gayet açık ve doyurucu cevaplar vererek müşkillerini hallederdi. Altıyüzelli talebesi vardı. Hergün onlara ders verir, okutur, kalemi olmıyana kendi kaleminden verirdi. İntisâb için gelene, kendi eliyle, mübârek silsileyi yazardı. Ehl-i sünnet i’tikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Misâfırsiz gece geçirmezdi. Zaîflere yardım eder, fakirleri doyururdu. Talebesinin çeşitli suâllerini cevaplandırırken hiç kızmazdı. Onlara karşı son derece sabırlı idi. Yanında oturanlarda: “Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz” kanâati hâkim olurdu. Ahbâblarından biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Köleleri satın alıp, azâd ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında, halâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: “Yemek istiyen, ekmek istiyen, yatmak istiyen kimse yok mu? Gelsin!” Kendisine hediye gelse, yanında bulunanlara dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.
Allâme İbn-i Neccâr Cübbâî şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Bütün amelleri inceledim, yemek yedirmek ve güzel ahlâktan daha iyi birşey bulamadım. Bütün dünyâ bana verilse, hiçbir fakîr bırakmam, hepsini doyururum. Şu ânda bana bin altın verilse, bir gece bile bekletmeden tasadduk ederim.”
Fakirlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, Ceddi Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve selem) uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Birgün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, herbirinin istedikleri şeyleri satın alıp, getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.
Hergün gizli ve açık çeşitli kerâmetleri görülürdü. “Harikulade ve kerâmet, ancak bir hayır ve hikmet için gösterilir, kerâmetini gizlemiyen dünyâya düşkündür”, “Bana mürîd olan, yahut evlâdımdan ve halîfelerimden hilâfet alıp, kerâmet derecesine ulaşıp, maksadsız kerâmet izhâr edenin yüzü, iki dünyâda kara olur” buyururdu.
Oğlu Seyyid Yahyâ hastalandığında, eliyle buğday öğütüp, ekmek pişirir, omuzunda güğümle su taşırdı.
Hergün bin rek’at namaz kılar, Müzzemmil ve Rahmân sûrelerini okurdu, İhlâs sûresini okuyunca, yüz defadan az okumaz, her farz namazından sonra hatime devam ederdi. Gündüzleri ayrıca pekçok duâ okurdu.
Asrının meşhûr âlimlerinden Şeyh Mûsâ Zevlî, oğlu ile birlikte hacca giderken Bağdad’a uğramıştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine öyle bir hürmet ve saygı göstermişti ki, o zamana kadar hiç kimseye böyle yapmamıştı. Oğlu bu hâlinin sebebini sorunca, “Şeyh Abdülkâdir bizim zamammızdaki insanların hayırlısıdır. O evliyânın ve âriflerin efendisidir. Huzûrunda, meleklerin bile edeble durduğu bir zâttır. Elbette hürmet göstermemiz lâzımdır” dedi. Ebû Sa’îd Kilevî şöyle anlatmıştır: “Ben, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ve enbiyâyı gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defasında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. Her kim dünyâda felah bulmak ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devam etsin buyurmuştu.”
Ebü’l-Hasen Ali el-Mukrî, İbn-i Kudâme’den naklen şöyle söylemiştir: “561 (m. 1166) yılında Bağdad’a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş olarak gördük. O, ilmi ile amel ediyor, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar veriyor, ihtirâs sahibi olan kimselere karşı sabır ve metanet gösteriyordu. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhib idi. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık.”
İbrâhim bin Sa’d ed-Dârî şöyle demiştir: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri âlim elbisesi giyer, süslenir ata binerdi. Kürsiye çıkıp konuşurdu. Konuşması serî, açık ve seçik olup, gayet güzel anlaşılırdı. Konuştuğu zaman dinlenir, birşey emrettiğinde emri derhal yerine getirilirdi. Kalbi katı olan biri onu görse, derhal kalbi yumuşardı.”
Abdullah el-Cübbâî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin şöyle buyurduğunu nakletmiştir. “Her halükârda, dâima irşâd vazîfesi yapıyordum. Din hakkında konuşup anlatmasam, boğazım tıkanacak, boğulacak gibi olurdum. Va’z ve nasihat yaparken, önceleri yanımda birkaç kişi bulunurdu. Fakat daha sonra, halk duyunca kalabalıklaştı. Bulunduğum yer, gelenleri almaz oldu. Bâb-ül-Hibe’deki mescide gittim. Halk peşimi bırakmadı. Orada irşâd hizmetine devam ettim. Gelenler çok kalabalık olduğu için, dışarıya büyük ve yüksek bir kürsi koydular. Oradan va’z etmeye başladım. Halk, geceleri ellerinde kandiller ile toplanırlar, anlattıklarımı can kulağı ile dinlerlerdi. Daha sonra, burası da gelenlerle dolup taştı. Artık cemâati almaz oldu. Bu defa, büyük bir tepe üstüne bir kürsi koydular, orada va’z ve nasîhat ettim. İnsanlar, akın akın oraya toplandı. Atlar üzerinde gelip, beni aşk içinde dinlediler. Gelenler, ekseriya binlerce kişi olurdu.”
Müerric bin Benhan şöyle anlatmıştır: ilimdeki şöhreti, keşf ve kerâmetleri her tarafa yayılıp duyulduktan sonra, yüz kişilik bir grup âlim, onu tecrübe etmek istemişlerdi. Herbiri ayrı bir suâl hazırlayıp sormak üzere Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin huzûruna geldiler. Onlar huzûruna gelince, öyle bir galeyana geldi ki, göğsünden nûrdan şimşekler ve kılıç gibi şeyler saçılmaya başladı. Suâl sormaya gelenler, hayret ve ızdırab içinde feryâd etmeye başladılar, öylesine bir inilti çıkardılar ki, işitenler zelzele oluyor zannetti. Sonra suâl hazırlayanların her birinin göğsüne basarak, “Senin suâlin şudur, cevâbı da şudur” buyurarak, hepsinin suâllerini cevaplandırdı. Daha sonra ben o âlimlerin herbirine, “Bu hâdisede size neler oldu?” dedim. “O anda, bildiğimiz herşeyi unutmuştuk. Göğsümüze basınca hatırladık. Bilmediğimiz birçok şeyi de öğrendik” dediler.
Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri, asrının en meşhûr âlimi ve mürşid-i kâmili idi. İnsanları rüşd ve hidâyete kavuşturmuş, nice gönüller onun feyizleriyle nurlanmıştır. Onun huzûrunda beşyüz yahudi ve hıristiyan müslüman olmuş, binlerce günahkâr onun sohbetleri sebebiyle tövbe etmiştir.
Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehiddi. Önceleri Şafiî mezhebinde iken, Hanbelî mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek, Hanbelî mezhebine geçti. Böylece bu mezheb yayıldı. Tasavvufda en yüksek dereceye ulaşmıştır. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde, yüksek derecede âlim ve büyük bir mürşid-i kâmil idi. Kadirî tarikatının kurucusu ve mürşididir.
Tasavvuf; bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıb ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf ilmi de, kalbin, rûhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalb hastalığının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaşdırıp, Allah rızası için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zâten dînimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibâdet yapılmasını ve bütün bunların da Allah rızâsı için olmasını emrediyor. Kısaca din; ilim, amel ve ihlâstan ibârettir, insanın ma’nen yükselmesi, dünyâ ve âhıret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi ya’nî benzinidir. Maksada ulaşmak için, uçak elde edilir. Ya’nî îmân ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için de, kuvvet, ya’nî tasavvuf (ahlâk) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun iki gayesi vardır. Birincisi; îmânın vicdânîleşmesi, ya’nî kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren te’sîrlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delîl ve isbât ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Ra’d sûresi 28. âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: “Kalblere îmânın sinmesi, yerleşmesi, ancak ve yalnız zikr ile olur.” Zikr; her işte ve her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, O’nun rızâsına uygun iş yapmak demektir. Tasavvufun ikinci gayesi; fıkıh ilmi ile bildirilen ibâdetlerin seve seve kolaylıkla yapılmasını ve nefsi emmâreden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir, ibâdetlerin kolaylıkla seve seve yapılması ve günah olan işlerden de nefret ederek uzaklaşılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybden haber vermek, nûrlar, rûhlar ve kıymetli rü’yâlar görmek için değildir. Tasavvuf ile elegeçen bilgilere, ma’rifetlere, bilgilere ve hâllere kavuşmak için, önce îmânı düzeltmek, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uygun iş ve ibâdet yapmak lâzımdır. Zaten bu üçünü yapmadıkça, kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir. Tasavvuf bilgileri mürşid-i kâmiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kâmil, yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin, belli usûllerle gösterdikleri bu yollara tarikat denilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de büyük bir mürşid-i kâmil olup, onun insanları saadete kavuşturmak için tasavvufta ta’kib ettiği usûllere ve gösterdiği yola, “Kâdiriyye tarikatı” denilmiştir.
Tarikatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin talebeleri, birbirlerini tanımak ve mürşidleri ile tanınmak, öğünmek için, bulundukları yola mürşidlerinin ismini vermişlerdir. Tarikatlar, başlıca iki kısma ayrılırlar:
1. Sessiz zikr (Zikr-i hafî) yapan tarikatlar: Bu yol Hazreti Ebû Bekr’den gelmiş olup, mürşidlerinin adına göre (Tayfuriyye), (Yeseviyye), (Medâriyye), hakîkî olan (Bektâşiyye), (Nakşibendiyye), (Ahrariyye) (Ahmediyye-i Müceddidiyye) ve (Hâlidiyye) gibi isimler almışlardır.
2. Yüksek sesle zikr (Zikr-i cehrî) yapan tarikatlar: Bu yolda, Hazreti Ali’den oniki İmâm vasıtasıyla gelmiştir. Oniki İmâmın sekizincisi olan İmâm-ı Ali Rızâ’dan Ma’rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağdadî’nin çeşitli talebelerinin yolunda bulunan meşhûr mürşidlerin adı verilerek, kollara ayrılmışlardır. Böylece Ebû Bekr-i Şiblî yolundan (Kadirî), (Şâzilî), (Sa’dî) ve (Rıfâî) Ebû Ali Rodbârî yolundan, Ahmed Gazâlî ve Ziyâüddîn Ebû Nesîb-i Sühreverdî vâsıtaları ile (Kübrevî) meydana gelmiştir. İmâm-ı Ali’den Hasen-i Basrî vâsıtası ile (Edhemî) ve bundan (Çeştî) hâsıl olmuştur. (Bedevîye), Rıfâiyyeden hâsıl olmuştur.
Tarikat, zikir ile Allahü teâlâya kavuşma yoludur. Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine ve yasaklarına sarılmaktır. Yaklaşık olarak, son yüz seneden beri tarikat diyerek birçok şeyler uyduruldu. Hakîkî İslâm âlimlerinin, Eshâb-ı Kirâmın, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) alıp bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde câhil olanlar, hattâ İslâmiyetin emirlerine açıkça uymayanlar, şeyh ve tarikatçı ünvanı alarak, zikir ve ibâdet adı altında, dînimizin yasak ettiği birçok günahları ve bid’atleri işlediler. Bugün sahte, yalancı mürşidlere, müslümanları sömüren tarikatçılara, dîni siyâsete âlet edenlere çok rastlanmaktadır. Şeyh-ül-felâm Ahmed İbni Kemâl efendinin Risâle-i Münîre adlı eserinde yer alan bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü, yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat İslâmiyete uymayan bir iş yapsa, kerâmet sahibiyim derse de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât adlı eserinin üçündü cildi 123. mektûbunda, bu husûsla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yollar ikidir. Birincisi, peygamberlerin yakınlığı gibi olan (Nübüvvet yolu) olup, insanı aslın aslına ulaştırır. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve bunların sahâbîleri bu yoldan kavuşmuşlardır. Ümmetlerinden sahâbî olmıyanlar arasından dilediklerini de bu yoldan kavuşmakla şereflendirirler. Fakat bunlar pek azdır. Bu yolda vâsıta, aracı yoktur. Ya’nî vâsıl oldukdan sonra, doğrudan doğruya asldan feyz alırlar. Hiçbiri, ötekine vâsıta olmaz, perde olmaz. İkinci yol, (Vilâyet yolu)’dur. Kutblar, evtâd, büdelâ ve nücebâ ve bütün evliyâ hep bu yoldan kavuşmuşlardır. Bu yol, (Sülûk) yoludur. Evliyânın cezbeleri de, bu yolun cezbeleridir. Bu yoldan kavuşanlar, birbirlerine vâsıta ve perde olurlar. Bu yoldan vâsıl olanların önderi ve en üstünleri ve ötekilere vâsıta olanı, hazret-i Ali Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh-ül-kerîm”dir. Bu yolda gelen feyzlerin kaynağı odur. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) gelen feyzler, ma’rifetler hep onun vâsıtası ile gelir. Fâtımat-üz-Zehrâ ve hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn (r.anhüm), bu makamda, hazret-i Ali ile ortaktırlar, öyle sanıyorum ki, hazret-i Ali, dünyâya gelmeden önce de, bu makamda idi. Vefât etdikden sonra da, bu yolda her velîye gelen feyzler, hidâyetler, yine onun vâsıtası ile gelmektedir. Çünkü kendisi, bu yolun en yüksek noktasında bulunuyor. Bu makamın sahibi odur. Hazret-i Ali vefât edince, ondan yayılan feyzler, hazret-i Hasen ve sonra hazret-i Hüseyn vâsıtası ile geldi. Daha sonra oniki İmâmdan, sağ olanları da vâsıta oldular. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler, bu oniki İmâm vâsıtası ile geldi. Kutblara, nücebâyâ da, hep bunlardan geldi. Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, dünyâya gelip, velî oluncaya kadar hep böyle idi. Sonra, bu da bu vazîfeye kavuştu. Ondan sonraki kutblara ve nücebâya ve bütün Evliyâya oniki İmâmdan gelen feyzler ve bereketler, bunun vâsıtası ile geldi. Başka hiçbir velî bu makama kavuşamadı. Bunun içindir ki, “Önceki Velîlerin güneşleri battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, hiç batmıyacaktır” buyurmuştur. Hidâyet, irşâd feyzinin akmasını güneş ışıklarının yayılmasına benzetmiştir. Feyzin kesilmesine, güneşin batması demiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine oniki İmâmın vazîfeleri verilmiştir. Rüşd ve hidâyete vâsıta olmuştur. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vâsıtası ile gelecektir. (Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin bu vasfından dolayı, ona “Gavs-ül-a’zam” denilmiştir.)
Her asırda gelen müceddidler, onun vekîlleridir. (Hazret-i Îsâ “aleyhisselâm” ve hazret-i Mehdî ve İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” (Nübüvvet yolu) ile vâsıl olduğundan, vâsıtaya ihtiyâçları yoktur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, nübüvvet yolunda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vekîlidir.)
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinden ilim ve feyz alarak yetişip, yükselen talebelerinden bir kısmı şu zâtlardır: Başta kendi oğullarından on tanesi gelmektedir. Bunlar: Abdülvahhâb, babasının vefâtından sonra kendi medresesinde ders vermek ve va’z etmek sûretiyle pekçok talebe yetiştirmiştir. Şeyh Îsâ, hadîs derslerini vermek ve va’z vermekle meşgûl olmuştur. Mısır’a gidip, orada da talebe yetiştirmiştir. Ebû Bekr Abdülazîz, ilimde yetiştikten sonra talebe yetiştirmekle meşgûl olmuş, pekçok kimse kendisinden feyz almıştır. Şeyh Abdülcebbâr, Abdurrezzâk, İbrâhim, Muhammed, Abdullah, Yahyâ ve Mûsâ bin Abdülkâdir. Bu oğullarından başka, torunlarından çoğu da ondan ilim ve feyz almışlardır. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi vardır. Aliyyül-Hallâvî isimli bir talebesi, Bağdad’dan çıkıp senelerce seyahat yapıp, birçok yeri gezdikten sonra Bağdad’a dönmüştü. Arkadaşları seyahat hâtıralarını sorduklarında şöyle anlatmıştır: “Şam, Mısır, İran ve Afrika’nın kuzeyindeki memleketleri gezip, gördüm. Üçyüzaltmış evliyâ ile görüşüp, sohbet ettim. Hepsinden işittiğim söz şudur: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bizim mürşidimizdir. Rehbe-rimizdir. Bizi Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan odur.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin irşâd ile vazîfelendirdiği talebelerinden bir kısmı da şu zâtlardır: Şeyh Ebû Midyen Magribî, Şuayb bin Hüseyn, Seyyid Seyfeddîn Abdülvehhâb, Şeyh Seyyid Muhammed Şemseddîn, Ebû Abbâs Ârif, Seyyid Abdurrezzâk, Şeyh Bekâ bin Batû, Ali bin Hînî, Muhammed bin Kâyid Evânî, Ebû Suud bin Şiblî, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Yûnus Kusab bin Kâşimî’dir.
Vefâtı: Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına: Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde sizinle, bâtında sizden başkasıyla (ya’nî Allahü teâlâ ile) beraberim. Yine o esnada buyurdular: Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın! Yine buyurdu: Aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü, Allahü teâlâ beni ve sizi mağfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin! Bismillah gayre müvedde’în. Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdurrezzâk anlatır: Gavs-ül-a’zam, o esnada, ellerini kaldırıp, uzattı ve: “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz ve size geliyorum denilenlerin safına giriniz!” buyurdu.
Vefât ederken iki defa, Allahümme refîk’al a’lâ deyip: “Size geliyorum, size geliyorum” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken: “Bana kimse birşey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim” buyurdu.
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr, babacığım, bedenin acı duyuyor mu? diye arz edince, “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir.”
Oğlu Şeyh Abdülazîz hastalığınız nasıldır? diye arz edince; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlıyamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Umm-ül-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur” buyurdu.
Daha sonra, kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıb ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah! Sonra, Allah Allah Allah... deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mükerrem rûhunu teslim eyledi.
Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi, insanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devam etti.
Vasıyyeti: Oğlu Abdurrezzâk suâl edince şöyle vasıyyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk (muvaffakiyet) ihsân eylesin! Sana Allahtan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hududunu gözetmeni vasıyyet ederim.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu tarîkatimiz, Kitâb ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömerdlik, cefâ ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasıyyet ederim! Dervişlerle beraber ol. Meşâyıha hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol.
Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakrin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allahtan başkasına ihtiyâç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk ile, güler yüz, tatlı söz ve yumuşaklıkla muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk ise çeker ve yaklaştırır.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Cömerdlik, rızâ, sabır, işâret, gurbet, yün elbise giymek, seyahat etmek ve fakirlik, cömerdlik, İbrâhim aleyhisselâmın; rızâ, İshâk aleyhisselâmın; sabır, Eyyûb aleyhisselâmın; işâret Zekeriyyâ aleyhisselâmın; gurbet Yûsuf aleyhisselâmın; yün giyinmek, Yahyâ aleyhisselâmın; seyahat, Îsâ aleyhisselâmın; fakirlik, efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) hasletleridir.
Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermiyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.
İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâima gördüğünü unutmamaktır. Sebeblerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle olur. (Nefsini öldürmek; nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.)
Menkıbeleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kerâmetleri ve menkıbeleri pekçoktur. Onun ayaklarının, zamanındaki bütün evliyânın omuzları üzerinde olacağı haber verilmiştir. İmâm-ı Vâfî, Târih’inde, Abdülkâdir-i Geylânî’nin (kuddise sirruh) kerâmetleri ile ilgili olarak şöyle demektedir: Kerâmetleri, sayılamıyacak kadar çoktur. Dinde imamlık derecesine çıkanlardan, onun kerâmetlerinin tevâtür hâline geldiğini duydum. Bu dînin âlim ve velîleri söz birliği ile diyorlar ki, Abdülkâdir-i Geylânî’den görüldüğü kadar, hiçbir velîden kerâmet görülmemiştir.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Abdülkâdir-i Geylânî, vilâyet-i Muhammediyyenin son noktasına ulaşmıştır. Bu ümmette en çok kerâmet ondan görülmüştür. Birgün hutbe okurken, Hızır aleyhisselâmın, kapının önünden geçmekte olduğunu görmüş ve: “Ey İsrâiloğlu, gel de, hazret-i Muhammed’in ( aleyhisselâm ) mübârek sözlerini dinle!” buyurmuştur.
Gavs-ül-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî ve menkıbeleri hakkında çok sayıda, kıymetli kitaplar ve risaleler yazılmış, tabakat kitaplarında uzun anlatılmış, çok kıymetli sözler söylenmiştir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, ilimde çok yüksek derecede idi. Birgün, biri huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okudu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Çeşitli yönlerden tefsîr ediyordu. O mecliste okunan âyet-i kerîmelerin, tam kırk çeşit tefsîrini yaptı. Yaptığı her çeşit tefsîrinin delîlini gösterdi. Gösterdiği delîlleri de gayet geniş bir şekilde izah etti. Orada bulunanlar, yaptığı onbir çeşit tefsîri anlayabildiler. Bundan sonrası o kadar derindi ki, anlayamadılar. Orada bulunanlar, hayretler içinde kaldılar. Sonra da: Sözü bıraktım. Şimdi Kelime-i tevhîde geldik, “La ilahe illallah” dedi. Bunu söyler söylemez, orada bulunanları bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. O hâl sebebiyle, sahraya dağıldılar.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Yirmibeş sene sahralarda dolaşıp, yerden biten otları yemeden, derelerdeki sulardan içmeden ve bir kerre içince, bir yıl veya daha çok müddet susuz durmadan, insanlar içinde oturup, onları irşâda başlamadım. Ben sahralarda dolaşırken, “Ol” sözü ile ihsân olundum. Ondan sonra çok yiyecek maddeleri buldum, istediğimi yerdim. Dağdan bir parça koparınca elimde helva olurdu, yerdim. Kuma tuzlu su dökerdim, tatlı su olurdu içerdim. Sonra Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek bunları terk ettim.”
Mâşukluk makamında, gök kubbe altında, Gavs-ül-a’zam gibi bir kimse gelmemiştir ve gelmez. Şeyh Ebû Midyen Magribî buyurdu: Hızır aleyhisselâma rastladım. Asrımızdaki doğu ve batıda bulunan meşâyıhı sordum. Ferd-i efham ve Gavs-ül-a’zamı sordum. Cevâbında: “O, Sıddîkların İmâmı, âriflerin hucceti, ma’rifetin rûhudur. Evliyâ arasında şânı büyüktür” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî ( radıyallahü anh ) birgün abdest almıştı. O anda, bir kuş üzerini kirletti. Başını kaldırdığında, kuş uçuyordu. Bakışı ile beraber, yere düşüp öldü. Elbiseyi temizleyip, sattırdı. Parasını sadaka olarak dağıttı. Üzerine sinek konmazdı. Bu husûsda da Ceddi Resûlullahın ( aleyhisselâm ) verasetine (mirasına) kavuşmuştu.
Bağdad’ın âlim ve fâdıllarından biri, Cum’a namazından sonra, talebesi ile birlikte, kabirleri ziyârete ve ölüler için Fâtiha okumağa gidiyordu. Yolda siyah bir yılan gördü ve elindeki bastonuyla vurup öldürdü. O anda uzun bir duman gelip onu örttü. Gözden kayboldu. Talebesi şaştı kaldı. Bir saat sonra kaybolan o zâtı geliyor gördüler. Karşılamağa gittiler. Üzerinde gayet süslü kıymetli bir elbise gördüler. Hâlini ve elbisesini sordular. Şöyle anlattı: Duman beni Örtünce, beni kapıp tuttukları gibi bir adaya götürdüler. Denizin dibine indirdiler. Cinlerin pâdişâhının huzûruna götürdüler. Pâdişâh, elinde kınından çekilmiş bir kılıçla taht üzerinde oturuyordu, önünde ise, başı ezilmiş ölü bir genç vardı. Başından gövdesine doğru kan akıyordu. Benim için, adamlarına; “Bu kimdir?” diye sordu. Bu gencin katilidir dediler, öfkeyle bana baktı ve: “Ey şehrin üstadı, bu genci niçin sebebsiz yere öldürdün?” dedi. Reddettim ve: “Allah korusun! Onu ben öldürmedim. Bana iftira ediyorlar” dedim. Cin pâdişâhına, onun öldürdüğünün alâmeti, elindeki bastonudur. Buyurun bakın, bastonu kanlıdır dediler. Bastonumdaki kanı görüp: “Bu kan nedir?” dedi. Bu bastonla bir yılan öldürdüm, onun kanıdır dedim. “Ey insan, o yılan benim bu oğlumdur” dedi. Sonra sustu, bir an durdu ve kadıya dönüp: “Bu adam, adam öldürdüğünü ikrâr etti. Sen de katline hükmet” dedi. Kâdı katlime karar verdi. Müftî de, hükme uygun fetvâ verdi. Kılıcı ile bana vurmak istedi. Kalbimden iltica edip, şeyhim, üstadım, Gavs-üs-Sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî’den yardım istedim. O anda bir adam göründü. Nûr yüzlü idi. “Bu adamı öldürme! Çünkü o, evliyânın Sultânı Gavs-ül-a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin ( radıyallahü anh ) talebelerindendir. Bunun yüzünden sana sitem eder, gücenirse, o hazrete ne cevap verirsin?” dedi. Gavs-ül-a’zamın ismini duyar duymaz, kılıcı elinden attı ve: “Ey şehrin üstadı, Gavs-ül-a’zama olan hürmetimden seni affettim. Şimdi bize İmâm ol ve oğlumun cenâze namazını kıldır ve mağfiret olunması için duâ eyle” dedi. Sonra bana, süslü, değerli bir elbise giydirdi ve beni, buradan kapıp götürenlerle buraya gönderdi.
İmâm-Hasen-i Askeri ( radıyallahü anh ), seccadesini eshâbından birine emânet bırakıp, Gavs-ül-a’zama ulaştırmasını vasıyyet etti. Onu muhafaza edip, ömrünün sonunda, güvenilir birine emânet edip, aynı vasıyyeti yapmasını, böylece elden ele, hicrî beşinci asrın ortalarında, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî ismi ile meşhûr Gavs-ül-a’zam zuhur edince, ona verilmesini ve kendisinden ona selâm söylemesini tavsiye etti.
Gavs-ül-a’zam, Medîne-i münevvereden Bağdâd-ı Dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavs-ül-a’zam ona: “Sen kimsin?” buyurdu. Hırsız, ben çölde yaşıyanlardanım dedi. Gavs-ül-a’zam ona, isminin ma’siyet (günah) mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sahibi kişinin Gavs-ül-a’zam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni hırsıza söyledi ve: “Evet, ben Abdülkâdir’im” buyurdu. Hırsız, derhal düşüp mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden: “Ey Seyyid Abdülkâdir, Allah için bana bir ihsânda bulun!” sözleri çıktı. Gavs-ül-a’zam, hâline acıdı ve kalbinin düzeltilmesi için, Allahü teâlâya duâ etti. Hitâb geldi: “Ey Gavs-ül-a’zam, hırsızı doğru yola götür. Onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!” Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, değerli, nefis, süslü elbise giyerdi. Bir defa yedibin dinarlık, bir sarık yaptırdı. Bir muhtaç gördü ve bu sarığı ona hediye etti.
Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine tâbi olup talebesi olmuştu. Talebe olmasından önce, bu kadına, ahlâksız bir adam âşıktı. Bu kadın dağda iken, bir ihtiyâç için bir mağaraya girdiğinde o adam da, ardından mağaraya girdi. Kadına yanaşıp, onun namusunu kirletmek istedi. Kadın kaçacak, saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a’zamın ismini söyleyip: “Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a’zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!” deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a’zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan na’linler vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, na’linler kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular, vurdular. Ahlâksız öldü ve na’linler vurmağı bıraktılar. Kadın, o mübârek na’linleri alıp, hazret-i Gavsa getirdi ve başından geçeni anlattı.
Birgün bulunduğu mezhebden başka mezhebe geçmek hakkında düşündü. O gece, bütün eshâbı ile beraber Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’i ( radıyallahü anh ) gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden rica ediyor ve: “Ey Allahın Resûlü, oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zaîf ihtiyârı himâye etsin” diyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) tebessüm buyurarak: “Ey Seyyid Abdülkâdir, bu şeyhin ricasını kabûl et” buyurdu. Resûlullahın emri ile, onun ricasını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgahında kıldı. Hâlbuki o gün Hanbelî namazgahında İmâmdan başka kimse yoktu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri oraya gelince, çok kimseler de ardından gelip, mescidde boş yer kalmadı. Râvî der ki: Eğer Gavs-ül-a’zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgahında hâzır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı.
Gavs-ül-a’zam birgün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel ( radıyallahü anh ), kabirden çıktı. Elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed: “Ey Seyyid Abdülkâdir, fıkıh, tasavvuf, helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Hicrî beşyüzyirmibir senesi Şevval ayının onaltısı olan Salı günü Öğleden önce, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun? buyurdu. Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasihlerinin yanında nasıl konuşurum? dedim. Ağzını aç! buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa mübârek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve: “İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve va’zlar ile Rabbinin yoluna çağır.” buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana: “Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?” diyordu. Babacığım! Nutkum tutuldu, konuşamıyorum dedim. Ağzını aç buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defa saçtı. Niçin yediye tamamlamadınız? dedim. Resûlullaha karşı olan edebimden buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmağa başladım.”
Gavs-ül-a’zam birgün bir mahalleden geçerken bir müslümanla bir hıristiyanın münâkaşa ettiklerini gördü. Sebebini sordu. Müslüman: “Bu hıristiyan, bizim peygamberimiz, sizin peygamberinizden üstündür diyor, ben ise, bizim peygamberimizin üstün olduğunu söylüyorum” dedi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Îsâ aleyhisselâmın Muhammed aleyhisselâmdan üstün olduğunu hangi delîlle isbât ediyorsun?” buyurdu. Hıristiyan, bizim peygamberimiz ölüyü diriltti dedi. Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ): “Ben peygamber değilim. Sâdece Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma uyan bir müslümanım. Eğer ölüyü diriltirsem, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma inanır mısın?” buyurdu. Hıristiyan, inanırım dedi. Gavs-ül-a’zam: “Bana, harâb olmuş, eski bir kabir göster ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) üstünlüğünü gör!” buyurdu. Eski bir kabir gösterdi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Sizin peygamberiniz ölüyü diriltmek istediği zaman, hangi sözleri söylerdi?” buyurdu. Hıristiyan, “kum bi iznillah = Allahın izni ile kalk, diril” söylerdi, dedi. Bunun üzerine Gavs-ül-a’zam, ona: “Bu gösterdiğin kabirde yatan kişi, dünyâda şarkıcı idi. İstersen onu şarkı söyler hâlde dirilteyim, nasıl istersen öyle yapayım!” buyurdu. Peki, öyle olsun dedi. Gavs-ül-a’zam kabre döndü ve: “Allahın izni ile kalk!” buyurdu. Kabir açıldı ve ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hıristiyan bu kerâmeti görünce, Peygamberimizin üstünlüğünü ikrâr edip, Gavs-ül-a’zamın elinde müslüman oldu.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ) zamanında, Bağdad’da tâ’ûn hastalığı vâki oldu. Hergün binlerce erkek ve kadın ölüyordu. Bağdad ehâlisi, Gavs-ül-a’zama, bu öldürücü hastalıktan şikâyet ettiler. “Medresemizin avlusundaki otlardan döğünüz ve yiyiniz, Allahü teâlâ, hastalara bununla şifâ verir ve tâ’ûnu kaldırır” buyurdu. Buyurduğu gibi yaptılar, hastalar iyileşti ve Allahü teâlâ, onlardan tâ’ûnu kaldırdı. Hastalar çok olduğu ve izdiham had safhaya eriştiği için, Gavs-ül-a’zam: “Medresemiz suyundan bir damla içene, Allahü teâlâ şifâ verir” buyurdu. İsanlar, o mübârek medresenin suyundan içtiler ve tam sıhhate kavuştular. Zamanında Bağdad’da bir daha tâ’ûn hastalığı görülmedi.
Ebü’l-Feth Hirevî anlatır: “Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî’ye kırk sene hizmet ettim. Bu müddet içerisinde, sabah namazlarını, yatsının abdesti ile kıldığını gördüm. Ne zaman abdesti bozulsa, o zaman abdest alır, iki rek’at namaz kılardı. Yatsı namazını kılıp, husûsî odasına girer, beraberinde o odaya kimse giremezdi. Sabahleyin odadan çıkardı.” Yine Hirevî anlatır: “Bir gece Şeyhin yanında yattım. Gecenin evvelinde namaz kıldığını gördüm. Namazı çok uzun sürmedi. Sonra gecenin üçde biri geçinceye kadar zikretti. El-Muhît, er-Rab, eş-Şehîd, el-Hasîb, el-Fa’âl, el-Hallâk, el-Hâlık, el-Bârî, el-Mûsâvvir derdi. Gördüm ki, zaîflemiş, küçülmüş idi. Ardından kendisini çok büyük gördüm. Ya’nî bir küçülüyor, bir büyüyordu. Sonra havada yükseliyor, yükseliyor, gözümden kayboluyordu. Sonra ayakta namaz kıldı. Uzun sûreler okudu. Gecenin üçde ikisi böyle geçti. Secdeleri, gerçekten çok uzun idi. Sonra müteveccih, müşâhid ve murâkıb olarak oturur, sabah vaktine yakın zamana kadar öylece dururdu. Sonra duâ eder, yalvarır, yakarır, kulluğunu Rabbine arz ederdi. O esnada, kendisini, bakan gözlerin dayanamıyacağı bir nûr kaplardı. Yanında, “Selâmün aleyküm, Selâmün aleyküm” seslerini duyardım. Kendisi bu selâmlara cevap verir; bu hâl sabah namazına çıkıncaya kadar devam ederdi. Hızır aleyhisselâmla çok defalar görüşmüştür.”
Mısır’da bir tüccâr vardı. Gavs-ül-a’zam hakkında kuvvetli i’tikâd, hâlis ihlâs sahibi idi. Kalbinde, vasıtasız olarak, onun şerefli yolunda sülûk etme arzusu vardı. Ya’nî Gavs-ül-a’zamın huzûruna gidip, bizzat onun elinde tarîkatine girmek arzusundaydı. Çeşitli engeller sebebiyle kırk sene içinde bu niyet ve arzusuna kavuşamadı. Sonra yola çıkıp Bağdad’a vardı. Gavs-ül-a’zamın âhırete intikâl ettiğini işitti. Muradına kavuşamamaktan ötürü canına kıymak istedi. Kabrini ziyârete geldi. Ziyâret edebini takındı. Gavs-ül-a’zam kabrinden çıkıp, elini tuttu tövbe ettirdi ve onu talebeliğe kabûl etti. Bu zâtla üçyüz kişi irşâd şerefine kavuştu ve Allahü teâlâya vâsıl oldular, İslâm âlimleri bu şekilde olan intisabın sahih ve sâdık olduğunu söylemişlerdir.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), bir defa Medîne-i münevvereye geldi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ravda-i mutahharasını kırk gün ziyâret edip, ayakta durdu ve ellerini göğsünün üzerine koyup şu iki beyitle münâcaat etti:
Günâhlarım denizin dalgalarından da çok,
Yüce dağlara benzer, hattâ daha da büyük;
Ve lâkin affedici kerîmin huzûrunda,
Sinek kanadı kadar, hattâ daha da küçük.
Bir başka zaman da gelip, Hücre-i şerîfenin yakınında bir dörtlük daha okudu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek eli göründü, müsâfeha etti, öpüp başına koydu.
Bir kadın, çocuğunu, Abdülkâdir-i Geylânî’ye ( radıyallahü anh ) getirip: “Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu azâd edip, size getirdim” dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona mücâhede ile emretti. Tarikatta sülûke başlattı. Bu şekilde devam ederken, birgün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve az uyumak sebebiyle, zaîf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. “Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer” dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup: “Kum bi-iznillâh”, ya’nî Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitaben: “Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!” buyurdu.
Meclisinin üzerinde kırlangıç uçup, sesi ile, orada bulunanları meşgûl etti. Abdülkâdir-i Geylânî: “Ey rüzgâr, bu kuşun başını al!” buyurdu. Buyurması ile beraber, kuşun yere düşmesi bir oldu. Ama başı bedeninde değil, başka yere düşmüştü. Şeyh hazretleri kürsîden inip, o kırlangıcı eliyle aldı. Diğer eliyle de üzerini okşadı ve Besmele okudu. Kuş hemen dirildi ve uçtu.
Yanından geçmekte olan ve sultâna âit şarabı taşımakta olan üç kişi ve bir emîr, ya’nî subay vardı. Şeyh onlara hitâben: “Durun!” buyurdu. Dinlemediler. Hayvana dur, buyurdu. Hayvan durdu. Hayvanın yanında olanlara kulunç ârız olup, bağrışmağa başladılar. Yaptıklarına tövbe ettiler, ağrıları geçti. Şarap ise, sirke olmuştu. Küpleri, damacanaları açınca, içlerinde şarap değil, sirke olduğunu ibretle gördüler. Meclisindeki talebelerinden biri rahatsızlandı. Hareket edemiyordu. Yardım ister gözle, hocasına baktı. Bunun üzerine Abdülkâdir-i Geylânî, hemen va’z kürsüsünün merdiveninden indi. Ama kürside insan başı gibi bir baş, sonra omuzları ve göğsü göründü. Daha sonra kürside Şeyhin şeklinde, onun konuşma ve sesinde birisi va’za devam ediyordu. Şeyh ise, o talebesiyle meşgûl oluyordu. Başını elbisesinin yeni ile örtmüştü. Talebe birden kendini sahrada gördü. Yanında akar su ve ağaç vardı. İhtiyâcını rahatça giderdi, dereden abdest aldı, namaz kıldı. Selâm verince, Abdülkâdir-i Geylânî, üzerindeki örtüyü kaldırdı. Şaşılacak şey! Kendini, mecliste arkadaşlarının arasında buldu. Şeyh ise, eskisi gibi, kürsüde durup va’z ediyordu.
Ramazân-ı şerîfte birgün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a’zamı iftara da’vet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin da’vetini kabûl etti. Aynı anda da’vet edenlerin evlerinde iftarda bulundu. Onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad’a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-a’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-a’zam, o hizmetçisine dönerek: “Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin da’vetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim” buyurdu.
Gavs-ül-a’zam birgün, va’z için minberde oturuyordu. Birden sür’atle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı ve eski yerine oturdu ve va’z ile meşgûl oldu. Orada bulunanlardan birisi, ne oldu diye suâl edince: “Ceddim Resûlullahı ( aleyhisselâm ) gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Haya edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeğe başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara va’z etmemi emr etti, dedi.
Gavs-ül-a’zam daha genç iken, Şeyh Hammâd’a geldi. Şeyh Hammâd ayağa kalktı ve Onu karşıladı: “Merhaba metin dağ, sarsılmaz tepe” deyip, onu yanına oturttu ve biraz konuştuktan sonra: “Sen, asrındaki âriflerin seyyidi, efendisisin” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir Cum’a günü va’z ediyordu. Cemâat ise, onun dilinden saçılan ma’rifet ve sırlarla dolu kıymetli sözleri can kulağı ile dinliyorlardı. Cemâat arasında Şeyh Ali Hinî, Şeyh Baka, Şeyh Ebû Sa’îd Kaylevî, Şeyh Ebü’n-Necîb Abdülkâhir Sühreverdî, Şeyh Ebû Mükerrem, Şeyh Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Ali, Şeyh İbrâhim Nehrevânî, Şeyh Câyegîr, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs, Şeyh Mâcid, Şeyh Osman bin Merzûk, Hâce Yûsuf Hemedânî, Şeyh Arslan Müsekkî, Şeyh Sıdk-i Bağdadî, Şeyh Mübârek bin Ali, Şeyh Şehâbeddîn Sühreverdî ve diğer birçok büyük zât vardı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri va’z ettiği sırada, bir ara; “Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir” buyurdu. Orada bulunan evliyâdan, önce Şeyh Ali Hinî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin ayağını tutup, kendi boynu üzerine koydu. Diğerleri de böyle yaptılar. Hâttâ orada bulunmayan evliyâ zâtlar da böyle buyurduğundan haberdâr olup, onu tasdik ederek boyunlarını eğmişlerdir.
Receb ed-Dârî şöyle anlatmıştır: Hicretin 616. yılında, Şam’da Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin oğlu Şeyh Mûsâ’dan dinledim. Şöyle anlatıyordu: Rahmetli babam birgün buyurdular ki: “Bir vakit Berye’ye (çöle) çıkıp orada bir müddet kaldım. İçecek su bulamadığım için çok fazla harâretlenmiştim. Allahü teâlâ üzerime bir bulut gönderdi. O buluttan yağmur yağdı. Kana kana su içtim. Sonra bir parıltı ve onun içinden bir sûret görür gibi oldum. O sûret tarafından bana şöyle bir hitâb geldi: “Yâ Abdülkâdir! Ben senin Rabbin ve Halikınım, senin için muharremâti ve senden başkaları için haram kıldığım şeyleri sana helâl kıldım.” Ben hemen: “E’ûzü -billahi- mineşşeytânirracîm” dedim. Ve yanımdan git mel’ûn diye onu kovdum. Sonra o gördüğüm nûr zulmete döndü ve o sûret de bir duman oldu. Nihâyet bana yine hitâb ederek: “Ey Abdülkâdir! Rabbinin hükmiyle senin ilmin ve yüksek derecelerine ve hakîkate vukûfunla benim vesvesemden ve aldatmamdan kurtuldun. Ben, şimdiye kadar tarikat ehlinden yetmiş kişiyi böylece kandırıp doğru yoldan çıkarmıştım” dedi. Ben de ona; “Ey mel’ûn, benim kurtulmam, ancak Rabbimin fadlı, lütfu ve ihsânı iledir” diye cevap verdim. Babama: “Bu sesin, şeytanın sesi olduğunu nasıl bildin?” diye sordukları zaman “Şeytanın (Sana haramları helâl kıldım) sözünden anladım” diye buyurdu.
Ma’rifetler sahibi Şeyh Abdullah-i Belhî, Havârik-ül-ahbâb fî ma’rifetil-aktâb kitabının yirmibeşinci babında, Kutb-ül-ibâd Gavs-ül-bilâd Hâce Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’yi ( radıyallahü anh ) anlatırken diyor ki: Hâcegî Sermest’ten duydum, o da Buhârâ’da yaşayan ve oturan kâmil meşâyıhdan duydu. Onlar şöyle anlatırlardı: “Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), birgün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönmüş, güzel bir koku almış ve: “Benim vefâtımdan yüzelliyedi sene sonra, Muhammedî meşreb birisi dünyâya gelir. İsmi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’dir. Bana mahsûs ni’metlere kavuşur” buyurdu. Gerçekten öyle oldu.
Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretleridir. O, Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri hakkında şu şiiri söylemiştir.
“Pâdişâhı her dû âlem Şah Abdülkâdirest.
Server-i evlâd-ı Âdem Şah Abdülkâdirest.
Âfitâb-ı Mâhitâb-ı Arş, Kürs ve Kalem,
Nûr-i kalb ez nûr-i a’zam Şah Abdülkâdirest.”
Tercümesi:
“Her iki âlemin sultânı Şah Abdülkâdir’dir.
Evlâd-ı Âdem’in serveri (reîsi) Şah Abdülkâdir’dir.
Arş’ın, Kürsî’nin, Kalem’in, hem Güneş’i hem Ay’ı.”
En üstün nûrdan bir kalb nûrudur, Şah Abdülkâdir.”
Eserleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin pekçok eserleri olup, başlıca eserleri şunlardır:
1. Günyet-üt-tâlibîn, 2. Fütûh-ülgayb, 3. Feth-ur-Rabbânî, 4. Füyûzât-ür-Rabbâniyye, 5. Hizbü Beşâîr-il-hayât, 6. Cilâ-ül-hâtır, 7. Mevhib-ür-Rabbâniyye, 8. Yevâkît-ül-hikem, 9. Behcet-ül-esrâr, 10. Tuhfet-ül-müttakîn, 11. Hız-ür-recâ vel-intihâ, 12. Risâlet-ül-Gavsiyye, 13. Merâtib-ül-vücûd, 14. Mi’râc-i Latîf-i meânî, 15. Vusul ilallah, 16. Umdet-üs-sâlihîn, 17. Sittüm mecâlis, 18. Mektûbât-ı Geylânî, 19. Kenz-ül-a’zam, 20. Hizb-ül-hayrât, 21. Hizb-üt-tazarru vel-ibtihâl, 22. Beşâir-ül-hayrât, 23. Esrâr-ül-esrâr, 24. Mecmûa-i evrâd, 25. Delâil, 26. Manzûme-i lâmiyye, 27. Manzûme fit-tevessül bi esmâ-illah-il-hüsnâ, 28. Kasîdet-üt-tasavvufiyye bil-esmâ-il-hüsnâ, 29. Kasîdet-ül-latîfe, 30. Kasîde-i Tâiyye, 31. Kasîde-i mîmiyye, 32. Kasîde-i Ayniyye, 33. Muhtasar fî ilm-iddîn, 34. Risâletün fit-tevhîd, 35. Risâletün fil-vasiyye, 36. Sırr-ül-esrâr ve mazhar-ül-envâr, 37. Sırr-ül-vehhâc fî leylet-il-mi’râc, 38. Usûl-üs-seb’a, 39. Vasıyyetti Gavsiyye, 40. Virdü hısn-ül-hasîn, 41. Risâletün fî meâni-il-esmâ-il-hüsnâ, 42. Melfûzât-ı Geylânî, 43. Dîvân-i Gavs-ül-a’zam.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hayâtını ve menkıbelerini anlatan çok eser yazılmıştır. Onun hakkında yazılan ve büyüklüğünü anlatan eserlerden bir kısmı ve müellifleri şunlardır:
1. Envâr-ün-nâzır (Allâme Ebû Bekr Abdullah bin Nasr Bağdadî).
2. Behcet-ül-esrâr ve ma’den-ül-envâr (Şeyh-ül-İslâm Ebü’l-Hasen Ali Nûreddîn).
3. Ravdât-ün-nâzır (Firûzâbâdî).
4. Gıbdat-ün-nâzır (Şihâbüddîn Ahmed İbni Hâcer Askalânî).
5. Hülâsât-ül-mefahir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
6. Esnel-mefâhir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
7. Dürer-ül-cevâhir (İbn-i Mülakin).
8. Kalâid-ül-cevâhir (Şemsüddîn Muhammed bin Yahyâ el-Ensârî).
9. Nüzhet-ül-hâtır (Ali bin Sultan).
10. Dürr-ül-fakîr (Es-Seyyid Abdülkâdir bin eş-Şeyh Ayderûs Yemenî).
11. Zübdet-ül-esrâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (Abdülhak Dehlevî).
12. Zübdet-ül-âsâr fî ahbâr-i Kutb-ül-ahyâr (Abdülhak Dehlevî).
13. Ravd-ün-nevâzır (Muhammed bin Sa’îd).
14. Nüzhet-ün-nâzır (Ebû Muhammed Abdüllatîf bin Ahmed).
15. Eş-Şeref-ül-Bâhir (Mûsâ bin Muhammed Bealbekî).
16. El-Cenaddânî (Ca’fer bin Hasen).
17. Ravad-ül-Besâtîn (Muhammed Emîn Tûnûsî).
18. Sultân-ül-ezkâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (İbn-i Şah Hemedânî).
19. Güldeste-i kerâmât.
20. Nesr-ül-cevâhir (Muhammed Sıbgatullah).
21. Zeyn-ül-mecâlis. Bunlardan başka çeşitli dillerde pekçok eser yazılmıştır.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî yaşamak, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.”
“Allahü teâlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allahtan başkasına yönelmemesidir.”
“Bid’at yoluna sapmayınız! İtâat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz! özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız.”
“Şükrün esâsı, ni’metin sahibini bilmek, bunu kalb ile i’tirâf etmek ve dille söylemektir.”
“Allah için hâline sabr eden fakir, Allaha şükreden zenginden daha değerlidir. Hâline şükredebilen fakir ise, şükreden zenginden ve sabreden fakirden daha üstündür.”
“Nefsinin peşine düşüp de, rehberi, yol gösterici hakîkî âlimleri dinlemeyen kimse, gerçekten nasîbsizdir.”
“İnsan, kendini Kelime-i tevhîd söylemeye, “La ilahe illallah” demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”
“Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona fazla mal ve evlâd vermez. Böylece, Allaha olan muhabbetini engelleyecek bir ortak olmamış olur. Çünkü Allahü teâlâ Gayyur’dur. İbâdette olduğu gibi, sevgide de ortaklığı kabûl etmez.”
“Kim insanlardan birşey istiyorsa, Allahı tanımadığı için istiyor, îmânı, ma’rifeti ve yakîni zaîf olduğu için istiyor.”
“Kalb, dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve onun geçici lezzetlerinden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhıreti sevmiş olamaz.”
“İyi huy sahibi, insanlardan gelen şeylere aldırmaz. Bu hâl ise, herşeyin Allahü teâlânın dilemesiyle olduğunu bilmektendir. Böyle olan kimse, nefsini hakîr görür.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, “Gunyet-üt-tâlibîn” adlı eserindeki Cennet, Cehennem ve tövbe bahsinden seçmeler:
Biliniz ki, Cehenneme girmek küfür sebebi iledir. Azâbın arttırılması, derecelerin aşağı olması, günah ve çirkin ameller ve işlerledir. Cennete girmek ise, îmân iledir. Ni’metlerin arttırılması ve yüksek derecelere kavuşmak, sâlih ameller ve güzel ahlâk iledir.
Âhırette olan çeşit çeşit azâblar, Allahü teâlânın, Cehennemlikler hakkındaki gazâb ve kızgınlığı, Cennette olan çeşit çeşit ni’metler ve lezzetler ve sürûrlar, Allahü teâlânın Cennetlikleri için olan rahmeti sebebiyledir.
Allahü teâlânın kullarından, dünyâda kendine mübah edilen şeyi yiyen, ona şükreden, karşılık olarak Cennet lezzetlerinden istediği şey verilir. Bir kimse, dünyâda kendisine mübah kılınan şeyi yemese, Cennetin derecelerinden pay ve nasîbini kendine haram etmiş olur. Bir kimse Cenneti inkâr etse, Cennetten ve Cennetteki bütün ni’metlerden mahrûm olur.
Ebû Hüreyre’den ( radıyallahü anh ) bildirilen hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Meydana gelmesinde asla şübhe edilmiyen kıyâmet günü olunca, insanlar mahşer yerine toplandıkları zaman, halkı bir karanlık kaplar. Âyet-i kerîme gereğince, karanlığın koyuluğundan insanlar birbirlerine bakamaz, birbirlerini göremezler. Ayakta dururlar, insanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ meleklere tecellî eder. İlâhî nûru ile mahşer yeri aydınlanır. Karanlık açılır, insanları, Rablerinin nûru kaplar. Melekler ise Arş’ın etrâfında tavaf etmekte, hamd edip cenâb-ı Hakkı tesbîh ve takdis etmektedirler. İnsanlar saf saf kıyâmda, her ümmet ve cemâat bir tarafta bulunmakta iken, amel defterleri ve mîzân getirilir. Amel defterleri konup, mizan, meleklerden birinin eline asılır. O melek, mizanı bir kere yükseğe kaldırır. Sonra aşağı indirir. Bu zaman Cennetten perde açılıp, Cennet rüzgârı gelmeğe, yayılmağa başlayınca, müslümanlar kendi terlerini misk gibi bulurlar. Hâlbuki kendileri ile Cennet arasında beşyüz yıllık mesafe vardır. Sonra Cehennemden de perde kaldırılır. Koyu bir duman ile Cehennem rüzgârı esmeğe başlayınca, mücrim ve müşrikler terlerini pis ve kerih bulurlar. Hâlbuki onlar ile Cehennem arasında beşyüz yıllık mesâfe vardır. Sonra Cehennem büyük bukağı ve zincirlerle bağlı olduğu ve “Üzerinde ondokuz melek vardır” âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi, ondokuz hâzin ve herbirinin emrinde yetmişbin melek olduğu hâlde itilerek Arasat meydanına getirilir. Ondokuz melekten her biri, kendi yardımcıları ile onu iterler, sağında, solunda ve arkasında yürürler. Her meleğin elinde demirden gürzler vardır.
Cehenneme bağırıp, onu yürütürler. Cehennemin, merkeb anırması gibi, korkunç ve çirkin sesi, şiddet, karanlık ve dumanı, ehline gazâbının şiddetinden meydana gelen alevi ve korkunç taşması vardır. Bu hâl ile Cehennemi getirirler. Onu Cennet ile insanların durduğu yer arasına koyarlar.
İnsanlara doğru bakıp, onları yutmak için, üzerlerine hamle ve hücum eder. Melekler bukağı ve zincirlerle ona mâni olurlar. Kendisinin insanları yutmaktan men’ edildiğini görünce, şiddetle öyle bir feveran ve galeyana gelir ki, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, “Gayz ve gazâbından parça parça olmak derecesine gelir.” Sonra yine bir çeşit avaz ile seslenir, insanlar Cehennemi böyle görünce, kendilerinde meydana gelen korkunç dehşet ile, yürekleri boğazına gelip ne olduklarını şaşırırlar.”
Bir kimse Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Ey Allahın Peygamberi! Bana Cehennemi anlatınız” dediğinde, “Peki” buyurup, şöyle anlatmağa başladı:
“Cehennem şu dünyânın yetmiş büyüklüğündedir. Çok karanlıktır. Yedi bölümü ve her bölümünde otuz kapısı ve her kapının üç gecelik genişliği vardır. Onu yetmiş bin melek tutar. Bu melekler çok kuvvetlidir. Yüzleri ekşi, gözleri ateş, renkleri ateş alevi gibidir.
Burun deliklerinden büyük alevler, korkunç duman saçılır. Onlar Allahü teâlânın emrini ve buyruğunu beklerler” buyurdu. Yine Resûlullah buyurur: “Bu hâl ile Cehennem Allahü teâlâdan secde için izin ister. Secdesine izin verilince, Cehennem Allahü teâlânın dilediği kadar secde eder. Allahü teâlâ secdeden kalk buyurur ve:
Hamd ve sena o Allaha mahsûstur ki, kendisine âsî olanlardan intikam almak için beni yarattı. Ve mahlûkatından hiçbir şeyi benden intikam almak için yaratmadı” der.”
Hadîs-i şerîfte yine geldi ki: “Cehennem bundan sonra açık ve fasih bir dille: “Bundan bana hamd etmeyi nasîb eden Allahü teâlâya hamd olsun” der. Sonra büyük bir heybetle, şiddetli bir ses ile kükreyince, mukarreb meleklerden, Peygamberlerden ve Arasatta bulunanlardan her biri bu sesten ürkerler. Sonra ikinci defa kükrer. Mahşerdekilerin gözlerinden yaşlar akar. Üçüncü defasında, yüksek bir sesle öyle bağırır ki, insan ve cinden ne kadar çok ameli olursa olsun düşmiyen kalmaz. Dördüncü defa kükreyip bağırınca, kimsenin konuşmağa mecali kalmaz. Ancak Cebrâil ve Mîkâil ve İbrâhim Halîlullah Arş-ı a’lâya yapışıp, hepsi nefsî nefsî deyip cenâb-ı Hakka yalvarırlar.”
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) devamla; “Bundan sonra, Sırat, Cehennem üzerine kurulur. O Sırat için yediyüz bölüm ve uzun müddet eğlenip kalacak yer vardır. Her bölümün uzunluğu yetmiş yıllık yoldur. (Ba’zı rivâyette yedi bölüm vardır.) Sırat’ın boyu, birinci tabakadan, ikinci tabakaya kadar beşyüz yıllık yoldur. İkinciden üçüncüye, üçüncüden dördüncüye, dördüncüden beşinciye, beşinciden altıncıya, altıncıdan yedinciye kadar da beşer yüz yıllık yoldur. Yedinci tabaka, diğer tabakaların en sıcağı, en derini ve ateş bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlisidir. Dünyâ (Yâ’nî en yakın) tabakası ve Cehennemin birinci tabakasıdır. Onun alev ve ateşi Sırat’ın sağ ve solundan üç mil yükseğe çıkar. Her tabaka, üstünde bulunan tabakadan azâbların çeşidi, ateş ve hararet bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlidir. Her tabakada deniz, nehir, dağ ve ağaçlar vardır. Her dağın uzunluğu yetmiş bin yıllık mesafedir. Her tabakada yetmiş dağ vardır. Her dağın yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmiş bin zehirli, dikenli ağaç vardır. Her ağacın yetmiş bin dalı, her dalında, yetmiş yılan ve akrep ve her yılanın boyu birkaç kilometredir. Akrepler büyük develer gibidir. Her ağaçta bin meyve ve her meyve, şeytanlar başı denilen, korkunç ve bed (çirkin) görünüşlü yılan gibidir. Her meyvede yetmiş kurt, her kurdun boyu yüz metre kadardır. Ba’zı meyvelerde kurt olmayıp, ancak diken vardır.” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennem yedi kapı ve yedi tabakadır. Her tabakada yedi vadi, her vadinin derinliği yetmiş bin yıllık mesafedir. Her vadinin yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmişbin mağara vardır. Her mağarada yetmiş bin yarık ve çatlak vardır. Her yarık, yetmiş yıllık yoldur. Her yarıkta yetmiş bin yılan vardır. Her yılanın ağzında yetmiş bin akrep, her akrebin yetmiş bin kuyruğu vardır. Her kuyruğunda ayrı ayrı zehir ve ağu bulunur. Cehenneme giren kâfir ve münâfıkların hepsi, bunların herbirinin elem ve şiddetini tadacaktır.”
Yukarıda açıklandığı şekilde, insanlar korku ve dehşetlerinden dizleri üzerine çökmüş oldukları hâlde, Cehennem azgın deve gibi harekete gelir. Bu durumda yüksek bir ses duyulur. Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve velîler yerlerinden kalkarlar. Sonra kul haklarının görüldüğü bir yere, daha sonra bir başka yere gelirler. Üçüncüsünde Allahü teâlânın huzûruna çıkarılırlar. Bu durumda amel defterleri uçup gelir ve insanların eline düşer. Ba’zısının amel defteri sağ tarafından, ba’zısının sol tarafından, ba’zısının da arka tarafından verilir. Amel defteri sağından verilenlere, nûr-i ilâhîden nûr verilir. Hâllerinin iyiliği için kendileri tebrik edilir. Sıratı, Allahü teâlânın rahmeti ile geçerler. Cennete girerler. Cennet melekleri onlara, elbiseler, binekler ve buraklar ve onlara lâyık şeyleri, girecekleri cennetlerin kapıları önünde verip, onları karşılarlar. Onlar gidecekleri yerlere ayrılırlar. Köşk ve saraylarına sevinçle varırlar. Zevcelerinin yanlarına gidip, dillerin anlatamadığı, gözlerinin göremediği, kalblerinden getiremedikleri zevcelerine bakarlar. Yerler, içerler ve süslerini takarlar. Kendilerine ayrılan zevceleri ile sohbet ederler. Sonra kendilerinden hüzün ve kederi gideren, hesablarını kolaylaştıran yaratanlarına hamd ederler. Sonra Rablerinin kendilerine verdiği şeylere: “Bize hidâyet veren Allahü teâlâya hamd olsun. O hidâyet etmeseydi, hidâyete eremezdik” meâlindeki âyetini okurlar ve şükrederler.
Dünyâda yakînleri, îmânları ve tasdikleri olduğundan, Allahü teâlâdan korkup, yine O’ndan ümid edenlerden oldukları hâlde, âhıret için öncelik verdikleri sâlih amelleri sebebiyle gözleri aydın olur. Bu durumda kurtulacaklar kurtulmuş, kâfirler veyl ve helake düçâr olmuş olurlar.
Amel defterleri sol tarafından ve arkalarından verilenlerin yüzleri siyah, gözleri gök ve mavi olur. Burunlarına dağ (damga) vurulur. Cesedleri büyür, derileri kalınlaşır. Amel defterine bakıp, Kehf sûresi, kırkdokuzuncu âyet-i kerîmede bildirildiği üzere meâlen; “Küçük ve büyük günahlardan bir teki bile terkedilmeyip, hepsi sayılmış, yazılmış” gördüklerinde korkarlar ve kendilerine esef ederler, eyvah helak olduk derler. Hâl ve şanları kötü, zanları bozuk, ümîdleri kesilmiş, korku ve dehşetleri kuvvetli, gam ve kederleri artık ve haddinden fazla olur. Onlar kalbleri sarsan, gözleri ağlatan keskin ve şiddetli emri, ağlatan, inleten büyük olaylar gördüklerinden, dehşetin çokluğundan başları eğilmiş, gözlerini zül ve hakaret kaplamış, belleri bükülmüş oldukları hâlde gözlerini Cehenneme dikerler. Kendilerine bakamazlar. Bu durumda Rablerinin kulu olduklarını söylerler, günahlarını i’tirâf ederler. Onların bu ikrâr ve i’tirâfları, Mülk sûresinin onbirinci âyetinde bildirildiği gibi, ebedî Cehennemde kalmalarına hüküm verilmiş olmaktan başka hiçbir fâide vermez.
Yine Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:
“İnsanlar, Allahü teâlânın huzûrunda dizleri üzerine çökerler. Günah ve kusurlarını i’tirâf ederler. Hayretlerinin çokluğundan ve dehşete kapılmalarından ötürü gözleri bulanıp görmez olurlar. Kalbleri anlıyamaz olur. A’zâ ve organları rahatsız ve kudretsiz olup, konuşamazlar. Âyet-i kerîmede bildirildiği şekilde, kendileri ile yakınları ve akrabaları arasında, yaklaşma ve birleşme kesildiğinden, birbirleriyle görüşmeğe, birbirlerinin hâlinden konuşmağa, onlara sormağa güçleri olmaz. Dünyâda iken inkâr ettikleri, inanmadıkları âhıret hâllerini, elem ve kederleri ve çeşit çeşit azâbları yakînen gördüklerinde, Secde sûresi onikinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Yâ Rabbî, gördük ve işittik. Şimdi bizi dünyâya gönder de sâlih ameller işleyelim” derlerse de, istekleri kabûl olmaz. Cehennemde susuz kalırlar. Kendilerine su verilmez. Açtırlar, doyurulmazlar. Çıplaktırlar, giydirilmezler. Mağlûbdurlar, yardım olunmazlar, Mahzûndurlar, sevindirilmezler. Nefslerinde, çoluk-çocuk, mal ve kazançlarında zarar ve ziyandadırlar.
İnsanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ Cehennem hazinedarlarına, bukağı, zincir ve gürzler alarak yardımcıları ile Cehennemden çıkmalarını emreder. Hemen Cehennemden çıkıp, Allahü teâlânın emrini gözetirler. Şakiler onlara bakıp, ellerindeki bukağı ve zincirleri ve elbiselerini gördüklerinde, parmaklarını ısırıp yerler. Kendilerine, eyvah helak olduk deyip, göz yaşlarını yerlere akıtırlar. Ayakları titrer. Her iyilikten me’yus ve ümidsiz olurlar. Bu anda Allahü teâlâ, Cehennem meleklerine, Elhâkka sûresinin otuzbirinci âyetinde olduğu gibi: “Onları tutunuz, zincir ve bukağılarla bağlayınız, sonra Cehenneme atınız” buyurur.
Allahü teâlâ, şakileri Cehennemin hangi tabakasına atmak dilerse, o tabakada görevli zebanîleri çağırıp, onlara: “Bunları alınız” diye emredince, herbirine yetmiş melek yapışıp bağlarlar. Ağır bukağıları boyunlarına, zincirleri kızgınlık ve gadabla burunlarına takıp başları ile ayakları arasını arkaları tarafından bir araya getirirler. Bu durumda bel kemikleri kırılır.
Bu durumda onlar gözlerini dikip, kapaklarını yummadan dururlar. Şah damarları şişer. Boyunlarındaki etler yanıp soyulur. Bukağıların kızgınlığı beyinlerine işleyip, beyinleri kaynar. Ayaklarına kadar derilerine te’sîr eder. Vücutlarından derileri sökülüp, etleri yeşil olup, etlerinden sarı sular akar. Bukağılar boyunlarına konduğu zaman, omuzları ile kulakları arasını doldurur, etlerini yakar. Dudakları yanıp dişleri meydana çıkar. Dilleri korkunç seslerle feryâd eder. Cehennemin yüksek alevleri onların damar ve sinirlerinde kan gibi akar, her parçasına işler. Boyunlarındaki bukağılar, bağlar ve demirlerin kızgınlıklarının çokluğu kalblerine işler. Yürekleri boğazına gelip boğazları şişer. Şişkinlikleri artar. Sesleri kesilir, derileri yanıp mahvolur. Bu durumda Allahü teâlâ Cehennem zebanîlerine, onlara elbise giydirmelerini emreder. Zebanîler, İbrâhim sûresi, ellibirinci âyetinde bildirildiği gibi, onlara siyah ve kokusu pis ve gayet kalın katrandan elbise ve don giydirirler. Bunların hararetinden öyle alevli ateş çıkar ki, bu ateş dağların üzerine konsaydı, büyüklük ve sertliklerine rağmen, erirlerdi.”
Yine buyurdu: “Sonra Allahü teâlâ, Cehennem zebanîlerine, onları kalacakları yere ve herkesi kendi yerine götürünüz buyurur. Cehennem zebanîleri önce onlara vurdukları, taktıkları zincir ve bukağıların daha sert ve uzunları ile gelip, herbir melek o zincirlerden birini alıp bir grubu, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, birbirlerine yaklaşık olarak o zincire dizer, zincirin bir ucunu boynuna alır, onlara arkasını dönerek, onları yüzleri üzerine sürüyerek, o grubun arkasında yetmiş bin melek, onları demirden gürzlerle döverek gider. Onları, elleri boyunlarına, alınları ayaklarına bağlı, sertlik, şiddet ve gazâbla Cehennem kapısına iletip, orada durdururlar.
Sonra melekler Tûr sûresi, ondördüncü âyet-i kerîmesi olan: “İşte bu, sizin dünyâda inanmadığınız ateştir. Bu gördüğünüz azâb büyü müdür? Yâhud siz onu görmez misiniz? Çünkü siz, dünyâda iken ona inanmaz, vahiy ve Kur’ân-ı kerîme büyü, azâba yalan derdiniz. Siz şu ateşe girin, ister o azâba sabredin, ister etmeyip feryâd ve figân edin. İkisi de eşittir. Orada sonsuz kalırsınız. O, dünyâda işlediğiniz şirk ve yalanın cezasıdır” derler.
Cehennem kapısında durdurulduklarında, Cehennem kapıları, onlar için açılır. Şiddetli alev ve dumanlar çıkıp, gökteki yıldızlar kadar kıvılcımlar saçılıp, binlerce yıllık yol mikdarı yukarı çıkarlar. O yüksekten Cehennem ehlinin başlarına düşerler. Saçlarını yakıp, beyinlerini sarsar.”
Yine buyurdu: “Sonra Cehennem yüksek sesle: “Ey Cehennemlikler, bana geliniz. Yakınen biliniz, Rabbimin izzet ve celâline yemîn ederim ki, elbette sizden intikam alırız” diye bağırır. Sonra Cehennem: “Allahü zülcelâl hazretlerine hamd ederim ki, buğz ve gadabı için beni insanlara gazâb edici kıldı. Beni düşmanlarından intikam alıcı kıldı. Yâ Rabbî, hararetim üzerine hararet ekle. Kuvvetime kuvvet ilâve et” diye sena ve duâ eder.
Bu hâlde Cehennemden başka melekler çıkıp. Cehennemliklerden her grubu karşılayıp, onları elleri ile kaldırıp, hor ve zelîl olarak yüzleri üzerlerine atarlar. Yetmişbin yılda Cehennemdeki dağların başına varırlar. Oraya varmadan ve dağ başlarında kalmadan her birinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
Onların Cehennem dağlarının başında ilk önce yedikleri, dışı çok sıcak, çok acı ve çok dikenli zakkumdur.
Onlar o zakkumu çiğnemekte iken, melekler gelip onlara gürzler ile vururlar. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup başları aşağı Cehenneme atarlar. Onlar Cehennemin vadi ve derelerine doğru yetmişbin yıl bu hâl üzere giderler. Oraya varmadan herbirinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
O zakkum, ağızlarında durur. Yutamazlar. O zakkum ile yürekleri boğazlarına gelip, boğazları tıkanıp kalınca, her biri su isterler. Bu hâlde Cehenneme akmakta olan vadileri görürler.
O vadilere varıp, yüzleri üzere düşüp ondan içmek istediklerinde, o anda yüzlerinin derileri soyulup, o vadilerin içine düşer. O ateş pınarlı vadide, yüzleri üzere düşmüş oldukları hâlde, melekler gelip döverler. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup, yüz kırk yıllık aşağıda bulunan ateş ve duman içine yüzükoyun atarlar. O vadilerde durmadan herbirisinin yetmiş kere derisi yanıp değişir. Onlar, o vadilerdeki sıcak ve kaynar sudan içerler. O kaynar su, onların karınlarında kalmaksızın, derileri yanıp yedi kere değişir.
O kaynar su, onların karınlarında karar kıldığında, bağırsaklarını doğrayıp arkalarından çıkar. Sinir ve damarlarına te’sîr eder. Etleri erir, kemikleri yarılır. Bu hâlde melekler gelip, yüzlerine, arkalarına ve başlarına demirden öyle gürzlerle vururlar ki, bu gürzlerin herbirinin üçyüz altmış ağzı vardır. Başlarına vurunca, beyinlerini keser. Bellerini kırar. Onları ateş içinde yüzükoyun sürüklerler. Cehenneme varırlar. Bu hâlde ateş, onların derilerine girip, kulaklarından çıkar. Ateşin alevleri burunları deliğinden ve eğe kemiklerinden çıkar. Bedenlerinden sarı ve kanla karışık sular akar. Gözleri yuvalarından çıkıp, yüzlerine gelir. Sonra tâat etlikleri şeytanları ile ve yardım istedikleri putları ile bir araya getirilip, birbirlerine yaklaşık olarak dar ve sıkışık yerlere atılırlar. Bu durumda, eyvah, helak olduk, mahvolduk, derler. Hattâ malları da getirilip kızdırılır. Tevbe sûresi, otuzbeşinci âyetinde bildirildiği gibi: “O mallar ile onların yüzleri, yanları ve arkaları dağlanır.” Cehennem ve şeytanların arkadaş ve ahbabı olurlar. Azâblarının şiddetli olması için, hatâ ve günahları arkalarına yükletilir. Onlardan birisinin uzunluğu bir aylık, eni de beş günlük, kalınlığı da üç gecelik yol kadardır. Başı da Filistin taraflarında bulunan Ekra’dağı gibidir Ağzında otuziki diş vardır. Ba’zısı yüksek tepe gibi onun başından, ba’zısı da çenesi ve burnu altından çıkar. Başının her kılının kalınlığı, pirinç sapı ve çoğu dünyâ ormanları gibidir. Üst dudağı yukarıya kalkmış ve alt dudağı otuzbeş-kırk metre aşağıya sarkmıştır. Elinin uzunluğu on günlük, kalınlığı bir günlük mesafedir. Uyluğu Verkan adındaki yer gibidir. Derisinin kalınlığı ise, onbeş-yirmi metredir. Bacağının uzunluğu beş gecelik mesafe, kalınlığı bir günlük mesafedir. Başı üstünden katran döküldüğü vakitte, gözünün bebeğinde ateş alevlenir”
Soran, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eğer bir kimse, boynunda ateşten bukağılar, ayağında bağ ve zincirler olduğu, elleri boynuna bağlı bulunduğu hâlde, zincir ve bukağıları sürüyerek dünyâya çıksa da, insanlar onu görmüş olsalardı, meydana gelecek korku ve dehşetten, insanların herbirisi bir tarafa savuşup kaçarlardı diye arz etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Cehennemin şiddetli hararetinden, gamından, çeşit çeşit azâb ve yer darlığından, Cehennemdekilerin etleri yeşil olur. Kemikleri parça parça olur. Beyinleri kaynayıp, derileri üzerine akar. Derileri yanar. A’zâları kesilir. Onlardan sarı su ve irinler akar. Bedenleri kurtlanıp, kurtlar kendisini yiyip kemirirler. Her biri yabanî eşek gibi olur. O kurtların kartal ve atmaca gibi pençeleri vardır. Onların derileri ile etleri arasını yolup ısırırlar, koparırlar. Etlerini yiyip, kanlarını içerler. O kurtların onlardan başka yiyip içecekleri yoktur. Sonra melekler, onları alıp yüzleri üzerine ateş ve taş üstünde sürükliyerek, binlerce yıllık mesafe olan Cehennem denizine çekerler. Cehennem denizine varmadan her gün birçok defa organları yanar, yeniden deri verilir. Cehennem denizine vardıklarında, Cehennem zebanîleri gelip, ayaklarından tutup Cehennem denizine atarlar. Cehennem denizinin derinliğini ve enginliğini, onu yaratandan başka bilen yoktur. Ba’zıları Tevrat’ın ba’zı cüzlerinde, dünyâ denizi Cehennem denizi yanında ufacık bir su birikintisi gibidir diye yazılı olduğunu beyân ettiler. Onlar bu denize atılıp, kendilerine ateş dokunduğunda, Cehennemliklerden bir kısmı, bir kısmına: Bundan önce azâb olunduğumuz ateş, buna göre çok az ve sanki rü’yâ gibi idi, derler” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin, amellerine göre, Cehennem içinde yerleri vardır. Ba’zısına eni ve boyu bir aylık yol olan ateşle kızdırılmış yer verilir. Oraya başkası giremez. Kendisine mahsûs olur. Ba’zısına da eni ve boyu yirmidokuz gecelik mesafe olan yer verilir, Bunların yerleri gittikçe daraltılır. Hattâ bunlardan birisine eni ve boyu bir gün bir gecelik yer verilir. Böyle yerlerde azâb olunurlar. Bunlardan bazısı sırt üstü yatar, bazısı oturur, bazısı dizleri üzerine çökmüş, bazısı da ayakta, bazısı yüzü ve karnı üzerine yatmış oldukları hâlde azâb olunurlar. Bu yerlerin hepsi, içinde bulunanlara süngü demirinden daha dardır. Bunlardan ba’zısının ateş, topuklarına, ba’zısının dizlerine, ba’zısının beline, ba’zısının göbeğine, ba’zısının boynuna kadar olur. Ba’zısının ateşi de, kendisini gömer. Bir aylık mesafe olan dibine indirir. Yerlerine vardıklarında, yakınları ile görüşüp ağlarlar. Hattâ gözyaşları tükenir de, sonra kan ağlarlar. Şöyle ki, eğer gözlerinden akan kanlı yaşlarında gemi yüzdürülse, mümkün olurdu.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekilerin, Cehennem dibinde toplandıkları bir gün vardır. Sonra onlar için bir daha bir araya gelme yoktur. O gün gelip, toplanmalarına izin verildiğinde, Cehennemin dibinden birisi öyle seslenir ki, sesi en yükseğinden en aşağısına, en yakınından en uzağına kadar olanlara ulaşır. Bu duruma haşr denir. Bağırmasında: Ey Cehennemlik olanlar! Toplanınız der. Hepsi toplanırlar. Zebanîler de yanlarında bulunurlar.
Onlar aralarında meşveret ederler. Dertleşirler. Zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına, dünyâda size uyduk. Size uyup şirk ettik. Bugün, Allahü teâlânın azâbından bir parçasını bizden uzaklaştırabilir misiniz? derler. O gurûrlu başkanlar, emirlerinde olanlara: Hepimiz Cehennemdeyiz. Biz sizden azâbı nasıl giderebiliriz. Gücümüz olsa, kendi azâbımızı gideririz. Allahü teâlâ kulları arasında hükmetti. Herkesi lâyık olan yere gönderdi, derler. Yine onların başkanları, kendilerine uyan zaîflere; rahat yüzü görmiyeceksiniz ki, bizden yardım istersiniz derler. Tekrar zaîfler başkanlarına, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Bilâkis o bedduâ, size olsun. Siz küfürde bizden önce idiniz. Sizin aldatmanızla, biz de Cehennemliklerden olduk, burası ne korkunç yerdir” derler. Sâd sûresi altmışbirinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Ey bizim Rabbimiz! Bizi aldatarak Cehenneme takdim olunmamıza sebeb olanların azâbını Cehennemde kat kat arttır” derler. Tekrar büyükleri onlara İbrâhim sûresi, yirmibirinci âyetinde olduğu gibi: “Eğer Allahü teâlâ bize îmân hidâyet etmiş olsaydı, biz de size o yolu gösterirdik. Kurtuluş yolu kapandığından, feryâdda etsek, sabır da etsek aynıdır. Bizim için bu azâbdan kaçıp kurtulmağa çâre yoktur” derler. Yine zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına Sebe’ sûresi otuzüçüncü âyetinde bildirildiği gibi: “Belki sizin gece-gündüz hileniz, oyunlarınızla bizim kâfir olmamıza, ona şirk koşmamıza emrederdiniz. Biz sizden, dünyâda bizi kendilerine ibâdete çağırdığınız şeylerden sakınırız” derler.
Sonra onların başkanları, itâatlıları ve Cehennemliklerin hepsi, şeytanlardan arkadaşları tarafına yüzlerini, çevirip, bizleri doğru yoldan saptıran, hak yoldan ayıran siz idiniz diyerek üzerlerine yürürler. Kavga ve mücâdele, ayıblama, kötülemelerinin sonunda, şeytan yüksek sesle, Cehennemliklere ve şakilere hitaben âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Allahü teâlâ size, haşır ve cezayı hak olarak va’d eyledi. Sizi doğru yola da’vet eyledi. Siz ise, o da’vete kulak vermediniz, onu kabûl ve tasdik etmediniz” ve: “Ben size hılâf olarak, kıyâmet ve haşır yoktur diye va‘d eyledim. Benim sizi zorla yenmem ve böyle bir huccetim yok idi. Ancak vesvese ile da’vet eyledim. Siz kabûl ettiniz. Siz beni kötülemeyin, ben düşmanlığımı yerine getirdim diye beni ayıblamayın. Belki kendinizi ayıblayın ki, Rabbinizi bırakıp, benim sözümü tuttunuz. Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardımcı olabilirsiniz. Bundan önce bana uyarak, beni ortak tuttuğunuzu ve bana ibâdetinizi, ben bugün kötü görür, ondan teberri ederim der.
Bu durumda, A’râf sûresi kırkdördüncü âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Aralarında yüksek sesle, Allahü teâlânın la’neti, başkalarına ibâdet ile kendilerine zulmedenlere olsun” diyerek bir mü’nâdî bağırır.
Bu anda, onlara uyanlar başkanlarına, başkanlar da kendilerine uyanlara la’net eder. Bunların hepsi de, şeytandan olan arkadaşlarına la’net eder. Şeytanları da onlara la’net eder. Sonra hepsi şeytanlardan olan arkadaşlarına: “Keşke, bizimle sizin aranız, doğu ile batı kadar uzak olsaydı. Siz bugün bize, ne çirkin ve kötü arkadaş oldunuz. Siz dünyâda bizim için ne kötü yardımcı oldunuz” derler. Bu hâlde birbirlerine bakıp, bir kısmı diğerine: “Geliniz Cehennem zebanîlerine yalvaralım. Belki Rableri katında bize şefaat ederler. Bir gün kadar olsun azâbımız hafifletilir” derler.
Bunlar bu sıkıntılı hâlde iken, Cehennem meleklerine başvurmaları yetmiş sene sürer. Sonra meleğe başvururlar. Cehennem melekleri onlara: “Size dünyâda açık beyanlar ile peygamberlerimiz gelmedi mi, sizlere, hakkı ve bu hâlleri haber vermediler mi?” derler. Cehennemliklerin hepsi birden: “Evet” deyip, kendilerine dünyâda açık beyânlarla peygamber gelip, hakkı ve düçâr oldukları korkunç hâlleri haber verdiklerini söylerler. Cehennem melekleri onlara: “Siz duâ edin. Kâfirlerin duâsı kabûl olunmaz, dalâletten başka birşey değildir” derler. Bu zaman Cehennemlikler, Cehennem melekleri tarafından kendilerine iyi cevap verilmediğini gördüklerinde, Cehennem meleklerinin başı olan Mâlik’e “Ey Mâlik, Rabbine bizim için duâ eyle. Hakkımızda ölümle hükmetsin” derler. Bunun üzerine dünyâ ömrü mikdârınca durup onlara cevap vermez. Bir söz söylemez. Tekrar Mâlik’e başvururlar. Mâlik onlara: “Size ölümle hüküm olunmayıp sonsuz olarak Cehennemde kalırsınız” cevâbını verir. Mâlik’den de müsbet cevap alamadıklarını gördükte, Rablerine yalvarıp: “Yâ Rabbî! Bizi Cehennemden çıkar. Bir daha günah işlemeğe dönersek zâlimlerdeniz” derler. Mâlik-i Cebbar tarafından onlara yetmiş sene cevap verilmez. Sonra onları köpek seviyesine indirerek; sonsuz olarak Cehennemde kalacaksınız. Susunuz. Bana bir daha bir şey söylemeyiniz. Sizin için oradan çıkmak ve azâbın kaldırılması yoktur” buyurur.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekiler, Allahü teâlânın kendilerine rahmet etmiyeceğini, haklarında müsbet cevap vermiyeceğini anladıklarında, birbirlerine: “Bize şefaat edici, dost, arkadaş ve şefkat edici yoktur. Ne olurdu bir kere daha dünyâya dönseydik ve mü’minlerden olsaydık” derler.
Bundan sonra zebanî melekleri, onları yerlerine döndürür. Hüccetleri bozulur. Diyecek sözleri kalmadığından Hakkın rahmetinden ümidsiz olurlar. Kendilerine büyük elem ve üzüntü gelip, dünyâda yaptıkları günah, kusur ve eksiklikleri için büyük zarar ve pişmanlıkla çağrışıp bağrışırlar. Kendilerinin ve kendilerine uyanların azâblarından hiçbir şey eksilmeden günah ve kusurlarını yüklenirler. İşleri çabuk, sözleri ağır, cesedleri büyük, yüzleri şimşek, gözleri ateş, renkleri alev gibi, dişleri sığır boynuzu gibi ağır ve uzun olur. Ellerinde gürzler bulunan zebanîler yanlarında olur. Eğer o gürzler ile dağlara vursalar, dağlar ufalanıp toprak olurdu. O gürzler ile, Allahü teâlâya âsî olanlara vururlar. Onların gözlerinden kanlı yaş akıtırlar. Zîrâ Cehennemlikler onlara ne kadar yalvarsa, kabûl etmezler. Ağlasalar, onlara rahmet etmezler. Su isteseler, içecek su vermezler. Ancak onlara erimiş bakır gibi su verilir. Ağızlarına götürürken, yüzlerini kebab gibi kızartır” buyurdu. Âyet-i kerîmede geldiği gibi: “Ne çirkin su ve ne kötü yerdir” derler.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin her gün üzerlerine öyle büyük bulut gelir ki, onda gözleri kamaştırır şimşek ve yıldırımlar, belleri büken korkunç sesler, gürlemeler, göz gözü görmez karanlık ve onunla beraber zebanî melekleri vardır. Bu büyük bulut, açık bir ses ile Cehennemliklere hitâb edip: “Size yağmur yağdırmamı ister misiniz?” dediğinde, Cehennemlikler hep bir ağızdan bize serin yağmur yağdır derler. Bu hâlde bu bulut, onlara bir saat taş yağdırıp, o taş, onların baş ve beyinlerini yarar. Sonra bir saat kaynar sular ve ateş ve alev ve demir çengeller yağdırır. Sonra bir saat yılan, akrep, kan ve irin yağdırır.
Bunlar Cehenneme yağdırıldığında, Cehennem denizi coşup gadaba gelir, dalgalanır. Bu anda Cehennem içinde dağ kalmaz. Dalgalar hepsini aşar. Cehennemdekilerin hepsi ölmeden denize gömülür.”
Yine buyurdu: “Cehennem, içinde olan âsîlere, Allahü teâlâ tarafından azâb ve elem olmak üzere gayz ve gadabını, alev ve dumanını ve zulmetini artırır.” Biz, Cehennemden ve ona girmeği gerektiren amellerden, Cehennem ehline arkadaş ve yoldaş olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Ey bizim ve Cehennemin yaratıcısı olan Rabbimiz! Bizi Cehennem çukurlarına düşürme! Cehennemin zincir ve bukağılarını boynumuza vurdurma. Cehennem elbiselerini bize giydirme! Cehennem zakkumunu bize yedirme! Cehennemin sıcaklığı ve kaynar suyu ile bize su verme. Cehennem zebanîlerini üzerimize musallat etme! Cehennem ateşine bizi yedirme! Ancak rahmetinle bizi Cehennem üzerine kurulmuş Sırattan geçir! Cehennemin şer ve alevini bizden uzak et. Rahmetinle bizi Cehennemden, onun dumanından ve şiddetinden koru! Âmin, yâ Rabbel âlemin!
Cennet bahsinden seçmeler: Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Cehennem köprüsünün yedi ayağı vardır. İki ayak arası yetmiş senelik yoldur. Köprünün genişliği, kılıncın ağzı kadar incedir. Ondan ilk geçecek olanlar, gözlerini açıp kapayacak kadar zamanda geçerler. İkinci grup, şimşek gibi geçerler. Üçüncü grup, kuvvetli esen rüzgâr gibi geçerler. Dördüncü grup, kuş gibi uçarak geçerler. Beşinci grup, koşar at gibi geçerler. Altıncı grup, sür’atle yürüyen insan gibi geçerler. Yedinci grup, yürüyen adam gibi geçerler. Sonra bir kimse kalır ki, Cehennemin üstündeki köprüden en son geçecek olan odur. Ona Cehennem köprüsünden geç denir. Ayaklarını köprünün üzerine koyar, bir ayağı kayar, sonra köprünün üstüne binip dizleri üzerine sürünerek gider. Bu hâlde Cehennem, onun deri ve kıllarına te’sîr eder.
O kimse yok olmayıp, karnı üzerinde sürünmekte, sarsılarak emeklemekte iken, yine bir ayağı kayar. Eliyle yapışıp, diğer ayağıyla asılır. Yine ateş kıllarına ve derisine dokunur. Kendisinin bu ateşten kurtulamıyacağını sanır. Devamlı karnı üzerine sürünerek ve sarsılarak gider. Böylece, köprüyü geçip, Cehennem ateşinden kurtulur. Cehennemden kurtulduğunda, Cehenneme bakıp der ki: Bütün mülkün tasarrufu kudret kabzasında olan, fayda, zarar, izzet ve zilletten herşeye kadir olan Allahü teâlâ, senden beni kurtardı. Allahü teâlânın bana ihsân ettiği yüksek ihsânı, geçmiş ve gelecekte hiç kimseye vereceğini sanmam. Cenâb-ı Hak, bana seni gördükten sonra kurtuluş verdi.
Bu hâlde meleklerden bir melek gelip, o kimsenin elinden tutup, onu Cennet kapısının yanında bir göle getirip, bu gölde yıkan ve su iç der. O da yıkanır ve su içer. Kendisine Cennet kokusu erişir. Aynı melek onu alıp. Cehennem kapısı önüne getirir. Allahü teâlâdan izin gelinceye kadar burada dur der.
O kimse Cehennemliklere bakıp, köpeklerin havlaması gibi seslerini duyar. Ağlayıp, yâ Rabbî! Cehennem ehlinden yüzümü çevir, senden başka şey istemem der. O melek, Allahü teâlânın katından gelip, o kimsenin yüzünü Cehennemden Cennet tarafına döndürür.
O kimsenin bulunduğu yer ile Cennet kapısı arasında bir adım yer vardır. Bu durumda Cennet kapısına bakar. Cenâb-ı Hakka yalvarmağa başlayıp: “Yâ Rabbî, sen her türlü ihsânı bana verdin. Beni Cehennemden kurtarıp, yüzümü Cehennem ehli tarafından Cennet tarafına döndürdün, benimle Cennet kapısı arası ise bir adımlık yerdir. İzzet ve celâlin hakkı için beni Cennet kapısından içeri sok. Senden ancak bunu isterim, başka şey istemem. “Bu hâlde iken yine o melek, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın katından gelip, ey insanoğlu! Niçin yalan söylersin, başka birşey istemem dersin der.
O kimse, Allahü teâlânın izzetine yemîn ederek, bundan başkasını istemedim der. Melek elinden tutup, Cennet kapısından içeri sokar. Sonra melek, Allahü teâlânın katına gider. Bu hâlde o kimse sağından ve solundan Cennete bakar. Bulunduğu yerden bir yıllık mesafede, ağaç ve meyveden başka birşey yoktur. Bulunduğu yerden Cennetin en aşağı ağacına ise bir adımlık yer vardır.
O kimse, bu durumda Cennet ağacına bakıp, kökünün altından, dalı ve budaklarının beyaz gümüş ve yapraklarının, insanoğlunun dünyâda gördüğü en güzel giyeceklerden güzel olduklarını, meyvelerinin kaymaktan yumuşak, baldan tatlı ve misk kokusundan güzel olduğunu görünce, gördüğü şeylerden şaşar kalır.
O kimse, o hâlde: “Yâ Rabbî, beni Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Her türlü ihsânı bana verdin. Benimle Cennetin bu ağacı arasında bir adım vardır. Senden onu isterim. Başka şey istemem” der.
Melek yine gelip, ey insanoğlu, niçin yalan söylersin? Fazlasını istemem dedin. Bu istediğin nedir? Ettiğin yemîn, içtiğin and nerede kaldı? Haya etmez misin? der.
O melek, o kimsenin elinden tutup onu en aşağı dereceye getirir. Orada bir yıllık mesafesi olan inciden bir köşk vardır.
O kimse, o köşke varınca etrâfına bakar. Bir yer görür ki, güya o köşk ve onun ötesinde bulunanlar, şimdi gördüğü yerin yanında rü’yâ gibi kalır. Onu görünce, kendini tutamayıp hemen: Yâ Rabbî, şu makamı senden isterim, başka birşey istemem der.
Bu anda meleklerden bir melek gelip, ey insanoğlu, sen başkasını istemem diye Rabbine yemîn etmiştin. Niçin yalan söylersin? Hadi burası da senin olsun der. O kimse o makama geldiğinde, oradan da diğer bir makam görür ki, biraz önce kavuşmuş olduğu makam yanında rü’yâ gibi kalır.
O kimse yine duramayıp, şu makamı senden isterim yâ Rabbî! der. O melek yine gelip, ona; Ey insanoğlu! Verdiğin sözü tutmazsın. Başka şey istemem demiştin der. Fakat onu ayıblamaz ve hakaret etmez. Zîrâ o kimse, kendisine pek yakın şeyleri gördüğünden, şaşılacak hâllere kapılır. O melek ona: işte bu da senindir der.
O kimse, o makamına da gelince, oradan da bir başka makam görür, önceki makamları onun yanında rü’yâ gibi kalınca, artık hayretle şaşıp kalır. Konuşmağa gücü yetmez.
Bu hâlde ben o kimseye, sana ne oldu ki, Rabbinden istemiyorsun derim. O da, ey efendim ( aleyhisselâm ) Cenâb-ı Rabbil izzete and içtim. Bana korku geldi. Rabbimden istedim. Artık bana haya geldi. Utanır oldum der.
Allahü teâlâ o kimseye hitaben, dünyâyı yarattığım günden, onu yok eylediğim güne kadar olan her türlü hazzı sende toplasam, sonra onun on katını sana versem, seni râzı kılar, hoşnut eder mi? der. O kimse, yâ Rabbî, benimle şaka mı edersin, hâlbuki Sen âlemlerin Rabbisin der. Allahü teâlâ ona, ben onu yapmağa ve ihsân etmeğe kadirim. Dilediğin şeyi benden iste buyurur.
Der ki, yâ Rabbî, beni insanların yanında bulundur. O anda bir melek gelip, elinden tutup, onu Cennete götürür. Onu Cennet içinde gezdirir. Bu hâlde iken bir şey görünür ki, sanki ona benzer bir şey yoktur. O kimse secdeye kapanıp, secdesinde: Rabbim bana tecellî etti der. Yanındaki melek ona başını secdeden kaldır, bu gördüğün, senin derecenin en aşağısıdır der. O kimse, eğer Allahü teâlâ benim gözümü korumasaydı, şu köşkün nûrundan benim gözüm görmezdi der.
| |||
| Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:20:40 | |
Büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en meşhûrlarından. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbanî, Sultân-ı evliyâ, Kutb-i a’zam, Bâz-ül-Eşheb gibi lakâbları vardır. 470 (m. 1077) senesinde İran’ın Geylân şehrinde doğdu. Bu sebeple de Geylânî denilmiştir. 561 (m. 1166)’de 91 yaşında iken Bağdad’da vefât etti.
“İnne bi iznillahi sultân-ür-ricâl, Câe fî aşkin, teveffâ fî kemâlin.” “Şüphesiz ki, insanların sultânı “aşk” ile geldi, “kemâl” ile vefât etti” ma’nâsında söylenen beyitte; “aşk” kelimesi ile ebced hesabına göre (470) doğum târihi ve “kemâl” kelimesi ile de 91 sene olan ömrüne işâret edilmiştir. Türbesi Bağdad’dadır. Babası Ebû Sâlih bin Abdullah’dır. Abdülkâdir-i Geylânî doğduğunda, babası 60 yaşında idi. Annesi de yaşlı idi. Annesi, Fâtıma binti Ebû Abdullah Seyyidedir. Ümm-ül-hayr, Amînet-ül-hayr lakâbları vardır. Babası, Hazreti Hasen’in oğlu olan Hasen-i Mü’sennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Bu Abdullahın annesi, Hazreti Hüseyn’in kızı Fâtıma’dır. Hem baba tarafından, hem de ana tarafından Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) soyundan olup, hem şerîf hem seyyiddir. Annesi ve babası evliyâ idiler. Abdülkâdir-i Geylânî, fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Tasavvufta ise çok yüksek bir evliyâ ve mürşid-i kâmillerin en başta gelenlerindendir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri doğmadan önce, Bağdad’da bulunan âlim ve evliyâ zâtlar, onun doğacağını müjdelemişlerdir. Babası, Abdülkâdir-i Geylânî doğmadan önce, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmı ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz ona; “Yâ Ebâ Sâlih! Allahü teâlâ bu gece sana çok kâmil bir erkek evlâdı ihsân etti. O benim evlâdımdan, soyumdandır. Onun derecesi ve şânı başkalarından çok üstün ve yüksek olacak” buyurarak müjdeledi. Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Abdülkâdir doğduğunda, Ramazân-ı şerîf başlamıştı. Birinci gün, imsak vaktinden güneş batıncaya kadar süt emmedi. Bu hâli, diğer günlerde de devam etti. Ramazân-ı şerîf boyunca, gündüzleri hiç süt emmedi. Anladım ki, Ramazân-ı şerîfe hürmet ediyor, oruç tutuyordu.
İkinci sene, Şa’bân ayının son günlerinde hava çok bulutlu geçmişti. İnsanlar hilâli göremedikleri için, Ramazân-ı şerîf ayının girip girmediğini tesbit edememişlerdi. Abdülkâdir’in, Ramazân-ı şerîfte süt emmediğini bilenler, bana gelip sordular. O gün, imsak vaktinden beri süt emmemişti. Bu durumu gelenlere söyledim. Anlaşıldı ki, Ramazân-ı şerîf başlamıştı.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı. Daha küçük yaşta iken, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra Bağdad’a gidip, zamanın meşhûr âlimlerinden ilim tahsiline devam etti.
Bağdad’a tahsil için gidişini kendisi şöyle anlatmıştır: “Küçük idim, Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip, “Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur, izin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı ziyâret edeyim” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını da bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. “Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için senden ayrıldım. Kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem” dedi. Ben de, küçük bir kâfile ile Bağda’da gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkiya çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular, içlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey fakir! Senin hiçbir şeyin var mı?” dedi. Ben de yalan söylemek istemedim. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Elbisemin koltuğunun altında dikilmiştir” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti, ikisi birden reîslerine gidip, bu durumu söylediler. Reîsleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mi?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun doğru söylememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim, ihânet edemem” dedim. Eşkiyanın reîsi, bunu duyunca ağlamaya başladı ve: “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihânet ediyorum” dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, eşkiyalığı bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reîsimiz idin, şimdi tövbe etmekte de bizim reîsimiz ol” dediler.
Sonra, hepsi elimde tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa elimde tövbe edenler, bu altmış kişidir.”
Bağdad’a gittiğinde 18 yaşında bulunuyordu. Orada bulunan meşhûr âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ, Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyn bin Kâdı Ebû Ya’lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasen-i Bâkıllânî, Ebû Sa’îd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Ca’fer, Ebû Kâsım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah İbni Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtâr, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; babası Ebû Sâlih hazretlerinden, Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî’den ve Hammâd-i Debbas’tan almıştır.
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, va’z ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Sa’îd Muharrimî’nin medresesinde verdiği dersleri ve va’zları, çok büyük bir alâka ile ta’kib edilirdi. Onu dinlemek üzere toplananlar o kadar kalabalık olurdu ki, medreseye sığmaz sokaklara taşıp, çevresini de doldururdu. Bu sebeble, onun ders verip sohbet ettiği, bu medresenin çevresinde bulunan evler de medreseye ilâve edilmek sûretiyle genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zengin olanlar para vererek, fakir olanlar ise bizzat çalışmak sûretiyle yardım etmişlerdir. Hattâ bir kadın, kocasından alacağı olan mehir bedelini, kocasının orada çalışması şartıyla ödenmiş kabûl etti. Onun derslerine devam edenler arasında, pekçok âlim ve sâlih yetişti. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten sonra, ders ve va’z vermeyi bırakıp, inzivâya çekildi, yalnızlığı tercih etti. Daha sonra sahralara çıktı. Bağdad’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini, ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile geçirmeye başladı. Buyurdu ki: “Yirmibeş yıl kadar, yalnız başıma sahralarda dolaştım. Kırk sene, yatsı namazından sonra, sabaha kadar Kur’ân-ı kerîm okudum. Bir gece, nefsim uyumak istemişti. Fakat, nefsimin bu isteğine i’tibâr etmedim. Kırk gün oruç tutup, sonra iftar ettim.” Yine şöyle anlatmıştır: “Münâcaatta idim. Yanıma birisi geldi. Kendisini tanımıyordum. Arkadaş olalım dedim. Fakat muhalefet etmemek şartıyla dedi. Muhalefet etmem dedim. Burada bekle, geleceğim dedi. Gitti, bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. Kalktı gitti. Ben gelinceye kadar buradan ayrılma dedi. Yine bir sene bekledim. Geldi. Yanında ekmek ve süt getirdi. Ben Hızır’ım, bunları sana getirmemi söylediler ve “Kalk, Bağdad’a hareket et!” buyurdu. Beraber Bağdad’a gittik.” Yine bir hâlini şöyle anlatmıştır: “Yıllarca bir yerde durdum. Allahü teâlâya söz verdim, bana birisi yedirmeyince birşey yemeyeceğim dedim. Lokma lokma ağzıma koymazlarsa ve su vermezlerse, kendim yiyip içmeyeceğim dedim. Ve kırk gün yemedim. Kırk gün sonra birisi geldi. Bir parça yiyecek getirip, gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum hâlde, Allahü teâlâya verdiğim sözü bozmayacağım dedim, içimden feryâd eden bir ses duydum. Açım, açım diyerek inliyordu. Aniden yanımda Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî göründü. Bu sesi duyup, “Ey Abdülkâdir, bu ses nedir?” dedi. “Bu, nefsimin ızdırabıdır. Rûhum rahat ediyor. Rabbimi murâkabededir” dedim. “Bizim eve buyur” dedi. Nefsime, buradan ayrılmayacağım dedim. O sırada Hızır aleyhisselâm geldi. “Kalk, Ebû Sa’îd’in huzûruna git!” dedi. Kalkıp gittim. Ebû Sa’îd, evinin kapısında durmuş beni bekliyordu. “Ey Abdülkâdir, benim dediğim kâfi gelmedi de Hızır’ın söylemesini mi bekledin?” dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği, lokma lokma ağzıma koydu. Doydum. Sonra bana icâzet ve hilâfet verdi.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, Bağdad’daki derslerine ve va’zlarına ara verip, bir müddet yalnızlığı tercih ettikten sonra, tekrar ders, va’z ve fetvâ vermeye başladı. Pek meşhûr oldu. İnsanlar her taraftan onun sohbetine koşuştular. Âlimler, sâlihler toplanmıştı. Daha önce ders verdiği medresenin genişletilme işi, 528 (m. 1134) senesinde tamamlandı. Ders ve sohbetlerini bu medresede verdi. Oğlu Abdülvehhâb şöyle anlatmıştır: “Babam, haftada üç vakit ayırmıştı. Bu vakitler; Cum’a sabahı. Salı akşamı ve Cumartesi sabahı idi. Bu zamanlarda, bütün âlimler, sâlih kimseler toplanır, onun va’zlarını ve sohbetlerini dinler idi. Bu hâl kırk sene böyle devam etti. Ayrıca, kendi medresesinde de otuzüç sene müddetle talebelere ders verdi. Sohbetlerinde ba’zan birkaç kişinin, coşarak kendinden geçip vefât ettiği vâki olmuştur. Sohbetlerini dörtyüz kişi yazardı. Bunlar, ba’zan kalabalığın çokluğu sebebiyle birbirinin sırtlarında yazarlardı.” Onüç çeşit ilim ve fende ders vermiştir. Ayrıca isteyenlere, tefsîr ve hadîs dersleri de verirdi. Akşam ve sabah vakitlerinde usûl ve nahiv dersleri, öğleden sonra da kırâat dersleri yapılır, Kur’ân-ı kerîm okunurdu. Konuşması gayet net ve pek te’sîrli idi. Kalbi katı bir kimse, onu görse kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi. Ders ve sohbetlerinde bulunanlar, sessiz ve büyük bir te’sîr altında anlatılanları dinlerlerdi. Dinlemeye gelenler, yakında da olsa, kalabalık sebebiyle çok uzakta da otursa, sesini hepsi aynı derecede işitirlerdi. Birisi onu görse, derhal te’sîri altında kalır, mübârek bir zâtı gördüğünü hissederdi. Cum’a günleri câmiye giderken halk sokaklara toplanır, bereketlenmek için görmek isterlerdi. Kendisinden fetvâ isteyenlere, gayet açık ve doyurucu cevaplar vererek müşkillerini hallederdi. Altıyüzelli talebesi vardı. Hergün onlara ders verir, okutur, kalemi olmıyana kendi kaleminden verirdi. İntisâb için gelene, kendi eliyle, mübârek silsileyi yazardı. Ehl-i sünnet i’tikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Misâfırsiz gece geçirmezdi. Zaîflere yardım eder, fakirleri doyururdu. Talebesinin çeşitli suâllerini cevaplandırırken hiç kızmazdı. Onlara karşı son derece sabırlı idi. Yanında oturanlarda: “Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz” kanâati hâkim olurdu. Ahbâblarından biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Köleleri satın alıp, azâd ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında, halâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: “Yemek istiyen, ekmek istiyen, yatmak istiyen kimse yok mu? Gelsin!” Kendisine hediye gelse, yanında bulunanlara dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.
Allâme İbn-i Neccâr Cübbâî şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Bütün amelleri inceledim, yemek yedirmek ve güzel ahlâktan daha iyi birşey bulamadım. Bütün dünyâ bana verilse, hiçbir fakîr bırakmam, hepsini doyururum. Şu ânda bana bin altın verilse, bir gece bile bekletmeden tasadduk ederim.”
Fakirlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, Ceddi Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve selem) uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Birgün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, herbirinin istedikleri şeyleri satın alıp, getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.
Hergün gizli ve açık çeşitli kerâmetleri görülürdü. “Harikulade ve kerâmet, ancak bir hayır ve hikmet için gösterilir, kerâmetini gizlemiyen dünyâya düşkündür”, “Bana mürîd olan, yahut evlâdımdan ve halîfelerimden hilâfet alıp, kerâmet derecesine ulaşıp, maksadsız kerâmet izhâr edenin yüzü, iki dünyâda kara olur” buyururdu.
Oğlu Seyyid Yahyâ hastalandığında, eliyle buğday öğütüp, ekmek pişirir, omuzunda güğümle su taşırdı.
Hergün bin rek’at namaz kılar, Müzzemmil ve Rahmân sûrelerini okurdu, İhlâs sûresini okuyunca, yüz defadan az okumaz, her farz namazından sonra hatime devam ederdi. Gündüzleri ayrıca pekçok duâ okurdu.
Asrının meşhûr âlimlerinden Şeyh Mûsâ Zevlî, oğlu ile birlikte hacca giderken Bağdad’a uğramıştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine öyle bir hürmet ve saygı göstermişti ki, o zamana kadar hiç kimseye böyle yapmamıştı. Oğlu bu hâlinin sebebini sorunca, “Şeyh Abdülkâdir bizim zamammızdaki insanların hayırlısıdır. O evliyânın ve âriflerin efendisidir. Huzûrunda, meleklerin bile edeble durduğu bir zâttır. Elbette hürmet göstermemiz lâzımdır” dedi. Ebû Sa’îd Kilevî şöyle anlatmıştır: “Ben, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ve enbiyâyı gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defasında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. Her kim dünyâda felah bulmak ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devam etsin buyurmuştu.”
Ebü’l-Hasen Ali el-Mukrî, İbn-i Kudâme’den naklen şöyle söylemiştir: “561 (m. 1166) yılında Bağdad’a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş olarak gördük. O, ilmi ile amel ediyor, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar veriyor, ihtirâs sahibi olan kimselere karşı sabır ve metanet gösteriyordu. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhib idi. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık.”
İbrâhim bin Sa’d ed-Dârî şöyle demiştir: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri âlim elbisesi giyer, süslenir ata binerdi. Kürsiye çıkıp konuşurdu. Konuşması serî, açık ve seçik olup, gayet güzel anlaşılırdı. Konuştuğu zaman dinlenir, birşey emrettiğinde emri derhal yerine getirilirdi. Kalbi katı olan biri onu görse, derhal kalbi yumuşardı.”
Abdullah el-Cübbâî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin şöyle buyurduğunu nakletmiştir. “Her halükârda, dâima irşâd vazîfesi yapıyordum. Din hakkında konuşup anlatmasam, boğazım tıkanacak, boğulacak gibi olurdum. Va’z ve nasihat yaparken, önceleri yanımda birkaç kişi bulunurdu. Fakat daha sonra, halk duyunca kalabalıklaştı. Bulunduğum yer, gelenleri almaz oldu. Bâb-ül-Hibe’deki mescide gittim. Halk peşimi bırakmadı. Orada irşâd hizmetine devam ettim. Gelenler çok kalabalık olduğu için, dışarıya büyük ve yüksek bir kürsi koydular. Oradan va’z etmeye başladım. Halk, geceleri ellerinde kandiller ile toplanırlar, anlattıklarımı can kulağı ile dinlerlerdi. Daha sonra, burası da gelenlerle dolup taştı. Artık cemâati almaz oldu. Bu defa, büyük bir tepe üstüne bir kürsi koydular, orada va’z ve nasîhat ettim. İnsanlar, akın akın oraya toplandı. Atlar üzerinde gelip, beni aşk içinde dinlediler. Gelenler, ekseriya binlerce kişi olurdu.”
Müerric bin Benhan şöyle anlatmıştır: ilimdeki şöhreti, keşf ve kerâmetleri her tarafa yayılıp duyulduktan sonra, yüz kişilik bir grup âlim, onu tecrübe etmek istemişlerdi. Herbiri ayrı bir suâl hazırlayıp sormak üzere Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin huzûruna geldiler. Onlar huzûruna gelince, öyle bir galeyana geldi ki, göğsünden nûrdan şimşekler ve kılıç gibi şeyler saçılmaya başladı. Suâl sormaya gelenler, hayret ve ızdırab içinde feryâd etmeye başladılar, öylesine bir inilti çıkardılar ki, işitenler zelzele oluyor zannetti. Sonra suâl hazırlayanların her birinin göğsüne basarak, “Senin suâlin şudur, cevâbı da şudur” buyurarak, hepsinin suâllerini cevaplandırdı. Daha sonra ben o âlimlerin herbirine, “Bu hâdisede size neler oldu?” dedim. “O anda, bildiğimiz herşeyi unutmuştuk. Göğsümüze basınca hatırladık. Bilmediğimiz birçok şeyi de öğrendik” dediler.
Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri, asrının en meşhûr âlimi ve mürşid-i kâmili idi. İnsanları rüşd ve hidâyete kavuşturmuş, nice gönüller onun feyizleriyle nurlanmıştır. Onun huzûrunda beşyüz yahudi ve hıristiyan müslüman olmuş, binlerce günahkâr onun sohbetleri sebebiyle tövbe etmiştir.
Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehiddi. Önceleri Şafiî mezhebinde iken, Hanbelî mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek, Hanbelî mezhebine geçti. Böylece bu mezheb yayıldı. Tasavvufda en yüksek dereceye ulaşmıştır. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde, yüksek derecede âlim ve büyük bir mürşid-i kâmil idi. Kadirî tarikatının kurucusu ve mürşididir.
Tasavvuf; bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıb ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf ilmi de, kalbin, rûhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalb hastalığının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaşdırıp, Allah rızası için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zâten dînimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibâdet yapılmasını ve bütün bunların da Allah rızâsı için olmasını emrediyor. Kısaca din; ilim, amel ve ihlâstan ibârettir, insanın ma’nen yükselmesi, dünyâ ve âhıret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi ya’nî benzinidir. Maksada ulaşmak için, uçak elde edilir. Ya’nî îmân ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için de, kuvvet, ya’nî tasavvuf (ahlâk) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun iki gayesi vardır. Birincisi; îmânın vicdânîleşmesi, ya’nî kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren te’sîrlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delîl ve isbât ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Ra’d sûresi 28. âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: “Kalblere îmânın sinmesi, yerleşmesi, ancak ve yalnız zikr ile olur.” Zikr; her işte ve her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, O’nun rızâsına uygun iş yapmak demektir. Tasavvufun ikinci gayesi; fıkıh ilmi ile bildirilen ibâdetlerin seve seve kolaylıkla yapılmasını ve nefsi emmâreden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir, ibâdetlerin kolaylıkla seve seve yapılması ve günah olan işlerden de nefret ederek uzaklaşılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybden haber vermek, nûrlar, rûhlar ve kıymetli rü’yâlar görmek için değildir. Tasavvuf ile elegeçen bilgilere, ma’rifetlere, bilgilere ve hâllere kavuşmak için, önce îmânı düzeltmek, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uygun iş ve ibâdet yapmak lâzımdır. Zaten bu üçünü yapmadıkça, kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir. Tasavvuf bilgileri mürşid-i kâmiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kâmil, yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin, belli usûllerle gösterdikleri bu yollara tarikat denilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de büyük bir mürşid-i kâmil olup, onun insanları saadete kavuşturmak için tasavvufta ta’kib ettiği usûllere ve gösterdiği yola, “Kâdiriyye tarikatı” denilmiştir.
Tarikatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin talebeleri, birbirlerini tanımak ve mürşidleri ile tanınmak, öğünmek için, bulundukları yola mürşidlerinin ismini vermişlerdir. Tarikatlar, başlıca iki kısma ayrılırlar:
1. Sessiz zikr (Zikr-i hafî) yapan tarikatlar: Bu yol Hazreti Ebû Bekr’den gelmiş olup, mürşidlerinin adına göre (Tayfuriyye), (Yeseviyye), (Medâriyye), hakîkî olan (Bektâşiyye), (Nakşibendiyye), (Ahrariyye) (Ahmediyye-i Müceddidiyye) ve (Hâlidiyye) gibi isimler almışlardır.
2. Yüksek sesle zikr (Zikr-i cehrî) yapan tarikatlar: Bu yolda, Hazreti Ali’den oniki İmâm vasıtasıyla gelmiştir. Oniki İmâmın sekizincisi olan İmâm-ı Ali Rızâ’dan Ma’rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağdadî’nin çeşitli talebelerinin yolunda bulunan meşhûr mürşidlerin adı verilerek, kollara ayrılmışlardır. Böylece Ebû Bekr-i Şiblî yolundan (Kadirî), (Şâzilî), (Sa’dî) ve (Rıfâî) Ebû Ali Rodbârî yolundan, Ahmed Gazâlî ve Ziyâüddîn Ebû Nesîb-i Sühreverdî vâsıtaları ile (Kübrevî) meydana gelmiştir. İmâm-ı Ali’den Hasen-i Basrî vâsıtası ile (Edhemî) ve bundan (Çeştî) hâsıl olmuştur. (Bedevîye), Rıfâiyyeden hâsıl olmuştur.
Tarikat, zikir ile Allahü teâlâya kavuşma yoludur. Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine ve yasaklarına sarılmaktır. Yaklaşık olarak, son yüz seneden beri tarikat diyerek birçok şeyler uyduruldu. Hakîkî İslâm âlimlerinin, Eshâb-ı Kirâmın, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) alıp bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde câhil olanlar, hattâ İslâmiyetin emirlerine açıkça uymayanlar, şeyh ve tarikatçı ünvanı alarak, zikir ve ibâdet adı altında, dînimizin yasak ettiği birçok günahları ve bid’atleri işlediler. Bugün sahte, yalancı mürşidlere, müslümanları sömüren tarikatçılara, dîni siyâsete âlet edenlere çok rastlanmaktadır. Şeyh-ül-felâm Ahmed İbni Kemâl efendinin Risâle-i Münîre adlı eserinde yer alan bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü, yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat İslâmiyete uymayan bir iş yapsa, kerâmet sahibiyim derse de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât adlı eserinin üçündü cildi 123. mektûbunda, bu husûsla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yollar ikidir. Birincisi, peygamberlerin yakınlığı gibi olan (Nübüvvet yolu) olup, insanı aslın aslına ulaştırır. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve bunların sahâbîleri bu yoldan kavuşmuşlardır. Ümmetlerinden sahâbî olmıyanlar arasından dilediklerini de bu yoldan kavuşmakla şereflendirirler. Fakat bunlar pek azdır. Bu yolda vâsıta, aracı yoktur. Ya’nî vâsıl oldukdan sonra, doğrudan doğruya asldan feyz alırlar. Hiçbiri, ötekine vâsıta olmaz, perde olmaz. İkinci yol, (Vilâyet yolu)’dur. Kutblar, evtâd, büdelâ ve nücebâ ve bütün evliyâ hep bu yoldan kavuşmuşlardır. Bu yol, (Sülûk) yoludur. Evliyânın cezbeleri de, bu yolun cezbeleridir. Bu yoldan kavuşanlar, birbirlerine vâsıta ve perde olurlar. Bu yoldan vâsıl olanların önderi ve en üstünleri ve ötekilere vâsıta olanı, hazret-i Ali Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh-ül-kerîm”dir. Bu yolda gelen feyzlerin kaynağı odur. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) gelen feyzler, ma’rifetler hep onun vâsıtası ile gelir. Fâtımat-üz-Zehrâ ve hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn (r.anhüm), bu makamda, hazret-i Ali ile ortaktırlar, öyle sanıyorum ki, hazret-i Ali, dünyâya gelmeden önce de, bu makamda idi. Vefât etdikden sonra da, bu yolda her velîye gelen feyzler, hidâyetler, yine onun vâsıtası ile gelmektedir. Çünkü kendisi, bu yolun en yüksek noktasında bulunuyor. Bu makamın sahibi odur. Hazret-i Ali vefât edince, ondan yayılan feyzler, hazret-i Hasen ve sonra hazret-i Hüseyn vâsıtası ile geldi. Daha sonra oniki İmâmdan, sağ olanları da vâsıta oldular. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler, bu oniki İmâm vâsıtası ile geldi. Kutblara, nücebâyâ da, hep bunlardan geldi. Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, dünyâya gelip, velî oluncaya kadar hep böyle idi. Sonra, bu da bu vazîfeye kavuştu. Ondan sonraki kutblara ve nücebâya ve bütün Evliyâya oniki İmâmdan gelen feyzler ve bereketler, bunun vâsıtası ile geldi. Başka hiçbir velî bu makama kavuşamadı. Bunun içindir ki, “Önceki Velîlerin güneşleri battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, hiç batmıyacaktır” buyurmuştur. Hidâyet, irşâd feyzinin akmasını güneş ışıklarının yayılmasına benzetmiştir. Feyzin kesilmesine, güneşin batması demiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine oniki İmâmın vazîfeleri verilmiştir. Rüşd ve hidâyete vâsıta olmuştur. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vâsıtası ile gelecektir. (Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin bu vasfından dolayı, ona “Gavs-ül-a’zam” denilmiştir.)
Her asırda gelen müceddidler, onun vekîlleridir. (Hazret-i Îsâ “aleyhisselâm” ve hazret-i Mehdî ve İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” (Nübüvvet yolu) ile vâsıl olduğundan, vâsıtaya ihtiyâçları yoktur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, nübüvvet yolunda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vekîlidir.)
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinden ilim ve feyz alarak yetişip, yükselen talebelerinden bir kısmı şu zâtlardır: Başta kendi oğullarından on tanesi gelmektedir. Bunlar: Abdülvahhâb, babasının vefâtından sonra kendi medresesinde ders vermek ve va’z etmek sûretiyle pekçok talebe yetiştirmiştir. Şeyh Îsâ, hadîs derslerini vermek ve va’z vermekle meşgûl olmuştur. Mısır’a gidip, orada da talebe yetiştirmiştir. Ebû Bekr Abdülazîz, ilimde yetiştikten sonra talebe yetiştirmekle meşgûl olmuş, pekçok kimse kendisinden feyz almıştır. Şeyh Abdülcebbâr, Abdurrezzâk, İbrâhim, Muhammed, Abdullah, Yahyâ ve Mûsâ bin Abdülkâdir. Bu oğullarından başka, torunlarından çoğu da ondan ilim ve feyz almışlardır. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi vardır. Aliyyül-Hallâvî isimli bir talebesi, Bağdad’dan çıkıp senelerce seyahat yapıp, birçok yeri gezdikten sonra Bağdad’a dönmüştü. Arkadaşları seyahat hâtıralarını sorduklarında şöyle anlatmıştır: “Şam, Mısır, İran ve Afrika’nın kuzeyindeki memleketleri gezip, gördüm. Üçyüzaltmış evliyâ ile görüşüp, sohbet ettim. Hepsinden işittiğim söz şudur: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bizim mürşidimizdir. Rehbe-rimizdir. Bizi Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan odur.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin irşâd ile vazîfelendirdiği talebelerinden bir kısmı da şu zâtlardır: Şeyh Ebû Midyen Magribî, Şuayb bin Hüseyn, Seyyid Seyfeddîn Abdülvehhâb, Şeyh Seyyid Muhammed Şemseddîn, Ebû Abbâs Ârif, Seyyid Abdurrezzâk, Şeyh Bekâ bin Batû, Ali bin Hînî, Muhammed bin Kâyid Evânî, Ebû Suud bin Şiblî, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Yûnus Kusab bin Kâşimî’dir.
Vefâtı: Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına: Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde sizinle, bâtında sizden başkasıyla (ya’nî Allahü teâlâ ile) beraberim. Yine o esnada buyurdular: Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın! Yine buyurdu: Aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü, Allahü teâlâ beni ve sizi mağfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin! Bismillah gayre müvedde’în. Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdurrezzâk anlatır: Gavs-ül-a’zam, o esnada, ellerini kaldırıp, uzattı ve: “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz ve size geliyorum denilenlerin safına giriniz!” buyurdu.
Vefât ederken iki defa, Allahümme refîk’al a’lâ deyip: “Size geliyorum, size geliyorum” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken: “Bana kimse birşey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim” buyurdu.
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr, babacığım, bedenin acı duyuyor mu? diye arz edince, “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir.”
Oğlu Şeyh Abdülazîz hastalığınız nasıldır? diye arz edince; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlıyamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Umm-ül-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur” buyurdu.
Daha sonra, kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıb ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah! Sonra, Allah Allah Allah... deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mükerrem rûhunu teslim eyledi.
Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi, insanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devam etti.
Vasıyyeti: Oğlu Abdurrezzâk suâl edince şöyle vasıyyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk (muvaffakiyet) ihsân eylesin! Sana Allahtan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hududunu gözetmeni vasıyyet ederim.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu tarîkatimiz, Kitâb ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömerdlik, cefâ ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasıyyet ederim! Dervişlerle beraber ol. Meşâyıha hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol.
Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakrin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allahtan başkasına ihtiyâç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk ile, güler yüz, tatlı söz ve yumuşaklıkla muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk ise çeker ve yaklaştırır.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Cömerdlik, rızâ, sabır, işâret, gurbet, yün elbise giymek, seyahat etmek ve fakirlik, cömerdlik, İbrâhim aleyhisselâmın; rızâ, İshâk aleyhisselâmın; sabır, Eyyûb aleyhisselâmın; işâret Zekeriyyâ aleyhisselâmın; gurbet Yûsuf aleyhisselâmın; yün giyinmek, Yahyâ aleyhisselâmın; seyahat, Îsâ aleyhisselâmın; fakirlik, efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) hasletleridir.
Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermiyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.
İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâima gördüğünü unutmamaktır. Sebeblerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle olur. (Nefsini öldürmek; nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.)
Menkıbeleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kerâmetleri ve menkıbeleri pekçoktur. Onun ayaklarının, zamanındaki bütün evliyânın omuzları üzerinde olacağı haber verilmiştir. İmâm-ı Vâfî, Târih’inde, Abdülkâdir-i Geylânî’nin (kuddise sirruh) kerâmetleri ile ilgili olarak şöyle demektedir: Kerâmetleri, sayılamıyacak kadar çoktur. Dinde imamlık derecesine çıkanlardan, onun kerâmetlerinin tevâtür hâline geldiğini duydum. Bu dînin âlim ve velîleri söz birliği ile diyorlar ki, Abdülkâdir-i Geylânî’den görüldüğü kadar, hiçbir velîden kerâmet görülmemiştir.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Abdülkâdir-i Geylânî, vilâyet-i Muhammediyyenin son noktasına ulaşmıştır. Bu ümmette en çok kerâmet ondan görülmüştür. Birgün hutbe okurken, Hızır aleyhisselâmın, kapının önünden geçmekte olduğunu görmüş ve: “Ey İsrâiloğlu, gel de, hazret-i Muhammed’in ( aleyhisselâm ) mübârek sözlerini dinle!” buyurmuştur.
Gavs-ül-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî ve menkıbeleri hakkında çok sayıda, kıymetli kitaplar ve risaleler yazılmış, tabakat kitaplarında uzun anlatılmış, çok kıymetli sözler söylenmiştir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, ilimde çok yüksek derecede idi. Birgün, biri huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okudu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Çeşitli yönlerden tefsîr ediyordu. O mecliste okunan âyet-i kerîmelerin, tam kırk çeşit tefsîrini yaptı. Yaptığı her çeşit tefsîrinin delîlini gösterdi. Gösterdiği delîlleri de gayet geniş bir şekilde izah etti. Orada bulunanlar, yaptığı onbir çeşit tefsîri anlayabildiler. Bundan sonrası o kadar derindi ki, anlayamadılar. Orada bulunanlar, hayretler içinde kaldılar. Sonra da: Sözü bıraktım. Şimdi Kelime-i tevhîde geldik, “La ilahe illallah” dedi. Bunu söyler söylemez, orada bulunanları bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. O hâl sebebiyle, sahraya dağıldılar.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Yirmibeş sene sahralarda dolaşıp, yerden biten otları yemeden, derelerdeki sulardan içmeden ve bir kerre içince, bir yıl veya daha çok müddet susuz durmadan, insanlar içinde oturup, onları irşâda başlamadım. Ben sahralarda dolaşırken, “Ol” sözü ile ihsân olundum. Ondan sonra çok yiyecek maddeleri buldum, istediğimi yerdim. Dağdan bir parça koparınca elimde helva olurdu, yerdim. Kuma tuzlu su dökerdim, tatlı su olurdu içerdim. Sonra Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek bunları terk ettim.”
Mâşukluk makamında, gök kubbe altında, Gavs-ül-a’zam gibi bir kimse gelmemiştir ve gelmez. Şeyh Ebû Midyen Magribî buyurdu: Hızır aleyhisselâma rastladım. Asrımızdaki doğu ve batıda bulunan meşâyıhı sordum. Ferd-i efham ve Gavs-ül-a’zamı sordum. Cevâbında: “O, Sıddîkların İmâmı, âriflerin hucceti, ma’rifetin rûhudur. Evliyâ arasında şânı büyüktür” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî ( radıyallahü anh ) birgün abdest almıştı. O anda, bir kuş üzerini kirletti. Başını kaldırdığında, kuş uçuyordu. Bakışı ile beraber, yere düşüp öldü. Elbiseyi temizleyip, sattırdı. Parasını sadaka olarak dağıttı. Üzerine sinek konmazdı. Bu husûsda da Ceddi Resûlullahın ( aleyhisselâm ) verasetine (mirasına) kavuşmuştu.
Bağdad’ın âlim ve fâdıllarından biri, Cum’a namazından sonra, talebesi ile birlikte, kabirleri ziyârete ve ölüler için Fâtiha okumağa gidiyordu. Yolda siyah bir yılan gördü ve elindeki bastonuyla vurup öldürdü. O anda uzun bir duman gelip onu örttü. Gözden kayboldu. Talebesi şaştı kaldı. Bir saat sonra kaybolan o zâtı geliyor gördüler. Karşılamağa gittiler. Üzerinde gayet süslü kıymetli bir elbise gördüler. Hâlini ve elbisesini sordular. Şöyle anlattı: Duman beni Örtünce, beni kapıp tuttukları gibi bir adaya götürdüler. Denizin dibine indirdiler. Cinlerin pâdişâhının huzûruna götürdüler. Pâdişâh, elinde kınından çekilmiş bir kılıçla taht üzerinde oturuyordu, önünde ise, başı ezilmiş ölü bir genç vardı. Başından gövdesine doğru kan akıyordu. Benim için, adamlarına; “Bu kimdir?” diye sordu. Bu gencin katilidir dediler, öfkeyle bana baktı ve: “Ey şehrin üstadı, bu genci niçin sebebsiz yere öldürdün?” dedi. Reddettim ve: “Allah korusun! Onu ben öldürmedim. Bana iftira ediyorlar” dedim. Cin pâdişâhına, onun öldürdüğünün alâmeti, elindeki bastonudur. Buyurun bakın, bastonu kanlıdır dediler. Bastonumdaki kanı görüp: “Bu kan nedir?” dedi. Bu bastonla bir yılan öldürdüm, onun kanıdır dedim. “Ey insan, o yılan benim bu oğlumdur” dedi. Sonra sustu, bir an durdu ve kadıya dönüp: “Bu adam, adam öldürdüğünü ikrâr etti. Sen de katline hükmet” dedi. Kâdı katlime karar verdi. Müftî de, hükme uygun fetvâ verdi. Kılıcı ile bana vurmak istedi. Kalbimden iltica edip, şeyhim, üstadım, Gavs-üs-Sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî’den yardım istedim. O anda bir adam göründü. Nûr yüzlü idi. “Bu adamı öldürme! Çünkü o, evliyânın Sultânı Gavs-ül-a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin ( radıyallahü anh ) talebelerindendir. Bunun yüzünden sana sitem eder, gücenirse, o hazrete ne cevap verirsin?” dedi. Gavs-ül-a’zamın ismini duyar duymaz, kılıcı elinden attı ve: “Ey şehrin üstadı, Gavs-ül-a’zama olan hürmetimden seni affettim. Şimdi bize İmâm ol ve oğlumun cenâze namazını kıldır ve mağfiret olunması için duâ eyle” dedi. Sonra bana, süslü, değerli bir elbise giydirdi ve beni, buradan kapıp götürenlerle buraya gönderdi.
İmâm-Hasen-i Askeri ( radıyallahü anh ), seccadesini eshâbından birine emânet bırakıp, Gavs-ül-a’zama ulaştırmasını vasıyyet etti. Onu muhafaza edip, ömrünün sonunda, güvenilir birine emânet edip, aynı vasıyyeti yapmasını, böylece elden ele, hicrî beşinci asrın ortalarında, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî ismi ile meşhûr Gavs-ül-a’zam zuhur edince, ona verilmesini ve kendisinden ona selâm söylemesini tavsiye etti.
Gavs-ül-a’zam, Medîne-i münevvereden Bağdâd-ı Dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavs-ül-a’zam ona: “Sen kimsin?” buyurdu. Hırsız, ben çölde yaşıyanlardanım dedi. Gavs-ül-a’zam ona, isminin ma’siyet (günah) mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sahibi kişinin Gavs-ül-a’zam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni hırsıza söyledi ve: “Evet, ben Abdülkâdir’im” buyurdu. Hırsız, derhal düşüp mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden: “Ey Seyyid Abdülkâdir, Allah için bana bir ihsânda bulun!” sözleri çıktı. Gavs-ül-a’zam, hâline acıdı ve kalbinin düzeltilmesi için, Allahü teâlâya duâ etti. Hitâb geldi: “Ey Gavs-ül-a’zam, hırsızı doğru yola götür. Onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!” Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, değerli, nefis, süslü elbise giyerdi. Bir defa yedibin dinarlık, bir sarık yaptırdı. Bir muhtaç gördü ve bu sarığı ona hediye etti.
Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine tâbi olup talebesi olmuştu. Talebe olmasından önce, bu kadına, ahlâksız bir adam âşıktı. Bu kadın dağda iken, bir ihtiyâç için bir mağaraya girdiğinde o adam da, ardından mağaraya girdi. Kadına yanaşıp, onun namusunu kirletmek istedi. Kadın kaçacak, saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a’zamın ismini söyleyip: “Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a’zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!” deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a’zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan na’linler vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, na’linler kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular, vurdular. Ahlâksız öldü ve na’linler vurmağı bıraktılar. Kadın, o mübârek na’linleri alıp, hazret-i Gavsa getirdi ve başından geçeni anlattı.
Birgün bulunduğu mezhebden başka mezhebe geçmek hakkında düşündü. O gece, bütün eshâbı ile beraber Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’i ( radıyallahü anh ) gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden rica ediyor ve: “Ey Allahın Resûlü, oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zaîf ihtiyârı himâye etsin” diyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) tebessüm buyurarak: “Ey Seyyid Abdülkâdir, bu şeyhin ricasını kabûl et” buyurdu. Resûlullahın emri ile, onun ricasını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgahında kıldı. Hâlbuki o gün Hanbelî namazgahında İmâmdan başka kimse yoktu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri oraya gelince, çok kimseler de ardından gelip, mescidde boş yer kalmadı. Râvî der ki: Eğer Gavs-ül-a’zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgahında hâzır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı.
Gavs-ül-a’zam birgün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel ( radıyallahü anh ), kabirden çıktı. Elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed: “Ey Seyyid Abdülkâdir, fıkıh, tasavvuf, helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Hicrî beşyüzyirmibir senesi Şevval ayının onaltısı olan Salı günü Öğleden önce, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun? buyurdu. Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasihlerinin yanında nasıl konuşurum? dedim. Ağzını aç! buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa mübârek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve: “İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve va’zlar ile Rabbinin yoluna çağır.” buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana: “Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?” diyordu. Babacığım! Nutkum tutuldu, konuşamıyorum dedim. Ağzını aç buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defa saçtı. Niçin yediye tamamlamadınız? dedim. Resûlullaha karşı olan edebimden buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmağa başladım.”
Gavs-ül-a’zam birgün bir mahalleden geçerken bir müslümanla bir hıristiyanın münâkaşa ettiklerini gördü. Sebebini sordu. Müslüman: “Bu hıristiyan, bizim peygamberimiz, sizin peygamberinizden üstündür diyor, ben ise, bizim peygamberimizin üstün olduğunu söylüyorum” dedi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Îsâ aleyhisselâmın Muhammed aleyhisselâmdan üstün olduğunu hangi delîlle isbât ediyorsun?” buyurdu. Hıristiyan, bizim peygamberimiz ölüyü diriltti dedi. Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ): “Ben peygamber değilim. Sâdece Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma uyan bir müslümanım. Eğer ölüyü diriltirsem, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma inanır mısın?” buyurdu. Hıristiyan, inanırım dedi. Gavs-ül-a’zam: “Bana, harâb olmuş, eski bir kabir göster ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) üstünlüğünü gör!” buyurdu. Eski bir kabir gösterdi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Sizin peygamberiniz ölüyü diriltmek istediği zaman, hangi sözleri söylerdi?” buyurdu. Hıristiyan, “kum bi iznillah = Allahın izni ile kalk, diril” söylerdi, dedi. Bunun üzerine Gavs-ül-a’zam, ona: “Bu gösterdiğin kabirde yatan kişi, dünyâda şarkıcı idi. İstersen onu şarkı söyler hâlde dirilteyim, nasıl istersen öyle yapayım!” buyurdu. Peki, öyle olsun dedi. Gavs-ül-a’zam kabre döndü ve: “Allahın izni ile kalk!” buyurdu. Kabir açıldı ve ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hıristiyan bu kerâmeti görünce, Peygamberimizin üstünlüğünü ikrâr edip, Gavs-ül-a’zamın elinde müslüman oldu.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ) zamanında, Bağdad’da tâ’ûn hastalığı vâki oldu. Hergün binlerce erkek ve kadın ölüyordu. Bağdad ehâlisi, Gavs-ül-a’zama, bu öldürücü hastalıktan şikâyet ettiler. “Medresemizin avlusundaki otlardan döğünüz ve yiyiniz, Allahü teâlâ, hastalara bununla şifâ verir ve tâ’ûnu kaldırır” buyurdu. Buyurduğu gibi yaptılar, hastalar iyileşti ve Allahü teâlâ, onlardan tâ’ûnu kaldırdı. Hastalar çok olduğu ve izdiham had safhaya eriştiği için, Gavs-ül-a’zam: “Medresemiz suyundan bir damla içene, Allahü teâlâ şifâ verir” buyurdu. İsanlar, o mübârek medresenin suyundan içtiler ve tam sıhhate kavuştular. Zamanında Bağdad’da bir daha tâ’ûn hastalığı görülmedi.
Ebü’l-Feth Hirevî anlatır: “Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî’ye kırk sene hizmet ettim. Bu müddet içerisinde, sabah namazlarını, yatsının abdesti ile kıldığını gördüm. Ne zaman abdesti bozulsa, o zaman abdest alır, iki rek’at namaz kılardı. Yatsı namazını kılıp, husûsî odasına girer, beraberinde o odaya kimse giremezdi. Sabahleyin odadan çıkardı.” Yine Hirevî anlatır: “Bir gece Şeyhin yanında yattım. Gecenin evvelinde namaz kıldığını gördüm. Namazı çok uzun sürmedi. Sonra gecenin üçde biri geçinceye kadar zikretti. El-Muhît, er-Rab, eş-Şehîd, el-Hasîb, el-Fa’âl, el-Hallâk, el-Hâlık, el-Bârî, el-Mûsâvvir derdi. Gördüm ki, zaîflemiş, küçülmüş idi. Ardından kendisini çok büyük gördüm. Ya’nî bir küçülüyor, bir büyüyordu. Sonra havada yükseliyor, yükseliyor, gözümden kayboluyordu. Sonra ayakta namaz kıldı. Uzun sûreler okudu. Gecenin üçde ikisi böyle geçti. Secdeleri, gerçekten çok uzun idi. Sonra müteveccih, müşâhid ve murâkıb olarak oturur, sabah vaktine yakın zamana kadar öylece dururdu. Sonra duâ eder, yalvarır, yakarır, kulluğunu Rabbine arz ederdi. O esnada, kendisini, bakan gözlerin dayanamıyacağı bir nûr kaplardı. Yanında, “Selâmün aleyküm, Selâmün aleyküm” seslerini duyardım. Kendisi bu selâmlara cevap verir; bu hâl sabah namazına çıkıncaya kadar devam ederdi. Hızır aleyhisselâmla çok defalar görüşmüştür.”
Mısır’da bir tüccâr vardı. Gavs-ül-a’zam hakkında kuvvetli i’tikâd, hâlis ihlâs sahibi idi. Kalbinde, vasıtasız olarak, onun şerefli yolunda sülûk etme arzusu vardı. Ya’nî Gavs-ül-a’zamın huzûruna gidip, bizzat onun elinde tarîkatine girmek arzusundaydı. Çeşitli engeller sebebiyle kırk sene içinde bu niyet ve arzusuna kavuşamadı. Sonra yola çıkıp Bağdad’a vardı. Gavs-ül-a’zamın âhırete intikâl ettiğini işitti. Muradına kavuşamamaktan ötürü canına kıymak istedi. Kabrini ziyârete geldi. Ziyâret edebini takındı. Gavs-ül-a’zam kabrinden çıkıp, elini tuttu tövbe ettirdi ve onu talebeliğe kabûl etti. Bu zâtla üçyüz kişi irşâd şerefine kavuştu ve Allahü teâlâya vâsıl oldular, İslâm âlimleri bu şekilde olan intisabın sahih ve sâdık olduğunu söylemişlerdir.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), bir defa Medîne-i münevvereye geldi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ravda-i mutahharasını kırk gün ziyâret edip, ayakta durdu ve ellerini göğsünün üzerine koyup şu iki beyitle münâcaat etti:
Günâhlarım denizin dalgalarından da çok,
Yüce dağlara benzer, hattâ daha da büyük;
Ve lâkin affedici kerîmin huzûrunda,
Sinek kanadı kadar, hattâ daha da küçük.
Bir başka zaman da gelip, Hücre-i şerîfenin yakınında bir dörtlük daha okudu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek eli göründü, müsâfeha etti, öpüp başına koydu.
Bir kadın, çocuğunu, Abdülkâdir-i Geylânî’ye ( radıyallahü anh ) getirip: “Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu azâd edip, size getirdim” dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona mücâhede ile emretti. Tarikatta sülûke başlattı. Bu şekilde devam ederken, birgün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve az uyumak sebebiyle, zaîf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. “Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer” dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup: “Kum bi-iznillâh”, ya’nî Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitaben: “Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!” buyurdu.
Meclisinin üzerinde kırlangıç uçup, sesi ile, orada bulunanları meşgûl etti. Abdülkâdir-i Geylânî: “Ey rüzgâr, bu kuşun başını al!” buyurdu. Buyurması ile beraber, kuşun yere düşmesi bir oldu. Ama başı bedeninde değil, başka yere düşmüştü. Şeyh hazretleri kürsîden inip, o kırlangıcı eliyle aldı. Diğer eliyle de üzerini okşadı ve Besmele okudu. Kuş hemen dirildi ve uçtu.
Yanından geçmekte olan ve sultâna âit şarabı taşımakta olan üç kişi ve bir emîr, ya’nî subay vardı. Şeyh onlara hitâben: “Durun!” buyurdu. Dinlemediler. Hayvana dur, buyurdu. Hayvan durdu. Hayvanın yanında olanlara kulunç ârız olup, bağrışmağa başladılar. Yaptıklarına tövbe ettiler, ağrıları geçti. Şarap ise, sirke olmuştu. Küpleri, damacanaları açınca, içlerinde şarap değil, sirke olduğunu ibretle gördüler. Meclisindeki talebelerinden biri rahatsızlandı. Hareket edemiyordu. Yardım ister gözle, hocasına baktı. Bunun üzerine Abdülkâdir-i Geylânî, hemen va’z kürsüsünün merdiveninden indi. Ama kürside insan başı gibi bir baş, sonra omuzları ve göğsü göründü. Daha sonra kürside Şeyhin şeklinde, onun konuşma ve sesinde birisi va’za devam ediyordu. Şeyh ise, o talebesiyle meşgûl oluyordu. Başını elbisesinin yeni ile örtmüştü. Talebe birden kendini sahrada gördü. Yanında akar su ve ağaç vardı. İhtiyâcını rahatça giderdi, dereden abdest aldı, namaz kıldı. Selâm verince, Abdülkâdir-i Geylânî, üzerindeki örtüyü kaldırdı. Şaşılacak şey! Kendini, mecliste arkadaşlarının arasında buldu. Şeyh ise, eskisi gibi, kürsüde durup va’z ediyordu.
Ramazân-ı şerîfte birgün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a’zamı iftara da’vet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin da’vetini kabûl etti. Aynı anda da’vet edenlerin evlerinde iftarda bulundu. Onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad’a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-a’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-a’zam, o hizmetçisine dönerek: “Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin da’vetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim” buyurdu.
Gavs-ül-a’zam birgün, va’z için minberde oturuyordu. Birden sür’atle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı ve eski yerine oturdu ve va’z ile meşgûl oldu. Orada bulunanlardan birisi, ne oldu diye suâl edince: “Ceddim Resûlullahı ( aleyhisselâm ) gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Haya edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeğe başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara va’z etmemi emr etti, dedi.
Gavs-ül-a’zam daha genç iken, Şeyh Hammâd’a geldi. Şeyh Hammâd ayağa kalktı ve Onu karşıladı: “Merhaba metin dağ, sarsılmaz tepe” deyip, onu yanına oturttu ve biraz konuştuktan sonra: “Sen, asrındaki âriflerin seyyidi, efendisisin” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir Cum’a günü va’z ediyordu. Cemâat ise, onun dilinden saçılan ma’rifet ve sırlarla dolu kıymetli sözleri can kulağı ile dinliyorlardı. Cemâat arasında Şeyh Ali Hinî, Şeyh Baka, Şeyh Ebû Sa’îd Kaylevî, Şeyh Ebü’n-Necîb Abdülkâhir Sühreverdî, Şeyh Ebû Mükerrem, Şeyh Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Ali, Şeyh İbrâhim Nehrevânî, Şeyh Câyegîr, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs, Şeyh Mâcid, Şeyh Osman bin Merzûk, Hâce Yûsuf Hemedânî, Şeyh Arslan Müsekkî, Şeyh Sıdk-i Bağdadî, Şeyh Mübârek bin Ali, Şeyh Şehâbeddîn Sühreverdî ve diğer birçok büyük zât vardı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri va’z ettiği sırada, bir ara; “Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir” buyurdu. Orada bulunan evliyâdan, önce Şeyh Ali Hinî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin ayağını tutup, kendi boynu üzerine koydu. Diğerleri de böyle yaptılar. Hâttâ orada bulunmayan evliyâ zâtlar da böyle buyurduğundan haberdâr olup, onu tasdik ederek boyunlarını eğmişlerdir.
Receb ed-Dârî şöyle anlatmıştır: Hicretin 616. yılında, Şam’da Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin oğlu Şeyh Mûsâ’dan dinledim. Şöyle anlatıyordu: Rahmetli babam birgün buyurdular ki: “Bir vakit Berye’ye (çöle) çıkıp orada bir müddet kaldım. İçecek su bulamadığım için çok fazla harâretlenmiştim. Allahü teâlâ üzerime bir bulut gönderdi. O buluttan yağmur yağdı. Kana kana su içtim. Sonra bir parıltı ve onun içinden bir sûret görür gibi oldum. O sûret tarafından bana şöyle bir hitâb geldi: “Yâ Abdülkâdir! Ben senin Rabbin ve Halikınım, senin için muharremâti ve senden başkaları için haram kıldığım şeyleri sana helâl kıldım.” Ben hemen: “E’ûzü -billahi- mineşşeytânirracîm” dedim. Ve yanımdan git mel’ûn diye onu kovdum. Sonra o gördüğüm nûr zulmete döndü ve o sûret de bir duman oldu. Nihâyet bana yine hitâb ederek: “Ey Abdülkâdir! Rabbinin hükmiyle senin ilmin ve yüksek derecelerine ve hakîkate vukûfunla benim vesvesemden ve aldatmamdan kurtuldun. Ben, şimdiye kadar tarikat ehlinden yetmiş kişiyi böylece kandırıp doğru yoldan çıkarmıştım” dedi. Ben de ona; “Ey mel’ûn, benim kurtulmam, ancak Rabbimin fadlı, lütfu ve ihsânı iledir” diye cevap verdim. Babama: “Bu sesin, şeytanın sesi olduğunu nasıl bildin?” diye sordukları zaman “Şeytanın (Sana haramları helâl kıldım) sözünden anladım” diye buyurdu.
Ma’rifetler sahibi Şeyh Abdullah-i Belhî, Havârik-ül-ahbâb fî ma’rifetil-aktâb kitabının yirmibeşinci babında, Kutb-ül-ibâd Gavs-ül-bilâd Hâce Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’yi ( radıyallahü anh ) anlatırken diyor ki: Hâcegî Sermest’ten duydum, o da Buhârâ’da yaşayan ve oturan kâmil meşâyıhdan duydu. Onlar şöyle anlatırlardı: “Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), birgün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönmüş, güzel bir koku almış ve: “Benim vefâtımdan yüzelliyedi sene sonra, Muhammedî meşreb birisi dünyâya gelir. İsmi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’dir. Bana mahsûs ni’metlere kavuşur” buyurdu. Gerçekten öyle oldu.
Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretleridir. O, Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri hakkında şu şiiri söylemiştir.
“Pâdişâhı her dû âlem Şah Abdülkâdirest.
Server-i evlâd-ı Âdem Şah Abdülkâdirest.
Âfitâb-ı Mâhitâb-ı Arş, Kürs ve Kalem,
Nûr-i kalb ez nûr-i a’zam Şah Abdülkâdirest.”
Tercümesi:
“Her iki âlemin sultânı Şah Abdülkâdir’dir.
Evlâd-ı Âdem’in serveri (reîsi) Şah Abdülkâdir’dir.
Arş’ın, Kürsî’nin, Kalem’in, hem Güneş’i hem Ay’ı.”
En üstün nûrdan bir kalb nûrudur, Şah Abdülkâdir.”
Eserleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin pekçok eserleri olup, başlıca eserleri şunlardır:
1. Günyet-üt-tâlibîn, 2. Fütûh-ülgayb, 3. Feth-ur-Rabbânî, 4. Füyûzât-ür-Rabbâniyye, 5. Hizbü Beşâîr-il-hayât, 6. Cilâ-ül-hâtır, 7. Mevhib-ür-Rabbâniyye, 8. Yevâkît-ül-hikem, 9. Behcet-ül-esrâr, 10. Tuhfet-ül-müttakîn, 11. Hız-ür-recâ vel-intihâ, 12. Risâlet-ül-Gavsiyye, 13. Merâtib-ül-vücûd, 14. Mi’râc-i Latîf-i meânî, 15. Vusul ilallah, 16. Umdet-üs-sâlihîn, 17. Sittüm mecâlis, 18. Mektûbât-ı Geylânî, 19. Kenz-ül-a’zam, 20. Hizb-ül-hayrât, 21. Hizb-üt-tazarru vel-ibtihâl, 22. Beşâir-ül-hayrât, 23. Esrâr-ül-esrâr, 24. Mecmûa-i evrâd, 25. Delâil, 26. Manzûme-i lâmiyye, 27. Manzûme fit-tevessül bi esmâ-illah-il-hüsnâ, 28. Kasîdet-üt-tasavvufiyye bil-esmâ-il-hüsnâ, 29. Kasîdet-ül-latîfe, 30. Kasîde-i Tâiyye, 31. Kasîde-i mîmiyye, 32. Kasîde-i Ayniyye, 33. Muhtasar fî ilm-iddîn, 34. Risâletün fit-tevhîd, 35. Risâletün fil-vasiyye, 36. Sırr-ül-esrâr ve mazhar-ül-envâr, 37. Sırr-ül-vehhâc fî leylet-il-mi’râc, 38. Usûl-üs-seb’a, 39. Vasıyyetti Gavsiyye, 40. Virdü hısn-ül-hasîn, 41. Risâletün fî meâni-il-esmâ-il-hüsnâ, 42. Melfûzât-ı Geylânî, 43. Dîvân-i Gavs-ül-a’zam.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hayâtını ve menkıbelerini anlatan çok eser yazılmıştır. Onun hakkında yazılan ve büyüklüğünü anlatan eserlerden bir kısmı ve müellifleri şunlardır:
1. Envâr-ün-nâzır (Allâme Ebû Bekr Abdullah bin Nasr Bağdadî).
2. Behcet-ül-esrâr ve ma’den-ül-envâr (Şeyh-ül-İslâm Ebü’l-Hasen Ali Nûreddîn).
3. Ravdât-ün-nâzır (Firûzâbâdî).
4. Gıbdat-ün-nâzır (Şihâbüddîn Ahmed İbni Hâcer Askalânî).
5. Hülâsât-ül-mefahir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
6. Esnel-mefâhir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
7. Dürer-ül-cevâhir (İbn-i Mülakin).
8. Kalâid-ül-cevâhir (Şemsüddîn Muhammed bin Yahyâ el-Ensârî).
9. Nüzhet-ül-hâtır (Ali bin Sultan).
10. Dürr-ül-fakîr (Es-Seyyid Abdülkâdir bin eş-Şeyh Ayderûs Yemenî).
11. Zübdet-ül-esrâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (Abdülhak Dehlevî).
12. Zübdet-ül-âsâr fî ahbâr-i Kutb-ül-ahyâr (Abdülhak Dehlevî).
13. Ravd-ün-nevâzır (Muhammed bin Sa’îd).
14. Nüzhet-ün-nâzır (Ebû Muhammed Abdüllatîf bin Ahmed).
15. Eş-Şeref-ül-Bâhir (Mûsâ bin Muhammed Bealbekî).
16. El-Cenaddânî (Ca’fer bin Hasen).
17. Ravad-ül-Besâtîn (Muhammed Emîn Tûnûsî).
18. Sultân-ül-ezkâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (İbn-i Şah Hemedânî).
19. Güldeste-i kerâmât.
20. Nesr-ül-cevâhir (Muhammed Sıbgatullah).
21. Zeyn-ül-mecâlis. Bunlardan başka çeşitli dillerde pekçok eser yazılmıştır.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî yaşamak, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.”
“Allahü teâlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allahtan başkasına yönelmemesidir.”
“Bid’at yoluna sapmayınız! İtâat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz! özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız.”
“Şükrün esâsı, ni’metin sahibini bilmek, bunu kalb ile i’tirâf etmek ve dille söylemektir.”
“Allah için hâline sabr eden fakir, Allaha şükreden zenginden daha değerlidir. Hâline şükredebilen fakir ise, şükreden zenginden ve sabreden fakirden daha üstündür.”
“Nefsinin peşine düşüp de, rehberi, yol gösterici hakîkî âlimleri dinlemeyen kimse, gerçekten nasîbsizdir.”
“İnsan, kendini Kelime-i tevhîd söylemeye, “La ilahe illallah” demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”
“Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona fazla mal ve evlâd vermez. Böylece, Allaha olan muhabbetini engelleyecek bir ortak olmamış olur. Çünkü Allahü teâlâ Gayyur’dur. İbâdette olduğu gibi, sevgide de ortaklığı kabûl etmez.”
“Kim insanlardan birşey istiyorsa, Allahı tanımadığı için istiyor, îmânı, ma’rifeti ve yakîni zaîf olduğu için istiyor.”
“Kalb, dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve onun geçici lezzetlerinden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhıreti sevmiş olamaz.”
“İyi huy sahibi, insanlardan gelen şeylere aldırmaz. Bu hâl ise, herşeyin Allahü teâlânın dilemesiyle olduğunu bilmektendir. Böyle olan kimse, nefsini hakîr görür.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, “Gunyet-üt-tâlibîn” adlı eserindeki Cennet, Cehennem ve tövbe bahsinden seçmeler:
Biliniz ki, Cehenneme girmek küfür sebebi iledir. Azâbın arttırılması, derecelerin aşağı olması, günah ve çirkin ameller ve işlerledir. Cennete girmek ise, îmân iledir. Ni’metlerin arttırılması ve yüksek derecelere kavuşmak, sâlih ameller ve güzel ahlâk iledir.
Âhırette olan çeşit çeşit azâblar, Allahü teâlânın, Cehennemlikler hakkındaki gazâb ve kızgınlığı, Cennette olan çeşit çeşit ni’metler ve lezzetler ve sürûrlar, Allahü teâlânın Cennetlikleri için olan rahmeti sebebiyledir.
Allahü teâlânın kullarından, dünyâda kendine mübah edilen şeyi yiyen, ona şükreden, karşılık olarak Cennet lezzetlerinden istediği şey verilir. Bir kimse, dünyâda kendisine mübah kılınan şeyi yemese, Cennetin derecelerinden pay ve nasîbini kendine haram etmiş olur. Bir kimse Cenneti inkâr etse, Cennetten ve Cennetteki bütün ni’metlerden mahrûm olur.
Ebû Hüreyre’den ( radıyallahü anh ) bildirilen hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Meydana gelmesinde asla şübhe edilmiyen kıyâmet günü olunca, insanlar mahşer yerine toplandıkları zaman, halkı bir karanlık kaplar. Âyet-i kerîme gereğince, karanlığın koyuluğundan insanlar birbirlerine bakamaz, birbirlerini göremezler. Ayakta dururlar, insanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ meleklere tecellî eder. İlâhî nûru ile mahşer yeri aydınlanır. Karanlık açılır, insanları, Rablerinin nûru kaplar. Melekler ise Arş’ın etrâfında tavaf etmekte, hamd edip cenâb-ı Hakkı tesbîh ve takdis etmektedirler. İnsanlar saf saf kıyâmda, her ümmet ve cemâat bir tarafta bulunmakta iken, amel defterleri ve mîzân getirilir. Amel defterleri konup, mizan, meleklerden birinin eline asılır. O melek, mizanı bir kere yükseğe kaldırır. Sonra aşağı indirir. Bu zaman Cennetten perde açılıp, Cennet rüzgârı gelmeğe, yayılmağa başlayınca, müslümanlar kendi terlerini misk gibi bulurlar. Hâlbuki kendileri ile Cennet arasında beşyüz yıllık mesafe vardır. Sonra Cehennemden de perde kaldırılır. Koyu bir duman ile Cehennem rüzgârı esmeğe başlayınca, mücrim ve müşrikler terlerini pis ve kerih bulurlar. Hâlbuki onlar ile Cehennem arasında beşyüz yıllık mesâfe vardır. Sonra Cehennem büyük bukağı ve zincirlerle bağlı olduğu ve “Üzerinde ondokuz melek vardır” âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi, ondokuz hâzin ve herbirinin emrinde yetmişbin melek olduğu hâlde itilerek Arasat meydanına getirilir. Ondokuz melekten her biri, kendi yardımcıları ile onu iterler, sağında, solunda ve arkasında yürürler. Her meleğin elinde demirden gürzler vardır.
Cehenneme bağırıp, onu yürütürler. Cehennemin, merkeb anırması gibi, korkunç ve çirkin sesi, şiddet, karanlık ve dumanı, ehline gazâbının şiddetinden meydana gelen alevi ve korkunç taşması vardır. Bu hâl ile Cehennemi getirirler. Onu Cennet ile insanların durduğu yer arasına koyarlar.
İnsanlara doğru bakıp, onları yutmak için, üzerlerine hamle ve hücum eder. Melekler bukağı ve zincirlerle ona mâni olurlar. Kendisinin insanları yutmaktan men’ edildiğini görünce, şiddetle öyle bir feveran ve galeyana gelir ki, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, “Gayz ve gazâbından parça parça olmak derecesine gelir.” Sonra yine bir çeşit avaz ile seslenir, insanlar Cehennemi böyle görünce, kendilerinde meydana gelen korkunç dehşet ile, yürekleri boğazına gelip ne olduklarını şaşırırlar.”
Bir kimse Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Ey Allahın Peygamberi! Bana Cehennemi anlatınız” dediğinde, “Peki” buyurup, şöyle anlatmağa başladı:
“Cehennem şu dünyânın yetmiş büyüklüğündedir. Çok karanlıktır. Yedi bölümü ve her bölümünde otuz kapısı ve her kapının üç gecelik genişliği vardır. Onu yetmiş bin melek tutar. Bu melekler çok kuvvetlidir. Yüzleri ekşi, gözleri ateş, renkleri ateş alevi gibidir.
Burun deliklerinden büyük alevler, korkunç duman saçılır. Onlar Allahü teâlânın emrini ve buyruğunu beklerler” buyurdu. Yine Resûlullah buyurur: “Bu hâl ile Cehennem Allahü teâlâdan secde için izin ister. Secdesine izin verilince, Cehennem Allahü teâlânın dilediği kadar secde eder. Allahü teâlâ secdeden kalk buyurur ve:
Hamd ve sena o Allaha mahsûstur ki, kendisine âsî olanlardan intikam almak için beni yarattı. Ve mahlûkatından hiçbir şeyi benden intikam almak için yaratmadı” der.”
Hadîs-i şerîfte yine geldi ki: “Cehennem bundan sonra açık ve fasih bir dille: “Bundan bana hamd etmeyi nasîb eden Allahü teâlâya hamd olsun” der. Sonra büyük bir heybetle, şiddetli bir ses ile kükreyince, mukarreb meleklerden, Peygamberlerden ve Arasatta bulunanlardan her biri bu sesten ürkerler. Sonra ikinci defa kükrer. Mahşerdekilerin gözlerinden yaşlar akar. Üçüncü defasında, yüksek bir sesle öyle bağırır ki, insan ve cinden ne kadar çok ameli olursa olsun düşmiyen kalmaz. Dördüncü defa kükreyip bağırınca, kimsenin konuşmağa mecali kalmaz. Ancak Cebrâil ve Mîkâil ve İbrâhim Halîlullah Arş-ı a’lâya yapışıp, hepsi nefsî nefsî deyip cenâb-ı Hakka yalvarırlar.”
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) devamla; “Bundan sonra, Sırat, Cehennem üzerine kurulur. O Sırat için yediyüz bölüm ve uzun müddet eğlenip kalacak yer vardır. Her bölümün uzunluğu yetmiş yıllık yoldur. (Ba’zı rivâyette yedi bölüm vardır.) Sırat’ın boyu, birinci tabakadan, ikinci tabakaya kadar beşyüz yıllık yoldur. İkinciden üçüncüye, üçüncüden dördüncüye, dördüncüden beşinciye, beşinciden altıncıya, altıncıdan yedinciye kadar da beşer yüz yıllık yoldur. Yedinci tabaka, diğer tabakaların en sıcağı, en derini ve ateş bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlisidir. Dünyâ (Yâ’nî en yakın) tabakası ve Cehennemin birinci tabakasıdır. Onun alev ve ateşi Sırat’ın sağ ve solundan üç mil yükseğe çıkar. Her tabaka, üstünde bulunan tabakadan azâbların çeşidi, ateş ve hararet bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlidir. Her tabakada deniz, nehir, dağ ve ağaçlar vardır. Her dağın uzunluğu yetmiş bin yıllık mesafedir. Her tabakada yetmiş dağ vardır. Her dağın yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmiş bin zehirli, dikenli ağaç vardır. Her ağacın yetmiş bin dalı, her dalında, yetmiş yılan ve akrep ve her yılanın boyu birkaç kilometredir. Akrepler büyük develer gibidir. Her ağaçta bin meyve ve her meyve, şeytanlar başı denilen, korkunç ve bed (çirkin) görünüşlü yılan gibidir. Her meyvede yetmiş kurt, her kurdun boyu yüz metre kadardır. Ba’zı meyvelerde kurt olmayıp, ancak diken vardır.” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennem yedi kapı ve yedi tabakadır. Her tabakada yedi vadi, her vadinin derinliği yetmiş bin yıllık mesafedir. Her vadinin yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmişbin mağara vardır. Her mağarada yetmiş bin yarık ve çatlak vardır. Her yarık, yetmiş yıllık yoldur. Her yarıkta yetmiş bin yılan vardır. Her yılanın ağzında yetmiş bin akrep, her akrebin yetmiş bin kuyruğu vardır. Her kuyruğunda ayrı ayrı zehir ve ağu bulunur. Cehenneme giren kâfir ve münâfıkların hepsi, bunların herbirinin elem ve şiddetini tadacaktır.”
Yukarıda açıklandığı şekilde, insanlar korku ve dehşetlerinden dizleri üzerine çökmüş oldukları hâlde, Cehennem azgın deve gibi harekete gelir. Bu durumda yüksek bir ses duyulur. Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve velîler yerlerinden kalkarlar. Sonra kul haklarının görüldüğü bir yere, daha sonra bir başka yere gelirler. Üçüncüsünde Allahü teâlânın huzûruna çıkarılırlar. Bu durumda amel defterleri uçup gelir ve insanların eline düşer. Ba’zısının amel defteri sağ tarafından, ba’zısının sol tarafından, ba’zısının da arka tarafından verilir. Amel defteri sağından verilenlere, nûr-i ilâhîden nûr verilir. Hâllerinin iyiliği için kendileri tebrik edilir. Sıratı, Allahü teâlânın rahmeti ile geçerler. Cennete girerler. Cennet melekleri onlara, elbiseler, binekler ve buraklar ve onlara lâyık şeyleri, girecekleri cennetlerin kapıları önünde verip, onları karşılarlar. Onlar gidecekleri yerlere ayrılırlar. Köşk ve saraylarına sevinçle varırlar. Zevcelerinin yanlarına gidip, dillerin anlatamadığı, gözlerinin göremediği, kalblerinden getiremedikleri zevcelerine bakarlar. Yerler, içerler ve süslerini takarlar. Kendilerine ayrılan zevceleri ile sohbet ederler. Sonra kendilerinden hüzün ve kederi gideren, hesablarını kolaylaştıran yaratanlarına hamd ederler. Sonra Rablerinin kendilerine verdiği şeylere: “Bize hidâyet veren Allahü teâlâya hamd olsun. O hidâyet etmeseydi, hidâyete eremezdik” meâlindeki âyetini okurlar ve şükrederler.
Dünyâda yakînleri, îmânları ve tasdikleri olduğundan, Allahü teâlâdan korkup, yine O’ndan ümid edenlerden oldukları hâlde, âhıret için öncelik verdikleri sâlih amelleri sebebiyle gözleri aydın olur. Bu durumda kurtulacaklar kurtulmuş, kâfirler veyl ve helake düçâr olmuş olurlar.
Amel defterleri sol tarafından ve arkalarından verilenlerin yüzleri siyah, gözleri gök ve mavi olur. Burunlarına dağ (damga) vurulur. Cesedleri büyür, derileri kalınlaşır. Amel defterine bakıp, Kehf sûresi, kırkdokuzuncu âyet-i kerîmede bildirildiği üzere meâlen; “Küçük ve büyük günahlardan bir teki bile terkedilmeyip, hepsi sayılmış, yazılmış” gördüklerinde korkarlar ve kendilerine esef ederler, eyvah helak olduk derler. Hâl ve şanları kötü, zanları bozuk, ümîdleri kesilmiş, korku ve dehşetleri kuvvetli, gam ve kederleri artık ve haddinden fazla olur. Onlar kalbleri sarsan, gözleri ağlatan keskin ve şiddetli emri, ağlatan, inleten büyük olaylar gördüklerinden, dehşetin çokluğundan başları eğilmiş, gözlerini zül ve hakaret kaplamış, belleri bükülmüş oldukları hâlde gözlerini Cehenneme dikerler. Kendilerine bakamazlar. Bu durumda Rablerinin kulu olduklarını söylerler, günahlarını i’tirâf ederler. Onların bu ikrâr ve i’tirâfları, Mülk sûresinin onbirinci âyetinde bildirildiği gibi, ebedî Cehennemde kalmalarına hüküm verilmiş olmaktan başka hiçbir fâide vermez.
Yine Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:
“İnsanlar, Allahü teâlânın huzûrunda dizleri üzerine çökerler. Günah ve kusurlarını i’tirâf ederler. Hayretlerinin çokluğundan ve dehşete kapılmalarından ötürü gözleri bulanıp görmez olurlar. Kalbleri anlıyamaz olur. A’zâ ve organları rahatsız ve kudretsiz olup, konuşamazlar. Âyet-i kerîmede bildirildiği şekilde, kendileri ile yakınları ve akrabaları arasında, yaklaşma ve birleşme kesildiğinden, birbirleriyle görüşmeğe, birbirlerinin hâlinden konuşmağa, onlara sormağa güçleri olmaz. Dünyâda iken inkâr ettikleri, inanmadıkları âhıret hâllerini, elem ve kederleri ve çeşit çeşit azâbları yakînen gördüklerinde, Secde sûresi onikinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Yâ Rabbî, gördük ve işittik. Şimdi bizi dünyâya gönder de sâlih ameller işleyelim” derlerse de, istekleri kabûl olmaz. Cehennemde susuz kalırlar. Kendilerine su verilmez. Açtırlar, doyurulmazlar. Çıplaktırlar, giydirilmezler. Mağlûbdurlar, yardım olunmazlar, Mahzûndurlar, sevindirilmezler. Nefslerinde, çoluk-çocuk, mal ve kazançlarında zarar ve ziyandadırlar.
İnsanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ Cehennem hazinedarlarına, bukağı, zincir ve gürzler alarak yardımcıları ile Cehennemden çıkmalarını emreder. Hemen Cehennemden çıkıp, Allahü teâlânın emrini gözetirler. Şakiler onlara bakıp, ellerindeki bukağı ve zincirleri ve elbiselerini gördüklerinde, parmaklarını ısırıp yerler. Kendilerine, eyvah helak olduk deyip, göz yaşlarını yerlere akıtırlar. Ayakları titrer. Her iyilikten me’yus ve ümidsiz olurlar. Bu anda Allahü teâlâ, Cehennem meleklerine, Elhâkka sûresinin otuzbirinci âyetinde olduğu gibi: “Onları tutunuz, zincir ve bukağılarla bağlayınız, sonra Cehenneme atınız” buyurur.
Allahü teâlâ, şakileri Cehennemin hangi tabakasına atmak dilerse, o tabakada görevli zebanîleri çağırıp, onlara: “Bunları alınız” diye emredince, herbirine yetmiş melek yapışıp bağlarlar. Ağır bukağıları boyunlarına, zincirleri kızgınlık ve gadabla burunlarına takıp başları ile ayakları arasını arkaları tarafından bir araya getirirler. Bu durumda bel kemikleri kırılır.
Bu durumda onlar gözlerini dikip, kapaklarını yummadan dururlar. Şah damarları şişer. Boyunlarındaki etler yanıp soyulur. Bukağıların kızgınlığı beyinlerine işleyip, beyinleri kaynar. Ayaklarına kadar derilerine te’sîr eder. Vücutlarından derileri sökülüp, etleri yeşil olup, etlerinden sarı sular akar. Bukağılar boyunlarına konduğu zaman, omuzları ile kulakları arasını doldurur, etlerini yakar. Dudakları yanıp dişleri meydana çıkar. Dilleri korkunç seslerle feryâd eder. Cehennemin yüksek alevleri onların damar ve sinirlerinde kan gibi akar, her parçasına işler. Boyunlarındaki bukağılar, bağlar ve demirlerin kızgınlıklarının çokluğu kalblerine işler. Yürekleri boğazına gelip boğazları şişer. Şişkinlikleri artar. Sesleri kesilir, derileri yanıp mahvolur. Bu durumda Allahü teâlâ Cehennem zebanîlerine, onlara elbise giydirmelerini emreder. Zebanîler, İbrâhim sûresi, ellibirinci âyetinde bildirildiği gibi, onlara siyah ve kokusu pis ve gayet kalın katrandan elbise ve don giydirirler. Bunların hararetinden öyle alevli ateş çıkar ki, bu ateş dağların üzerine konsaydı, büyüklük ve sertliklerine rağmen, erirlerdi.”
Yine buyurdu: “Sonra Allahü teâlâ, Cehennem zebanîlerine, onları kalacakları yere ve herkesi kendi yerine götürünüz buyurur. Cehennem zebanîleri önce onlara vurdukları, taktıkları zincir ve bukağıların daha sert ve uzunları ile gelip, herbir melek o zincirlerden birini alıp bir grubu, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, birbirlerine yaklaşık olarak o zincire dizer, zincirin bir ucunu boynuna alır, onlara arkasını dönerek, onları yüzleri üzerine sürüyerek, o grubun arkasında yetmiş bin melek, onları demirden gürzlerle döverek gider. Onları, elleri boyunlarına, alınları ayaklarına bağlı, sertlik, şiddet ve gazâbla Cehennem kapısına iletip, orada durdururlar.
Sonra melekler Tûr sûresi, ondördüncü âyet-i kerîmesi olan: “İşte bu, sizin dünyâda inanmadığınız ateştir. Bu gördüğünüz azâb büyü müdür? Yâhud siz onu görmez misiniz? Çünkü siz, dünyâda iken ona inanmaz, vahiy ve Kur’ân-ı kerîme büyü, azâba yalan derdiniz. Siz şu ateşe girin, ister o azâba sabredin, ister etmeyip feryâd ve figân edin. İkisi de eşittir. Orada sonsuz kalırsınız. O, dünyâda işlediğiniz şirk ve yalanın cezasıdır” derler.
Cehennem kapısında durdurulduklarında, Cehennem kapıları, onlar için açılır. Şiddetli alev ve dumanlar çıkıp, gökteki yıldızlar kadar kıvılcımlar saçılıp, binlerce yıllık yol mikdarı yukarı çıkarlar. O yüksekten Cehennem ehlinin başlarına düşerler. Saçlarını yakıp, beyinlerini sarsar.”
Yine buyurdu: “Sonra Cehennem yüksek sesle: “Ey Cehennemlikler, bana geliniz. Yakınen biliniz, Rabbimin izzet ve celâline yemîn ederim ki, elbette sizden intikam alırız” diye bağırır. Sonra Cehennem: “Allahü zülcelâl hazretlerine hamd ederim ki, buğz ve gadabı için beni insanlara gazâb edici kıldı. Beni düşmanlarından intikam alıcı kıldı. Yâ Rabbî, hararetim üzerine hararet ekle. Kuvvetime kuvvet ilâve et” diye sena ve duâ eder.
Bu hâlde Cehennemden başka melekler çıkıp. Cehennemliklerden her grubu karşılayıp, onları elleri ile kaldırıp, hor ve zelîl olarak yüzleri üzerlerine atarlar. Yetmişbin yılda Cehennemdeki dağların başına varırlar. Oraya varmadan ve dağ başlarında kalmadan her birinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
Onların Cehennem dağlarının başında ilk önce yedikleri, dışı çok sıcak, çok acı ve çok dikenli zakkumdur.
Onlar o zakkumu çiğnemekte iken, melekler gelip onlara gürzler ile vururlar. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup başları aşağı Cehenneme atarlar. Onlar Cehennemin vadi ve derelerine doğru yetmişbin yıl bu hâl üzere giderler. Oraya varmadan herbirinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
O zakkum, ağızlarında durur. Yutamazlar. O zakkum ile yürekleri boğazlarına gelip, boğazları tıkanıp kalınca, her biri su isterler. Bu hâlde Cehenneme akmakta olan vadileri görürler.
O vadilere varıp, yüzleri üzere düşüp ondan içmek istediklerinde, o anda yüzlerinin derileri soyulup, o vadilerin içine düşer. O ateş pınarlı vadide, yüzleri üzere düşmüş oldukları hâlde, melekler gelip döverler. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup, yüz kırk yıllık aşağıda bulunan ateş ve duman içine yüzükoyun atarlar. O vadilerde durmadan herbirisinin yetmiş kere derisi yanıp değişir. Onlar, o vadilerdeki sıcak ve kaynar sudan içerler. O kaynar su, onların karınlarında kalmaksızın, derileri yanıp yedi kere değişir.
O kaynar su, onların karınlarında karar kıldığında, bağırsaklarını doğrayıp arkalarından çıkar. Sinir ve damarlarına te’sîr eder. Etleri erir, kemikleri yarılır. Bu hâlde melekler gelip, yüzlerine, arkalarına ve başlarına demirden öyle gürzlerle vururlar ki, bu gürzlerin herbirinin üçyüz altmış ağzı vardır. Başlarına vurunca, beyinlerini keser. Bellerini kırar. Onları ateş içinde yüzükoyun sürüklerler. Cehenneme varırlar. Bu hâlde ateş, onların derilerine girip, kulaklarından çıkar. Ateşin alevleri burunları deliğinden ve eğe kemiklerinden çıkar. Bedenlerinden sarı ve kanla karışık sular akar. Gözleri yuvalarından çıkıp, yüzlerine gelir. Sonra tâat etlikleri şeytanları ile ve yardım istedikleri putları ile bir araya getirilip, birbirlerine yaklaşık olarak dar ve sıkışık yerlere atılırlar. Bu durumda, eyvah, helak olduk, mahvolduk, derler. Hattâ malları da getirilip kızdırılır. Tevbe sûresi, otuzbeşinci âyetinde bildirildiği gibi: “O mallar ile onların yüzleri, yanları ve arkaları dağlanır.” Cehennem ve şeytanların arkadaş ve ahbabı olurlar. Azâblarının şiddetli olması için, hatâ ve günahları arkalarına yükletilir. Onlardan birisinin uzunluğu bir aylık, eni de beş günlük, kalınlığı da üç gecelik yol kadardır. Başı da Filistin taraflarında bulunan Ekra’dağı gibidir Ağzında otuziki diş vardır. Ba’zısı yüksek tepe gibi onun başından, ba’zısı da çenesi ve burnu altından çıkar. Başının her kılının kalınlığı, pirinç sapı ve çoğu dünyâ ormanları gibidir. Üst dudağı yukarıya kalkmış ve alt dudağı otuzbeş-kırk metre aşağıya sarkmıştır. Elinin uzunluğu on günlük, kalınlığı bir günlük mesafedir. Uyluğu Verkan adındaki yer gibidir. Derisinin kalınlığı ise, onbeş-yirmi metredir. Bacağının uzunluğu beş gecelik mesafe, kalınlığı bir günlük mesafedir. Başı üstünden katran döküldüğü vakitte, gözünün bebeğinde ateş alevlenir”
Soran, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eğer bir kimse, boynunda ateşten bukağılar, ayağında bağ ve zincirler olduğu, elleri boynuna bağlı bulunduğu hâlde, zincir ve bukağıları sürüyerek dünyâya çıksa da, insanlar onu görmüş olsalardı, meydana gelecek korku ve dehşetten, insanların herbirisi bir tarafa savuşup kaçarlardı diye arz etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Cehennemin şiddetli hararetinden, gamından, çeşit çeşit azâb ve yer darlığından, Cehennemdekilerin etleri yeşil olur. Kemikleri parça parça olur. Beyinleri kaynayıp, derileri üzerine akar. Derileri yanar. A’zâları kesilir. Onlardan sarı su ve irinler akar. Bedenleri kurtlanıp, kurtlar kendisini yiyip kemirirler. Her biri yabanî eşek gibi olur. O kurtların kartal ve atmaca gibi pençeleri vardır. Onların derileri ile etleri arasını yolup ısırırlar, koparırlar. Etlerini yiyip, kanlarını içerler. O kurtların onlardan başka yiyip içecekleri yoktur. Sonra melekler, onları alıp yüzleri üzerine ateş ve taş üstünde sürükliyerek, binlerce yıllık mesafe olan Cehennem denizine çekerler. Cehennem denizine varmadan her gün birçok defa organları yanar, yeniden deri verilir. Cehennem denizine vardıklarında, Cehennem zebanîleri gelip, ayaklarından tutup Cehennem denizine atarlar. Cehennem denizinin derinliğini ve enginliğini, onu yaratandan başka bilen yoktur. Ba’zıları Tevrat’ın ba’zı cüzlerinde, dünyâ denizi Cehennem denizi yanında ufacık bir su birikintisi gibidir diye yazılı olduğunu beyân ettiler. Onlar bu denize atılıp, kendilerine ateş dokunduğunda, Cehennemliklerden bir kısmı, bir kısmına: Bundan önce azâb olunduğumuz ateş, buna göre çok az ve sanki rü’yâ gibi idi, derler” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin, amellerine göre, Cehennem içinde yerleri vardır. Ba’zısına eni ve boyu bir aylık yol olan ateşle kızdırılmış yer verilir. Oraya başkası giremez. Kendisine mahsûs olur. Ba’zısına da eni ve boyu yirmidokuz gecelik mesafe olan yer verilir, Bunların yerleri gittikçe daraltılır. Hattâ bunlardan birisine eni ve boyu bir gün bir gecelik yer verilir. Böyle yerlerde azâb olunurlar. Bunlardan bazısı sırt üstü yatar, bazısı oturur, bazısı dizleri üzerine çökmüş, bazısı da ayakta, bazısı yüzü ve karnı üzerine yatmış oldukları hâlde azâb olunurlar. Bu yerlerin hepsi, içinde bulunanlara süngü demirinden daha dardır. Bunlardan ba’zısının ateş, topuklarına, ba’zısının dizlerine, ba’zısının beline, ba’zısının göbeğine, ba’zısının boynuna kadar olur. Ba’zısının ateşi de, kendisini gömer. Bir aylık mesafe olan dibine indirir. Yerlerine vardıklarında, yakınları ile görüşüp ağlarlar. Hattâ gözyaşları tükenir de, sonra kan ağlarlar. Şöyle ki, eğer gözlerinden akan kanlı yaşlarında gemi yüzdürülse, mümkün olurdu.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekilerin, Cehennem dibinde toplandıkları bir gün vardır. Sonra onlar için bir daha bir araya gelme yoktur. O gün gelip, toplanmalarına izin verildiğinde, Cehennemin dibinden birisi öyle seslenir ki, sesi en yükseğinden en aşağısına, en yakınından en uzağına kadar olanlara ulaşır. Bu duruma haşr denir. Bağırmasında: Ey Cehennemlik olanlar! Toplanınız der. Hepsi toplanırlar. Zebanîler de yanlarında bulunurlar.
Onlar aralarında meşveret ederler. Dertleşirler. Zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına, dünyâda size uyduk. Size uyup şirk ettik. Bugün, Allahü teâlânın azâbından bir parçasını bizden uzaklaştırabilir misiniz? derler. O gurûrlu başkanlar, emirlerinde olanlara: Hepimiz Cehennemdeyiz. Biz sizden azâbı nasıl giderebiliriz. Gücümüz olsa, kendi azâbımızı gideririz. Allahü teâlâ kulları arasında hükmetti. Herkesi lâyık olan yere gönderdi, derler. Yine onların başkanları, kendilerine uyan zaîflere; rahat yüzü görmiyeceksiniz ki, bizden yardım istersiniz derler. Tekrar zaîfler başkanlarına, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Bilâkis o bedduâ, size olsun. Siz küfürde bizden önce idiniz. Sizin aldatmanızla, biz de Cehennemliklerden olduk, burası ne korkunç yerdir” derler. Sâd sûresi altmışbirinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Ey bizim Rabbimiz! Bizi aldatarak Cehenneme takdim olunmamıza sebeb olanların azâbını Cehennemde kat kat arttır” derler. Tekrar büyükleri onlara İbrâhim sûresi, yirmibirinci âyetinde olduğu gibi: “Eğer Allahü teâlâ bize îmân hidâyet etmiş olsaydı, biz de size o yolu gösterirdik. Kurtuluş yolu kapandığından, feryâdda etsek, sabır da etsek aynıdır. Bizim için bu azâbdan kaçıp kurtulmağa çâre yoktur” derler. Yine zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına Sebe’ sûresi otuzüçüncü âyetinde bildirildiği gibi: “Belki sizin gece-gündüz hileniz, oyunlarınızla bizim kâfir olmamıza, ona şirk koşmamıza emrederdiniz. Biz sizden, dünyâda bizi kendilerine ibâdete çağırdığınız şeylerden sakınırız” derler.
Sonra onların başkanları, itâatlıları ve Cehennemliklerin hepsi, şeytanlardan arkadaşları tarafına yüzlerini, çevirip, bizleri doğru yoldan saptıran, hak yoldan ayıran siz idiniz diyerek üzerlerine yürürler. Kavga ve mücâdele, ayıblama, kötülemelerinin sonunda, şeytan yüksek sesle, Cehennemliklere ve şakilere hitaben âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Allahü teâlâ size, haşır ve cezayı hak olarak va’d eyledi. Sizi doğru yola da’vet eyledi. Siz ise, o da’vete kulak vermediniz, onu kabûl ve tasdik etmediniz” ve: “Ben size hılâf olarak, kıyâmet ve haşır yoktur diye va‘d eyledim. Benim sizi zorla yenmem ve böyle bir huccetim yok idi. Ancak vesvese ile da’vet eyledim. Siz kabûl ettiniz. Siz beni kötülemeyin, ben düşmanlığımı yerine getirdim diye beni ayıblamayın. Belki kendinizi ayıblayın ki, Rabbinizi bırakıp, benim sözümü tuttunuz. Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardımcı olabilirsiniz. Bundan önce bana uyarak, beni ortak tuttuğunuzu ve bana ibâdetinizi, ben bugün kötü görür, ondan teberri ederim der.
Bu durumda, A’râf sûresi kırkdördüncü âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Aralarında yüksek sesle, Allahü teâlânın la’neti, başkalarına ibâdet ile kendilerine zulmedenlere olsun” diyerek bir mü’nâdî bağırır.
Bu anda, onlara uyanlar başkanlarına, başkanlar da kendilerine uyanlara la’net eder. Bunların hepsi de, şeytandan olan arkadaşlarına la’net eder. Şeytanları da onlara la’net eder. Sonra hepsi şeytanlardan olan arkadaşlarına: “Keşke, bizimle sizin aranız, doğu ile batı kadar uzak olsaydı. Siz bugün bize, ne çirkin ve kötü arkadaş oldunuz. Siz dünyâda bizim için ne kötü yardımcı oldunuz” derler. Bu hâlde birbirlerine bakıp, bir kısmı diğerine: “Geliniz Cehennem zebanîlerine yalvaralım. Belki Rableri katında bize şefaat ederler. Bir gün kadar olsun azâbımız hafifletilir” derler.
Bunlar bu sıkıntılı hâlde iken, Cehennem meleklerine başvurmaları yetmiş sene sürer. Sonra meleğe başvururlar. Cehennem melekleri onlara: “Size dünyâda açık beyanlar ile peygamberlerimiz gelmedi mi, sizlere, hakkı ve bu hâlleri haber vermediler mi?” derler. Cehennemliklerin hepsi birden: “Evet” deyip, kendilerine dünyâda açık beyânlarla peygamber gelip, hakkı ve düçâr oldukları korkunç hâlleri haber verdiklerini söylerler. Cehennem melekleri onlara: “Siz duâ edin. Kâfirlerin duâsı kabûl olunmaz, dalâletten başka birşey değildir” derler. Bu zaman Cehennemlikler, Cehennem melekleri tarafından kendilerine iyi cevap verilmediğini gördüklerinde, Cehennem meleklerinin başı olan Mâlik’e “Ey Mâlik, Rabbine bizim için duâ eyle. Hakkımızda ölümle hükmetsin” derler. Bunun üzerine dünyâ ömrü mikdârınca durup onlara cevap vermez. Bir söz söylemez. Tekrar Mâlik’e başvururlar. Mâlik onlara: “Size ölümle hüküm olunmayıp sonsuz olarak Cehennemde kalırsınız” cevâbını verir. Mâlik’den de müsbet cevap alamadıklarını gördükte, Rablerine yalvarıp: “Yâ Rabbî! Bizi Cehennemden çıkar. Bir daha günah işlemeğe dönersek zâlimlerdeniz” derler. Mâlik-i Cebbar tarafından onlara yetmiş sene cevap verilmez. Sonra onları köpek seviyesine indirerek; sonsuz olarak Cehennemde kalacaksınız. Susunuz. Bana bir daha bir şey söylemeyiniz. Sizin için oradan çıkmak ve azâbın kaldırılması yoktur” buyurur.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekiler, Allahü teâlânın kendilerine rahmet etmiyeceğini, haklarında müsbet cevap vermiyeceğini anladıklarında, birbirlerine: “Bize şefaat edici, dost, arkadaş ve şefkat edici yoktur. Ne olurdu bir kere daha dünyâya dönseydik ve mü’minlerden olsaydık” derler.
Bundan sonra zebanî melekleri, onları yerlerine döndürür. Hüccetleri bozulur. Diyecek sözleri kalmadığından Hakkın rahmetinden ümidsiz olurlar. Kendilerine büyük elem ve üzüntü gelip, dünyâda yaptıkları günah, kusur ve eksiklikleri için büyük zarar ve pişmanlıkla çağrışıp bağrışırlar. Kendilerinin ve kendilerine uyanların azâblarından hiçbir şey eksilmeden günah ve kusurlarını yüklenirler. İşleri çabuk, sözleri ağır, cesedleri büyük, yüzleri şimşek, gözleri ateş, renkleri alev gibi, dişleri sığır boynuzu gibi ağır ve uzun olur. Ellerinde gürzler bulunan zebanîler yanlarında olur. Eğer o gürzler ile dağlara vursalar, dağlar ufalanıp toprak olurdu. O gürzler ile, Allahü teâlâya âsî olanlara vururlar. Onların gözlerinden kanlı yaş akıtırlar. Zîrâ Cehennemlikler onlara ne kadar yalvarsa, kabûl etmezler. Ağlasalar, onlara rahmet etmezler. Su isteseler, içecek su vermezler. Ancak onlara erimiş bakır gibi su verilir. Ağızlarına götürürken, yüzlerini kebab gibi kızartır” buyurdu. Âyet-i kerîmede geldiği gibi: “Ne çirkin su ve ne kötü yerdir” derler.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin her gün üzerlerine öyle büyük bulut gelir ki, onda gözleri kamaştırır şimşek ve yıldırımlar, belleri büken korkunç sesler, gürlemeler, göz gözü görmez karanlık ve onunla beraber zebanî melekleri vardır. Bu büyük bulut, açık bir ses ile Cehennemliklere hitâb edip: “Size yağmur yağdırmamı ister misiniz?” dediğinde, Cehennemlikler hep bir ağızdan bize serin yağmur yağdır derler. Bu hâlde bu bulut, onlara bir saat taş yağdırıp, o taş, onların baş ve beyinlerini yarar. Sonra bir saat kaynar sular ve ateş ve alev ve demir çengeller yağdırır. Sonra bir saat yılan, akrep, kan ve irin yağdırır.
Bunlar Cehenneme yağdırıldığında, Cehennem denizi coşup gadaba gelir, dalgalanır. Bu anda Cehennem içinde dağ kalmaz. Dalgalar hepsini aşar. Cehennemdekilerin hepsi ölmeden denize gömülür.”
Yine buyurdu: “Cehennem, içinde olan âsîlere, Allahü teâlâ tarafından azâb ve elem olmak üzere gayz ve gadabını, alev ve dumanını ve zulmetini artırır.” Biz, Cehennemden ve ona girmeği gerektiren amellerden, Cehennem ehline arkadaş ve yoldaş olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Ey bizim ve Cehennemin yaratıcısı olan Rabbimiz! Bizi Cehennem çukurlarına düşürme! Cehennemin zincir ve bukağılarını boynumuza vurdurma. Cehennem elbiselerini bize giydirme! Cehennem zakkumunu bize yedirme! Cehennemin sıcaklığı ve kaynar suyu ile bize su verme. Cehennem zebanîlerini üzerimize musallat etme! Cehennem ateşine bizi yedirme! Ancak rahmetinle bizi Cehennem üzerine kurulmuş Sırattan geçir! Cehennemin şer ve alevini bizden uzak et. Rahmetinle bizi Cehennemden, onun dumanından ve şiddetinden koru! Âmin, yâ Rabbel âlemin!
Cennet bahsinden seçmeler: Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Cehennem köprüsünün yedi ayağı vardır. İki ayak arası yetmiş senelik yoldur. Köprünün genişliği, kılıncın ağzı kadar incedir. Ondan ilk geçecek olanlar, gözlerini açıp kapayacak kadar zamanda geçerler. İkinci grup, şimşek gibi geçerler. Üçüncü grup, kuvvetli esen rüzgâr gibi geçerler. Dördüncü grup, kuş gibi uçarak geçerler. Beşinci grup, koşar at gibi geçerler. Altıncı grup, sür’atle yürüyen insan gibi geçerler. Yedinci grup, yürüyen adam gibi geçerler. Sonra bir kimse kalır ki, Cehennemin üstündeki köprüden en son geçecek olan odur. Ona Cehennem köprüsünden geç denir. Ayaklarını köprünün üzerine koyar, bir ayağı kayar, sonra köprünün üstüne binip dizleri üzerine sürünerek gider. Bu hâlde Cehennem, onun deri ve kıllarına te’sîr eder.
O kimse yok olmayıp, karnı üzerinde sürünmekte, sarsılarak emeklemekte iken, yine bir ayağı kayar. Eliyle yapışıp, diğer ayağıyla asılır. Yine ateş kıllarına ve derisine dokunur. Kendisinin bu ateşten kurtulamıyacağını sanır. Devamlı karnı üzerine sürünerek ve sarsılarak gider. Böylece, köprüyü geçip, Cehennem ateşinden kurtulur. Cehennemden kurtulduğunda, Cehenneme bakıp der ki: Bütün mülkün tasarrufu kudret kabzasında olan, fayda, zarar, izzet ve zilletten herşeye kadir olan Allahü teâlâ, senden beni kurtardı. Allahü teâlânın bana ihsân ettiği yüksek ihsânı, geçmiş ve gelecekte hiç kimseye vereceğini sanmam. Cenâb-ı Hak, bana seni gördükten sonra kurtuluş verdi.
Bu hâlde meleklerden bir melek gelip, o kimsenin elinden tutup, onu Cennet kapısının yanında bir göle getirip, bu gölde yıkan ve su iç der. O da yıkanır ve su içer. Kendisine Cennet kokusu erişir. Aynı melek onu alıp. Cehennem kapısı önüne getirir. Allahü teâlâdan izin gelinceye kadar burada dur der.
O kimse Cehennemliklere bakıp, köpeklerin havlaması gibi seslerini duyar. Ağlayıp, yâ Rabbî! Cehennem ehlinden yüzümü çevir, senden başka şey istemem der. O melek, Allahü teâlânın katından gelip, o kimsenin yüzünü Cehennemden Cennet tarafına döndürür.
O kimsenin bulunduğu yer ile Cennet kapısı arasında bir adım yer vardır. Bu durumda Cennet kapısına bakar. Cenâb-ı Hakka yalvarmağa başlayıp: “Yâ Rabbî, sen her türlü ihsânı bana verdin. Beni Cehennemden kurtarıp, yüzümü Cehennem ehli tarafından Cennet tarafına döndürdün, benimle Cennet kapısı arası ise bir adımlık yerdir. İzzet ve celâlin hakkı için beni Cennet kapısından içeri sok. Senden ancak bunu isterim, başka şey istemem. “Bu hâlde iken yine o melek, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın katından gelip, ey insanoğlu! Niçin yalan söylersin, başka birşey istemem dersin der.
O kimse, Allahü teâlânın izzetine yemîn ederek, bundan başkasını istemedim der. Melek elinden tutup, Cennet kapısından içeri sokar. Sonra melek, Allahü teâlânın katına gider. Bu hâlde o kimse sağından ve solundan Cennete bakar. Bulunduğu yerden bir yıllık mesafede, ağaç ve meyveden başka birşey yoktur. Bulunduğu yerden Cennetin en aşağı ağacına ise bir adımlık yer vardır.
O kimse, bu durumda Cennet ağacına bakıp, kökünün altından, dalı ve budaklarının beyaz gümüş ve yapraklarının, insanoğlunun dünyâda gördüğü en güzel giyeceklerden güzel olduklarını, meyvelerinin kaymaktan yumuşak, baldan tatlı ve misk kokusundan güzel olduğunu görünce, gördüğü şeylerden şaşar kalır.
O kimse, o hâlde: “Yâ Rabbî, beni Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Her türlü ihsânı bana verdin. Benimle Cennetin bu ağacı arasında bir adım vardır. Senden onu isterim. Başka şey istemem” der.
Melek yine gelip, ey insanoğlu, niçin yalan söylersin? Fazlasını istemem dedin. Bu istediğin nedir? Ettiğin yemîn, içtiğin and nerede kaldı? Haya etmez misin? der.
O melek, o kimsenin elinden tutup onu en aşağı dereceye getirir. Orada bir yıllık mesafesi olan inciden bir köşk vardır.
O kimse, o köşke varınca etrâfına bakar. Bir yer görür ki, güya o köşk ve onun ötesinde bulunanlar, şimdi gördüğü yerin yanında rü’yâ gibi kalır. Onu görünce, kendini tutamayıp hemen: Yâ Rabbî, şu makamı senden isterim, başka birşey istemem der.
Bu anda meleklerden bir melek gelip, ey insanoğlu, sen başkasını istemem diye Rabbine yemîn etmiştin. Niçin yalan söylersin? Hadi burası da senin olsun der. O kimse o makama geldiğinde, oradan da diğer bir makam görür ki, biraz önce kavuşmuş olduğu makam yanında rü’yâ gibi kalır.
O kimse yine duramayıp, şu makamı senden isterim yâ Rabbî! der. O melek yine gelip, ona; Ey insanoğlu! Verdiğin sözü tutmazsın. Başka şey istemem demiştin der. Fakat onu ayıblamaz ve hakaret etmez. Zîrâ o kimse, kendisine pek yakın şeyleri gördüğünden, şaşılacak hâllere kapılır. O melek ona: işte bu da senindir der.
O kimse, o makamına da gelince, oradan da bir başka makam görür, önceki makamları onun yanında rü’yâ gibi kalınca, artık hayretle şaşıp kalır. Konuşmağa gücü yetmez.
Bu hâlde ben o kimseye, sana ne oldu ki, Rabbinden istemiyorsun derim. O da, ey efendim ( aleyhisselâm ) Cenâb-ı Rabbil izzete and içtim. Bana korku geldi. Rabbimden istedim. Artık bana haya geldi. Utanır oldum der.
Allahü teâlâ o kimseye hitaben, dünyâyı yarattığım günden, onu yok eylediğim güne kadar olan her türlü hazzı sende toplasam, sonra onun on katını sana versem, seni râzı kılar, hoşnut eder mi? der. O kimse, yâ Rabbî, benimle şaka mı edersin, hâlbuki Sen âlemlerin Rabbisin der. Allahü teâlâ ona, ben onu yapmağa ve ihsân etmeğe kadirim. Dilediğin şeyi benden iste buyurur.
Der ki, yâ Rabbî, beni insanların yanında bulundur. O anda bir melek gelip, elinden tutup, onu Cennete götürür. Onu Cennet içinde gezdirir. Bu hâlde iken bir şey görünür ki, sanki ona benzer bir şey yoktur. O kimse secdeye kapanıp, secdesinde: Rabbim bana tecellî etti der. Yanındaki melek ona başını secdeden kaldır, bu gördüğün, senin derecenin en aşağısıdır der. O kimse, eğer Allahü teâlâ benim gözümü korumasaydı, şu köşkün nûrundan benim gözüm görmezdi der.
| |||
| Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:19:11 | |
Büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en meşhûrlarından. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbanî, Sultân-ı evliyâ, Kutb-i a’zam, Bâz-ül-Eşheb gibi lakâbları vardır. 470 (m. 1077) senesinde İran’ın Geylân şehrinde doğdu. Bu sebeple de Geylânî denilmiştir. 561 (m. 1166)’de 91 yaşında iken Bağdad’da vefât etti.
“İnne bi iznillahi sultân-ür-ricâl, Câe fî aşkin, teveffâ fî kemâlin.” “Şüphesiz ki, insanların sultânı “aşk” ile geldi, “kemâl” ile vefât etti” ma’nâsında söylenen beyitte; “aşk” kelimesi ile ebced hesabına göre (470) doğum târihi ve “kemâl” kelimesi ile de 91 sene olan ömrüne işâret edilmiştir. Türbesi Bağdad’dadır. Babası Ebû Sâlih bin Abdullah’dır. Abdülkâdir-i Geylânî doğduğunda, babası 60 yaşında idi. Annesi de yaşlı idi. Annesi, Fâtıma binti Ebû Abdullah Seyyidedir. Ümm-ül-hayr, Amînet-ül-hayr lakâbları vardır. Babası, Hazreti Hasen’in oğlu olan Hasen-i Mü’sennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Bu Abdullahın annesi, Hazreti Hüseyn’in kızı Fâtıma’dır. Hem baba tarafından, hem de ana tarafından Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) soyundan olup, hem şerîf hem seyyiddir. Annesi ve babası evliyâ idiler. Abdülkâdir-i Geylânî, fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Tasavvufta ise çok yüksek bir evliyâ ve mürşid-i kâmillerin en başta gelenlerindendir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri doğmadan önce, Bağdad’da bulunan âlim ve evliyâ zâtlar, onun doğacağını müjdelemişlerdir. Babası, Abdülkâdir-i Geylânî doğmadan önce, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmı ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz ona; “Yâ Ebâ Sâlih! Allahü teâlâ bu gece sana çok kâmil bir erkek evlâdı ihsân etti. O benim evlâdımdan, soyumdandır. Onun derecesi ve şânı başkalarından çok üstün ve yüksek olacak” buyurarak müjdeledi. Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Abdülkâdir doğduğunda, Ramazân-ı şerîf başlamıştı. Birinci gün, imsak vaktinden güneş batıncaya kadar süt emmedi. Bu hâli, diğer günlerde de devam etti. Ramazân-ı şerîf boyunca, gündüzleri hiç süt emmedi. Anladım ki, Ramazân-ı şerîfe hürmet ediyor, oruç tutuyordu.
İkinci sene, Şa’bân ayının son günlerinde hava çok bulutlu geçmişti. İnsanlar hilâli göremedikleri için, Ramazân-ı şerîf ayının girip girmediğini tesbit edememişlerdi. Abdülkâdir’in, Ramazân-ı şerîfte süt emmediğini bilenler, bana gelip sordular. O gün, imsak vaktinden beri süt emmemişti. Bu durumu gelenlere söyledim. Anlaşıldı ki, Ramazân-ı şerîf başlamıştı.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı. Daha küçük yaşta iken, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra Bağdad’a gidip, zamanın meşhûr âlimlerinden ilim tahsiline devam etti.
Bağdad’a tahsil için gidişini kendisi şöyle anlatmıştır: “Küçük idim, Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip, “Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur, izin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı ziyâret edeyim” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını da bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. “Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için senden ayrıldım. Kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem” dedi. Ben de, küçük bir kâfile ile Bağda’da gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkiya çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular, içlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey fakir! Senin hiçbir şeyin var mı?” dedi. Ben de yalan söylemek istemedim. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Elbisemin koltuğunun altında dikilmiştir” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti, ikisi birden reîslerine gidip, bu durumu söylediler. Reîsleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mi?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun doğru söylememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim, ihânet edemem” dedim. Eşkiyanın reîsi, bunu duyunca ağlamaya başladı ve: “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihânet ediyorum” dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, eşkiyalığı bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reîsimiz idin, şimdi tövbe etmekte de bizim reîsimiz ol” dediler.
Sonra, hepsi elimde tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa elimde tövbe edenler, bu altmış kişidir.”
Bağdad’a gittiğinde 18 yaşında bulunuyordu. Orada bulunan meşhûr âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ, Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyn bin Kâdı Ebû Ya’lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasen-i Bâkıllânî, Ebû Sa’îd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Ca’fer, Ebû Kâsım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah İbni Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtâr, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; babası Ebû Sâlih hazretlerinden, Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî’den ve Hammâd-i Debbas’tan almıştır.
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, va’z ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Sa’îd Muharrimî’nin medresesinde verdiği dersleri ve va’zları, çok büyük bir alâka ile ta’kib edilirdi. Onu dinlemek üzere toplananlar o kadar kalabalık olurdu ki, medreseye sığmaz sokaklara taşıp, çevresini de doldururdu. Bu sebeble, onun ders verip sohbet ettiği, bu medresenin çevresinde bulunan evler de medreseye ilâve edilmek sûretiyle genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zengin olanlar para vererek, fakir olanlar ise bizzat çalışmak sûretiyle yardım etmişlerdir. Hattâ bir kadın, kocasından alacağı olan mehir bedelini, kocasının orada çalışması şartıyla ödenmiş kabûl etti. Onun derslerine devam edenler arasında, pekçok âlim ve sâlih yetişti. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten sonra, ders ve va’z vermeyi bırakıp, inzivâya çekildi, yalnızlığı tercih etti. Daha sonra sahralara çıktı. Bağdad’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini, ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile geçirmeye başladı. Buyurdu ki: “Yirmibeş yıl kadar, yalnız başıma sahralarda dolaştım. Kırk sene, yatsı namazından sonra, sabaha kadar Kur’ân-ı kerîm okudum. Bir gece, nefsim uyumak istemişti. Fakat, nefsimin bu isteğine i’tibâr etmedim. Kırk gün oruç tutup, sonra iftar ettim.” Yine şöyle anlatmıştır: “Münâcaatta idim. Yanıma birisi geldi. Kendisini tanımıyordum. Arkadaş olalım dedim. Fakat muhalefet etmemek şartıyla dedi. Muhalefet etmem dedim. Burada bekle, geleceğim dedi. Gitti, bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. Kalktı gitti. Ben gelinceye kadar buradan ayrılma dedi. Yine bir sene bekledim. Geldi. Yanında ekmek ve süt getirdi. Ben Hızır’ım, bunları sana getirmemi söylediler ve “Kalk, Bağdad’a hareket et!” buyurdu. Beraber Bağdad’a gittik.” Yine bir hâlini şöyle anlatmıştır: “Yıllarca bir yerde durdum. Allahü teâlâya söz verdim, bana birisi yedirmeyince birşey yemeyeceğim dedim. Lokma lokma ağzıma koymazlarsa ve su vermezlerse, kendim yiyip içmeyeceğim dedim. Ve kırk gün yemedim. Kırk gün sonra birisi geldi. Bir parça yiyecek getirip, gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum hâlde, Allahü teâlâya verdiğim sözü bozmayacağım dedim, içimden feryâd eden bir ses duydum. Açım, açım diyerek inliyordu. Aniden yanımda Şeyh Ebû Sa’îd Mahzûmî göründü. Bu sesi duyup, “Ey Abdülkâdir, bu ses nedir?” dedi. “Bu, nefsimin ızdırabıdır. Rûhum rahat ediyor. Rabbimi murâkabededir” dedim. “Bizim eve buyur” dedi. Nefsime, buradan ayrılmayacağım dedim. O sırada Hızır aleyhisselâm geldi. “Kalk, Ebû Sa’îd’in huzûruna git!” dedi. Kalkıp gittim. Ebû Sa’îd, evinin kapısında durmuş beni bekliyordu. “Ey Abdülkâdir, benim dediğim kâfi gelmedi de Hızır’ın söylemesini mi bekledin?” dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği, lokma lokma ağzıma koydu. Doydum. Sonra bana icâzet ve hilâfet verdi.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, Bağdad’daki derslerine ve va’zlarına ara verip, bir müddet yalnızlığı tercih ettikten sonra, tekrar ders, va’z ve fetvâ vermeye başladı. Pek meşhûr oldu. İnsanlar her taraftan onun sohbetine koşuştular. Âlimler, sâlihler toplanmıştı. Daha önce ders verdiği medresenin genişletilme işi, 528 (m. 1134) senesinde tamamlandı. Ders ve sohbetlerini bu medresede verdi. Oğlu Abdülvehhâb şöyle anlatmıştır: “Babam, haftada üç vakit ayırmıştı. Bu vakitler; Cum’a sabahı. Salı akşamı ve Cumartesi sabahı idi. Bu zamanlarda, bütün âlimler, sâlih kimseler toplanır, onun va’zlarını ve sohbetlerini dinler idi. Bu hâl kırk sene böyle devam etti. Ayrıca, kendi medresesinde de otuzüç sene müddetle talebelere ders verdi. Sohbetlerinde ba’zan birkaç kişinin, coşarak kendinden geçip vefât ettiği vâki olmuştur. Sohbetlerini dörtyüz kişi yazardı. Bunlar, ba’zan kalabalığın çokluğu sebebiyle birbirinin sırtlarında yazarlardı.” Onüç çeşit ilim ve fende ders vermiştir. Ayrıca isteyenlere, tefsîr ve hadîs dersleri de verirdi. Akşam ve sabah vakitlerinde usûl ve nahiv dersleri, öğleden sonra da kırâat dersleri yapılır, Kur’ân-ı kerîm okunurdu. Konuşması gayet net ve pek te’sîrli idi. Kalbi katı bir kimse, onu görse kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi. Ders ve sohbetlerinde bulunanlar, sessiz ve büyük bir te’sîr altında anlatılanları dinlerlerdi. Dinlemeye gelenler, yakında da olsa, kalabalık sebebiyle çok uzakta da otursa, sesini hepsi aynı derecede işitirlerdi. Birisi onu görse, derhal te’sîri altında kalır, mübârek bir zâtı gördüğünü hissederdi. Cum’a günleri câmiye giderken halk sokaklara toplanır, bereketlenmek için görmek isterlerdi. Kendisinden fetvâ isteyenlere, gayet açık ve doyurucu cevaplar vererek müşkillerini hallederdi. Altıyüzelli talebesi vardı. Hergün onlara ders verir, okutur, kalemi olmıyana kendi kaleminden verirdi. İntisâb için gelene, kendi eliyle, mübârek silsileyi yazardı. Ehl-i sünnet i’tikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Misâfırsiz gece geçirmezdi. Zaîflere yardım eder, fakirleri doyururdu. Talebesinin çeşitli suâllerini cevaplandırırken hiç kızmazdı. Onlara karşı son derece sabırlı idi. Yanında oturanlarda: “Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz” kanâati hâkim olurdu. Ahbâblarından biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Köleleri satın alıp, azâd ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında, halâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: “Yemek istiyen, ekmek istiyen, yatmak istiyen kimse yok mu? Gelsin!” Kendisine hediye gelse, yanında bulunanlara dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.
Allâme İbn-i Neccâr Cübbâî şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Bütün amelleri inceledim, yemek yedirmek ve güzel ahlâktan daha iyi birşey bulamadım. Bütün dünyâ bana verilse, hiçbir fakîr bırakmam, hepsini doyururum. Şu ânda bana bin altın verilse, bir gece bile bekletmeden tasadduk ederim.”
Fakirlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, Ceddi Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve selem) uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Birgün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, herbirinin istedikleri şeyleri satın alıp, getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.
Hergün gizli ve açık çeşitli kerâmetleri görülürdü. “Harikulade ve kerâmet, ancak bir hayır ve hikmet için gösterilir, kerâmetini gizlemiyen dünyâya düşkündür”, “Bana mürîd olan, yahut evlâdımdan ve halîfelerimden hilâfet alıp, kerâmet derecesine ulaşıp, maksadsız kerâmet izhâr edenin yüzü, iki dünyâda kara olur” buyururdu.
Oğlu Seyyid Yahyâ hastalandığında, eliyle buğday öğütüp, ekmek pişirir, omuzunda güğümle su taşırdı.
Hergün bin rek’at namaz kılar, Müzzemmil ve Rahmân sûrelerini okurdu, İhlâs sûresini okuyunca, yüz defadan az okumaz, her farz namazından sonra hatime devam ederdi. Gündüzleri ayrıca pekçok duâ okurdu.
Asrının meşhûr âlimlerinden Şeyh Mûsâ Zevlî, oğlu ile birlikte hacca giderken Bağdad’a uğramıştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine öyle bir hürmet ve saygı göstermişti ki, o zamana kadar hiç kimseye böyle yapmamıştı. Oğlu bu hâlinin sebebini sorunca, “Şeyh Abdülkâdir bizim zamammızdaki insanların hayırlısıdır. O evliyânın ve âriflerin efendisidir. Huzûrunda, meleklerin bile edeble durduğu bir zâttır. Elbette hürmet göstermemiz lâzımdır” dedi. Ebû Sa’îd Kilevî şöyle anlatmıştır: “Ben, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ve enbiyâyı gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defasında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. Her kim dünyâda felah bulmak ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devam etsin buyurmuştu.”
Ebü’l-Hasen Ali el-Mukrî, İbn-i Kudâme’den naklen şöyle söylemiştir: “561 (m. 1166) yılında Bağdad’a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş olarak gördük. O, ilmi ile amel ediyor, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar veriyor, ihtirâs sahibi olan kimselere karşı sabır ve metanet gösteriyordu. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhib idi. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık.”
İbrâhim bin Sa’d ed-Dârî şöyle demiştir: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri âlim elbisesi giyer, süslenir ata binerdi. Kürsiye çıkıp konuşurdu. Konuşması serî, açık ve seçik olup, gayet güzel anlaşılırdı. Konuştuğu zaman dinlenir, birşey emrettiğinde emri derhal yerine getirilirdi. Kalbi katı olan biri onu görse, derhal kalbi yumuşardı.”
Abdullah el-Cübbâî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin şöyle buyurduğunu nakletmiştir. “Her halükârda, dâima irşâd vazîfesi yapıyordum. Din hakkında konuşup anlatmasam, boğazım tıkanacak, boğulacak gibi olurdum. Va’z ve nasihat yaparken, önceleri yanımda birkaç kişi bulunurdu. Fakat daha sonra, halk duyunca kalabalıklaştı. Bulunduğum yer, gelenleri almaz oldu. Bâb-ül-Hibe’deki mescide gittim. Halk peşimi bırakmadı. Orada irşâd hizmetine devam ettim. Gelenler çok kalabalık olduğu için, dışarıya büyük ve yüksek bir kürsi koydular. Oradan va’z etmeye başladım. Halk, geceleri ellerinde kandiller ile toplanırlar, anlattıklarımı can kulağı ile dinlerlerdi. Daha sonra, burası da gelenlerle dolup taştı. Artık cemâati almaz oldu. Bu defa, büyük bir tepe üstüne bir kürsi koydular, orada va’z ve nasîhat ettim. İnsanlar, akın akın oraya toplandı. Atlar üzerinde gelip, beni aşk içinde dinlediler. Gelenler, ekseriya binlerce kişi olurdu.”
Müerric bin Benhan şöyle anlatmıştır: ilimdeki şöhreti, keşf ve kerâmetleri her tarafa yayılıp duyulduktan sonra, yüz kişilik bir grup âlim, onu tecrübe etmek istemişlerdi. Herbiri ayrı bir suâl hazırlayıp sormak üzere Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin huzûruna geldiler. Onlar huzûruna gelince, öyle bir galeyana geldi ki, göğsünden nûrdan şimşekler ve kılıç gibi şeyler saçılmaya başladı. Suâl sormaya gelenler, hayret ve ızdırab içinde feryâd etmeye başladılar, öylesine bir inilti çıkardılar ki, işitenler zelzele oluyor zannetti. Sonra suâl hazırlayanların her birinin göğsüne basarak, “Senin suâlin şudur, cevâbı da şudur” buyurarak, hepsinin suâllerini cevaplandırdı. Daha sonra ben o âlimlerin herbirine, “Bu hâdisede size neler oldu?” dedim. “O anda, bildiğimiz herşeyi unutmuştuk. Göğsümüze basınca hatırladık. Bilmediğimiz birçok şeyi de öğrendik” dediler.
Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri, asrının en meşhûr âlimi ve mürşid-i kâmili idi. İnsanları rüşd ve hidâyete kavuşturmuş, nice gönüller onun feyizleriyle nurlanmıştır. Onun huzûrunda beşyüz yahudi ve hıristiyan müslüman olmuş, binlerce günahkâr onun sohbetleri sebebiyle tövbe etmiştir.
Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehiddi. Önceleri Şafiî mezhebinde iken, Hanbelî mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek, Hanbelî mezhebine geçti. Böylece bu mezheb yayıldı. Tasavvufda en yüksek dereceye ulaşmıştır. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde, yüksek derecede âlim ve büyük bir mürşid-i kâmil idi. Kadirî tarikatının kurucusu ve mürşididir.
Tasavvuf; bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıb ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf ilmi de, kalbin, rûhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalb hastalığının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaşdırıp, Allah rızası için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zâten dînimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibâdet yapılmasını ve bütün bunların da Allah rızâsı için olmasını emrediyor. Kısaca din; ilim, amel ve ihlâstan ibârettir, insanın ma’nen yükselmesi, dünyâ ve âhıret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi ya’nî benzinidir. Maksada ulaşmak için, uçak elde edilir. Ya’nî îmân ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için de, kuvvet, ya’nî tasavvuf (ahlâk) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun iki gayesi vardır. Birincisi; îmânın vicdânîleşmesi, ya’nî kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren te’sîrlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delîl ve isbât ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Ra’d sûresi 28. âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: “Kalblere îmânın sinmesi, yerleşmesi, ancak ve yalnız zikr ile olur.” Zikr; her işte ve her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, O’nun rızâsına uygun iş yapmak demektir. Tasavvufun ikinci gayesi; fıkıh ilmi ile bildirilen ibâdetlerin seve seve kolaylıkla yapılmasını ve nefsi emmâreden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir, ibâdetlerin kolaylıkla seve seve yapılması ve günah olan işlerden de nefret ederek uzaklaşılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybden haber vermek, nûrlar, rûhlar ve kıymetli rü’yâlar görmek için değildir. Tasavvuf ile elegeçen bilgilere, ma’rifetlere, bilgilere ve hâllere kavuşmak için, önce îmânı düzeltmek, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uygun iş ve ibâdet yapmak lâzımdır. Zaten bu üçünü yapmadıkça, kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir. Tasavvuf bilgileri mürşid-i kâmiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kâmil, yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin, belli usûllerle gösterdikleri bu yollara tarikat denilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de büyük bir mürşid-i kâmil olup, onun insanları saadete kavuşturmak için tasavvufta ta’kib ettiği usûllere ve gösterdiği yola, “Kâdiriyye tarikatı” denilmiştir.
Tarikatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin talebeleri, birbirlerini tanımak ve mürşidleri ile tanınmak, öğünmek için, bulundukları yola mürşidlerinin ismini vermişlerdir. Tarikatlar, başlıca iki kısma ayrılırlar:
1. Sessiz zikr (Zikr-i hafî) yapan tarikatlar: Bu yol Hazreti Ebû Bekr’den gelmiş olup, mürşidlerinin adına göre (Tayfuriyye), (Yeseviyye), (Medâriyye), hakîkî olan (Bektâşiyye), (Nakşibendiyye), (Ahrariyye) (Ahmediyye-i Müceddidiyye) ve (Hâlidiyye) gibi isimler almışlardır.
2. Yüksek sesle zikr (Zikr-i cehrî) yapan tarikatlar: Bu yolda, Hazreti Ali’den oniki İmâm vasıtasıyla gelmiştir. Oniki İmâmın sekizincisi olan İmâm-ı Ali Rızâ’dan Ma’rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağdadî’nin çeşitli talebelerinin yolunda bulunan meşhûr mürşidlerin adı verilerek, kollara ayrılmışlardır. Böylece Ebû Bekr-i Şiblî yolundan (Kadirî), (Şâzilî), (Sa’dî) ve (Rıfâî) Ebû Ali Rodbârî yolundan, Ahmed Gazâlî ve Ziyâüddîn Ebû Nesîb-i Sühreverdî vâsıtaları ile (Kübrevî) meydana gelmiştir. İmâm-ı Ali’den Hasen-i Basrî vâsıtası ile (Edhemî) ve bundan (Çeştî) hâsıl olmuştur. (Bedevîye), Rıfâiyyeden hâsıl olmuştur.
Tarikat, zikir ile Allahü teâlâya kavuşma yoludur. Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine ve yasaklarına sarılmaktır. Yaklaşık olarak, son yüz seneden beri tarikat diyerek birçok şeyler uyduruldu. Hakîkî İslâm âlimlerinin, Eshâb-ı Kirâmın, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) alıp bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde câhil olanlar, hattâ İslâmiyetin emirlerine açıkça uymayanlar, şeyh ve tarikatçı ünvanı alarak, zikir ve ibâdet adı altında, dînimizin yasak ettiği birçok günahları ve bid’atleri işlediler. Bugün sahte, yalancı mürşidlere, müslümanları sömüren tarikatçılara, dîni siyâsete âlet edenlere çok rastlanmaktadır. Şeyh-ül-felâm Ahmed İbni Kemâl efendinin Risâle-i Münîre adlı eserinde yer alan bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü, yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat İslâmiyete uymayan bir iş yapsa, kerâmet sahibiyim derse de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât adlı eserinin üçündü cildi 123. mektûbunda, bu husûsla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yollar ikidir. Birincisi, peygamberlerin yakınlığı gibi olan (Nübüvvet yolu) olup, insanı aslın aslına ulaştırır. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve bunların sahâbîleri bu yoldan kavuşmuşlardır. Ümmetlerinden sahâbî olmıyanlar arasından dilediklerini de bu yoldan kavuşmakla şereflendirirler. Fakat bunlar pek azdır. Bu yolda vâsıta, aracı yoktur. Ya’nî vâsıl oldukdan sonra, doğrudan doğruya asldan feyz alırlar. Hiçbiri, ötekine vâsıta olmaz, perde olmaz. İkinci yol, (Vilâyet yolu)’dur. Kutblar, evtâd, büdelâ ve nücebâ ve bütün evliyâ hep bu yoldan kavuşmuşlardır. Bu yol, (Sülûk) yoludur. Evliyânın cezbeleri de, bu yolun cezbeleridir. Bu yoldan kavuşanlar, birbirlerine vâsıta ve perde olurlar. Bu yoldan vâsıl olanların önderi ve en üstünleri ve ötekilere vâsıta olanı, hazret-i Ali Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh-ül-kerîm”dir. Bu yolda gelen feyzlerin kaynağı odur. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) gelen feyzler, ma’rifetler hep onun vâsıtası ile gelir. Fâtımat-üz-Zehrâ ve hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn (r.anhüm), bu makamda, hazret-i Ali ile ortaktırlar, öyle sanıyorum ki, hazret-i Ali, dünyâya gelmeden önce de, bu makamda idi. Vefât etdikden sonra da, bu yolda her velîye gelen feyzler, hidâyetler, yine onun vâsıtası ile gelmektedir. Çünkü kendisi, bu yolun en yüksek noktasında bulunuyor. Bu makamın sahibi odur. Hazret-i Ali vefât edince, ondan yayılan feyzler, hazret-i Hasen ve sonra hazret-i Hüseyn vâsıtası ile geldi. Daha sonra oniki İmâmdan, sağ olanları da vâsıta oldular. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler, bu oniki İmâm vâsıtası ile geldi. Kutblara, nücebâyâ da, hep bunlardan geldi. Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, dünyâya gelip, velî oluncaya kadar hep böyle idi. Sonra, bu da bu vazîfeye kavuştu. Ondan sonraki kutblara ve nücebâya ve bütün Evliyâya oniki İmâmdan gelen feyzler ve bereketler, bunun vâsıtası ile geldi. Başka hiçbir velî bu makama kavuşamadı. Bunun içindir ki, “Önceki Velîlerin güneşleri battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, hiç batmıyacaktır” buyurmuştur. Hidâyet, irşâd feyzinin akmasını güneş ışıklarının yayılmasına benzetmiştir. Feyzin kesilmesine, güneşin batması demiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine oniki İmâmın vazîfeleri verilmiştir. Rüşd ve hidâyete vâsıta olmuştur. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vâsıtası ile gelecektir. (Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin bu vasfından dolayı, ona “Gavs-ül-a’zam” denilmiştir.)
Her asırda gelen müceddidler, onun vekîlleridir. (Hazret-i Îsâ “aleyhisselâm” ve hazret-i Mehdî ve İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” (Nübüvvet yolu) ile vâsıl olduğundan, vâsıtaya ihtiyâçları yoktur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, nübüvvet yolunda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vekîlidir.)
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinden ilim ve feyz alarak yetişip, yükselen talebelerinden bir kısmı şu zâtlardır: Başta kendi oğullarından on tanesi gelmektedir. Bunlar: Abdülvahhâb, babasının vefâtından sonra kendi medresesinde ders vermek ve va’z etmek sûretiyle pekçok talebe yetiştirmiştir. Şeyh Îsâ, hadîs derslerini vermek ve va’z vermekle meşgûl olmuştur. Mısır’a gidip, orada da talebe yetiştirmiştir. Ebû Bekr Abdülazîz, ilimde yetiştikten sonra talebe yetiştirmekle meşgûl olmuş, pekçok kimse kendisinden feyz almıştır. Şeyh Abdülcebbâr, Abdurrezzâk, İbrâhim, Muhammed, Abdullah, Yahyâ ve Mûsâ bin Abdülkâdir. Bu oğullarından başka, torunlarından çoğu da ondan ilim ve feyz almışlardır. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi vardır. Aliyyül-Hallâvî isimli bir talebesi, Bağdad’dan çıkıp senelerce seyahat yapıp, birçok yeri gezdikten sonra Bağdad’a dönmüştü. Arkadaşları seyahat hâtıralarını sorduklarında şöyle anlatmıştır: “Şam, Mısır, İran ve Afrika’nın kuzeyindeki memleketleri gezip, gördüm. Üçyüzaltmış evliyâ ile görüşüp, sohbet ettim. Hepsinden işittiğim söz şudur: “Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bizim mürşidimizdir. Rehbe-rimizdir. Bizi Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan odur.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin irşâd ile vazîfelendirdiği talebelerinden bir kısmı da şu zâtlardır: Şeyh Ebû Midyen Magribî, Şuayb bin Hüseyn, Seyyid Seyfeddîn Abdülvehhâb, Şeyh Seyyid Muhammed Şemseddîn, Ebû Abbâs Ârif, Seyyid Abdurrezzâk, Şeyh Bekâ bin Batû, Ali bin Hînî, Muhammed bin Kâyid Evânî, Ebû Suud bin Şiblî, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Yûnus Kusab bin Kâşimî’dir.
Vefâtı: Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına: Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde sizinle, bâtında sizden başkasıyla (ya’nî Allahü teâlâ ile) beraberim. Yine o esnada buyurdular: Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın! Yine buyurdu: Aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü, Allahü teâlâ beni ve sizi mağfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin! Bismillah gayre müvedde’în. Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdurrezzâk anlatır: Gavs-ül-a’zam, o esnada, ellerini kaldırıp, uzattı ve: “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz ve size geliyorum denilenlerin safına giriniz!” buyurdu.
Vefât ederken iki defa, Allahümme refîk’al a’lâ deyip: “Size geliyorum, size geliyorum” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken: “Bana kimse birşey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim” buyurdu.
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr, babacığım, bedenin acı duyuyor mu? diye arz edince, “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir.”
Oğlu Şeyh Abdülazîz hastalığınız nasıldır? diye arz edince; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlıyamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Umm-ül-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur” buyurdu.
Daha sonra, kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıb ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah! Sonra, Allah Allah Allah... deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mükerrem rûhunu teslim eyledi.
Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi, insanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devam etti.
Vasıyyeti: Oğlu Abdurrezzâk suâl edince şöyle vasıyyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk (muvaffakiyet) ihsân eylesin! Sana Allahtan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hududunu gözetmeni vasıyyet ederim.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu tarîkatimiz, Kitâb ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömerdlik, cefâ ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasıyyet ederim! Dervişlerle beraber ol. Meşâyıha hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol.
Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakrin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allahtan başkasına ihtiyâç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk ile, güler yüz, tatlı söz ve yumuşaklıkla muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk ise çeker ve yaklaştırır.
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Cömerdlik, rızâ, sabır, işâret, gurbet, yün elbise giymek, seyahat etmek ve fakirlik, cömerdlik, İbrâhim aleyhisselâmın; rızâ, İshâk aleyhisselâmın; sabır, Eyyûb aleyhisselâmın; işâret Zekeriyyâ aleyhisselâmın; gurbet Yûsuf aleyhisselâmın; yün giyinmek, Yahyâ aleyhisselâmın; seyahat, Îsâ aleyhisselâmın; fakirlik, efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) hasletleridir.
Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermiyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.
İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâima gördüğünü unutmamaktır. Sebeblerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle olur. (Nefsini öldürmek; nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.)
Menkıbeleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kerâmetleri ve menkıbeleri pekçoktur. Onun ayaklarının, zamanındaki bütün evliyânın omuzları üzerinde olacağı haber verilmiştir. İmâm-ı Vâfî, Târih’inde, Abdülkâdir-i Geylânî’nin (kuddise sirruh) kerâmetleri ile ilgili olarak şöyle demektedir: Kerâmetleri, sayılamıyacak kadar çoktur. Dinde imamlık derecesine çıkanlardan, onun kerâmetlerinin tevâtür hâline geldiğini duydum. Bu dînin âlim ve velîleri söz birliği ile diyorlar ki, Abdülkâdir-i Geylânî’den görüldüğü kadar, hiçbir velîden kerâmet görülmemiştir.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Abdülkâdir-i Geylânî, vilâyet-i Muhammediyyenin son noktasına ulaşmıştır. Bu ümmette en çok kerâmet ondan görülmüştür. Birgün hutbe okurken, Hızır aleyhisselâmın, kapının önünden geçmekte olduğunu görmüş ve: “Ey İsrâiloğlu, gel de, hazret-i Muhammed’in ( aleyhisselâm ) mübârek sözlerini dinle!” buyurmuştur.
Gavs-ül-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî ve menkıbeleri hakkında çok sayıda, kıymetli kitaplar ve risaleler yazılmış, tabakat kitaplarında uzun anlatılmış, çok kıymetli sözler söylenmiştir.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, ilimde çok yüksek derecede idi. Birgün, biri huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okudu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Çeşitli yönlerden tefsîr ediyordu. O mecliste okunan âyet-i kerîmelerin, tam kırk çeşit tefsîrini yaptı. Yaptığı her çeşit tefsîrinin delîlini gösterdi. Gösterdiği delîlleri de gayet geniş bir şekilde izah etti. Orada bulunanlar, yaptığı onbir çeşit tefsîri anlayabildiler. Bundan sonrası o kadar derindi ki, anlayamadılar. Orada bulunanlar, hayretler içinde kaldılar. Sonra da: Sözü bıraktım. Şimdi Kelime-i tevhîde geldik, “La ilahe illallah” dedi. Bunu söyler söylemez, orada bulunanları bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. O hâl sebebiyle, sahraya dağıldılar.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Yirmibeş sene sahralarda dolaşıp, yerden biten otları yemeden, derelerdeki sulardan içmeden ve bir kerre içince, bir yıl veya daha çok müddet susuz durmadan, insanlar içinde oturup, onları irşâda başlamadım. Ben sahralarda dolaşırken, “Ol” sözü ile ihsân olundum. Ondan sonra çok yiyecek maddeleri buldum, istediğimi yerdim. Dağdan bir parça koparınca elimde helva olurdu, yerdim. Kuma tuzlu su dökerdim, tatlı su olurdu içerdim. Sonra Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek bunları terk ettim.”
Mâşukluk makamında, gök kubbe altında, Gavs-ül-a’zam gibi bir kimse gelmemiştir ve gelmez. Şeyh Ebû Midyen Magribî buyurdu: Hızır aleyhisselâma rastladım. Asrımızdaki doğu ve batıda bulunan meşâyıhı sordum. Ferd-i efham ve Gavs-ül-a’zamı sordum. Cevâbında: “O, Sıddîkların İmâmı, âriflerin hucceti, ma’rifetin rûhudur. Evliyâ arasında şânı büyüktür” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî ( radıyallahü anh ) birgün abdest almıştı. O anda, bir kuş üzerini kirletti. Başını kaldırdığında, kuş uçuyordu. Bakışı ile beraber, yere düşüp öldü. Elbiseyi temizleyip, sattırdı. Parasını sadaka olarak dağıttı. Üzerine sinek konmazdı. Bu husûsda da Ceddi Resûlullahın ( aleyhisselâm ) verasetine (mirasına) kavuşmuştu.
Bağdad’ın âlim ve fâdıllarından biri, Cum’a namazından sonra, talebesi ile birlikte, kabirleri ziyârete ve ölüler için Fâtiha okumağa gidiyordu. Yolda siyah bir yılan gördü ve elindeki bastonuyla vurup öldürdü. O anda uzun bir duman gelip onu örttü. Gözden kayboldu. Talebesi şaştı kaldı. Bir saat sonra kaybolan o zâtı geliyor gördüler. Karşılamağa gittiler. Üzerinde gayet süslü kıymetli bir elbise gördüler. Hâlini ve elbisesini sordular. Şöyle anlattı: Duman beni Örtünce, beni kapıp tuttukları gibi bir adaya götürdüler. Denizin dibine indirdiler. Cinlerin pâdişâhının huzûruna götürdüler. Pâdişâh, elinde kınından çekilmiş bir kılıçla taht üzerinde oturuyordu, önünde ise, başı ezilmiş ölü bir genç vardı. Başından gövdesine doğru kan akıyordu. Benim için, adamlarına; “Bu kimdir?” diye sordu. Bu gencin katilidir dediler, öfkeyle bana baktı ve: “Ey şehrin üstadı, bu genci niçin sebebsiz yere öldürdün?” dedi. Reddettim ve: “Allah korusun! Onu ben öldürmedim. Bana iftira ediyorlar” dedim. Cin pâdişâhına, onun öldürdüğünün alâmeti, elindeki bastonudur. Buyurun bakın, bastonu kanlıdır dediler. Bastonumdaki kanı görüp: “Bu kan nedir?” dedi. Bu bastonla bir yılan öldürdüm, onun kanıdır dedim. “Ey insan, o yılan benim bu oğlumdur” dedi. Sonra sustu, bir an durdu ve kadıya dönüp: “Bu adam, adam öldürdüğünü ikrâr etti. Sen de katline hükmet” dedi. Kâdı katlime karar verdi. Müftî de, hükme uygun fetvâ verdi. Kılıcı ile bana vurmak istedi. Kalbimden iltica edip, şeyhim, üstadım, Gavs-üs-Sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî’den yardım istedim. O anda bir adam göründü. Nûr yüzlü idi. “Bu adamı öldürme! Çünkü o, evliyânın Sultânı Gavs-ül-a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin ( radıyallahü anh ) talebelerindendir. Bunun yüzünden sana sitem eder, gücenirse, o hazrete ne cevap verirsin?” dedi. Gavs-ül-a’zamın ismini duyar duymaz, kılıcı elinden attı ve: “Ey şehrin üstadı, Gavs-ül-a’zama olan hürmetimden seni affettim. Şimdi bize İmâm ol ve oğlumun cenâze namazını kıldır ve mağfiret olunması için duâ eyle” dedi. Sonra bana, süslü, değerli bir elbise giydirdi ve beni, buradan kapıp götürenlerle buraya gönderdi.
İmâm-Hasen-i Askeri ( radıyallahü anh ), seccadesini eshâbından birine emânet bırakıp, Gavs-ül-a’zama ulaştırmasını vasıyyet etti. Onu muhafaza edip, ömrünün sonunda, güvenilir birine emânet edip, aynı vasıyyeti yapmasını, böylece elden ele, hicrî beşinci asrın ortalarında, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî ismi ile meşhûr Gavs-ül-a’zam zuhur edince, ona verilmesini ve kendisinden ona selâm söylemesini tavsiye etti.
Gavs-ül-a’zam, Medîne-i münevvereden Bağdâd-ı Dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavs-ül-a’zam ona: “Sen kimsin?” buyurdu. Hırsız, ben çölde yaşıyanlardanım dedi. Gavs-ül-a’zam ona, isminin ma’siyet (günah) mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sahibi kişinin Gavs-ül-a’zam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni hırsıza söyledi ve: “Evet, ben Abdülkâdir’im” buyurdu. Hırsız, derhal düşüp mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden: “Ey Seyyid Abdülkâdir, Allah için bana bir ihsânda bulun!” sözleri çıktı. Gavs-ül-a’zam, hâline acıdı ve kalbinin düzeltilmesi için, Allahü teâlâya duâ etti. Hitâb geldi: “Ey Gavs-ül-a’zam, hırsızı doğru yola götür. Onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!” Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, değerli, nefis, süslü elbise giyerdi. Bir defa yedibin dinarlık, bir sarık yaptırdı. Bir muhtaç gördü ve bu sarığı ona hediye etti.
Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine tâbi olup talebesi olmuştu. Talebe olmasından önce, bu kadına, ahlâksız bir adam âşıktı. Bu kadın dağda iken, bir ihtiyâç için bir mağaraya girdiğinde o adam da, ardından mağaraya girdi. Kadına yanaşıp, onun namusunu kirletmek istedi. Kadın kaçacak, saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a’zamın ismini söyleyip: “Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a’zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!” deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a’zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan na’linler vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, na’linler kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular, vurdular. Ahlâksız öldü ve na’linler vurmağı bıraktılar. Kadın, o mübârek na’linleri alıp, hazret-i Gavsa getirdi ve başından geçeni anlattı.
Birgün bulunduğu mezhebden başka mezhebe geçmek hakkında düşündü. O gece, bütün eshâbı ile beraber Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’i ( radıyallahü anh ) gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden rica ediyor ve: “Ey Allahın Resûlü, oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zaîf ihtiyârı himâye etsin” diyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) tebessüm buyurarak: “Ey Seyyid Abdülkâdir, bu şeyhin ricasını kabûl et” buyurdu. Resûlullahın emri ile, onun ricasını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgahında kıldı. Hâlbuki o gün Hanbelî namazgahında İmâmdan başka kimse yoktu. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri oraya gelince, çok kimseler de ardından gelip, mescidde boş yer kalmadı. Râvî der ki: Eğer Gavs-ül-a’zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgahında hâzır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı.
Gavs-ül-a’zam birgün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel ( radıyallahü anh ), kabirden çıktı. Elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed: “Ey Seyyid Abdülkâdir, fıkıh, tasavvuf, helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Hicrî beşyüzyirmibir senesi Şevval ayının onaltısı olan Salı günü Öğleden önce, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun? buyurdu. Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasihlerinin yanında nasıl konuşurum? dedim. Ağzını aç! buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa mübârek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve: “İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve va’zlar ile Rabbinin yoluna çağır.” buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana: “Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?” diyordu. Babacığım! Nutkum tutuldu, konuşamıyorum dedim. Ağzını aç buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defa saçtı. Niçin yediye tamamlamadınız? dedim. Resûlullaha karşı olan edebimden buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmağa başladım.”
Gavs-ül-a’zam birgün bir mahalleden geçerken bir müslümanla bir hıristiyanın münâkaşa ettiklerini gördü. Sebebini sordu. Müslüman: “Bu hıristiyan, bizim peygamberimiz, sizin peygamberinizden üstündür diyor, ben ise, bizim peygamberimizin üstün olduğunu söylüyorum” dedi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Îsâ aleyhisselâmın Muhammed aleyhisselâmdan üstün olduğunu hangi delîlle isbât ediyorsun?” buyurdu. Hıristiyan, bizim peygamberimiz ölüyü diriltti dedi. Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ): “Ben peygamber değilim. Sâdece Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma uyan bir müslümanım. Eğer ölüyü diriltirsem, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma inanır mısın?” buyurdu. Hıristiyan, inanırım dedi. Gavs-ül-a’zam: “Bana, harâb olmuş, eski bir kabir göster ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) üstünlüğünü gör!” buyurdu. Eski bir kabir gösterdi. Gavs-ül-a’zam, hıristiyana: “Sizin peygamberiniz ölüyü diriltmek istediği zaman, hangi sözleri söylerdi?” buyurdu. Hıristiyan, “kum bi iznillah = Allahın izni ile kalk, diril” söylerdi, dedi. Bunun üzerine Gavs-ül-a’zam, ona: “Bu gösterdiğin kabirde yatan kişi, dünyâda şarkıcı idi. İstersen onu şarkı söyler hâlde dirilteyim, nasıl istersen öyle yapayım!” buyurdu. Peki, öyle olsun dedi. Gavs-ül-a’zam kabre döndü ve: “Allahın izni ile kalk!” buyurdu. Kabir açıldı ve ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hıristiyan bu kerâmeti görünce, Peygamberimizin üstünlüğünü ikrâr edip, Gavs-ül-a’zamın elinde müslüman oldu.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ) zamanında, Bağdad’da tâ’ûn hastalığı vâki oldu. Hergün binlerce erkek ve kadın ölüyordu. Bağdad ehâlisi, Gavs-ül-a’zama, bu öldürücü hastalıktan şikâyet ettiler. “Medresemizin avlusundaki otlardan döğünüz ve yiyiniz, Allahü teâlâ, hastalara bununla şifâ verir ve tâ’ûnu kaldırır” buyurdu. Buyurduğu gibi yaptılar, hastalar iyileşti ve Allahü teâlâ, onlardan tâ’ûnu kaldırdı. Hastalar çok olduğu ve izdiham had safhaya eriştiği için, Gavs-ül-a’zam: “Medresemiz suyundan bir damla içene, Allahü teâlâ şifâ verir” buyurdu. İsanlar, o mübârek medresenin suyundan içtiler ve tam sıhhate kavuştular. Zamanında Bağdad’da bir daha tâ’ûn hastalığı görülmedi.
Ebü’l-Feth Hirevî anlatır: “Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî’ye kırk sene hizmet ettim. Bu müddet içerisinde, sabah namazlarını, yatsının abdesti ile kıldığını gördüm. Ne zaman abdesti bozulsa, o zaman abdest alır, iki rek’at namaz kılardı. Yatsı namazını kılıp, husûsî odasına girer, beraberinde o odaya kimse giremezdi. Sabahleyin odadan çıkardı.” Yine Hirevî anlatır: “Bir gece Şeyhin yanında yattım. Gecenin evvelinde namaz kıldığını gördüm. Namazı çok uzun sürmedi. Sonra gecenin üçde biri geçinceye kadar zikretti. El-Muhît, er-Rab, eş-Şehîd, el-Hasîb, el-Fa’âl, el-Hallâk, el-Hâlık, el-Bârî, el-Mûsâvvir derdi. Gördüm ki, zaîflemiş, küçülmüş idi. Ardından kendisini çok büyük gördüm. Ya’nî bir küçülüyor, bir büyüyordu. Sonra havada yükseliyor, yükseliyor, gözümden kayboluyordu. Sonra ayakta namaz kıldı. Uzun sûreler okudu. Gecenin üçde ikisi böyle geçti. Secdeleri, gerçekten çok uzun idi. Sonra müteveccih, müşâhid ve murâkıb olarak oturur, sabah vaktine yakın zamana kadar öylece dururdu. Sonra duâ eder, yalvarır, yakarır, kulluğunu Rabbine arz ederdi. O esnada, kendisini, bakan gözlerin dayanamıyacağı bir nûr kaplardı. Yanında, “Selâmün aleyküm, Selâmün aleyküm” seslerini duyardım. Kendisi bu selâmlara cevap verir; bu hâl sabah namazına çıkıncaya kadar devam ederdi. Hızır aleyhisselâmla çok defalar görüşmüştür.”
Mısır’da bir tüccâr vardı. Gavs-ül-a’zam hakkında kuvvetli i’tikâd, hâlis ihlâs sahibi idi. Kalbinde, vasıtasız olarak, onun şerefli yolunda sülûk etme arzusu vardı. Ya’nî Gavs-ül-a’zamın huzûruna gidip, bizzat onun elinde tarîkatine girmek arzusundaydı. Çeşitli engeller sebebiyle kırk sene içinde bu niyet ve arzusuna kavuşamadı. Sonra yola çıkıp Bağdad’a vardı. Gavs-ül-a’zamın âhırete intikâl ettiğini işitti. Muradına kavuşamamaktan ötürü canına kıymak istedi. Kabrini ziyârete geldi. Ziyâret edebini takındı. Gavs-ül-a’zam kabrinden çıkıp, elini tuttu tövbe ettirdi ve onu talebeliğe kabûl etti. Bu zâtla üçyüz kişi irşâd şerefine kavuştu ve Allahü teâlâya vâsıl oldular, İslâm âlimleri bu şekilde olan intisabın sahih ve sâdık olduğunu söylemişlerdir.
Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), bir defa Medîne-i münevvereye geldi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ravda-i mutahharasını kırk gün ziyâret edip, ayakta durdu ve ellerini göğsünün üzerine koyup şu iki beyitle münâcaat etti:
Günâhlarım denizin dalgalarından da çok,
Yüce dağlara benzer, hattâ daha da büyük;
Ve lâkin affedici kerîmin huzûrunda,
Sinek kanadı kadar, hattâ daha da küçük.
Bir başka zaman da gelip, Hücre-i şerîfenin yakınında bir dörtlük daha okudu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek eli göründü, müsâfeha etti, öpüp başına koydu.
Bir kadın, çocuğunu, Abdülkâdir-i Geylânî’ye ( radıyallahü anh ) getirip: “Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu azâd edip, size getirdim” dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona mücâhede ile emretti. Tarikatta sülûke başlattı. Bu şekilde devam ederken, birgün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve az uyumak sebebiyle, zaîf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. “Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer” dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup: “Kum bi-iznillâh”, ya’nî Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitaben: “Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!” buyurdu.
Meclisinin üzerinde kırlangıç uçup, sesi ile, orada bulunanları meşgûl etti. Abdülkâdir-i Geylânî: “Ey rüzgâr, bu kuşun başını al!” buyurdu. Buyurması ile beraber, kuşun yere düşmesi bir oldu. Ama başı bedeninde değil, başka yere düşmüştü. Şeyh hazretleri kürsîden inip, o kırlangıcı eliyle aldı. Diğer eliyle de üzerini okşadı ve Besmele okudu. Kuş hemen dirildi ve uçtu.
Yanından geçmekte olan ve sultâna âit şarabı taşımakta olan üç kişi ve bir emîr, ya’nî subay vardı. Şeyh onlara hitâben: “Durun!” buyurdu. Dinlemediler. Hayvana dur, buyurdu. Hayvan durdu. Hayvanın yanında olanlara kulunç ârız olup, bağrışmağa başladılar. Yaptıklarına tövbe ettiler, ağrıları geçti. Şarap ise, sirke olmuştu. Küpleri, damacanaları açınca, içlerinde şarap değil, sirke olduğunu ibretle gördüler. Meclisindeki talebelerinden biri rahatsızlandı. Hareket edemiyordu. Yardım ister gözle, hocasına baktı. Bunun üzerine Abdülkâdir-i Geylânî, hemen va’z kürsüsünün merdiveninden indi. Ama kürside insan başı gibi bir baş, sonra omuzları ve göğsü göründü. Daha sonra kürside Şeyhin şeklinde, onun konuşma ve sesinde birisi va’za devam ediyordu. Şeyh ise, o talebesiyle meşgûl oluyordu. Başını elbisesinin yeni ile örtmüştü. Talebe birden kendini sahrada gördü. Yanında akar su ve ağaç vardı. İhtiyâcını rahatça giderdi, dereden abdest aldı, namaz kıldı. Selâm verince, Abdülkâdir-i Geylânî, üzerindeki örtüyü kaldırdı. Şaşılacak şey! Kendini, mecliste arkadaşlarının arasında buldu. Şeyh ise, eskisi gibi, kürsüde durup va’z ediyordu.
Ramazân-ı şerîfte birgün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a’zamı iftara da’vet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin da’vetini kabûl etti. Aynı anda da’vet edenlerin evlerinde iftarda bulundu. Onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad’a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-a’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-a’zam, o hizmetçisine dönerek: “Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin da’vetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim” buyurdu.
Gavs-ül-a’zam birgün, va’z için minberde oturuyordu. Birden sür’atle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı ve eski yerine oturdu ve va’z ile meşgûl oldu. Orada bulunanlardan birisi, ne oldu diye suâl edince: “Ceddim Resûlullahı ( aleyhisselâm ) gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Haya edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeğe başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara va’z etmemi emr etti, dedi.
Gavs-ül-a’zam daha genç iken, Şeyh Hammâd’a geldi. Şeyh Hammâd ayağa kalktı ve Onu karşıladı: “Merhaba metin dağ, sarsılmaz tepe” deyip, onu yanına oturttu ve biraz konuştuktan sonra: “Sen, asrındaki âriflerin seyyidi, efendisisin” buyurdu.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir Cum’a günü va’z ediyordu. Cemâat ise, onun dilinden saçılan ma’rifet ve sırlarla dolu kıymetli sözleri can kulağı ile dinliyorlardı. Cemâat arasında Şeyh Ali Hinî, Şeyh Baka, Şeyh Ebû Sa’îd Kaylevî, Şeyh Ebü’n-Necîb Abdülkâhir Sühreverdî, Şeyh Ebû Mükerrem, Şeyh Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Ali, Şeyh İbrâhim Nehrevânî, Şeyh Câyegîr, Şeyh Kadîb-ül-Bân Mûsulî, Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs, Şeyh Mâcid, Şeyh Osman bin Merzûk, Hâce Yûsuf Hemedânî, Şeyh Arslan Müsekkî, Şeyh Sıdk-i Bağdadî, Şeyh Mübârek bin Ali, Şeyh Şehâbeddîn Sühreverdî ve diğer birçok büyük zât vardı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri va’z ettiği sırada, bir ara; “Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir” buyurdu. Orada bulunan evliyâdan, önce Şeyh Ali Hinî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin ayağını tutup, kendi boynu üzerine koydu. Diğerleri de böyle yaptılar. Hâttâ orada bulunmayan evliyâ zâtlar da böyle buyurduğundan haberdâr olup, onu tasdik ederek boyunlarını eğmişlerdir.
Receb ed-Dârî şöyle anlatmıştır: Hicretin 616. yılında, Şam’da Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin oğlu Şeyh Mûsâ’dan dinledim. Şöyle anlatıyordu: Rahmetli babam birgün buyurdular ki: “Bir vakit Berye’ye (çöle) çıkıp orada bir müddet kaldım. İçecek su bulamadığım için çok fazla harâretlenmiştim. Allahü teâlâ üzerime bir bulut gönderdi. O buluttan yağmur yağdı. Kana kana su içtim. Sonra bir parıltı ve onun içinden bir sûret görür gibi oldum. O sûret tarafından bana şöyle bir hitâb geldi: “Yâ Abdülkâdir! Ben senin Rabbin ve Halikınım, senin için muharremâti ve senden başkaları için haram kıldığım şeyleri sana helâl kıldım.” Ben hemen: “E’ûzü -billahi- mineşşeytânirracîm” dedim. Ve yanımdan git mel’ûn diye onu kovdum. Sonra o gördüğüm nûr zulmete döndü ve o sûret de bir duman oldu. Nihâyet bana yine hitâb ederek: “Ey Abdülkâdir! Rabbinin hükmiyle senin ilmin ve yüksek derecelerine ve hakîkate vukûfunla benim vesvesemden ve aldatmamdan kurtuldun. Ben, şimdiye kadar tarikat ehlinden yetmiş kişiyi böylece kandırıp doğru yoldan çıkarmıştım” dedi. Ben de ona; “Ey mel’ûn, benim kurtulmam, ancak Rabbimin fadlı, lütfu ve ihsânı iledir” diye cevap verdim. Babama: “Bu sesin, şeytanın sesi olduğunu nasıl bildin?” diye sordukları zaman “Şeytanın (Sana haramları helâl kıldım) sözünden anladım” diye buyurdu.
Ma’rifetler sahibi Şeyh Abdullah-i Belhî, Havârik-ül-ahbâb fî ma’rifetil-aktâb kitabının yirmibeşinci babında, Kutb-ül-ibâd Gavs-ül-bilâd Hâce Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’yi ( radıyallahü anh ) anlatırken diyor ki: Hâcegî Sermest’ten duydum, o da Buhârâ’da yaşayan ve oturan kâmil meşâyıhdan duydu. Onlar şöyle anlatırlardı: “Gavs-ül-a’zam ( radıyallahü anh ), birgün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönmüş, güzel bir koku almış ve: “Benim vefâtımdan yüzelliyedi sene sonra, Muhammedî meşreb birisi dünyâya gelir. İsmi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’dir. Bana mahsûs ni’metlere kavuşur” buyurdu. Gerçekten öyle oldu.
Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretleridir. O, Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri hakkında şu şiiri söylemiştir.
“Pâdişâhı her dû âlem Şah Abdülkâdirest.
Server-i evlâd-ı Âdem Şah Abdülkâdirest.
Âfitâb-ı Mâhitâb-ı Arş, Kürs ve Kalem,
Nûr-i kalb ez nûr-i a’zam Şah Abdülkâdirest.”
Tercümesi:
“Her iki âlemin sultânı Şah Abdülkâdir’dir.
Evlâd-ı Âdem’in serveri (reîsi) Şah Abdülkâdir’dir.
Arş’ın, Kürsî’nin, Kalem’in, hem Güneş’i hem Ay’ı.”
En üstün nûrdan bir kalb nûrudur, Şah Abdülkâdir.”
Eserleri: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin pekçok eserleri olup, başlıca eserleri şunlardır:
1. Günyet-üt-tâlibîn, 2. Fütûh-ülgayb, 3. Feth-ur-Rabbânî, 4. Füyûzât-ür-Rabbâniyye, 5. Hizbü Beşâîr-il-hayât, 6. Cilâ-ül-hâtır, 7. Mevhib-ür-Rabbâniyye, 8. Yevâkît-ül-hikem, 9. Behcet-ül-esrâr, 10. Tuhfet-ül-müttakîn, 11. Hız-ür-recâ vel-intihâ, 12. Risâlet-ül-Gavsiyye, 13. Merâtib-ül-vücûd, 14. Mi’râc-i Latîf-i meânî, 15. Vusul ilallah, 16. Umdet-üs-sâlihîn, 17. Sittüm mecâlis, 18. Mektûbât-ı Geylânî, 19. Kenz-ül-a’zam, 20. Hizb-ül-hayrât, 21. Hizb-üt-tazarru vel-ibtihâl, 22. Beşâir-ül-hayrât, 23. Esrâr-ül-esrâr, 24. Mecmûa-i evrâd, 25. Delâil, 26. Manzûme-i lâmiyye, 27. Manzûme fit-tevessül bi esmâ-illah-il-hüsnâ, 28. Kasîdet-üt-tasavvufiyye bil-esmâ-il-hüsnâ, 29. Kasîdet-ül-latîfe, 30. Kasîde-i Tâiyye, 31. Kasîde-i mîmiyye, 32. Kasîde-i Ayniyye, 33. Muhtasar fî ilm-iddîn, 34. Risâletün fit-tevhîd, 35. Risâletün fil-vasiyye, 36. Sırr-ül-esrâr ve mazhar-ül-envâr, 37. Sırr-ül-vehhâc fî leylet-il-mi’râc, 38. Usûl-üs-seb’a, 39. Vasıyyetti Gavsiyye, 40. Virdü hısn-ül-hasîn, 41. Risâletün fî meâni-il-esmâ-il-hüsnâ, 42. Melfûzât-ı Geylânî, 43. Dîvân-i Gavs-ül-a’zam.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hayâtını ve menkıbelerini anlatan çok eser yazılmıştır. Onun hakkında yazılan ve büyüklüğünü anlatan eserlerden bir kısmı ve müellifleri şunlardır:
1. Envâr-ün-nâzır (Allâme Ebû Bekr Abdullah bin Nasr Bağdadî).
2. Behcet-ül-esrâr ve ma’den-ül-envâr (Şeyh-ül-İslâm Ebü’l-Hasen Ali Nûreddîn).
3. Ravdât-ün-nâzır (Firûzâbâdî).
4. Gıbdat-ün-nâzır (Şihâbüddîn Ahmed İbni Hâcer Askalânî).
5. Hülâsât-ül-mefahir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
6. Esnel-mefâhir (Abdullah bin Es’ad Yâfiî).
7. Dürer-ül-cevâhir (İbn-i Mülakin).
8. Kalâid-ül-cevâhir (Şemsüddîn Muhammed bin Yahyâ el-Ensârî).
9. Nüzhet-ül-hâtır (Ali bin Sultan).
10. Dürr-ül-fakîr (Es-Seyyid Abdülkâdir bin eş-Şeyh Ayderûs Yemenî).
11. Zübdet-ül-esrâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (Abdülhak Dehlevî).
12. Zübdet-ül-âsâr fî ahbâr-i Kutb-ül-ahyâr (Abdülhak Dehlevî).
13. Ravd-ün-nevâzır (Muhammed bin Sa’îd).
14. Nüzhet-ün-nâzır (Ebû Muhammed Abdüllatîf bin Ahmed).
15. Eş-Şeref-ül-Bâhir (Mûsâ bin Muhammed Bealbekî).
16. El-Cenaddânî (Ca’fer bin Hasen).
17. Ravad-ül-Besâtîn (Muhammed Emîn Tûnûsî).
18. Sultân-ül-ezkâr fî menâkıb-i Gavs-ül-ebrâr (İbn-i Şah Hemedânî).
19. Güldeste-i kerâmât.
20. Nesr-ül-cevâhir (Muhammed Sıbgatullah).
21. Zeyn-ül-mecâlis. Bunlardan başka çeşitli dillerde pekçok eser yazılmıştır.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî yaşamak, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.”
“Allahü teâlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allahtan başkasına yönelmemesidir.”
“Bid’at yoluna sapmayınız! İtâat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz! özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız.”
“Şükrün esâsı, ni’metin sahibini bilmek, bunu kalb ile i’tirâf etmek ve dille söylemektir.”
“Allah için hâline sabr eden fakir, Allaha şükreden zenginden daha değerlidir. Hâline şükredebilen fakir ise, şükreden zenginden ve sabreden fakirden daha üstündür.”
“Nefsinin peşine düşüp de, rehberi, yol gösterici hakîkî âlimleri dinlemeyen kimse, gerçekten nasîbsizdir.”
“İnsan, kendini Kelime-i tevhîd söylemeye, “La ilahe illallah” demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”
“Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona fazla mal ve evlâd vermez. Böylece, Allaha olan muhabbetini engelleyecek bir ortak olmamış olur. Çünkü Allahü teâlâ Gayyur’dur. İbâdette olduğu gibi, sevgide de ortaklığı kabûl etmez.”
“Kim insanlardan birşey istiyorsa, Allahı tanımadığı için istiyor, îmânı, ma’rifeti ve yakîni zaîf olduğu için istiyor.”
“Kalb, dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve onun geçici lezzetlerinden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhıreti sevmiş olamaz.”
“İyi huy sahibi, insanlardan gelen şeylere aldırmaz. Bu hâl ise, herşeyin Allahü teâlânın dilemesiyle olduğunu bilmektendir. Böyle olan kimse, nefsini hakîr görür.”
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, “Gunyet-üt-tâlibîn” adlı eserindeki Cennet, Cehennem ve tövbe bahsinden seçmeler:
Biliniz ki, Cehenneme girmek küfür sebebi iledir. Azâbın arttırılması, derecelerin aşağı olması, günah ve çirkin ameller ve işlerledir. Cennete girmek ise, îmân iledir. Ni’metlerin arttırılması ve yüksek derecelere kavuşmak, sâlih ameller ve güzel ahlâk iledir.
Âhırette olan çeşit çeşit azâblar, Allahü teâlânın, Cehennemlikler hakkındaki gazâb ve kızgınlığı, Cennette olan çeşit çeşit ni’metler ve lezzetler ve sürûrlar, Allahü teâlânın Cennetlikleri için olan rahmeti sebebiyledir.
Allahü teâlânın kullarından, dünyâda kendine mübah edilen şeyi yiyen, ona şükreden, karşılık olarak Cennet lezzetlerinden istediği şey verilir. Bir kimse, dünyâda kendisine mübah kılınan şeyi yemese, Cennetin derecelerinden pay ve nasîbini kendine haram etmiş olur. Bir kimse Cenneti inkâr etse, Cennetten ve Cennetteki bütün ni’metlerden mahrûm olur.
Ebû Hüreyre’den ( radıyallahü anh ) bildirilen hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Meydana gelmesinde asla şübhe edilmiyen kıyâmet günü olunca, insanlar mahşer yerine toplandıkları zaman, halkı bir karanlık kaplar. Âyet-i kerîme gereğince, karanlığın koyuluğundan insanlar birbirlerine bakamaz, birbirlerini göremezler. Ayakta dururlar, insanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ meleklere tecellî eder. İlâhî nûru ile mahşer yeri aydınlanır. Karanlık açılır, insanları, Rablerinin nûru kaplar. Melekler ise Arş’ın etrâfında tavaf etmekte, hamd edip cenâb-ı Hakkı tesbîh ve takdis etmektedirler. İnsanlar saf saf kıyâmda, her ümmet ve cemâat bir tarafta bulunmakta iken, amel defterleri ve mîzân getirilir. Amel defterleri konup, mizan, meleklerden birinin eline asılır. O melek, mizanı bir kere yükseğe kaldırır. Sonra aşağı indirir. Bu zaman Cennetten perde açılıp, Cennet rüzgârı gelmeğe, yayılmağa başlayınca, müslümanlar kendi terlerini misk gibi bulurlar. Hâlbuki kendileri ile Cennet arasında beşyüz yıllık mesafe vardır. Sonra Cehennemden de perde kaldırılır. Koyu bir duman ile Cehennem rüzgârı esmeğe başlayınca, mücrim ve müşrikler terlerini pis ve kerih bulurlar. Hâlbuki onlar ile Cehennem arasında beşyüz yıllık mesâfe vardır. Sonra Cehennem büyük bukağı ve zincirlerle bağlı olduğu ve “Üzerinde ondokuz melek vardır” âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi, ondokuz hâzin ve herbirinin emrinde yetmişbin melek olduğu hâlde itilerek Arasat meydanına getirilir. Ondokuz melekten her biri, kendi yardımcıları ile onu iterler, sağında, solunda ve arkasında yürürler. Her meleğin elinde demirden gürzler vardır.
Cehenneme bağırıp, onu yürütürler. Cehennemin, merkeb anırması gibi, korkunç ve çirkin sesi, şiddet, karanlık ve dumanı, ehline gazâbının şiddetinden meydana gelen alevi ve korkunç taşması vardır. Bu hâl ile Cehennemi getirirler. Onu Cennet ile insanların durduğu yer arasına koyarlar.
İnsanlara doğru bakıp, onları yutmak için, üzerlerine hamle ve hücum eder. Melekler bukağı ve zincirlerle ona mâni olurlar. Kendisinin insanları yutmaktan men’ edildiğini görünce, şiddetle öyle bir feveran ve galeyana gelir ki, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, “Gayz ve gazâbından parça parça olmak derecesine gelir.” Sonra yine bir çeşit avaz ile seslenir, insanlar Cehennemi böyle görünce, kendilerinde meydana gelen korkunç dehşet ile, yürekleri boğazına gelip ne olduklarını şaşırırlar.”
Bir kimse Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Ey Allahın Peygamberi! Bana Cehennemi anlatınız” dediğinde, “Peki” buyurup, şöyle anlatmağa başladı:
“Cehennem şu dünyânın yetmiş büyüklüğündedir. Çok karanlıktır. Yedi bölümü ve her bölümünde otuz kapısı ve her kapının üç gecelik genişliği vardır. Onu yetmiş bin melek tutar. Bu melekler çok kuvvetlidir. Yüzleri ekşi, gözleri ateş, renkleri ateş alevi gibidir.
Burun deliklerinden büyük alevler, korkunç duman saçılır. Onlar Allahü teâlânın emrini ve buyruğunu beklerler” buyurdu. Yine Resûlullah buyurur: “Bu hâl ile Cehennem Allahü teâlâdan secde için izin ister. Secdesine izin verilince, Cehennem Allahü teâlânın dilediği kadar secde eder. Allahü teâlâ secdeden kalk buyurur ve:
Hamd ve sena o Allaha mahsûstur ki, kendisine âsî olanlardan intikam almak için beni yarattı. Ve mahlûkatından hiçbir şeyi benden intikam almak için yaratmadı” der.”
Hadîs-i şerîfte yine geldi ki: “Cehennem bundan sonra açık ve fasih bir dille: “Bundan bana hamd etmeyi nasîb eden Allahü teâlâya hamd olsun” der. Sonra büyük bir heybetle, şiddetli bir ses ile kükreyince, mukarreb meleklerden, Peygamberlerden ve Arasatta bulunanlardan her biri bu sesten ürkerler. Sonra ikinci defa kükrer. Mahşerdekilerin gözlerinden yaşlar akar. Üçüncü defasında, yüksek bir sesle öyle bağırır ki, insan ve cinden ne kadar çok ameli olursa olsun düşmiyen kalmaz. Dördüncü defa kükreyip bağırınca, kimsenin konuşmağa mecali kalmaz. Ancak Cebrâil ve Mîkâil ve İbrâhim Halîlullah Arş-ı a’lâya yapışıp, hepsi nefsî nefsî deyip cenâb-ı Hakka yalvarırlar.”
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) devamla; “Bundan sonra, Sırat, Cehennem üzerine kurulur. O Sırat için yediyüz bölüm ve uzun müddet eğlenip kalacak yer vardır. Her bölümün uzunluğu yetmiş yıllık yoldur. (Ba’zı rivâyette yedi bölüm vardır.) Sırat’ın boyu, birinci tabakadan, ikinci tabakaya kadar beşyüz yıllık yoldur. İkinciden üçüncüye, üçüncüden dördüncüye, dördüncüden beşinciye, beşinciden altıncıya, altıncıdan yedinciye kadar da beşer yüz yıllık yoldur. Yedinci tabaka, diğer tabakaların en sıcağı, en derini ve ateş bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlisidir. Dünyâ (Yâ’nî en yakın) tabakası ve Cehennemin birinci tabakasıdır. Onun alev ve ateşi Sırat’ın sağ ve solundan üç mil yükseğe çıkar. Her tabaka, üstünde bulunan tabakadan azâbların çeşidi, ateş ve hararet bakımından yetmiş kere fazla ve şiddetlidir. Her tabakada deniz, nehir, dağ ve ağaçlar vardır. Her dağın uzunluğu yetmiş bin yıllık mesafedir. Her tabakada yetmiş dağ vardır. Her dağın yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmiş bin zehirli, dikenli ağaç vardır. Her ağacın yetmiş bin dalı, her dalında, yetmiş yılan ve akrep ve her yılanın boyu birkaç kilometredir. Akrepler büyük develer gibidir. Her ağaçta bin meyve ve her meyve, şeytanlar başı denilen, korkunç ve bed (çirkin) görünüşlü yılan gibidir. Her meyvede yetmiş kurt, her kurdun boyu yüz metre kadardır. Ba’zı meyvelerde kurt olmayıp, ancak diken vardır.” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennem yedi kapı ve yedi tabakadır. Her tabakada yedi vadi, her vadinin derinliği yetmiş bin yıllık mesafedir. Her vadinin yetmiş bin bölümü vardır. Her bölümde yetmişbin mağara vardır. Her mağarada yetmiş bin yarık ve çatlak vardır. Her yarık, yetmiş yıllık yoldur. Her yarıkta yetmiş bin yılan vardır. Her yılanın ağzında yetmiş bin akrep, her akrebin yetmiş bin kuyruğu vardır. Her kuyruğunda ayrı ayrı zehir ve ağu bulunur. Cehenneme giren kâfir ve münâfıkların hepsi, bunların herbirinin elem ve şiddetini tadacaktır.”
Yukarıda açıklandığı şekilde, insanlar korku ve dehşetlerinden dizleri üzerine çökmüş oldukları hâlde, Cehennem azgın deve gibi harekete gelir. Bu durumda yüksek bir ses duyulur. Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve velîler yerlerinden kalkarlar. Sonra kul haklarının görüldüğü bir yere, daha sonra bir başka yere gelirler. Üçüncüsünde Allahü teâlânın huzûruna çıkarılırlar. Bu durumda amel defterleri uçup gelir ve insanların eline düşer. Ba’zısının amel defteri sağ tarafından, ba’zısının sol tarafından, ba’zısının da arka tarafından verilir. Amel defteri sağından verilenlere, nûr-i ilâhîden nûr verilir. Hâllerinin iyiliği için kendileri tebrik edilir. Sıratı, Allahü teâlânın rahmeti ile geçerler. Cennete girerler. Cennet melekleri onlara, elbiseler, binekler ve buraklar ve onlara lâyık şeyleri, girecekleri cennetlerin kapıları önünde verip, onları karşılarlar. Onlar gidecekleri yerlere ayrılırlar. Köşk ve saraylarına sevinçle varırlar. Zevcelerinin yanlarına gidip, dillerin anlatamadığı, gözlerinin göremediği, kalblerinden getiremedikleri zevcelerine bakarlar. Yerler, içerler ve süslerini takarlar. Kendilerine ayrılan zevceleri ile sohbet ederler. Sonra kendilerinden hüzün ve kederi gideren, hesablarını kolaylaştıran yaratanlarına hamd ederler. Sonra Rablerinin kendilerine verdiği şeylere: “Bize hidâyet veren Allahü teâlâya hamd olsun. O hidâyet etmeseydi, hidâyete eremezdik” meâlindeki âyetini okurlar ve şükrederler.
Dünyâda yakînleri, îmânları ve tasdikleri olduğundan, Allahü teâlâdan korkup, yine O’ndan ümid edenlerden oldukları hâlde, âhıret için öncelik verdikleri sâlih amelleri sebebiyle gözleri aydın olur. Bu durumda kurtulacaklar kurtulmuş, kâfirler veyl ve helake düçâr olmuş olurlar.
Amel defterleri sol tarafından ve arkalarından verilenlerin yüzleri siyah, gözleri gök ve mavi olur. Burunlarına dağ (damga) vurulur. Cesedleri büyür, derileri kalınlaşır. Amel defterine bakıp, Kehf sûresi, kırkdokuzuncu âyet-i kerîmede bildirildiği üzere meâlen; “Küçük ve büyük günahlardan bir teki bile terkedilmeyip, hepsi sayılmış, yazılmış” gördüklerinde korkarlar ve kendilerine esef ederler, eyvah helak olduk derler. Hâl ve şanları kötü, zanları bozuk, ümîdleri kesilmiş, korku ve dehşetleri kuvvetli, gam ve kederleri artık ve haddinden fazla olur. Onlar kalbleri sarsan, gözleri ağlatan keskin ve şiddetli emri, ağlatan, inleten büyük olaylar gördüklerinden, dehşetin çokluğundan başları eğilmiş, gözlerini zül ve hakaret kaplamış, belleri bükülmüş oldukları hâlde gözlerini Cehenneme dikerler. Kendilerine bakamazlar. Bu durumda Rablerinin kulu olduklarını söylerler, günahlarını i’tirâf ederler. Onların bu ikrâr ve i’tirâfları, Mülk sûresinin onbirinci âyetinde bildirildiği gibi, ebedî Cehennemde kalmalarına hüküm verilmiş olmaktan başka hiçbir fâide vermez.
Yine Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:
“İnsanlar, Allahü teâlânın huzûrunda dizleri üzerine çökerler. Günah ve kusurlarını i’tirâf ederler. Hayretlerinin çokluğundan ve dehşete kapılmalarından ötürü gözleri bulanıp görmez olurlar. Kalbleri anlıyamaz olur. A’zâ ve organları rahatsız ve kudretsiz olup, konuşamazlar. Âyet-i kerîmede bildirildiği şekilde, kendileri ile yakınları ve akrabaları arasında, yaklaşma ve birleşme kesildiğinden, birbirleriyle görüşmeğe, birbirlerinin hâlinden konuşmağa, onlara sormağa güçleri olmaz. Dünyâda iken inkâr ettikleri, inanmadıkları âhıret hâllerini, elem ve kederleri ve çeşit çeşit azâbları yakînen gördüklerinde, Secde sûresi onikinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Yâ Rabbî, gördük ve işittik. Şimdi bizi dünyâya gönder de sâlih ameller işleyelim” derlerse de, istekleri kabûl olmaz. Cehennemde susuz kalırlar. Kendilerine su verilmez. Açtırlar, doyurulmazlar. Çıplaktırlar, giydirilmezler. Mağlûbdurlar, yardım olunmazlar, Mahzûndurlar, sevindirilmezler. Nefslerinde, çoluk-çocuk, mal ve kazançlarında zarar ve ziyandadırlar.
İnsanlar bu hâlde iken, Allahü teâlâ Cehennem hazinedarlarına, bukağı, zincir ve gürzler alarak yardımcıları ile Cehennemden çıkmalarını emreder. Hemen Cehennemden çıkıp, Allahü teâlânın emrini gözetirler. Şakiler onlara bakıp, ellerindeki bukağı ve zincirleri ve elbiselerini gördüklerinde, parmaklarını ısırıp yerler. Kendilerine, eyvah helak olduk deyip, göz yaşlarını yerlere akıtırlar. Ayakları titrer. Her iyilikten me’yus ve ümidsiz olurlar. Bu anda Allahü teâlâ, Cehennem meleklerine, Elhâkka sûresinin otuzbirinci âyetinde olduğu gibi: “Onları tutunuz, zincir ve bukağılarla bağlayınız, sonra Cehenneme atınız” buyurur.
Allahü teâlâ, şakileri Cehennemin hangi tabakasına atmak dilerse, o tabakada görevli zebanîleri çağırıp, onlara: “Bunları alınız” diye emredince, herbirine yetmiş melek yapışıp bağlarlar. Ağır bukağıları boyunlarına, zincirleri kızgınlık ve gadabla burunlarına takıp başları ile ayakları arasını arkaları tarafından bir araya getirirler. Bu durumda bel kemikleri kırılır.
Bu durumda onlar gözlerini dikip, kapaklarını yummadan dururlar. Şah damarları şişer. Boyunlarındaki etler yanıp soyulur. Bukağıların kızgınlığı beyinlerine işleyip, beyinleri kaynar. Ayaklarına kadar derilerine te’sîr eder. Vücutlarından derileri sökülüp, etleri yeşil olup, etlerinden sarı sular akar. Bukağılar boyunlarına konduğu zaman, omuzları ile kulakları arasını doldurur, etlerini yakar. Dudakları yanıp dişleri meydana çıkar. Dilleri korkunç seslerle feryâd eder. Cehennemin yüksek alevleri onların damar ve sinirlerinde kan gibi akar, her parçasına işler. Boyunlarındaki bukağılar, bağlar ve demirlerin kızgınlıklarının çokluğu kalblerine işler. Yürekleri boğazına gelip boğazları şişer. Şişkinlikleri artar. Sesleri kesilir, derileri yanıp mahvolur. Bu durumda Allahü teâlâ Cehennem zebanîlerine, onlara elbise giydirmelerini emreder. Zebanîler, İbrâhim sûresi, ellibirinci âyetinde bildirildiği gibi, onlara siyah ve kokusu pis ve gayet kalın katrandan elbise ve don giydirirler. Bunların hararetinden öyle alevli ateş çıkar ki, bu ateş dağların üzerine konsaydı, büyüklük ve sertliklerine rağmen, erirlerdi.”
Yine buyurdu: “Sonra Allahü teâlâ, Cehennem zebanîlerine, onları kalacakları yere ve herkesi kendi yerine götürünüz buyurur. Cehennem zebanîleri önce onlara vurdukları, taktıkları zincir ve bukağıların daha sert ve uzunları ile gelip, herbir melek o zincirlerden birini alıp bir grubu, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, birbirlerine yaklaşık olarak o zincire dizer, zincirin bir ucunu boynuna alır, onlara arkasını dönerek, onları yüzleri üzerine sürüyerek, o grubun arkasında yetmiş bin melek, onları demirden gürzlerle döverek gider. Onları, elleri boyunlarına, alınları ayaklarına bağlı, sertlik, şiddet ve gazâbla Cehennem kapısına iletip, orada durdururlar.
Sonra melekler Tûr sûresi, ondördüncü âyet-i kerîmesi olan: “İşte bu, sizin dünyâda inanmadığınız ateştir. Bu gördüğünüz azâb büyü müdür? Yâhud siz onu görmez misiniz? Çünkü siz, dünyâda iken ona inanmaz, vahiy ve Kur’ân-ı kerîme büyü, azâba yalan derdiniz. Siz şu ateşe girin, ister o azâba sabredin, ister etmeyip feryâd ve figân edin. İkisi de eşittir. Orada sonsuz kalırsınız. O, dünyâda işlediğiniz şirk ve yalanın cezasıdır” derler.
Cehennem kapısında durdurulduklarında, Cehennem kapıları, onlar için açılır. Şiddetli alev ve dumanlar çıkıp, gökteki yıldızlar kadar kıvılcımlar saçılıp, binlerce yıllık yol mikdarı yukarı çıkarlar. O yüksekten Cehennem ehlinin başlarına düşerler. Saçlarını yakıp, beyinlerini sarsar.”
Yine buyurdu: “Sonra Cehennem yüksek sesle: “Ey Cehennemlikler, bana geliniz. Yakınen biliniz, Rabbimin izzet ve celâline yemîn ederim ki, elbette sizden intikam alırız” diye bağırır. Sonra Cehennem: “Allahü zülcelâl hazretlerine hamd ederim ki, buğz ve gadabı için beni insanlara gazâb edici kıldı. Beni düşmanlarından intikam alıcı kıldı. Yâ Rabbî, hararetim üzerine hararet ekle. Kuvvetime kuvvet ilâve et” diye sena ve duâ eder.
Bu hâlde Cehennemden başka melekler çıkıp. Cehennemliklerden her grubu karşılayıp, onları elleri ile kaldırıp, hor ve zelîl olarak yüzleri üzerlerine atarlar. Yetmişbin yılda Cehennemdeki dağların başına varırlar. Oraya varmadan ve dağ başlarında kalmadan her birinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
Onların Cehennem dağlarının başında ilk önce yedikleri, dışı çok sıcak, çok acı ve çok dikenli zakkumdur.
Onlar o zakkumu çiğnemekte iken, melekler gelip onlara gürzler ile vururlar. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup başları aşağı Cehenneme atarlar. Onlar Cehennemin vadi ve derelerine doğru yetmişbin yıl bu hâl üzere giderler. Oraya varmadan herbirinin yetmiş kere derisi yanıp değişir.
O zakkum, ağızlarında durur. Yutamazlar. O zakkum ile yürekleri boğazlarına gelip, boğazları tıkanıp kalınca, her biri su isterler. Bu hâlde Cehenneme akmakta olan vadileri görürler.
O vadilere varıp, yüzleri üzere düşüp ondan içmek istediklerinde, o anda yüzlerinin derileri soyulup, o vadilerin içine düşer. O ateş pınarlı vadide, yüzleri üzere düşmüş oldukları hâlde, melekler gelip döverler. Kemiklerini kırarlar. Sonra ayaklarından tutup, yüz kırk yıllık aşağıda bulunan ateş ve duman içine yüzükoyun atarlar. O vadilerde durmadan herbirisinin yetmiş kere derisi yanıp değişir. Onlar, o vadilerdeki sıcak ve kaynar sudan içerler. O kaynar su, onların karınlarında kalmaksızın, derileri yanıp yedi kere değişir.
O kaynar su, onların karınlarında karar kıldığında, bağırsaklarını doğrayıp arkalarından çıkar. Sinir ve damarlarına te’sîr eder. Etleri erir, kemikleri yarılır. Bu hâlde melekler gelip, yüzlerine, arkalarına ve başlarına demirden öyle gürzlerle vururlar ki, bu gürzlerin herbirinin üçyüz altmış ağzı vardır. Başlarına vurunca, beyinlerini keser. Bellerini kırar. Onları ateş içinde yüzükoyun sürüklerler. Cehenneme varırlar. Bu hâlde ateş, onların derilerine girip, kulaklarından çıkar. Ateşin alevleri burunları deliğinden ve eğe kemiklerinden çıkar. Bedenlerinden sarı ve kanla karışık sular akar. Gözleri yuvalarından çıkıp, yüzlerine gelir. Sonra tâat etlikleri şeytanları ile ve yardım istedikleri putları ile bir araya getirilip, birbirlerine yaklaşık olarak dar ve sıkışık yerlere atılırlar. Bu durumda, eyvah, helak olduk, mahvolduk, derler. Hattâ malları da getirilip kızdırılır. Tevbe sûresi, otuzbeşinci âyetinde bildirildiği gibi: “O mallar ile onların yüzleri, yanları ve arkaları dağlanır.” Cehennem ve şeytanların arkadaş ve ahbabı olurlar. Azâblarının şiddetli olması için, hatâ ve günahları arkalarına yükletilir. Onlardan birisinin uzunluğu bir aylık, eni de beş günlük, kalınlığı da üç gecelik yol kadardır. Başı da Filistin taraflarında bulunan Ekra’dağı gibidir Ağzında otuziki diş vardır. Ba’zısı yüksek tepe gibi onun başından, ba’zısı da çenesi ve burnu altından çıkar. Başının her kılının kalınlığı, pirinç sapı ve çoğu dünyâ ormanları gibidir. Üst dudağı yukarıya kalkmış ve alt dudağı otuzbeş-kırk metre aşağıya sarkmıştır. Elinin uzunluğu on günlük, kalınlığı bir günlük mesafedir. Uyluğu Verkan adındaki yer gibidir. Derisinin kalınlığı ise, onbeş-yirmi metredir. Bacağının uzunluğu beş gecelik mesafe, kalınlığı bir günlük mesafedir. Başı üstünden katran döküldüğü vakitte, gözünün bebeğinde ateş alevlenir”
Soran, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eğer bir kimse, boynunda ateşten bukağılar, ayağında bağ ve zincirler olduğu, elleri boynuna bağlı bulunduğu hâlde, zincir ve bukağıları sürüyerek dünyâya çıksa da, insanlar onu görmüş olsalardı, meydana gelecek korku ve dehşetten, insanların herbirisi bir tarafa savuşup kaçarlardı diye arz etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Cehennemin şiddetli hararetinden, gamından, çeşit çeşit azâb ve yer darlığından, Cehennemdekilerin etleri yeşil olur. Kemikleri parça parça olur. Beyinleri kaynayıp, derileri üzerine akar. Derileri yanar. A’zâları kesilir. Onlardan sarı su ve irinler akar. Bedenleri kurtlanıp, kurtlar kendisini yiyip kemirirler. Her biri yabanî eşek gibi olur. O kurtların kartal ve atmaca gibi pençeleri vardır. Onların derileri ile etleri arasını yolup ısırırlar, koparırlar. Etlerini yiyip, kanlarını içerler. O kurtların onlardan başka yiyip içecekleri yoktur. Sonra melekler, onları alıp yüzleri üzerine ateş ve taş üstünde sürükliyerek, binlerce yıllık mesafe olan Cehennem denizine çekerler. Cehennem denizine varmadan her gün birçok defa organları yanar, yeniden deri verilir. Cehennem denizine vardıklarında, Cehennem zebanîleri gelip, ayaklarından tutup Cehennem denizine atarlar. Cehennem denizinin derinliğini ve enginliğini, onu yaratandan başka bilen yoktur. Ba’zıları Tevrat’ın ba’zı cüzlerinde, dünyâ denizi Cehennem denizi yanında ufacık bir su birikintisi gibidir diye yazılı olduğunu beyân ettiler. Onlar bu denize atılıp, kendilerine ateş dokunduğunda, Cehennemliklerden bir kısmı, bir kısmına: Bundan önce azâb olunduğumuz ateş, buna göre çok az ve sanki rü’yâ gibi idi, derler” buyurdu.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin, amellerine göre, Cehennem içinde yerleri vardır. Ba’zısına eni ve boyu bir aylık yol olan ateşle kızdırılmış yer verilir. Oraya başkası giremez. Kendisine mahsûs olur. Ba’zısına da eni ve boyu yirmidokuz gecelik mesafe olan yer verilir, Bunların yerleri gittikçe daraltılır. Hattâ bunlardan birisine eni ve boyu bir gün bir gecelik yer verilir. Böyle yerlerde azâb olunurlar. Bunlardan bazısı sırt üstü yatar, bazısı oturur, bazısı dizleri üzerine çökmüş, bazısı da ayakta, bazısı yüzü ve karnı üzerine yatmış oldukları hâlde azâb olunurlar. Bu yerlerin hepsi, içinde bulunanlara süngü demirinden daha dardır. Bunlardan ba’zısının ateş, topuklarına, ba’zısının dizlerine, ba’zısının beline, ba’zısının göbeğine, ba’zısının boynuna kadar olur. Ba’zısının ateşi de, kendisini gömer. Bir aylık mesafe olan dibine indirir. Yerlerine vardıklarında, yakınları ile görüşüp ağlarlar. Hattâ gözyaşları tükenir de, sonra kan ağlarlar. Şöyle ki, eğer gözlerinden akan kanlı yaşlarında gemi yüzdürülse, mümkün olurdu.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekilerin, Cehennem dibinde toplandıkları bir gün vardır. Sonra onlar için bir daha bir araya gelme yoktur. O gün gelip, toplanmalarına izin verildiğinde, Cehennemin dibinden birisi öyle seslenir ki, sesi en yükseğinden en aşağısına, en yakınından en uzağına kadar olanlara ulaşır. Bu duruma haşr denir. Bağırmasında: Ey Cehennemlik olanlar! Toplanınız der. Hepsi toplanırlar. Zebanîler de yanlarında bulunurlar.
Onlar aralarında meşveret ederler. Dertleşirler. Zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına, dünyâda size uyduk. Size uyup şirk ettik. Bugün, Allahü teâlânın azâbından bir parçasını bizden uzaklaştırabilir misiniz? derler. O gurûrlu başkanlar, emirlerinde olanlara: Hepimiz Cehennemdeyiz. Biz sizden azâbı nasıl giderebiliriz. Gücümüz olsa, kendi azâbımızı gideririz. Allahü teâlâ kulları arasında hükmetti. Herkesi lâyık olan yere gönderdi, derler. Yine onların başkanları, kendilerine uyan zaîflere; rahat yüzü görmiyeceksiniz ki, bizden yardım istersiniz derler. Tekrar zaîfler başkanlarına, âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Bilâkis o bedduâ, size olsun. Siz küfürde bizden önce idiniz. Sizin aldatmanızla, biz de Cehennemliklerden olduk, burası ne korkunç yerdir” derler. Sâd sûresi altmışbirinci âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi: “Ey bizim Rabbimiz! Bizi aldatarak Cehenneme takdim olunmamıza sebeb olanların azâbını Cehennemde kat kat arttır” derler. Tekrar büyükleri onlara İbrâhim sûresi, yirmibirinci âyetinde olduğu gibi: “Eğer Allahü teâlâ bize îmân hidâyet etmiş olsaydı, biz de size o yolu gösterirdik. Kurtuluş yolu kapandığından, feryâdda etsek, sabır da etsek aynıdır. Bizim için bu azâbdan kaçıp kurtulmağa çâre yoktur” derler. Yine zaîfleri büyüklerine ve başkanlarına Sebe’ sûresi otuzüçüncü âyetinde bildirildiği gibi: “Belki sizin gece-gündüz hileniz, oyunlarınızla bizim kâfir olmamıza, ona şirk koşmamıza emrederdiniz. Biz sizden, dünyâda bizi kendilerine ibâdete çağırdığınız şeylerden sakınırız” derler.
Sonra onların başkanları, itâatlıları ve Cehennemliklerin hepsi, şeytanlardan arkadaşları tarafına yüzlerini, çevirip, bizleri doğru yoldan saptıran, hak yoldan ayıran siz idiniz diyerek üzerlerine yürürler. Kavga ve mücâdele, ayıblama, kötülemelerinin sonunda, şeytan yüksek sesle, Cehennemliklere ve şakilere hitaben âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Allahü teâlâ size, haşır ve cezayı hak olarak va’d eyledi. Sizi doğru yola da’vet eyledi. Siz ise, o da’vete kulak vermediniz, onu kabûl ve tasdik etmediniz” ve: “Ben size hılâf olarak, kıyâmet ve haşır yoktur diye va‘d eyledim. Benim sizi zorla yenmem ve böyle bir huccetim yok idi. Ancak vesvese ile da’vet eyledim. Siz kabûl ettiniz. Siz beni kötülemeyin, ben düşmanlığımı yerine getirdim diye beni ayıblamayın. Belki kendinizi ayıblayın ki, Rabbinizi bırakıp, benim sözümü tuttunuz. Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardımcı olabilirsiniz. Bundan önce bana uyarak, beni ortak tuttuğunuzu ve bana ibâdetinizi, ben bugün kötü görür, ondan teberri ederim der.
Bu durumda, A’râf sûresi kırkdördüncü âyet-i kerîmede bildirildiği gibi: “Aralarında yüksek sesle, Allahü teâlânın la’neti, başkalarına ibâdet ile kendilerine zulmedenlere olsun” diyerek bir mü’nâdî bağırır.
Bu anda, onlara uyanlar başkanlarına, başkanlar da kendilerine uyanlara la’net eder. Bunların hepsi de, şeytandan olan arkadaşlarına la’net eder. Şeytanları da onlara la’net eder. Sonra hepsi şeytanlardan olan arkadaşlarına: “Keşke, bizimle sizin aranız, doğu ile batı kadar uzak olsaydı. Siz bugün bize, ne çirkin ve kötü arkadaş oldunuz. Siz dünyâda bizim için ne kötü yardımcı oldunuz” derler. Bu hâlde birbirlerine bakıp, bir kısmı diğerine: “Geliniz Cehennem zebanîlerine yalvaralım. Belki Rableri katında bize şefaat ederler. Bir gün kadar olsun azâbımız hafifletilir” derler.
Bunlar bu sıkıntılı hâlde iken, Cehennem meleklerine başvurmaları yetmiş sene sürer. Sonra meleğe başvururlar. Cehennem melekleri onlara: “Size dünyâda açık beyanlar ile peygamberlerimiz gelmedi mi, sizlere, hakkı ve bu hâlleri haber vermediler mi?” derler. Cehennemliklerin hepsi birden: “Evet” deyip, kendilerine dünyâda açık beyânlarla peygamber gelip, hakkı ve düçâr oldukları korkunç hâlleri haber verdiklerini söylerler. Cehennem melekleri onlara: “Siz duâ edin. Kâfirlerin duâsı kabûl olunmaz, dalâletten başka birşey değildir” derler. Bu zaman Cehennemlikler, Cehennem melekleri tarafından kendilerine iyi cevap verilmediğini gördüklerinde, Cehennem meleklerinin başı olan Mâlik’e “Ey Mâlik, Rabbine bizim için duâ eyle. Hakkımızda ölümle hükmetsin” derler. Bunun üzerine dünyâ ömrü mikdârınca durup onlara cevap vermez. Bir söz söylemez. Tekrar Mâlik’e başvururlar. Mâlik onlara: “Size ölümle hüküm olunmayıp sonsuz olarak Cehennemde kalırsınız” cevâbını verir. Mâlik’den de müsbet cevap alamadıklarını gördükte, Rablerine yalvarıp: “Yâ Rabbî! Bizi Cehennemden çıkar. Bir daha günah işlemeğe dönersek zâlimlerdeniz” derler. Mâlik-i Cebbar tarafından onlara yetmiş sene cevap verilmez. Sonra onları köpek seviyesine indirerek; sonsuz olarak Cehennemde kalacaksınız. Susunuz. Bana bir daha bir şey söylemeyiniz. Sizin için oradan çıkmak ve azâbın kaldırılması yoktur” buyurur.”
Yine buyurdu: “Cehennemdekiler, Allahü teâlânın kendilerine rahmet etmiyeceğini, haklarında müsbet cevap vermiyeceğini anladıklarında, birbirlerine: “Bize şefaat edici, dost, arkadaş ve şefkat edici yoktur. Ne olurdu bir kere daha dünyâya dönseydik ve mü’minlerden olsaydık” derler.
Bundan sonra zebanî melekleri, onları yerlerine döndürür. Hüccetleri bozulur. Diyecek sözleri kalmadığından Hakkın rahmetinden ümidsiz olurlar. Kendilerine büyük elem ve üzüntü gelip, dünyâda yaptıkları günah, kusur ve eksiklikleri için büyük zarar ve pişmanlıkla çağrışıp bağrışırlar. Kendilerinin ve kendilerine uyanların azâblarından hiçbir şey eksilmeden günah ve kusurlarını yüklenirler. İşleri çabuk, sözleri ağır, cesedleri büyük, yüzleri şimşek, gözleri ateş, renkleri alev gibi, dişleri sığır boynuzu gibi ağır ve uzun olur. Ellerinde gürzler bulunan zebanîler yanlarında olur. Eğer o gürzler ile dağlara vursalar, dağlar ufalanıp toprak olurdu. O gürzler ile, Allahü teâlâya âsî olanlara vururlar. Onların gözlerinden kanlı yaş akıtırlar. Zîrâ Cehennemlikler onlara ne kadar yalvarsa, kabûl etmezler. Ağlasalar, onlara rahmet etmezler. Su isteseler, içecek su vermezler. Ancak onlara erimiş bakır gibi su verilir. Ağızlarına götürürken, yüzlerini kebab gibi kızartır” buyurdu. Âyet-i kerîmede geldiği gibi: “Ne çirkin su ve ne kötü yerdir” derler.
Yine buyurdu: “Cehennemliklerin her gün üzerlerine öyle büyük bulut gelir ki, onda gözleri kamaştırır şimşek ve yıldırımlar, belleri büken korkunç sesler, gürlemeler, göz gözü görmez karanlık ve onunla beraber zebanî melekleri vardır. Bu büyük bulut, açık bir ses ile Cehennemliklere hitâb edip: “Size yağmur yağdırmamı ister misiniz?” dediğinde, Cehennemlikler hep bir ağızdan bize serin yağmur yağdır derler. Bu hâlde bu bulut, onlara bir saat taş yağdırıp, o taş, onların baş ve beyinlerini yarar. Sonra bir saat kaynar sular ve ateş ve alev ve demir çengeller yağdırır. Sonra bir saat yılan, akrep, kan ve irin yağdırır.
Bunlar Cehenneme yağdırıldığında, Cehennem denizi coşup gadaba gelir, dalgalanır. Bu anda Cehennem içinde dağ kalmaz. Dalgalar hepsini aşar. Cehennemdekilerin hepsi ölmeden denize gömülür.”
Yine buyurdu: “Cehennem, içinde olan âsîlere, Allahü teâlâ tarafından azâb ve elem olmak üzere gayz ve gadabını, alev ve dumanını ve zulmetini artırır.” Biz, Cehennemden ve ona girmeği gerektiren amellerden, Cehennem ehline arkadaş ve yoldaş olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Ey bizim ve Cehennemin yaratıcısı olan Rabbimiz! Bizi Cehennem çukurlarına düşürme! Cehennemin zincir ve bukağılarını boynumuza vurdurma. Cehennem elbiselerini bize giydirme! Cehennem zakkumunu bize yedirme! Cehennemin sıcaklığı ve kaynar suyu ile bize su verme. Cehennem zebanîlerini üzerimize musallat etme! Cehennem ateşine bizi yedirme! Ancak rahmetinle bizi Cehennem üzerine kurulmuş Sırattan geçir! Cehennemin şer ve alevini bizden uzak et. Rahmetinle bizi Cehennemden, onun dumanından ve şiddetinden koru! Âmin, yâ Rabbel âlemin!
Cennet bahsinden seçmeler: Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Cehennem köprüsünün yedi ayağı vardır. İki ayak arası yetmiş senelik yoldur. Köprünün genişliği, kılıncın ağzı kadar incedir. Ondan ilk geçecek olanlar, gözlerini açıp kapayacak kadar zamanda geçerler. İkinci grup, şimşek gibi geçerler. Üçüncü grup, kuvvetli esen rüzgâr gibi geçerler. Dördüncü grup, kuş gibi uçarak geçerler. Beşinci grup, koşar at gibi geçerler. Altıncı grup, sür’atle yürüyen insan gibi geçerler. Yedinci grup, yürüyen adam gibi geçerler. Sonra bir kimse kalır ki, Cehennemin üstündeki köprüden en son geçecek olan odur. Ona Cehennem köprüsünden geç denir. Ayaklarını köprünün üzerine koyar, bir ayağı kayar, sonra köprünün üstüne binip dizleri üzerine sürünerek gider. Bu hâlde Cehennem, onun deri ve kıllarına te’sîr eder.
O kimse yok olmayıp, karnı üzerinde sürünmekte, sarsılarak emeklemekte iken, yine bir ayağı kayar. Eliyle yapışıp, diğer ayağıyla asılır. Yine ateş kıllarına ve derisine dokunur. Kendisinin bu ateşten kurtulamıyacağını sanır. Devamlı karnı üzerine sürünerek ve sarsılarak gider. Böylece, köprüyü geçip, Cehennem ateşinden kurtulur. Cehennemden kurtulduğunda, Cehenneme bakıp der ki: Bütün mülkün tasarrufu kudret kabzasında olan, fayda, zarar, izzet ve zilletten herşeye kadir olan Allahü teâlâ, senden beni kurtardı. Allahü teâlânın bana ihsân ettiği yüksek ihsânı, geçmiş ve gelecekte hiç kimseye vereceğini sanmam. Cenâb-ı Hak, bana seni gördükten sonra kurtuluş verdi.
Bu hâlde meleklerden bir melek gelip, o kimsenin elinden tutup, onu Cennet kapısının yanında bir göle getirip, bu gölde yıkan ve su iç der. O da yıkanır ve su içer. Kendisine Cennet kokusu erişir. Aynı melek onu alıp. Cehennem kapısı önüne getirir. Allahü teâlâdan izin gelinceye kadar burada dur der.
O kimse Cehennemliklere bakıp, köpeklerin havlaması gibi seslerini duyar. Ağlayıp, yâ Rabbî! Cehennem ehlinden yüzümü çevir, senden başka şey istemem der. O melek, Allahü teâlânın katından gelip, o kimsenin yüzünü Cehennemden Cennet tarafına döndürür.
O kimsenin bulunduğu yer ile Cennet kapısı arasında bir adım yer vardır. Bu durumda Cennet kapısına bakar. Cenâb-ı Hakka yalvarmağa başlayıp: “Yâ Rabbî, sen her türlü ihsânı bana verdin. Beni Cehennemden kurtarıp, yüzümü Cehennem ehli tarafından Cennet tarafına döndürdün, benimle Cennet kapısı arası ise bir adımlık yerdir. İzzet ve celâlin hakkı için beni Cennet kapısından içeri sok. Senden ancak bunu isterim, başka şey istemem. “Bu hâlde iken yine o melek, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın katından gelip, ey insanoğlu! Niçin yalan söylersin, başka birşey istemem dersin der.
O kimse, Allahü teâlânın izzetine yemîn ederek, bundan başkasını istemedim der. Melek elinden tutup, Cennet kapısından içeri sokar. Sonra melek, Allahü teâlânın katına gider. Bu hâlde o kimse sağından ve solundan Cennete bakar. Bulunduğu yerden bir yıllık mesafede, ağaç ve meyveden başka birşey yoktur. Bulunduğu yerden Cennetin en aşağı ağacına ise bir adımlık yer vardır.
O kimse, bu durumda Cennet ağacına bakıp, kökünün altından, dalı ve budaklarının beyaz gümüş ve yapraklarının, insanoğlunun dünyâda gördüğü en güzel giyeceklerden güzel olduklarını, meyvelerinin kaymaktan yumuşak, baldan tatlı ve misk kokusundan güzel olduğunu görünce, gördüğü şeylerden şaşar kalır.
O kimse, o hâlde: “Yâ Rabbî, beni Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Her türlü ihsânı bana verdin. Benimle Cennetin bu ağacı arasında bir adım vardır. Senden onu isterim. Başka şey istemem” der.
Melek yine gelip, ey insanoğlu, niçin yalan söylersin? Fazlasını istemem dedin. Bu istediğin nedir? Ettiğin yemîn, içtiğin and nerede kaldı? Haya etmez misin? der.
O melek, o kimsenin elinden tutup onu en aşağı dereceye getirir. Orada bir yıllık mesafesi olan inciden bir köşk vardır.
O kimse, o köşke varınca etrâfına bakar. Bir yer görür ki, güya o köşk ve onun ötesinde bulunanlar, şimdi gördüğü yerin yanında rü’yâ gibi kalır. Onu görünce, kendini tutamayıp hemen: Yâ Rabbî, şu makamı senden isterim, başka birşey istemem der.
Bu anda meleklerden bir melek gelip, ey insanoğlu, sen başkasını istemem diye Rabbine yemîn etmiştin. Niçin yalan söylersin? Hadi burası da senin olsun der. O kimse o makama geldiğinde, oradan da diğer bir makam görür ki, biraz önce kavuşmuş olduğu makam yanında rü’yâ gibi kalır.
O kimse yine duramayıp, şu makamı senden isterim yâ Rabbî! der. O melek yine gelip, ona; Ey insanoğlu! Verdiğin sözü tutmazsın. Başka şey istemem demiştin der. Fakat onu ayıblamaz ve hakaret etmez. Zîrâ o kimse, kendisine pek yakın şeyleri gördüğünden, şaşılacak hâllere kapılır. O melek ona: işte bu da senindir der.
O kimse, o makamına da gelince, oradan da bir başka makam görür, önceki makamları onun yanında rü’yâ gibi kalınca, artık hayretle şaşıp kalır. Konuşmağa gücü yetmez.
Bu hâlde ben o kimseye, sana ne oldu ki, Rabbinden istemiyorsun derim. O da, ey efendim ( aleyhisselâm ) Cenâb-ı Rabbil izzete and içtim. Bana korku geldi. Rabbimden istedim. Artık bana haya geldi. Utanır oldum der.
Allahü teâlâ o kimseye hitaben, dünyâyı yarattığım günden, onu yok eylediğim güne kadar olan her türlü hazzı sende toplasam, sonra onun on katını sana versem, seni râzı kılar, hoşnut eder mi? der. O kimse, yâ Rabbî, benimle şaka mı edersin, hâlbuki Sen âlemlerin Rabbisin der. Allahü teâlâ ona, ben onu yapmağa ve ihsân etmeğe kadirim. Dilediğin şeyi benden iste buyurur.
Der ki, yâ Rabbî, beni insanların yanında bulundur. O anda bir melek gelip, elinden tutup, onu Cennete götürür. Onu Cennet içinde gezdirir. Bu hâlde iken bir şey görünür ki, sanki ona benzer bir şey yoktur. O kimse secdeye kapanıp, secdesinde: Rabbim bana tecellî etti der. Yanındaki melek ona başını secdeden kaldır, bu gördüğün, senin derecenin en aşağısıdır der. O kimse, eğer Allahü teâlâ benim gözümü korumasaydı, şu köşkün nûrundan benim gözüm görmezdi der.
| |||
| Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri 5. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:23:24 | |
Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîlerinden. 1865 (H.1281)'te Van vilâyetinin Başkale kasabasında doğdu. 1943 (H.1362)'de Ankara'da vefât etti. Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. İmâm-ı Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup seyyiddir. Hazret-i Ali'ye kadar bütün babaları âlim ve velî idi. Birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük evliyâsı ve rehberiydi. Babası Seyyid Mustafa, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin oğlu Seyyid Ubeydullah'ın halîfesiydi. Gördüğü kimsenin hangi namazı kılmadığını, Allahü teâlânın ihsânı ile yüzünden anlardı. Dînin emir ve yasaklarına bağlılıkta fevkalâde titiz, din bilgilerini yaymada gayretli ve çok cömertti. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda Hindistan'ın Siyalkut şehrinde ıslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî hazretlerine pekçok muhabbeti vardı. Bir oğlu olursa ona Abdülhakîm ismini verecekti. Seyyid Mustafa Efendinin bir oğlu olduğu gece, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin torunlarından büyük âlim Seyyid Tâhâ hazretlerinin küçük birâderi Abdülhakîm Efendi kendisinde misâfirdi. Seyyid Mustafa Efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna Abdülhakîm ismini verdi. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. Sonra Başkale'de ibtidâî ve rüştiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan Irak'ın çeşitli şehirlerinde, Müküs kazâsında yüksek âlimlerden, Arap ve Fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Nehrî'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır: Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular. Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. ınşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. Babama; "Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi: "Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir. Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. ınsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî, rüyâsında Allahü teâlânın Resûlünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu. Nihâyet Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. ıstihârede şöyle bir rüyâ gördü: Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm'e şu emri veriyordu: "Abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu. Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. Rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882 (H.1300)'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888 (H.1305)'de tasavvufta Nakşibendî yolundan icâzet aldı. Ancak Nakşî tarîkatında H. 1000 târihinden sonrakiler ilk asırdakilere benzer olduğuna dâir işâretler bulunduğundan, Nakşîlikten mezun olanlar, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Kâdiriyye ve Çeştiyye tarîkatlerinden de mezun sayılıyordu. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de mürşîdi Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî tarîkatlerinden de icâzet aldı. Bundan sonra memleketi Arvas'a dönen Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. Bunu kendileri şöyle anlatmaktadır: Memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. Mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. Birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. Bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. O civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. Vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. Medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları ıstanbul'dan getirtiyordum. Medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. Mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. ıçlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. ıran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde Sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, ıslâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı. Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medîne'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça: "Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi. Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça: "Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı. şeyh Abdülhakîm Efendi 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ şeyh Ziyâ Mâsum'un yüksek iltifatlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken şeyh Ziyâ Masum hazretleri kendisine: "Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim." buyurdular. Seyyid Abdülhakîm Efendinin ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra doğuda karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında Birinci Dünyâ harbinin başlarında Rus askeri ıran tarafından gelerek Doğu Anadolu'yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak masum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir: Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağlara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van, şafak ve Nurduz'u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri ile Ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. Zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular. Bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene Haziranın birinci gecesi Ravandız'a girdik. Memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid ıbrâhim Efendiyi kara toprakta Allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul'a vardık. Burada meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi. Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "Bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun. Devamlı olarak, Bağdat'ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulundumsa da, o civarlarda ingiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulunduğundan, geçici olarak, yine Musul'da kaldık. Daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, Allah'ın yardımıyla aşarak Adana'ya geldik. Adana'da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile Eskişehir'e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya'da kaldılar. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında istanbul'a geldik. Dâhiliye Nezareti (ıçişleri Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâdan Hayri Efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Allah'ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. ıstanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu arada 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak ıslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve sindirmeye başladı. Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. ıslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman: "Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;"Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi. Sultan Vahideddîn Han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı: Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. Araba ile saraya gittik. Istanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb oldum. Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören şakir Efendi şöyle nakletmektedir: Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir." deyip birini bana verdiler. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında: "Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı." demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umûmî mânâda tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin en güzelidir. Kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi. Abdülhakîm Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep ıslâmiyete ve Resûlullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikâmet üzere idi. "ıstikâmet yâni Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir." sözünü sık sık tekrar ederdi. Talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir. Her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyururdu. Yine buyurdu: "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim." Talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda; "Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu. Talebelerinden birisi dünyâ sıkıntılarından bahsediyordu. Anlatması bittikten sonra; "Allahü teâlâya inanan ve güvenen kimse neden mahrumdur. Allah'tan mahrum olan ise neye mâliktir." buyurdu. Bir gün sed kenarında hasır koltuklarında ıstanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek; "şu ıstanbul ne garip belde! ınsan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu. Bir gün bir derslerinde şöyle buyurdular: "Bizim meclisimizde bulunanlar, sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar." Kapalıçarşı'dan geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır faslından sonra; "Efendim. Duâ edin de Allahü teâlâ ümmet-i Muhammed'i kurtarsın." deyince, o da cevâben: "Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!" buyurdu. Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır: Tahsîlimi ıstanbul'da yaptım. Arabî ve Fârisî'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sâhibiydim. Bir gün beni Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakîm'i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime: "Seyyid Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. O büyük zâta talebe olmakla şereflendim. Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını şakir Efendi anlatır: Bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imâm yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemâat vardı. şimdi dağılmış." Yine şakir Efendi naklediyor: ızmir'de Hisar Câmiindeydik. Huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler. Çocuk dilsizdi. Anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu Allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi. Çocuk yürüyüp geldi. Ellerini öptü. Abdülhakîm Efendi hazretleri çocuğa kısa bir nazar etti ve; "Oğlum ismin nedir?" diye sordu. Çocuk birden cevap verdi: "Ahmed!" Anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp, hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler. Talebelerinden ılyas Efendi anlatır: Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. ıkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakîm Efendi'ye gidip danışmaktı. ıkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor." dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok." dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim. Bir gün Bâyezîd Câmiinde vâz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın." buyurdu. Vâzı dinleyen Akhisarlı bir zât içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vâzdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek hâlde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakîm Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle antalır: Bir yaz günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık. Sonra hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin türbesine girdik. Başka kimse yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "Yanıma sokul, gözlerini kapa." buyurdu. Gözlerimi kapayınca hazret-i Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. ıkisi yavaş sesle konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. "Gözünü aç." dedi. Açtım. ıkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık. ıkindi okunuyordu. "Ne gördün?" dedi. Anlattım. "Ben hayatta iken kimseye söyleme." dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra anlatıyorum. Necib Fâzıl Kısakürek anlatır: Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, ıkinci Dünyâ Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmûd Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zât... Harbe sürüklenmek mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihân Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesîka usûlü milleti kavurdu. Mahmûd Bey, bana bu kerâmeti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "O olacak." buyurmaları büyük kerâmet." derdi. Fâruk Bey anlatır: Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastahâneye dar attık. Ayıldı. Fakat aklî melekelerini kaybetmiş haldeydi. ıstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakîm Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sâdece; "Mahzûnum, mahzûnum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havâle ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve mânevî bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSı'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakîm Efendi, birâderzâdeleri olan Fâruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini medhetmek isteseydi; "Fâruk hâriç hepimizden iyidir." derdi. Kabri, Abdülhakîm Arvâsî'nin ayak ucundadır. Bâyezîd Câmiinde; Erzincan zelzele felâketinden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinânın âşikâr olduğu yerlere zelzele ile cezâ verir. Erzincan gibi." buyurmuşlar. Kimse o esnâda bu mânâyı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerâmetti, anlayamadık demişlerdir. Talebelerinden Tâhir Efendi anlatır: Abdülhakîm Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyânın huzûruna dolu giden boş, boş giden dolu döner." Bir gün bana; "Tâhir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver." buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakîm Efendiyi gördüm. "Tâhir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. ıki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakîm Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi. Ne zaman Abdülhakîm Efendi hazretlerine gitsem, Ziyâ Bey yanında otururdu. Ziyâ Beye bir kitap verir, okuturlar ve îzâh ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziyâ Beye kitap okutup, kendileri îzâh ediyordu. ıçimden, benim Arabî ve Fârisim Ziyâ Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyâda Abdülhakîm Efendinin huzûrunda idim. Gene Ziyâ Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziyâ Beyi sarıklı, âlim kıyâfetinde gördüm. Abdülhakîm Efendi, Ziyâ Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna emek vermeyiz." buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum. Bir gün Abdülhakîm Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakîm Efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçed yalnız oturuyorlardı. Selåâm verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "Manolya" dedim. "şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır efendim." dedim. "Demek ki, farklılık istidadlarından kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim." dedim. Bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup, yolunu kaybeder. Helâk olacak halde iken; "Yâ Rabbî! Zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!" diye yalvarır. Hemen siyah sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tutup, istikamet verir ve; "Böyle git, şehre varırsın!" buyurur. Genç, o gaybdan gelip kendisine yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. Otuz sene sonra, Bâyezîd Câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. Ben bu şeyhi bir yerden tanıyacağım diye düşünür. Vâzdan sonra çıkarlarken, Abdülhakîm Efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, Abdülhakîm Efendi; "Bitlis'teki tipi fırtınasını mı hatırladın?" diye kulağına hafifçe söyler. Gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper... öper. Seyyid Abdülhakîm Efendi, kendisini candan seven ve tıbbîyede okuyan bir talebesinden eczacılığı seçmesini istedi. Talebe tıbbiyede sınıfın birincisiydi. Ancak anne ve teyzesi ise onun Eczacılığa geçme isteğine şiddetle karşı çıkarlardı. Böyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde haklarını helâl etmeyeceklerini bildirdiler. Genç büyük bir üzüntü içerisinde Fâtih Câmii avlusuna geldi. Na yapacağını bilmez bir hâldeydi. Bir tarafta annesi diğer tarafta ise canından çok sevdiği hocası. Âniden aklına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk kişiyle istişâre etmeye karar verdi. Nitekim biraz sonra câmi avlusuna giren zâtın yanına yaklaşarak; "Efendim size bir şey danışmak istiyorum." dedi. Buyurun sizi dinliyorum demesi üzerine; "Ben tıbbiyede talebeyim. Hocam tıbbiyeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi istiyorlar. Annem ve teyzem ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl etmeyeceklerini söylediler. Ne yapayım?" O zat; "Senin hocan kim evlâdım?" deyince, "Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri." cevâbını verdi. Bu söz üzerine o zat; "Evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki, bin ana fedâ olsun. Hiç düşünmeden sözünü tut!" dedi. Talebe bu söz üzerine derhâl eczâcılığa kaydını yaptırdı. Daha sonra meşveret ettiği o zatın yine Abdülhâkim Efendi hazretlerinin talebelerinden Cevat Bey olduğunu öğrendi. Hocasının bereketi ile daha sonra anne ve teyzesi de haklarını helâl ettiler. Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır: Abdülhakîm Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım. Buyurdular ki: Kur'ân-ı kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez. Gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. ılâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir. Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez. Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir. Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur. Din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, ıslâmiyetin içindedir. Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez. Kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın ihsânıdır. Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle ıslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz. Gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz. Allahü teâlâ dilediğini yapar. ıster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru onun dilediğidir. Allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! Adliyle tecelli ederse, yanarız. Riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür. ılim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil. Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir. Dîni dünyâ çıkarlarına âlet eden yobazlara karşı Eyyûb Sultan, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy ve Beyoğlu Ağa Câmii kürsîlerindeki konuşmaları, bunların iftirâlarına sebeb oldu. Bunların tahriki ile Eylül 1943'te tutuklanarak ıstanbul'dan ızmir'e götürüldü. Bir müddet Meserret otelinde sonra bir evde polis nezaretinde kaldı. Yakınları, kendilerinin Bursa'ya nakli veya ıstanbul'a iâdesi için birkaç defâ teşebbüse geçtilerse de her defâsında red cevâbını aldılar. Nihâyet Ankara'ya nakline müsâde çıktı. Bu karar üzerine Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî civârında, biraderinin oğlu Seyyid Faruk Işık'ın evine geldiler. Bu sırada hasta olduklarından Faruk Işık Bey'in evinde on sekiz gün hasta yattıktan sonra 27 Kasım 1943 (H.1362)'te vefât ettiler. Vefât ânında hafif bir zelzele oldu. Ankara hiç sevmedikleri bir yerdi. Bu sebeple yakınları mübarek nâşın ıstanbul'a nakli için resmî makamlara başvurdular. Ancak kabul edilmedi. şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin asrî mezarlığa gömülmesi şartı da vardı. Bu yüzden herkes eli kolu bağlı mahzun ve üzgün bir durumda bulunuyordu. Çünkü kendileri bu mezarlığa defnedilmeyi istemiyorlardı. O sırada evin ahşap kapısı çalındı. Kapıda kim olduğu, nereden geldiği belli olmayan ak sakallı bir adam: "Ankara civârında Bağlum isimli bir köy vardır. Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır." dedikten sonra dönüp gitti. Meçhul adamın arkasından koştularsa da sanki sır oldu ve ortadan kayboldu. Keçiören'de dâmâdı ıbrâhim Arvas Beyin evinde gasl, techiz, tekfîn ve namazı edâ edildikten sonra Ankara'nın kuzeyinde ve 24 km mesâfede bulunan Bağlum'a getirilerek defnedildi. Telkinini kimin vereceği, oğlu fazîletli Ahmed Mekki Efendiye sorulunca; "Babam Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini iyi tanır. Telkinini Hilmi versin." buyurdu. Böylece telkin vermek ve kabr-i şerîfine girmek vazîfeleri talebesi Hüseyin Hilmi Beye nasîb oldu.
Ağlasın kan ağlasın her müslüman Çünki, Seyyid Abdülhakîm terk etti cân
Âlim ü âmil, veliyy-i kâmil idi. Zâtına mevdu' idi sırr-ı nihân.
Bağlum nâhiyesi eskiden beri sel, yağmur, dolu gibi âfetlerin eksik olmadığı bir yerdi. Ancak Bağlum halkı Seyyid Abdülhâkim Arvâsî hazretleri buraya defn olunduktan sonra hiç âfet görmediklerini beyan etmişlerdir. Seyyid Abdülhakim Efendinin; Sahabe-i Kiram ve ıslam Hukuku Erriyâz-ut-Tesavvufiyye isimli eserleri mevcuttur. Ayrıca talebelerine gönderdiği risâle büyüklüğünde pek çok mektupları vardır. Arabi, Farisi ve Türkçe şiirler yazmıştır. Abdülhakim Efendi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. Oğullarından Enver Bey hicret esnasında 1918'de Eskişehir'de vefat etti. ıkinci oğlu faziletli Ahmed Mekki Üçışık Efendi ıstanbul'da Kadıköy müftiliğinde bulunmuştur. 1967'de ıstanbul'da vefat etmiş olup kabri Bağlum kabristanındadır. üçüncü oğlu Münir Efendi, ıstanbul belediyesinde uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlakı ile etrafının saygısını ve sevgisini toplamıştır. 1979'da vefat etti. Kabri Bağlum'dadır. | |||
| Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri 4. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:21:03 | |
Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîlerinden. 1865 (H.1281)'te Van vilâyetinin Başkale kasabasında doğdu. 1943 (H.1362)'de Ankara'da vefât etti. Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. İmâm-ı Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup seyyiddir. Hazret-i Ali'ye kadar bütün babaları âlim ve velî idi. Birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük evliyâsı ve rehberiydi. Babası Seyyid Mustafa, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin oğlu Seyyid Ubeydullah'ın halîfesiydi. Gördüğü kimsenin hangi namazı kılmadığını, Allahü teâlânın ihsânı ile yüzünden anlardı. Dînin emir ve yasaklarına bağlılıkta fevkalâde titiz, din bilgilerini yaymada gayretli ve çok cömertti. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda Hindistan'ın Siyalkut şehrinde ıslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî hazretlerine pekçok muhabbeti vardı. Bir oğlu olursa ona Abdülhakîm ismini verecekti. Seyyid Mustafa Efendinin bir oğlu olduğu gece, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin torunlarından büyük âlim Seyyid Tâhâ hazretlerinin küçük birâderi Abdülhakîm Efendi kendisinde misâfirdi. Seyyid Mustafa Efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna Abdülhakîm ismini verdi. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. Sonra Başkale'de ibtidâî ve rüştiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan Irak'ın çeşitli şehirlerinde, Müküs kazâsında yüksek âlimlerden, Arap ve Fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Nehrî'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır: Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular. Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. ınşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. Babama; "Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi: "Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir. Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. ınsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî, rüyâsında Allahü teâlânın Resûlünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu. Nihâyet Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. ıstihârede şöyle bir rüyâ gördü: Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm'e şu emri veriyordu: "Abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu. Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. Rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882 (H.1300)'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888 (H.1305)'de tasavvufta Nakşibendî yolundan icâzet aldı. Ancak Nakşî tarîkatında H. 1000 târihinden sonrakiler ilk asırdakilere benzer olduğuna dâir işâretler bulunduğundan, Nakşîlikten mezun olanlar, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Kâdiriyye ve Çeştiyye tarîkatlerinden de mezun sayılıyordu. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de mürşîdi Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî tarîkatlerinden de icâzet aldı. Bundan sonra memleketi Arvas'a dönen Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. Bunu kendileri şöyle anlatmaktadır: Memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. Mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. Birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. Bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. O civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. Vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. Medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları ıstanbul'dan getirtiyordum. Medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. Mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. ıçlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. ıran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde Sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, ıslâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı. Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medîne'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça: "Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi. Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça: "Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı. şeyh Abdülhakîm Efendi 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ şeyh Ziyâ Mâsum'un yüksek iltifatlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken şeyh Ziyâ Masum hazretleri kendisine: "Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim." buyurdular. Seyyid Abdülhakîm Efendinin ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra doğuda karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında Birinci Dünyâ harbinin başlarında Rus askeri ıran tarafından gelerek Doğu Anadolu'yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak masum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir: Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağlara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van, şafak ve Nurduz'u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri ile Ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. Zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular. Bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene Haziranın birinci gecesi Ravandız'a girdik. Memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid ıbrâhim Efendiyi kara toprakta Allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul'a vardık. Burada meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi. Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "Bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun. Devamlı olarak, Bağdat'ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulundumsa da, o civarlarda ingiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulunduğundan, geçici olarak, yine Musul'da kaldık. Daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, Allah'ın yardımıyla aşarak Adana'ya geldik. Adana'da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile Eskişehir'e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya'da kaldılar. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında istanbul'a geldik. Dâhiliye Nezareti (ıçişleri Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâdan Hayri Efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Allah'ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. ıstanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu arada 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak ıslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve sindirmeye başladı. Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. ıslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman: "Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;"Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi. Sultan Vahideddîn Han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı: Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. Araba ile saraya gittik. Istanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb oldum. Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören şakir Efendi şöyle nakletmektedir: Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir." deyip birini bana verdiler. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında: "Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı." demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umûmî mânâda tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin en güzelidir. Kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi. Abdülhakîm Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep ıslâmiyete ve Resûlullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikâmet üzere idi. "ıstikâmet yâni Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir." sözünü sık sık tekrar ederdi. Talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir. Her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyururdu. Yine buyurdu: "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim." Talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda; "Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu. Talebelerinden birisi dünyâ sıkıntılarından bahsediyordu. Anlatması bittikten sonra; "Allahü teâlâya inanan ve güvenen kimse neden mahrumdur. Allah'tan mahrum olan ise neye mâliktir." buyurdu. Bir gün sed kenarında hasır koltuklarında ıstanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek; "şu ıstanbul ne garip belde! ınsan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu. Bir gün bir derslerinde şöyle buyurdular: "Bizim meclisimizde bulunanlar, sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar." Kapalıçarşı'dan geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır faslından sonra; "Efendim. Duâ edin de Allahü teâlâ ümmet-i Muhammed'i kurtarsın." deyince, o da cevâben: "Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!" buyurdu. Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır: Tahsîlimi ıstanbul'da yaptım. Arabî ve Fârisî'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sâhibiydim. Bir gün beni Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakîm'i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime: "Seyyid Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. O büyük zâta talebe olmakla şereflendim. Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını şakir Efendi anlatır: Bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imâm yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemâat vardı. şimdi dağılmış." Yine şakir Efendi naklediyor: ızmir'de Hisar Câmiindeydik. Huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler. Çocuk dilsizdi. Anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu Allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi. Çocuk yürüyüp geldi. Ellerini öptü. Abdülhakîm Efendi hazretleri çocuğa kısa bir nazar etti ve; "Oğlum ismin nedir?" diye sordu. Çocuk birden cevap verdi: "Ahmed!" Anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp, hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler. Talebelerinden ılyas Efendi anlatır: Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. ıkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakîm Efendi'ye gidip danışmaktı. ıkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor." dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok." dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim. Bir gün Bâyezîd Câmiinde vâz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın." buyurdu. Vâzı dinleyen Akhisarlı bir zât içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vâzdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek hâlde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakîm Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle antalır: Bir yaz günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık. Sonra hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin türbesine girdik. Başka kimse yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "Yanıma sokul, gözlerini kapa." buyurdu. Gözlerimi kapayınca hazret-i Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. ıkisi yavaş sesle konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. "Gözünü aç." dedi. Açtım. ıkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık. ıkindi okunuyordu. "Ne gördün?" dedi. Anlattım. "Ben hayatta iken kimseye söyleme." dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra anlatıyorum. Necib Fâzıl Kısakürek anlatır: Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, ıkinci Dünyâ Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmûd Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zât... Harbe sürüklenmek mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihân Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesîka usûlü milleti kavurdu. Mahmûd Bey, bana bu kerâmeti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "O olacak." buyurmaları büyük kerâmet." derdi. Fâruk Bey anlatır: Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastahâneye dar attık. Ayıldı. Fakat aklî melekelerini kaybetmiş haldeydi. ıstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakîm Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sâdece; "Mahzûnum, mahzûnum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havâle ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve mânevî bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSı'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakîm Efendi, birâderzâdeleri olan Fâruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini medhetmek isteseydi; "Fâruk hâriç hepimizden iyidir." derdi. Kabri, Abdülhakîm Arvâsî'nin ayak ucundadır. Bâyezîd Câmiinde; Erzincan zelzele felâketinden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinânın âşikâr olduğu yerlere zelzele ile cezâ verir. Erzincan gibi." buyurmuşlar. Kimse o esnâda bu mânâyı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerâmetti, anlayamadık demişlerdir. Talebelerinden Tâhir Efendi anlatır: Abdülhakîm Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyânın huzûruna dolu giden boş, boş giden dolu döner." Bir gün bana; "Tâhir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver." buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakîm Efendiyi gördüm. "Tâhir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. ıki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakîm Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi. Ne zaman Abdülhakîm Efendi hazretlerine gitsem, Ziyâ Bey yanında otururdu. Ziyâ Beye bir kitap verir, okuturlar ve îzâh ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziyâ Beye kitap okutup, kendileri îzâh ediyordu. ıçimden, benim Arabî ve Fârisim Ziyâ Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyâda Abdülhakîm Efendinin huzûrunda idim. Gene Ziyâ Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziyâ Beyi sarıklı, âlim kıyâfetinde gördüm. Abdülhakîm Efendi, Ziyâ Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna emek vermeyiz." buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum. Bir gün Abdülhakîm Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakîm Efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçed yalnız oturuyorlardı. Selåâm verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "Manolya" dedim. "şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır efendim." dedim. "Demek ki, farklılık istidadlarından kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim." dedim. Bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup, yolunu kaybeder. Helâk olacak halde iken; "Yâ Rabbî! Zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!" diye yalvarır. Hemen siyah sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tutup, istikamet verir ve; "Böyle git, şehre varırsın!" buyurur. Genç, o gaybdan gelip kendisine yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. Otuz sene sonra, Bâyezîd Câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. Ben bu şeyhi bir yerden tanıyacağım diye düşünür. Vâzdan sonra çıkarlarken, Abdülhakîm Efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, Abdülhakîm Efendi; "Bitlis'teki tipi fırtınasını mı hatırladın?" diye kulağına hafifçe söyler. Gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper... öper. Seyyid Abdülhakîm Efendi, kendisini candan seven ve tıbbîyede okuyan bir talebesinden eczacılığı seçmesini istedi. Talebe tıbbiyede sınıfın birincisiydi. Ancak anne ve teyzesi ise onun Eczacılığa geçme isteğine şiddetle karşı çıkarlardı. Böyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde haklarını helâl etmeyeceklerini bildirdiler. Genç büyük bir üzüntü içerisinde Fâtih Câmii avlusuna geldi. Na yapacağını bilmez bir hâldeydi. Bir tarafta annesi diğer tarafta ise canından çok sevdiği hocası. Âniden aklına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk kişiyle istişâre etmeye karar verdi. Nitekim biraz sonra câmi avlusuna giren zâtın yanına yaklaşarak; "Efendim size bir şey danışmak istiyorum." dedi. Buyurun sizi dinliyorum demesi üzerine; "Ben tıbbiyede talebeyim. Hocam tıbbiyeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi istiyorlar. Annem ve teyzem ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl etmeyeceklerini söylediler. Ne yapayım?" O zat; "Senin hocan kim evlâdım?" deyince, "Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri." cevâbını verdi. Bu söz üzerine o zat; "Evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki, bin ana fedâ olsun. Hiç düşünmeden sözünü tut!" dedi. Talebe bu söz üzerine derhâl eczâcılığa kaydını yaptırdı. Daha sonra meşveret ettiği o zatın yine Abdülhâkim Efendi hazretlerinin talebelerinden Cevat Bey olduğunu öğrendi. Hocasının bereketi ile daha sonra anne ve teyzesi de haklarını helâl ettiler. Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır: Abdülhakîm Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım. Buyurdular ki: Kur'ân-ı kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez. Gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. ılâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir. Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez. Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir. Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur. Din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, ıslâmiyetin içindedir. Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez. Kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın ihsânıdır. Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle ıslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz. Gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz. Allahü teâlâ dilediğini yapar. ıster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru onun dilediğidir. Allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! Adliyle tecelli ederse, yanarız. Riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür. ılim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil. Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir. Dîni dünyâ çıkarlarına âlet eden yobazlara karşı Eyyûb Sultan, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy ve Beyoğlu Ağa Câmii kürsîlerindeki konuşmaları, bunların iftirâlarına sebeb oldu. Bunların tahriki ile Eylül 1943'te tutuklanarak ıstanbul'dan ızmir'e götürüldü. Bir müddet Meserret otelinde sonra bir evde polis nezaretinde kaldı. Yakınları, kendilerinin Bursa'ya nakli veya ıstanbul'a iâdesi için birkaç defâ teşebbüse geçtilerse de her defâsında red cevâbını aldılar. Nihâyet Ankara'ya nakline müsâde çıktı. Bu karar üzerine Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî civârında, biraderinin oğlu Seyyid Faruk Işık'ın evine geldiler. Bu sırada hasta olduklarından Faruk Işık Bey'in evinde on sekiz gün hasta yattıktan sonra 27 Kasım 1943 (H.1362)'te vefât ettiler. Vefât ânında hafif bir zelzele oldu. Ankara hiç sevmedikleri bir yerdi. Bu sebeple yakınları mübarek nâşın ıstanbul'a nakli için resmî makamlara başvurdular. Ancak kabul edilmedi. şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin asrî mezarlığa gömülmesi şartı da vardı. Bu yüzden herkes eli kolu bağlı mahzun ve üzgün bir durumda bulunuyordu. Çünkü kendileri bu mezarlığa defnedilmeyi istemiyorlardı. O sırada evin ahşap kapısı çalındı. Kapıda kim olduğu, nereden geldiği belli olmayan ak sakallı bir adam: "Ankara civârında Bağlum isimli bir köy vardır. Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır." dedikten sonra dönüp gitti. Meçhul adamın arkasından koştularsa da sanki sır oldu ve ortadan kayboldu. Keçiören'de dâmâdı ıbrâhim Arvas Beyin evinde gasl, techiz, tekfîn ve namazı edâ edildikten sonra Ankara'nın kuzeyinde ve 24 km mesâfede bulunan Bağlum'a getirilerek defnedildi. Telkinini kimin vereceği, oğlu fazîletli Ahmed Mekki Efendiye sorulunca; "Babam Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini iyi tanır. Telkinini Hilmi versin." buyurdu. Böylece telkin vermek ve kabr-i şerîfine girmek vazîfeleri talebesi Hüseyin Hilmi Beye nasîb oldu.
Ağlasın kan ağlasın her müslüman Çünki, Seyyid Abdülhakîm terk etti cân
Âlim ü âmil, veliyy-i kâmil idi. Zâtına mevdu' idi sırr-ı nihân.
Bağlum nâhiyesi eskiden beri sel, yağmur, dolu gibi âfetlerin eksik olmadığı bir yerdi. Ancak Bağlum halkı Seyyid Abdülhâkim Arvâsî hazretleri buraya defn olunduktan sonra hiç âfet görmediklerini beyan etmişlerdir. Seyyid Abdülhakim Efendinin; Sahabe-i Kiram ve ıslam Hukuku Erriyâz-ut-Tesavvufiyye isimli eserleri mevcuttur. Ayrıca talebelerine gönderdiği risâle büyüklüğünde pek çok mektupları vardır. Arabi, Farisi ve Türkçe şiirler yazmıştır. Abdülhakim Efendi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. Oğullarından Enver Bey hicret esnasında 1918'de Eskişehir'de vefat etti. ıkinci oğlu faziletli Ahmed Mekki Üçışık Efendi ıstanbul'da Kadıköy müftiliğinde bulunmuştur. 1967'de ıstanbul'da vefat etmiş olup kabri Bağlum kabristanındadır. üçüncü oğlu Münir Efendi, ıstanbul belediyesinde uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlakı ile etrafının saygısını ve sevgisini toplamıştır. 1979'da vefat etti. Kabri Bağlum'dadır. | |||
| Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri 3. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:23:35 | |
Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîlerinden. 1865 (H.1281)'te Van vilâyetinin Başkale kasabasında doğdu. 1943 (H.1362)'de Ankara'da vefât etti. Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. İmâm-ı Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup seyyiddir. Hazret-i Ali'ye kadar bütün babaları âlim ve velî idi. Birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük evliyâsı ve rehberiydi. Babası Seyyid Mustafa, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin oğlu Seyyid Ubeydullah'ın halîfesiydi. Gördüğü kimsenin hangi namazı kılmadığını, Allahü teâlânın ihsânı ile yüzünden anlardı. Dînin emir ve yasaklarına bağlılıkta fevkalâde titiz, din bilgilerini yaymada gayretli ve çok cömertti. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda Hindistan'ın Siyalkut şehrinde ıslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî hazretlerine pekçok muhabbeti vardı. Bir oğlu olursa ona Abdülhakîm ismini verecekti. Seyyid Mustafa Efendinin bir oğlu olduğu gece, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin torunlarından büyük âlim Seyyid Tâhâ hazretlerinin küçük birâderi Abdülhakîm Efendi kendisinde misâfirdi. Seyyid Mustafa Efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna Abdülhakîm ismini verdi. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. Sonra Başkale'de ibtidâî ve rüştiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan Irak'ın çeşitli şehirlerinde, Müküs kazâsında yüksek âlimlerden, Arap ve Fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Nehrî'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır: Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular. Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. ınşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. Babama; "Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi: "Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir. Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. ınsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî, rüyâsında Allahü teâlânın Resûlünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu. Nihâyet Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. ıstihârede şöyle bir rüyâ gördü: Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm'e şu emri veriyordu: "Abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu. Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. Rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882 (H.1300)'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888 (H.1305)'de tasavvufta Nakşibendî yolundan icâzet aldı. Ancak Nakşî tarîkatında H. 1000 târihinden sonrakiler ilk asırdakilere benzer olduğuna dâir işâretler bulunduğundan, Nakşîlikten mezun olanlar, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Kâdiriyye ve Çeştiyye tarîkatlerinden de mezun sayılıyordu. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de mürşîdi Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî tarîkatlerinden de icâzet aldı. Bundan sonra memleketi Arvas'a dönen Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. Bunu kendileri şöyle anlatmaktadır: Memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. Mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. Birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. Bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. O civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. Vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. Medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları ıstanbul'dan getirtiyordum. Medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. Mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. ıçlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. ıran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde Sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, ıslâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı. Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medîne'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça: "Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi. Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça: "Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı. şeyh Abdülhakîm Efendi 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ şeyh Ziyâ Mâsum'un yüksek iltifatlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken şeyh Ziyâ Masum hazretleri kendisine: "Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim." buyurdular. Seyyid Abdülhakîm Efendinin ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra doğuda karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında Birinci Dünyâ harbinin başlarında Rus askeri ıran tarafından gelerek Doğu Anadolu'yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak masum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir: Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağlara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van, şafak ve Nurduz'u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri ile Ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. Zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular. Bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene Haziranın birinci gecesi Ravandız'a girdik. Memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid ıbrâhim Efendiyi kara toprakta Allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul'a vardık. Burada meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi. Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "Bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun. Devamlı olarak, Bağdat'ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulundumsa da, o civarlarda ingiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulunduğundan, geçici olarak, yine Musul'da kaldık. Daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, Allah'ın yardımıyla aşarak Adana'ya geldik. Adana'da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile Eskişehir'e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya'da kaldılar. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında istanbul'a geldik. Dâhiliye Nezareti (ıçişleri Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâdan Hayri Efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Allah'ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. ıstanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu arada 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak ıslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve sindirmeye başladı. Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. ıslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman: "Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;"Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi. Sultan Vahideddîn Han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı: Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. Araba ile saraya gittik. Istanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb oldum. Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören şakir Efendi şöyle nakletmektedir: Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir." deyip birini bana verdiler. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında: "Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı." demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umûmî mânâda tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin en güzelidir. Kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi. Abdülhakîm Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep ıslâmiyete ve Resûlullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikâmet üzere idi. "ıstikâmet yâni Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir." sözünü sık sık tekrar ederdi. Talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir. Her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyururdu. Yine buyurdu: "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim." Talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda; "Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu. Talebelerinden birisi dünyâ sıkıntılarından bahsediyordu. Anlatması bittikten sonra; "Allahü teâlâya inanan ve güvenen kimse neden mahrumdur. Allah'tan mahrum olan ise neye mâliktir." buyurdu. Bir gün sed kenarında hasır koltuklarında ıstanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek; "şu ıstanbul ne garip belde! ınsan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu. Bir gün bir derslerinde şöyle buyurdular: "Bizim meclisimizde bulunanlar, sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar." Kapalıçarşı'dan geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır faslından sonra; "Efendim. Duâ edin de Allahü teâlâ ümmet-i Muhammed'i kurtarsın." deyince, o da cevâben: "Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!" buyurdu. Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır: Tahsîlimi ıstanbul'da yaptım. Arabî ve Fârisî'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sâhibiydim. Bir gün beni Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakîm'i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime: "Seyyid Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. O büyük zâta talebe olmakla şereflendim. Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını şakir Efendi anlatır: Bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imâm yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemâat vardı. şimdi dağılmış." Yine şakir Efendi naklediyor: ızmir'de Hisar Câmiindeydik. Huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler. Çocuk dilsizdi. Anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu Allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi. Çocuk yürüyüp geldi. Ellerini öptü. Abdülhakîm Efendi hazretleri çocuğa kısa bir nazar etti ve; "Oğlum ismin nedir?" diye sordu. Çocuk birden cevap verdi: "Ahmed!" Anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp, hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler. Talebelerinden ılyas Efendi anlatır: Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. ıkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakîm Efendi'ye gidip danışmaktı. ıkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor." dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok." dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim. Bir gün Bâyezîd Câmiinde vâz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın." buyurdu. Vâzı dinleyen Akhisarlı bir zât içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vâzdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek hâlde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakîm Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle antalır: Bir yaz günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık. Sonra hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin türbesine girdik. Başka kimse yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "Yanıma sokul, gözlerini kapa." buyurdu. Gözlerimi kapayınca hazret-i Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. ıkisi yavaş sesle konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. "Gözünü aç." dedi. Açtım. ıkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık. ıkindi okunuyordu. "Ne gördün?" dedi. Anlattım. "Ben hayatta iken kimseye söyleme." dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra anlatıyorum. Necib Fâzıl Kısakürek anlatır: Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, ıkinci Dünyâ Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmûd Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zât... Harbe sürüklenmek mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihân Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesîka usûlü milleti kavurdu. Mahmûd Bey, bana bu kerâmeti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "O olacak." buyurmaları büyük kerâmet." derdi. Fâruk Bey anlatır: Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastahâneye dar attık. Ayıldı. Fakat aklî melekelerini kaybetmiş haldeydi. ıstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakîm Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sâdece; "Mahzûnum, mahzûnum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havâle ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve mânevî bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSı'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakîm Efendi, birâderzâdeleri olan Fâruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini medhetmek isteseydi; "Fâruk hâriç hepimizden iyidir." derdi. Kabri, Abdülhakîm Arvâsî'nin ayak ucundadır. Bâyezîd Câmiinde; Erzincan zelzele felâketinden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinânın âşikâr olduğu yerlere zelzele ile cezâ verir. Erzincan gibi." buyurmuşlar. Kimse o esnâda bu mânâyı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerâmetti, anlayamadık demişlerdir. Talebelerinden Tâhir Efendi anlatır: Abdülhakîm Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyânın huzûruna dolu giden boş, boş giden dolu döner." Bir gün bana; "Tâhir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver." buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakîm Efendiyi gördüm. "Tâhir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. ıki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakîm Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi. Ne zaman Abdülhakîm Efendi hazretlerine gitsem, Ziyâ Bey yanında otururdu. Ziyâ Beye bir kitap verir, okuturlar ve îzâh ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziyâ Beye kitap okutup, kendileri îzâh ediyordu. ıçimden, benim Arabî ve Fârisim Ziyâ Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyâda Abdülhakîm Efendinin huzûrunda idim. Gene Ziyâ Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziyâ Beyi sarıklı, âlim kıyâfetinde gördüm. Abdülhakîm Efendi, Ziyâ Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna emek vermeyiz." buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum. Bir gün Abdülhakîm Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakîm Efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçed yalnız oturuyorlardı. Selåâm verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "Manolya" dedim. "şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır efendim." dedim. "Demek ki, farklılık istidadlarından kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim." dedim. Bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup, yolunu kaybeder. Helâk olacak halde iken; "Yâ Rabbî! Zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!" diye yalvarır. Hemen siyah sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tutup, istikamet verir ve; "Böyle git, şehre varırsın!" buyurur. Genç, o gaybdan gelip kendisine yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. Otuz sene sonra, Bâyezîd Câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. Ben bu şeyhi bir yerden tanıyacağım diye düşünür. Vâzdan sonra çıkarlarken, Abdülhakîm Efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, Abdülhakîm Efendi; "Bitlis'teki tipi fırtınasını mı hatırladın?" diye kulağına hafifçe söyler. Gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper... öper. Seyyid Abdülhakîm Efendi, kendisini candan seven ve tıbbîyede okuyan bir talebesinden eczacılığı seçmesini istedi. Talebe tıbbiyede sınıfın birincisiydi. Ancak anne ve teyzesi ise onun Eczacılığa geçme isteğine şiddetle karşı çıkarlardı. Böyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde haklarını helâl etmeyeceklerini bildirdiler. Genç büyük bir üzüntü içerisinde Fâtih Câmii avlusuna geldi. Na yapacağını bilmez bir hâldeydi. Bir tarafta annesi diğer tarafta ise canından çok sevdiği hocası. Âniden aklına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk kişiyle istişâre etmeye karar verdi. Nitekim biraz sonra câmi avlusuna giren zâtın yanına yaklaşarak; "Efendim size bir şey danışmak istiyorum." dedi. Buyurun sizi dinliyorum demesi üzerine; "Ben tıbbiyede talebeyim. Hocam tıbbiyeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi istiyorlar. Annem ve teyzem ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl etmeyeceklerini söylediler. Ne yapayım?" O zat; "Senin hocan kim evlâdım?" deyince, "Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri." cevâbını verdi. Bu söz üzerine o zat; "Evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki, bin ana fedâ olsun. Hiç düşünmeden sözünü tut!" dedi. Talebe bu söz üzerine derhâl eczâcılığa kaydını yaptırdı. Daha sonra meşveret ettiği o zatın yine Abdülhâkim Efendi hazretlerinin talebelerinden Cevat Bey olduğunu öğrendi. Hocasının bereketi ile daha sonra anne ve teyzesi de haklarını helâl ettiler. Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır: Abdülhakîm Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım. Buyurdular ki: Kur'ân-ı kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez. Gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. ılâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir. Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez. Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir. Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur. Din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, ıslâmiyetin içindedir. Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez. Kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın ihsânıdır. Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle ıslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz. Gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz. Allahü teâlâ dilediğini yapar. ıster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru onun dilediğidir. Allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! Adliyle tecelli ederse, yanarız. Riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür. ılim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil. Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir. Dîni dünyâ çıkarlarına âlet eden yobazlara karşı Eyyûb Sultan, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy ve Beyoğlu Ağa Câmii kürsîlerindeki konuşmaları, bunların iftirâlarına sebeb oldu. Bunların tahriki ile Eylül 1943'te tutuklanarak ıstanbul'dan ızmir'e götürüldü. Bir müddet Meserret otelinde sonra bir evde polis nezaretinde kaldı. Yakınları, kendilerinin Bursa'ya nakli veya ıstanbul'a iâdesi için birkaç defâ teşebbüse geçtilerse de her defâsında red cevâbını aldılar. Nihâyet Ankara'ya nakline müsâde çıktı. Bu karar üzerine Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî civârında, biraderinin oğlu Seyyid Faruk Işık'ın evine geldiler. Bu sırada hasta olduklarından Faruk Işık Bey'in evinde on sekiz gün hasta yattıktan sonra 27 Kasım 1943 (H.1362)'te vefât ettiler. Vefât ânında hafif bir zelzele oldu. Ankara hiç sevmedikleri bir yerdi. Bu sebeple yakınları mübarek nâşın ıstanbul'a nakli için resmî makamlara başvurdular. Ancak kabul edilmedi. şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin asrî mezarlığa gömülmesi şartı da vardı. Bu yüzden herkes eli kolu bağlı mahzun ve üzgün bir durumda bulunuyordu. Çünkü kendileri bu mezarlığa defnedilmeyi istemiyorlardı. O sırada evin ahşap kapısı çalındı. Kapıda kim olduğu, nereden geldiği belli olmayan ak sakallı bir adam: "Ankara civârında Bağlum isimli bir köy vardır. Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır." dedikten sonra dönüp gitti. Meçhul adamın arkasından koştularsa da sanki sır oldu ve ortadan kayboldu. Keçiören'de dâmâdı ıbrâhim Arvas Beyin evinde gasl, techiz, tekfîn ve namazı edâ edildikten sonra Ankara'nın kuzeyinde ve 24 km mesâfede bulunan Bağlum'a getirilerek defnedildi. Telkinini kimin vereceği, oğlu fazîletli Ahmed Mekki Efendiye sorulunca; "Babam Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini iyi tanır. Telkinini Hilmi versin." buyurdu. Böylece telkin vermek ve kabr-i şerîfine girmek vazîfeleri talebesi Hüseyin Hilmi Beye nasîb oldu.
Ağlasın kan ağlasın her müslüman Çünki, Seyyid Abdülhakîm terk etti cân
Âlim ü âmil, veliyy-i kâmil idi. Zâtına mevdu' idi sırr-ı nihân.
Bağlum nâhiyesi eskiden beri sel, yağmur, dolu gibi âfetlerin eksik olmadığı bir yerdi. Ancak Bağlum halkı Seyyid Abdülhâkim Arvâsî hazretleri buraya defn olunduktan sonra hiç âfet görmediklerini beyan etmişlerdir. Seyyid Abdülhakim Efendinin; Sahabe-i Kiram ve ıslam Hukuku Erriyâz-ut-Tesavvufiyye isimli eserleri mevcuttur. Ayrıca talebelerine gönderdiği risâle büyüklüğünde pek çok mektupları vardır. Arabi, Farisi ve Türkçe şiirler yazmıştır. Abdülhakim Efendi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. Oğullarından Enver Bey hicret esnasında 1918'de Eskişehir'de vefat etti. ıkinci oğlu faziletli Ahmed Mekki Üçışık Efendi ıstanbul'da Kadıköy müftiliğinde bulunmuştur. 1967'de ıstanbul'da vefat etmiş olup kabri Bağlum kabristanındadır. üçüncü oğlu Münir Efendi, ıstanbul belediyesinde uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlakı ile etrafının saygısını ve sevgisini toplamıştır. 1979'da vefat etti. Kabri Bağlum'dadır. | |||
| Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:24:17 | |
Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîlerinden. 1865 (H.1281)'te Van vilâyetinin Başkale kasabasında doğdu. 1943 (H.1362)'de Ankara'da vefât etti. Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. İmâm-ı Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup seyyiddir. Hazret-i Ali'ye kadar bütün babaları âlim ve velî idi. Birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük evliyâsı ve rehberiydi. Babası Seyyid Mustafa, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin oğlu Seyyid Ubeydullah'ın halîfesiydi. Gördüğü kimsenin hangi namazı kılmadığını, Allahü teâlânın ihsânı ile yüzünden anlardı. Dînin emir ve yasaklarına bağlılıkta fevkalâde titiz, din bilgilerini yaymada gayretli ve çok cömertti. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda Hindistan'ın Siyalkut şehrinde ıslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî hazretlerine pekçok muhabbeti vardı. Bir oğlu olursa ona Abdülhakîm ismini verecekti. Seyyid Mustafa Efendinin bir oğlu olduğu gece, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin torunlarından büyük âlim Seyyid Tâhâ hazretlerinin küçük birâderi Abdülhakîm Efendi kendisinde misâfirdi. Seyyid Mustafa Efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna Abdülhakîm ismini verdi. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. Sonra Başkale'de ibtidâî ve rüştiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan Irak'ın çeşitli şehirlerinde, Müküs kazâsında yüksek âlimlerden, Arap ve Fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Nehrî'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır: Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular. Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. ınşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. Babama; "Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi: "Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir. Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. ınsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî, rüyâsında Allahü teâlânın Resûlünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu. Nihâyet Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. ıstihârede şöyle bir rüyâ gördü: Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm'e şu emri veriyordu: "Abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu. Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. Rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882 (H.1300)'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888 (H.1305)'de tasavvufta Nakşibendî yolundan icâzet aldı. Ancak Nakşî tarîkatında H. 1000 târihinden sonrakiler ilk asırdakilere benzer olduğuna dâir işâretler bulunduğundan, Nakşîlikten mezun olanlar, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Kâdiriyye ve Çeştiyye tarîkatlerinden de mezun sayılıyordu. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de mürşîdi Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî tarîkatlerinden de icâzet aldı. Bundan sonra memleketi Arvas'a dönen Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. Bunu kendileri şöyle anlatmaktadır: Memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. Mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. Birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. Bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. O civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. Vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. Medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları ıstanbul'dan getirtiyordum. Medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. Mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. ıçlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. ıran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde Sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, ıslâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı. Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medîne'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça: "Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi. Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça: "Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı. şeyh Abdülhakîm Efendi 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ şeyh Ziyâ Mâsum'un yüksek iltifatlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken şeyh Ziyâ Masum hazretleri kendisine: "Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim." buyurdular. Seyyid Abdülhakîm Efendinin ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra doğuda karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında Birinci Dünyâ harbinin başlarında Rus askeri ıran tarafından gelerek Doğu Anadolu'yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak masum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir: Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağlara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van, şafak ve Nurduz'u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri ile Ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. Zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular. Bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene Haziranın birinci gecesi Ravandız'a girdik. Memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid ıbrâhim Efendiyi kara toprakta Allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul'a vardık. Burada meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi. Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "Bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun. Devamlı olarak, Bağdat'ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulundumsa da, o civarlarda ingiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulunduğundan, geçici olarak, yine Musul'da kaldık. Daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, Allah'ın yardımıyla aşarak Adana'ya geldik. Adana'da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile Eskişehir'e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya'da kaldılar. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında istanbul'a geldik. Dâhiliye Nezareti (ıçişleri Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâdan Hayri Efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Allah'ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. ıstanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu arada 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak ıslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve sindirmeye başladı. Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. ıslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman: "Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;"Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi. Sultan Vahideddîn Han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı: Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. Araba ile saraya gittik. Istanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb oldum. Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören şakir Efendi şöyle nakletmektedir: Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir." deyip birini bana verdiler. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında: "Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı." demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umûmî mânâda tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin en güzelidir. Kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi. Abdülhakîm Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep ıslâmiyete ve Resûlullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikâmet üzere idi. "ıstikâmet yâni Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir." sözünü sık sık tekrar ederdi. Talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir. Her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyururdu. Yine buyurdu: "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim." Talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda; "Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu. Talebelerinden birisi dünyâ sıkıntılarından bahsediyordu. Anlatması bittikten sonra; "Allahü teâlâya inanan ve güvenen kimse neden mahrumdur. Allah'tan mahrum olan ise neye mâliktir." buyurdu. Bir gün sed kenarında hasır koltuklarında ıstanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek; "şu ıstanbul ne garip belde! ınsan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu. Bir gün bir derslerinde şöyle buyurdular: "Bizim meclisimizde bulunanlar, sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar." Kapalıçarşı'dan geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır faslından sonra; "Efendim. Duâ edin de Allahü teâlâ ümmet-i Muhammed'i kurtarsın." deyince, o da cevâben: "Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!" buyurdu. Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır: Tahsîlimi ıstanbul'da yaptım. Arabî ve Fârisî'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sâhibiydim. Bir gün beni Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakîm'i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime: "Seyyid Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. O büyük zâta talebe olmakla şereflendim. Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını şakir Efendi anlatır: Bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imâm yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemâat vardı. şimdi dağılmış." Yine şakir Efendi naklediyor: ızmir'de Hisar Câmiindeydik. Huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler. Çocuk dilsizdi. Anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu Allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi. Çocuk yürüyüp geldi. Ellerini öptü. Abdülhakîm Efendi hazretleri çocuğa kısa bir nazar etti ve; "Oğlum ismin nedir?" diye sordu. Çocuk birden cevap verdi: "Ahmed!" Anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp, hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler. Talebelerinden ılyas Efendi anlatır: Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. ıkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakîm Efendi'ye gidip danışmaktı. ıkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor." dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok." dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim. Bir gün Bâyezîd Câmiinde vâz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın." buyurdu. Vâzı dinleyen Akhisarlı bir zât içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vâzdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek hâlde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakîm Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle antalır: Bir yaz günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık. Sonra hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin türbesine girdik. Başka kimse yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "Yanıma sokul, gözlerini kapa." buyurdu. Gözlerimi kapayınca hazret-i Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. ıkisi yavaş sesle konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. "Gözünü aç." dedi. Açtım. ıkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık. ıkindi okunuyordu. "Ne gördün?" dedi. Anlattım. "Ben hayatta iken kimseye söyleme." dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra anlatıyorum. Necib Fâzıl Kısakürek anlatır: Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, ıkinci Dünyâ Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmûd Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zât... Harbe sürüklenmek mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihân Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesîka usûlü milleti kavurdu. Mahmûd Bey, bana bu kerâmeti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "O olacak." buyurmaları büyük kerâmet." derdi. Fâruk Bey anlatır: Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastahâneye dar attık. Ayıldı. Fakat aklî melekelerini kaybetmiş haldeydi. ıstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakîm Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sâdece; "Mahzûnum, mahzûnum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havâle ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve mânevî bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSı'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakîm Efendi, birâderzâdeleri olan Fâruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini medhetmek isteseydi; "Fâruk hâriç hepimizden iyidir." derdi. Kabri, Abdülhakîm Arvâsî'nin ayak ucundadır. Bâyezîd Câmiinde; Erzincan zelzele felâketinden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinânın âşikâr olduğu yerlere zelzele ile cezâ verir. Erzincan gibi." buyurmuşlar. Kimse o esnâda bu mânâyı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerâmetti, anlayamadık demişlerdir. Talebelerinden Tâhir Efendi anlatır: Abdülhakîm Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyânın huzûruna dolu giden boş, boş giden dolu döner." Bir gün bana; "Tâhir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver." buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakîm Efendiyi gördüm. "Tâhir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. ıki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakîm Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi. Ne zaman Abdülhakîm Efendi hazretlerine gitsem, Ziyâ Bey yanında otururdu. Ziyâ Beye bir kitap verir, okuturlar ve îzâh ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziyâ Beye kitap okutup, kendileri îzâh ediyordu. ıçimden, benim Arabî ve Fârisim Ziyâ Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyâda Abdülhakîm Efendinin huzûrunda idim. Gene Ziyâ Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziyâ Beyi sarıklı, âlim kıyâfetinde gördüm. Abdülhakîm Efendi, Ziyâ Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna emek vermeyiz." buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum. Bir gün Abdülhakîm Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakîm Efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçed yalnız oturuyorlardı. Selåâm verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "Manolya" dedim. "şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır efendim." dedim. "Demek ki, farklılık istidadlarından kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim." dedim. Bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup, yolunu kaybeder. Helâk olacak halde iken; "Yâ Rabbî! Zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!" diye yalvarır. Hemen siyah sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tutup, istikamet verir ve; "Böyle git, şehre varırsın!" buyurur. Genç, o gaybdan gelip kendisine yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. Otuz sene sonra, Bâyezîd Câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. Ben bu şeyhi bir yerden tanıyacağım diye düşünür. Vâzdan sonra çıkarlarken, Abdülhakîm Efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, Abdülhakîm Efendi; "Bitlis'teki tipi fırtınasını mı hatırladın?" diye kulağına hafifçe söyler. Gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper... öper. Seyyid Abdülhakîm Efendi, kendisini candan seven ve tıbbîyede okuyan bir talebesinden eczacılığı seçmesini istedi. Talebe tıbbiyede sınıfın birincisiydi. Ancak anne ve teyzesi ise onun Eczacılığa geçme isteğine şiddetle karşı çıkarlardı. Böyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde haklarını helâl etmeyeceklerini bildirdiler. Genç büyük bir üzüntü içerisinde Fâtih Câmii avlusuna geldi. Na yapacağını bilmez bir hâldeydi. Bir tarafta annesi diğer tarafta ise canından çok sevdiği hocası. Âniden aklına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk kişiyle istişâre etmeye karar verdi. Nitekim biraz sonra câmi avlusuna giren zâtın yanına yaklaşarak; "Efendim size bir şey danışmak istiyorum." dedi. Buyurun sizi dinliyorum demesi üzerine; "Ben tıbbiyede talebeyim. Hocam tıbbiyeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi istiyorlar. Annem ve teyzem ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl etmeyeceklerini söylediler. Ne yapayım?" O zat; "Senin hocan kim evlâdım?" deyince, "Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri." cevâbını verdi. Bu söz üzerine o zat; "Evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki, bin ana fedâ olsun. Hiç düşünmeden sözünü tut!" dedi. Talebe bu söz üzerine derhâl eczâcılığa kaydını yaptırdı. Daha sonra meşveret ettiği o zatın yine Abdülhâkim Efendi hazretlerinin talebelerinden Cevat Bey olduğunu öğrendi. Hocasının bereketi ile daha sonra anne ve teyzesi de haklarını helâl ettiler. Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır: Abdülhakîm Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım. Buyurdular ki: Kur'ân-ı kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez. Gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. ılâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir. Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez. Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir. Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur. Din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, ıslâmiyetin içindedir. Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez. Kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın ihsânıdır. Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle ıslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz. Gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz. Allahü teâlâ dilediğini yapar. ıster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru onun dilediğidir. Allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! Adliyle tecelli ederse, yanarız. Riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür. ılim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil. Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir. Dîni dünyâ çıkarlarına âlet eden yobazlara karşı Eyyûb Sultan, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy ve Beyoğlu Ağa Câmii kürsîlerindeki konuşmaları, bunların iftirâlarına sebeb oldu. Bunların tahriki ile Eylül 1943'te tutuklanarak ıstanbul'dan ızmir'e götürüldü. Bir müddet Meserret otelinde sonra bir evde polis nezaretinde kaldı. Yakınları, kendilerinin Bursa'ya nakli veya ıstanbul'a iâdesi için birkaç defâ teşebbüse geçtilerse de her defâsında red cevâbını aldılar. Nihâyet Ankara'ya nakline müsâde çıktı. Bu karar üzerine Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî civârında, biraderinin oğlu Seyyid Faruk Işık'ın evine geldiler. Bu sırada hasta olduklarından Faruk Işık Bey'in evinde on sekiz gün hasta yattıktan sonra 27 Kasım 1943 (H.1362)'te vefât ettiler. Vefât ânında hafif bir zelzele oldu. Ankara hiç sevmedikleri bir yerdi. Bu sebeple yakınları mübarek nâşın ıstanbul'a nakli için resmî makamlara başvurdular. Ancak kabul edilmedi. şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin asrî mezarlığa gömülmesi şartı da vardı. Bu yüzden herkes eli kolu bağlı mahzun ve üzgün bir durumda bulunuyordu. Çünkü kendileri bu mezarlığa defnedilmeyi istemiyorlardı. O sırada evin ahşap kapısı çalındı. Kapıda kim olduğu, nereden geldiği belli olmayan ak sakallı bir adam: "Ankara civârında Bağlum isimli bir köy vardır. Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır." dedikten sonra dönüp gitti. Meçhul adamın arkasından koştularsa da sanki sır oldu ve ortadan kayboldu. Keçiören'de dâmâdı ıbrâhim Arvas Beyin evinde gasl, techiz, tekfîn ve namazı edâ edildikten sonra Ankara'nın kuzeyinde ve 24 km mesâfede bulunan Bağlum'a getirilerek defnedildi. Telkinini kimin vereceği, oğlu fazîletli Ahmed Mekki Efendiye sorulunca; "Babam Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini iyi tanır. Telkinini Hilmi versin." buyurdu. Böylece telkin vermek ve kabr-i şerîfine girmek vazîfeleri talebesi Hüseyin Hilmi Beye nasîb oldu.
Ağlasın kan ağlasın her müslüman Çünki, Seyyid Abdülhakîm terk etti cân
Âlim ü âmil, veliyy-i kâmil idi. Zâtına mevdu' idi sırr-ı nihân.
Bağlum nâhiyesi eskiden beri sel, yağmur, dolu gibi âfetlerin eksik olmadığı bir yerdi. Ancak Bağlum halkı Seyyid Abdülhâkim Arvâsî hazretleri buraya defn olunduktan sonra hiç âfet görmediklerini beyan etmişlerdir. Seyyid Abdülhakim Efendinin; Sahabe-i Kiram ve ıslam Hukuku Erriyâz-ut-Tesavvufiyye isimli eserleri mevcuttur. Ayrıca talebelerine gönderdiği risâle büyüklüğünde pek çok mektupları vardır. Arabi, Farisi ve Türkçe şiirler yazmıştır. Abdülhakim Efendi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. Oğullarından Enver Bey hicret esnasında 1918'de Eskişehir'de vefat etti. ıkinci oğlu faziletli Ahmed Mekki Üçışık Efendi ıstanbul'da Kadıköy müftiliğinde bulunmuştur. 1967'de ıstanbul'da vefat etmiş olup kabri Bağlum kabristanındadır. üçüncü oğlu Münir Efendi, ıstanbul belediyesinde uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlakı ile etrafının saygısını ve sevgisini toplamıştır. 1979'da vefat etti. Kabri Bağlum'dadır. | |||
| Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:22:26 | |
Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîlerinden. 1865 (H.1281)'te Van vilâyetinin Başkale kasabasında doğdu. 1943 (H.1362)'de Ankara'da vefât etti. Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. İmâm-ı Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup seyyiddir. Hazret-i Ali'ye kadar bütün babaları âlim ve velî idi. Birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük evliyâsı ve rehberiydi. Babası Seyyid Mustafa, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin oğlu Seyyid Ubeydullah'ın halîfesiydi. Gördüğü kimsenin hangi namazı kılmadığını, Allahü teâlânın ihsânı ile yüzünden anlardı. Dînin emir ve yasaklarına bağlılıkta fevkalâde titiz, din bilgilerini yaymada gayretli ve çok cömertti. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda Hindistan'ın Siyalkut şehrinde ıslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî hazretlerine pekçok muhabbeti vardı. Bir oğlu olursa ona Abdülhakîm ismini verecekti. Seyyid Mustafa Efendinin bir oğlu olduğu gece, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin torunlarından büyük âlim Seyyid Tâhâ hazretlerinin küçük birâderi Abdülhakîm Efendi kendisinde misâfirdi. Seyyid Mustafa Efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna Abdülhakîm ismini verdi. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. Sonra Başkale'de ibtidâî ve rüştiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan Irak'ın çeşitli şehirlerinde, Müküs kazâsında yüksek âlimlerden, Arap ve Fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Nehrî'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır: Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular. Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. ınşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. Babama; "Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi: "Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir. Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. ınsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî, rüyâsında Allahü teâlânın Resûlünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu. Nihâyet Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. ıstihârede şöyle bir rüyâ gördü: Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm'e şu emri veriyordu: "Abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu. Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. Rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882 (H.1300)'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888 (H.1305)'de tasavvufta Nakşibendî yolundan icâzet aldı. Ancak Nakşî tarîkatında H. 1000 târihinden sonrakiler ilk asırdakilere benzer olduğuna dâir işâretler bulunduğundan, Nakşîlikten mezun olanlar, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Kâdiriyye ve Çeştiyye tarîkatlerinden de mezun sayılıyordu. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de mürşîdi Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî tarîkatlerinden de icâzet aldı. Bundan sonra memleketi Arvas'a dönen Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. Bunu kendileri şöyle anlatmaktadır: Memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. Mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. Birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. Bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. O civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. Vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. Medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları ıstanbul'dan getirtiyordum. Medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. Mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. ıçlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. ıran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde Sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, ıslâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı. Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medîne'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça: "Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi. Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça: "Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı. şeyh Abdülhakîm Efendi 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ şeyh Ziyâ Mâsum'un yüksek iltifatlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken şeyh Ziyâ Masum hazretleri kendisine: "Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim." buyurdular. Seyyid Abdülhakîm Efendinin ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra doğuda karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında Birinci Dünyâ harbinin başlarında Rus askeri ıran tarafından gelerek Doğu Anadolu'yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak masum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir: Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağlara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van, şafak ve Nurduz'u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri ile Ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. Zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular. Bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene Haziranın birinci gecesi Ravandız'a girdik. Memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid ıbrâhim Efendiyi kara toprakta Allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul'a vardık. Burada meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi. Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "Bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun. Devamlı olarak, Bağdat'ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulundumsa da, o civarlarda ingiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulunduğundan, geçici olarak, yine Musul'da kaldık. Daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, Allah'ın yardımıyla aşarak Adana'ya geldik. Adana'da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile Eskişehir'e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya'da kaldılar. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında istanbul'a geldik. Dâhiliye Nezareti (ıçişleri Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâdan Hayri Efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Allah'ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. ıstanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu arada 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak ıslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve sindirmeye başladı. Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. ıslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman: "Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;"Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi. Sultan Vahideddîn Han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı: Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. Araba ile saraya gittik. Istanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb oldum. Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören şakir Efendi şöyle nakletmektedir: Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir." deyip birini bana verdiler. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında: "Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı." demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umûmî mânâda tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin en güzelidir. Kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi. Abdülhakîm Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep ıslâmiyete ve Resûlullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikâmet üzere idi. "ıstikâmet yâni Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir." sözünü sık sık tekrar ederdi. Talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir. Her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyururdu. Yine buyurdu: "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim." Talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda; "Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu. Talebelerinden birisi dünyâ sıkıntılarından bahsediyordu. Anlatması bittikten sonra; "Allahü teâlâya inanan ve güvenen kimse neden mahrumdur. Allah'tan mahrum olan ise neye mâliktir." buyurdu. Bir gün sed kenarında hasır koltuklarında ıstanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek; "şu ıstanbul ne garip belde! ınsan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu. Bir gün bir derslerinde şöyle buyurdular: "Bizim meclisimizde bulunanlar, sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar." Kapalıçarşı'dan geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır faslından sonra; "Efendim. Duâ edin de Allahü teâlâ ümmet-i Muhammed'i kurtarsın." deyince, o da cevâben: "Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!" buyurdu. Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır: Tahsîlimi ıstanbul'da yaptım. Arabî ve Fârisî'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sâhibiydim. Bir gün beni Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakîm'i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime: "Seyyid Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. O büyük zâta talebe olmakla şereflendim. Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını şakir Efendi anlatır: Bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imâm yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemâat vardı. şimdi dağılmış." Yine şakir Efendi naklediyor: ızmir'de Hisar Câmiindeydik. Huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler. Çocuk dilsizdi. Anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu Allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi. Çocuk yürüyüp geldi. Ellerini öptü. Abdülhakîm Efendi hazretleri çocuğa kısa bir nazar etti ve; "Oğlum ismin nedir?" diye sordu. Çocuk birden cevap verdi: "Ahmed!" Anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp, hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler. Talebelerinden ılyas Efendi anlatır: Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. ıkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakîm Efendi'ye gidip danışmaktı. ıkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor." dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok." dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim. Bir gün Bâyezîd Câmiinde vâz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın." buyurdu. Vâzı dinleyen Akhisarlı bir zât içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vâzdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek hâlde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakîm Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle antalır: Bir yaz günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık. Sonra hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin türbesine girdik. Başka kimse yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "Yanıma sokul, gözlerini kapa." buyurdu. Gözlerimi kapayınca hazret-i Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. ıkisi yavaş sesle konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. "Gözünü aç." dedi. Açtım. ıkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık. ıkindi okunuyordu. "Ne gördün?" dedi. Anlattım. "Ben hayatta iken kimseye söyleme." dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra anlatıyorum. Necib Fâzıl Kısakürek anlatır: Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, ıkinci Dünyâ Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmûd Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zât... Harbe sürüklenmek mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihân Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesîka usûlü milleti kavurdu. Mahmûd Bey, bana bu kerâmeti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "O olacak." buyurmaları büyük kerâmet." derdi. Fâruk Bey anlatır: Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastahâneye dar attık. Ayıldı. Fakat aklî melekelerini kaybetmiş haldeydi. ıstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakîm Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sâdece; "Mahzûnum, mahzûnum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havâle ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve mânevî bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSı'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakîm Efendi, birâderzâdeleri olan Fâruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini medhetmek isteseydi; "Fâruk hâriç hepimizden iyidir." derdi. Kabri, Abdülhakîm Arvâsî'nin ayak ucundadır. Bâyezîd Câmiinde; Erzincan zelzele felâketinden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinânın âşikâr olduğu yerlere zelzele ile cezâ verir. Erzincan gibi." buyurmuşlar. Kimse o esnâda bu mânâyı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerâmetti, anlayamadık demişlerdir. Talebelerinden Tâhir Efendi anlatır: Abdülhakîm Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyânın huzûruna dolu giden boş, boş giden dolu döner." Bir gün bana; "Tâhir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver." buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakîm Efendiyi gördüm. "Tâhir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. ıki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakîm Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi. Ne zaman Abdülhakîm Efendi hazretlerine gitsem, Ziyâ Bey yanında otururdu. Ziyâ Beye bir kitap verir, okuturlar ve îzâh ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziyâ Beye kitap okutup, kendileri îzâh ediyordu. ıçimden, benim Arabî ve Fârisim Ziyâ Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyâda Abdülhakîm Efendinin huzûrunda idim. Gene Ziyâ Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziyâ Beyi sarıklı, âlim kıyâfetinde gördüm. Abdülhakîm Efendi, Ziyâ Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna emek vermeyiz." buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum. Bir gün Abdülhakîm Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakîm Efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçed yalnız oturuyorlardı. Selåâm verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "Manolya" dedim. "şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır efendim." dedim. "Demek ki, farklılık istidadlarından kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim." dedim. Bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup, yolunu kaybeder. Helâk olacak halde iken; "Yâ Rabbî! Zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!" diye yalvarır. Hemen siyah sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tutup, istikamet verir ve; "Böyle git, şehre varırsın!" buyurur. Genç, o gaybdan gelip kendisine yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. Otuz sene sonra, Bâyezîd Câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. Ben bu şeyhi bir yerden tanıyacağım diye düşünür. Vâzdan sonra çıkarlarken, Abdülhakîm Efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, Abdülhakîm Efendi; "Bitlis'teki tipi fırtınasını mı hatırladın?" diye kulağına hafifçe söyler. Gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper... öper. Seyyid Abdülhakîm Efendi, kendisini candan seven ve tıbbîyede okuyan bir talebesinden eczacılığı seçmesini istedi. Talebe tıbbiyede sınıfın birincisiydi. Ancak anne ve teyzesi ise onun Eczacılığa geçme isteğine şiddetle karşı çıkarlardı. Böyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde haklarını helâl etmeyeceklerini bildirdiler. Genç büyük bir üzüntü içerisinde Fâtih Câmii avlusuna geldi. Na yapacağını bilmez bir hâldeydi. Bir tarafta annesi diğer tarafta ise canından çok sevdiği hocası. Âniden aklına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk kişiyle istişâre etmeye karar verdi. Nitekim biraz sonra câmi avlusuna giren zâtın yanına yaklaşarak; "Efendim size bir şey danışmak istiyorum." dedi. Buyurun sizi dinliyorum demesi üzerine; "Ben tıbbiyede talebeyim. Hocam tıbbiyeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi istiyorlar. Annem ve teyzem ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl etmeyeceklerini söylediler. Ne yapayım?" O zat; "Senin hocan kim evlâdım?" deyince, "Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri." cevâbını verdi. Bu söz üzerine o zat; "Evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki, bin ana fedâ olsun. Hiç düşünmeden sözünü tut!" dedi. Talebe bu söz üzerine derhâl eczâcılığa kaydını yaptırdı. Daha sonra meşveret ettiği o zatın yine Abdülhâkim Efendi hazretlerinin talebelerinden Cevat Bey olduğunu öğrendi. Hocasının bereketi ile daha sonra anne ve teyzesi de haklarını helâl ettiler. Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır: Abdülhakîm Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım. Buyurdular ki: Kur'ân-ı kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez. Gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. ılâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir. Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez. Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir. Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur. Din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, ıslâmiyetin içindedir. Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez. Kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın ihsânıdır. Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle ıslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz. Gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz. Allahü teâlâ dilediğini yapar. ıster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru onun dilediğidir. Allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! Adliyle tecelli ederse, yanarız. Riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür. ılim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil. Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir. Dîni dünyâ çıkarlarına âlet eden yobazlara karşı Eyyûb Sultan, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy ve Beyoğlu Ağa Câmii kürsîlerindeki konuşmaları, bunların iftirâlarına sebeb oldu. Bunların tahriki ile Eylül 1943'te tutuklanarak ıstanbul'dan ızmir'e götürüldü. Bir müddet Meserret otelinde sonra bir evde polis nezaretinde kaldı. Yakınları, kendilerinin Bursa'ya nakli veya ıstanbul'a iâdesi için birkaç defâ teşebbüse geçtilerse de her defâsında red cevâbını aldılar. Nihâyet Ankara'ya nakline müsâde çıktı. Bu karar üzerine Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî civârında, biraderinin oğlu Seyyid Faruk Işık'ın evine geldiler. Bu sırada hasta olduklarından Faruk Işık Bey'in evinde on sekiz gün hasta yattıktan sonra 27 Kasım 1943 (H.1362)'te vefât ettiler. Vefât ânında hafif bir zelzele oldu. Ankara hiç sevmedikleri bir yerdi. Bu sebeple yakınları mübarek nâşın ıstanbul'a nakli için resmî makamlara başvurdular. Ancak kabul edilmedi. şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin asrî mezarlığa gömülmesi şartı da vardı. Bu yüzden herkes eli kolu bağlı mahzun ve üzgün bir durumda bulunuyordu. Çünkü kendileri bu mezarlığa defnedilmeyi istemiyorlardı. O sırada evin ahşap kapısı çalındı. Kapıda kim olduğu, nereden geldiği belli olmayan ak sakallı bir adam: "Ankara civârında Bağlum isimli bir köy vardır. Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır." dedikten sonra dönüp gitti. Meçhul adamın arkasından koştularsa da sanki sır oldu ve ortadan kayboldu. Keçiören'de dâmâdı ıbrâhim Arvas Beyin evinde gasl, techiz, tekfîn ve namazı edâ edildikten sonra Ankara'nın kuzeyinde ve 24 km mesâfede bulunan Bağlum'a getirilerek defnedildi. Telkinini kimin vereceği, oğlu fazîletli Ahmed Mekki Efendiye sorulunca; "Babam Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini iyi tanır. Telkinini Hilmi versin." buyurdu. Böylece telkin vermek ve kabr-i şerîfine girmek vazîfeleri talebesi Hüseyin Hilmi Beye nasîb oldu.
Ağlasın kan ağlasın her müslüman Çünki, Seyyid Abdülhakîm terk etti cân
Âlim ü âmil, veliyy-i kâmil idi. Zâtına mevdu' idi sırr-ı nihân.
Bağlum nâhiyesi eskiden beri sel, yağmur, dolu gibi âfetlerin eksik olmadığı bir yerdi. Ancak Bağlum halkı Seyyid Abdülhâkim Arvâsî hazretleri buraya defn olunduktan sonra hiç âfet görmediklerini beyan etmişlerdir. Seyyid Abdülhakim Efendinin; Sahabe-i Kiram ve ıslam Hukuku Erriyâz-ut-Tesavvufiyye isimli eserleri mevcuttur. Ayrıca talebelerine gönderdiği risâle büyüklüğünde pek çok mektupları vardır. Arabi, Farisi ve Türkçe şiirler yazmıştır. Abdülhakim Efendi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. Oğullarından Enver Bey hicret esnasında 1918'de Eskişehir'de vefat etti. ıkinci oğlu faziletli Ahmed Mekki Üçışık Efendi ıstanbul'da Kadıköy müftiliğinde bulunmuştur. 1967'de ıstanbul'da vefat etmiş olup kabri Bağlum kabristanındadır. üçüncü oğlu Münir Efendi, ıstanbul belediyesinde uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlakı ile etrafının saygısını ve sevgisini toplamıştır. 1979'da vefat etti. Kabri Bağlum'dadır. | |||
| Seyfeddin Faruki Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:21:39 | |
Evliyânın büyüklerinden. İnsanların i’tikâd, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmelerini ve öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine silsile-i aliyye denilen İslâm âlimlerinin yirmibeşincisidir. İkinci bin yılının müceddidi olan İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu, Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm-ı Fârûkî’nin beşinci oğludur. Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin altı oğlu olup, hepsi de kemâle ermiş Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye ile şereflenmişlerdir. Beşinci oğlu Muhammed Seyfeddîn (r.aleyh) de tasavvuf bilgilerinin mütehassısı idi. “Muhyissünne” adı ile meşhûr oldu. 1049 (m. 1639) senesinde Serhend’de doğdu. 1098 (m. 1696) senesinde yine Serhend’de vefât etti. Kabri mübârek babasının medfûn bulunduğu türbenin birkaçyüz metre güneyindeki türbededir. Boyu uzun, yüzü esmer ve heybetli, gözleri büyükçe, sakalının iki tarafı az seyrek idi. Zâhir ve bâtın ilimlerinde çok yüksek olan Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin doğumundan i’tibâren büyük bir zât olacağı ve insanlara hidâyet rehberi olacağı belliydi. Nakledilir ki: Doğum zamanında bir melek görünüp; “Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar dirildiği gün Allah’ın selâmı üzerine olsun” meâlindeki, Meryem sûresi 15. âyet-i kerîmeyi okuyarak müjde vermişti. İlim, irfan kaynağı ve kerâmetler sahibi Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, küçük yaşından i’tibâren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra da amcası Muhammed Sa’îd’den aklî ve naklî ilimleri tahsil edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamanının bir tanesi ve ma’rifet deryası olan babası Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî’nin teveccühü ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usûl ve âdabı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet içinde Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye’ye kavuştu. Birçok hâller ve kerâmetler sahibi oldu. Önce gelenlerin ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlüklerini ve güzel ahlâkını üzerinde topladı. Ma’nevî derecelere kavuşup, ârifler semâsının ayı ve âlimlerin baştâcı oldu. Kendisine, ilâhî hazînelerin kapıları aralanıp, birçok ihsânlara kavuştu. Zâhiren ve bâtınen olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, Allahü teâlânın dînini, sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) güzel ahlâkını anlatmak ve vaktin Sultânı Evrenkzîb Âlemgîr Hân’ın dînî terbiyesi için vazîfelendirilip Delhi’ye gitti. Ömrünün her saatini, Emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i anil-münker yapmakla geçiren Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi’ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zabt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultâna o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtip yok ettirdi ve o zaman şehre girdi. Sultan Âlemgîr Hân, kendi isteğiyle ve samimî olarak Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Onun sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur’ân-ı kerîm okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan’da yayılmış birçok bid’at ve sapıklık, Sultan Âlemgîr Hân tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, vâliler ve devlet adamları da Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hidâyete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzûrunda ayakta dururlardı. Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan’ın her tarafında İslâmiyet yayılıp müslümanlar kuvvetlendi. Bid’at sahipleri ve kâfirler perişan olup, hiçbir yerde kabûl görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti. Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi’deki bu gelişmeleri ve Sultan Âlemgîr Hân’ın sevindirici hâlini babasına mektûp yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip duâ etti. Sultan Âlemgîr Hân, birgün Muhammed Seyfeddîn Fârûkî’yi (r.aleyh) husûsî bahçesine da’vet etti. Bu bahçenin ortasında gayet süslü bir havuz, havuzun içinde, gözleri elmas olan, altından yapılmış balık şekilleri var idi. Sultan oturmak için burayı seçmişti. Seyfeddîn Fârûkî (kuddise sirruh) buraya gelince; “Önce altından yapılmış bu balıkları kırın” buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zekî, kabiliyetli, tasavvuf ehline ve Allah adamlarına karşı muhabbet beslediği için, bu durumlara memnun oluyor, Allahü teâlâya şükredip; “Benim saltanatım zamanında böyle evliyâ yetiştiği için, Rabbime sayısız şükürler olsun” diyordu. Delhi’de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler, fâcirler, fâsıklar dahî onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzûruyla şereflenince, hidâyete kavuşup eski günahlarına tövbe edip, istiğfar ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidâyete ve kemâle kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergâhına hergün binlerce kimse gelir feyz alırdı. Birgün Şehzâde Muhammed a’zam Şah, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin dergâhına geldi. Dergâhın kapısı o kadar kalabalıktı ki, kalabalık arasından zor geçip huzûra girebildi. Bu sırada başından sarığı düşüp, kaftanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddîn’in feyzli ve bereketli sohbetiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. İnsanların, Muhammed Seyfeddîn hazretlerine karşı duyduğu iştiyâkı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca, Sultan çok sevinip; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, benim zamanımda sultanların bile huzûruna zorlukla çıkabileceği evliyâ kullar yarattı” diye şükr etti. Muhammed Seyfeddîn (r.aleyh), insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Birgün aynı Şehzâde kendisini da’vet edince, kardeşlerinden, yaşça kendinden büyük olanını da beraberinde götürmüştü. Şehzâde, bu veli kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddîn hazretleri şehzâdenin elinden ibriği ve leğeni alıp, ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzâdeye verdi. Şehzâde de onun eline su döktü. Dünyâyı sevenler ve dünyalık isteyenlerle arkadaşlık etmekten ve beraber oturmaktan şiddetle kaçınırdı. Yüksek sohbet meclisinde bulunanlar onun bir an evvel gelmesini şevkle beklerlerdi. Meclisinde olanlardan birisi, “Allah” ismi celâlini söylese, Muhammed Seyfeddîn (r.aleyh) dehşete düşerek, kendinden geçip, kuş gibi çırpınırdı. Gayr-i ihtiyâri olarak kendilerinden pekçok hâller ve kerâmetler zuhur ederdi. Buyururdu ki: “Açlık ve mücâhede, hârika ve kerâmeti arttırır. Evliyânın sohbeti ise kalbe zikri yerleştirir. Sünnete tâbi olmayı kolaylaştırır. Yetecek kadar yiyiniz. Zîrâ yolumuzun büyükleri, bu yolu vukûf-u kalbiye (kalb bilgisi) devam ve sohbet üzerine kurmuşlardır. Zühd ve şiddetli mücâhedenin (Nefsin istemediği şeyleri yapmak) neticesi, kerâmet ve tasavvuftan ibârettir. Biz bunları işden bile saymayız. Bizim maksadımız ancak zikre devam, Allahü teâlânın yasaklarından kaçınıp emirlerine uymak, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin sünnet-i şerîfine tâbi olmak ve daha çok feyz ve bereketlere kavuşmaktır.” Nakledilir ki: Birgün Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatırından; “Şeyh çok büyükleniyor” diye geçti. Bu durum, Muhammed Seyfeddîn’e (kuddise sirruh) Allahü teâlânın yardımıyla zâhir olunca, ona; “Benim bu hâlim, Allahü teâlânın kibriyâ sıfatının tecellîsidir” buyurdu. Bir başka defa da, birisi onun büyüklüğünü inkâr etmişti. Kabûl etmemişti. O gece rü’yâsında bir grup gece bekçisi gelip onu şiddetli bir şekilde döğmeye başladılar ve; “Allahü teâlânın sevgilisi olduğu hâlde, sen Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin üstünlüğünü inkâr ediyorsun öyle mi?” dediler. Bu korkuyla uyanıp, yaptığına tövbe etti ve onun talebeleri arasına girdi. Cüzzâm hastalığına yakalanmış olan birisi, Muhammed Seyfeddîn hazretlerine gelip şifâ bulması için duâ etmesini istedi. O da okuyup duâ etti ve hasta iyileşti. Muhammed Seyfeddîn hazretleri bindörtyüz velî yetiştirdi. Birçok evliyâ ve mürşid-i kâmil yetiştirip, insanların hidayete kavuşmalarına vesile oldu. Seyyid Muhammed Bedevânî, yetiştirdiği talebelerinin en büyüğü ve kâmilidir. Sekiz oğlu vardı. Üçü kendi huzûrunda kemâle geldi. Beş tanesi henüz küçük idi. Büyük olan oğulları Şeyh Muhammed a’zam, Şeyh Muhammed Hüseyn ve Şeyh Muhammed Şuayb’dır. Diğer oğulları; Muhammed Îsâ, Muhammed Mûsâ, Muhammed Kelimetullah, Muhammed Osman ve Abdürrahmân’dır. Altı kızı vardı. Bunlar; Cennet, Habîbe, Sâire, Şehrî, Refiunnisâ ve Zehrâ’dır. “Mektûbât-ı Seyfiyye” adlı bir eseri olup, içinde yüzdoksan mektûp vardır. Bu kıymetli eseri, oğlu Muhammed a’zam toplayıp kitap hâline getirmiş, 1331 (m. 1913) senesinde Hindistan’ın Haydarâbâd şehrinde basılmıştır. Bu “Mektûbât’ından ba’zı mektûplar: “Sonsuz ni’metlerin sahibi Allahü teâlâya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salât ve selâm olsun. Allahü teâlâ hepimizi dâima kendisiyle bulundursun ve mâsivâ ile meşgûl olmaktan bizleri korusun. Beyt: Allah sevgisinden başka ne varsa, Hepsi cana zehirdir, şeker dahî olsa. Allahü teâlâ sonsuz ihsanıyla kendi rızasına uygun yaşamamızı nasîb eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünyâ, ister dostu, ister düşmanı olsun hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefasızca ebediyyen terk eder. Akıllı o kimsedir ki, şu birkaç günlük ömründe Allahü teâlâya kulluk ederek, O’nun va’d ettiği sonsuz saadet yolunu tutar. Beyt: Se’âdet topu ortaya kondu, Topu kapan yok, erlere n’oldu? Bütün hareketlerde, yemede, uyumada, konuşmada, ahkâm-ı İslâmiyeye tam uymalı, bilhassa bu zamanda, giyinmede dikkatli olmalıdır. Erkeklere ipek elbise giymek haramdır. Adet hâlini almış olan bu tehlikeye düşmemek için çok uyanık olmalıdır. Zikre o kadar devam ediniz ki, Allahü teâlâdan başka hiçbir şey asla kalbinize gelmesin. Bu hâle, bu yolun büyükleri “kalbin fâni olması” demişlerdir. Büyüklere karşı tam muhabbetinizi ve hürmetinizi bildiren şerefli mektûbunuz geldi. Bizleri son derece sevindirdi. Karşılıklı görüşünceye kadar hâlinizi bildiren mektûplarınızı devamlı gönderiniz. Gıyabınızda duâ ve teveccühlere sebep olacaktır. Vesselâm.” (Kırkbirinci mektûp) “Bekâra sûresi 156. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Belâya ve musibete sabredenlere müjdele ki, onlar belâ ve musibet gelince dediler ki: “Biz hayâtımızda Allahü teâlânın kuluyuz ve öldükten sonra da yine O’na döneceğiz” buyuruldu. Üzüntümü nasıl anlatacağımı ve ne yazacağımı bilemiyorum. Herkesin sevdiği ve Allahü teâlânın sonsuz affına muhtaç, Seyyid Emîr Hân’ın insanı ürperten ölüm haberini işitince ne kadar elemlere gark olduğumuz, ne türlü gam ve sıkıntılara düştüğümüz, söz ve yazıya sığmaz. Birgün bu haber gelince, bütün ev halkı dayanılmaz acılara ve hüzne kapıldılar. Hastalık gibi ba’zı mâniler olmasaydı, bu fakîr bizzat gelerek başsağlığı dileyecektim. Bu acı yalnız sizin değil, hepimizin, bütün dostlarımızın müşterek acısıdır. Lâkin elden ne gelir ki, hiç kimse ölümden kurtulamıyacaktır. Enbiyâ (aleyhimüsselâm) ve evliyâ (kaddesallahü esrârehum) bu ölüm köprüsünden geçince başka insanlar ne yapabilir ki? Zümer sûresi 30. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Elbette sen öleceksin ve Mekke müşrikleri de ölecektir” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme sözümüze kat’î delîldir. Sizin için de bizim için de ölüm hemen önümüzdedir, gelecektir. Nâziât sûresi 7. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kıyâmet günü birinci sûr ile bütün gökler harekete geçecek, bütün mahlûkât yok olacak, herkes ölecektir, ikinci sûr ile bütün mahlûkât yeniden hayat bulacaktır” buyuruldu. Hazret-i müceddîd-i elf-i sânî (r.aleyh), İmâm-ı Nevevî’nin (r.aleyh) Hilyet-ül-ebrâr kitabından naklen buyurmuşlardı ki: “Abdullah İbni Zübeyr ( radıyallahü anh ) zamanında insanlar üç gün tâ’ûn hastalığına yakalandılar. Bu salgın hastalıkta, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) hizmet eden Enes’in ( radıyallahü anh ) seksenüç oğlu ve Abdurrahmân İbni Ebî Bekr’in ( radıyallahü anh ) ise kırk oğlu vefât etmiştir.” insanların en hayırlısı Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) Eshâb-ı kirâmına (r.anhüm) öyle muâmele yapılınca, bizim gibi âsîler hangi hesaba dâhil edileceğiz? Yine yüksek dedemiz ve ma’nevî rehberimiz Müceddîd-i elf-i sânî (r.aleyh) hazretleri, Muhammed Sâdık (r.aleyh) amcamın tâ’ûndan vefâtı esnasında Mahdûm-zâde Kilân’a yazdıkları mektûpta buyurmuşlar ki: “En azîz oğlumdan ayrılık en büyük musibet ve belâlardandır. Bilemiyorum ki başka bir kimseye bunun gibi bir musibet isâbet etmiş midir. Amma Allahü teâlâ hazretlerinin bu musibet esnasında, bu zayıf kalbe ihsân ettiği sabırlar ve şükürler, O’nun en büyük ni’metlerindendir. Allahü teâlâ hazretlerinden bu belânın mükâfatını âhırette vermesini dilemeliyiz. Bir hadîs-i kudsîde buyurulmuştur ki: “Ey insanoğlu! Gönderdiğim belâ ve musibete sabr edersen, ben de âhırette senin için Cennete girmenden başka bir mükâfata râzı olmayacağım” vesselâm.” (Kırkyedinci mektûp) “Sûre-i Hacc’ın 40. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın dînine kim yardım ederse, Allahü teâlâ da o kimseye yardım eder” buyurulmaktadır. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “İstihare yapan ümidsizliğe düşmez, istişâre eden de pişman olmaz.” Mektûbunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakir, duâların kabûl olduğu ve fakirlerin sohbet ettiği zamanlarda, afaki ve enfûsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza gâlib gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için Allahü teâlâya yalvarıyor ve ondan yardım diliyorum. Çünkü Hind yarımadasında ve Asya kıt’asında İslâmın kuvvetlenmesi ve yayılması, duâ ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve neticede devletinizin güçlenmesine bağlıdır. Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlardır. Bu ise yardımın sûreti, zâhirî ve bedeni gibidir. Zaferin maddî sebebini ve zâhirini teşkil eden sebep, muharebe meydanlarında harb eden gazâ ordularıdır. İkinci kısım ise, yardımın ma’nevî kısmını ve rûhunu teşkil eden, gözle görülmeyen duâ ordularıdır. Ma’nevî ordular, maddî ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve rûhudur. Yardımları, sebepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan Allahü teâlâdır. Enfâl sûresi 10. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yardım, yalnız Allahü teâlâdan gelmektedir” buyurulmaktadır.” Duâ ordusu, hakîkî yardımı gönderen Allahü teâlâ ile yine O’nun yarattığı zâhirî sebep olan gazâ ordusu arasında vâsıta ve delîldir. Ayrıca duâlar, kazayı ve belâyı def eder. Hep doğru söyleyici Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Kazayı hiç bir şey geri ceviremez. Yalnız duâ geri çevirebilir.” Duâdaki bu te’sîr bu kudret, silâhlarda asla yoktur. Duâ ordusu görünüşte zayıf, âciz olsa da, gazâ ordusundan daha kuvvetlidir. Aynı şekilde duâ ordusu rûh gibidir, gazâ ordusu da maddî beden gibidir. Gazâ ordusunun duâ ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü, rûhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Muhacirinin fakirlerini vesile ederek, Allahü teâlâya duâ ederlerdi. Her ne kadar bu fakîr, duâ ordusundan sayılmaya lâyık değilsem de, yalnız ismim fakir olduğu için duâlarımın kabûl olma ihtimâlini düşünerek, dâima ümidliyim ve devamlı sizin zaferiniz için duâ ediyorum. Hazırlandığınız Dekken seferinde, Allahü teâlâ sizlere galibiyet ve zaferler nasîb eylesin. Bekâra sûresi 127. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yâ Rabbî! Sen duâlarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, duâlarımızı kabûl eyle” buyurulmaktadır. Vesselâm” (Kırkıncı mektûp) Allahü teâlâya hamd olsun, İki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâma salât-ü selâm olsun. Allahü teâlâya vâsıl olanların İmâmı, hadîs âlimlerinin önderi; yüzbin hadîs-i şerîfi ezbere bilen Hâfız Abdülazîm Münzirî “Kırk Hadîs-i şerîf adlı kitabında, İbn-i Ömer’den ( radıyallahü anh ) rivâyet ediyor “Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mü’min kardeşinin ihtiyâcını te’min ederse, mahşer günü ameller tartılırken terazinin başında duracağım. Benden imdâd isteyince, o zâta mutlaka şefaat edeceğim.” İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) şöyle rivâyet etmiştir: “Hayır ve şer Allahü teâlâ hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine verilmiş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları ellerine verilen kimselere yazıklar olsun.” Enes bin Mâlik’den ( radıyallahü anh ) rivâyet olunmuştur: “Bütün mahlûkâtı Allahü teâlâ yaratmıştır. Onların her türlü ihtiyâcını irâde ederek, yaratıp göndermektedir. Allahü teâlânın rızâsı için O’nun kullarına kim daha çok hizmet ederse, Allahü teâlâ da o kullarını o kadar çok sever.” Afv el-Müzenî babasından o da dedesinden (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) şöyle rivâyet eder: “Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlâ, insanların ihtiyâçlarını gördürmek için öyle kullar yaratmıştır ki, onlara Cehennem azâbı yoktur. Kıyâmet günü olunca onlar için nûrdan kürsüler hazır olur. İnsanlar hesaba çekilirken onlar Allahü teâlâ ile sohbet ederler.” Ali İbni Ebî Talib ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Kim ki, bir mü’min kardeşine yardım etmek ve ihtiyâcını te’min etmek için harekete geçip yürürse, Allahü teâlânın yolunda harb eden mücâhidler sevâbı verilir”. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Kim ki bir müslüman kardeşinin ihtiyâcını te’min ederse, Allahü teâlânın yakın dostu ve velî kulu olur. Bir kimse mü’min kardeşinin sıkıntısını gidererek sevindirirse, Allahü teâlâ o mü’mine mahşerde, sıratı geçerken iki tane nûrdan ışık verir. Bu iki nûrun ziyasının kudretini yalnız Allahü teâlâ verir.” Vesselâm evvelen ve ahiren.” (Altmışaltıncı mektûp) “Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahü teâlânın şerefli ismiyle başlıyorum. Kıymetli kardeşim, Allahü teâlâ size sonsuz saadet yolunda devamlı yükselmeler nasîb eylesin. Bu büyükleri sevme saâdetiyle, hiçbir üstünlük ölçülemez. Bu büyüklere muhabbet, sizin en üstün vasfınız olmuştur. Bu sebeble sonsuz derecelere yükselmeniz ümîd edilmektedir. Allah adamlarını sevmenin insana kazandıracağı üstünlükler ve dereceler, yazı ile ifâde edilemez, kitaplara sığdınlamaz. Bu sebeple kalemimi burada bırakıyorum. Vesselâm.” (Yüzonüçüncü mektûp) Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin değişik zâtlara yazmış olduğu mektûplardan ba’zı kısımlar: “Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “İslâm ve sultan ikiz kardeş gibidir. O ikisinden birisi ancak diğeri ile iyi olur. Temeli olmayan bir şey yıkılır. Muhafızı olmayan bir şey ise zayi olur.” Bekâra sûresi 201. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kimi de; “Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da iyi hâl ver, âhırette de iyi hâl ver ve bizi o ateş (Cehennem) azâbından koru” der.” buyuruldu. İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki: “Allahü teâlâya duâ edenler iki kısımdır: Birinci kısım, sâdece dünyalık elde etmek için duâ ederler. İkinci kısmı hem dünyâ, hem de âhıret için duâ ederler. Üçüncü bir kısım daha vardır ki, onlar sâdece âhıret için duâ ederler. Sâdece âhıret için duâ etmenin doğru olup olmadığı husûsunda âlimler ihtilâf ettiler. Âlimlerin ekserisi, sırf böyle duâ etmenin doğru olmayacağını söylediler. Çünkü insan muhtaç ve zayıf bir varlıktır. Ne dünyânın elem ve acılarına, ne de âhıretin sıkıntı ve meşakkatlarına güçleri yetmez. En uygun olanı dünyâ ve âhıretteki kötülüklerden Allahü teâlâya sığınmak, her iki âlemde de iyi hâl üzere bulunmayı O’ndan istemektir.” Yine Fahreddîn-i Râzi ( radıyallahü anh ) tefsîrinde, Enes bin Mâlik’in şöyle anlattığını haber veriyor “Bir defasında Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir zâtın ziyâretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gayet zayıf ve halsiz düşmüş idi. Resûlullah efendimiz o kimseye; “Sen Allahü teâlâya nasıl duâ ederdin?” diye sordu. O da; “Ben; “Allahım! Ahırette eziyette olmayayım da dünyâda nasıl olursam olayım. Ahırette sıkıntı çekeceksem onu bana dünyâda iken ver” diye duâ ederdim” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Senin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: “Rabbimiz! Bize dünyâda da âhırette de iyilik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!” Sonra Resûlullah efendimiz o kimseye duâ etti. O kimse Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu. Eğer Allahü teâlâ kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar O’na ibâdet etmekten ve O’nu zikretmekten gâfil olurlardı. İnsanın, dünyâ ve âhıret saadetine, Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, ibâdet ve tâatten ve zikrden geri kalmaması şart olduğuna göre ve hiçbir kimsenin Allahü teâlânın rahmetine muhtaç olmamasının mümkün olmadığına göre, iyi düşününce dert ve sıkıntıların, aslında birer ni’met oldukları, insanı Allahü teâlâya çeken birer kemend oldukları anlaşılır.” | |||
| Senaullah Pani Puti Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:22:15 | |
Tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, tasavvuf mütehassısı. İsmi, Muhammed Senâullah olup, Şeyh Celâl-i Kebîr-i Çeştî’nin onüçüncü torunudur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en büyük talebelerinden olup, Hazreti Osman bin Affân’ın soyundandır. 1143 (m. 1730) senesinde Pâni-püt şehrinde doğdu. 1225 (m. 1810) senesinde Pâni-püt şehrinde vefât etti. Kabri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin zevcesinin kabri yanındadır. Senâullah-i Pâni-pütî, yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Naklî ve aklî ilimlerde ihtisas kazandı. Delhi’ye giderek, Şah Veliyyullah-ı Dehlevî’den hadîs ilmini öğrenip, bu ilimde kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî’nin, bunun vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleriyle kemâle erdi. Sonra vatanına gidip, vefât edinceye kadar kadılık yaptı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halefi ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin hocası olan Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, “Makâmât-ı Mazhariyye” adlı pek kıymetli eserinde buyurdu ki: “Senâullah-i Pâni-pütî, Rabbanî âlimlerin örneği ve Hak teâlânın sevgili kullarından biri idi. Aklî ve naklî ilimlerde uçsuz derya idi. Fıkıh ve usûl ilimlerinde mezhebde ictihâd derecesine yükselmişti. Fıkıh ilmine dâir büyük bir eser yazmış, bu eserinde kaynak ve delîlleriyle dört mezheb müctehidlerinin beyânlarını bildirmiştir. Kendi fetvâlarında kuvvetli olan husûsu ayrı bir risale hâlinde te’lîf etti. Usûl ilmine dâir olan kendi izahlarını da ayrıca yazdı. Tefsîrinde önceki müfessirlerin ifâde ve beyânlarını aldığı gibi, kendi te’villerine de yer verdi. Tefsîrinde ayrıca Ahrâriyye ve Müceddidiyye büyüklerinin îzâhlarına da genişçe yer verdi. Tasavvufa ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ma’rifetlerine dâir açıklayıcı risaleler te’lîf etti. Pırıl pırıl bir zihin, keskin görüş, güçlü fikir ve üstün akıl onun üstün vasıflarından ba’zılarıydı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmet ve sohbetine kavuşunca, onların son derece üstün ilgi ve tavsiyeleri ile, Makâmât-ı Ahmediyye’ye mazhar oldu. Kısa zamanda seyr ve sülûku tamamlayıp, tasavvuf hâllerinde nihâyete ulaştı. Uzun yıllar boyunca ilim ve ma’rifet tâliblerine feyz saçtı. Öyle ki, bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, kendilerine, “Hidâyet sancağı” ünvanını vermişti. Bir defasında Gavs-üs-sakaleyn hazret-i Abdülkâdir-i Gelyânî’nin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. Abdülkâdir-i Geylânî, kendisine kabirde taze hurma ikram eyledi. Yine bir defasında rü’yâsında hazret-i Ali’yi gördü ve büyük müjdelere kavuştu. Bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kendisi hakkında şöyle buyurmuştur. “Senâullah-i Pâni-püti’nin derecesi, yükseklikte benimki ile aynıdır. Bana gelen her feyze ortaktır. Zâhir ve batın kemâllerini toplamada mevcûdatın en azîzidir. Dînin kuvvetlendiricisi, yolumuzun nûrlandırıcısıdır. Melekler ona ta’zim ederler. Kıyâmet günü bana; “Ne getirdin?” denilince; “Senâullah-i Pâni-püti’yi getirdim” diyeceğim. Onu görünce kalbimde heybet duygusu hâsıl oluyor. O, sâlih, takvâ ve diyanette adetâ rûh-i mücessem gibidir. Melek huyludur. Melekler ona hürmet ederler.” “Senâullah-i Pâni-pütî, otuzdan fazla eser yazmıştır. Yazdığı eserlerden ba’zıları şunlardır: 1- Tefsîr-i Mazharî: Çok kıymetli bir tefsîrdir. Arabîdir. 1384 (m. 1964) senesinde Delhi’de basılmıştır. On cilttir. 2-İrşâd-üt-tâlibîn: Tasavvufa dâir çok kıymetli bir eserdir. Fârisî olup matbûdur. 3- Gülşen-i vahdet (Mektûbât). Tefsîr-i Mazharî’de rivâyet edilen hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Cebrâil aleyhisselâm, Kâ’be kapısı yanında, iki gün bana İmâm oldu. İkimiz, fecr doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi, güneş batarken (üst kenarı kaybolunca) akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabah namazını, hava aydınlanınca; öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca; ikindiyi, bundan hemen sonra; akşamı, oruç bozulduğu zaman, yatsıyı, gecenin üçte biri olunca kıldık. Sonra; “Yâ Muhammed! Senin ve geçmiş peygamberlerin namaz vakitleri budur. Ümmetin, beş vakit namazın herbirini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar” dedi.” Tefsîr-i Mazharî’nin birinci ve üçüncü cildlerinde buyuruluyor ki: “En’âm suresindeki “Âzer” kelimesi, “Ebîhi” kelimesine atf-ı beyândır. Âzer’in, İbrâhim aleyhisselâmın babası değil, amcası olduğunu bildiren haberler daha doğrudur. Arabistan’da amcaya baba denilir. Kur’ân-ı kerîmde de, İsmâil aleyhisselâma, Ya’kûb aleyhisselâmın babası denilmiştir. Hâlbuki amcasıdır. Âzer’in asıl ismi “Nâhûr” idi. Nâhûr, dedelerinin hak dîninde idi. Nemrut’un veziri olunca, dînini dünyâya değişerek kâfir oldu. Fahreddîn-i Râzî ve selef-i sâlihînden çoğu da, Âzer’in amca olduğunu bildirdiler. Zerkânî, Mevâhib-i ledünniyye’yi şerh ederken, İbn-i Hacer-i Heytemî’nin; “Âzer’in amca olduğunu Ehl-i kitab ve tarihçiler sözbirliği ile bildirmişlerdir” sözünü vesîka olarak yazmıştır. İmâm-ı Suyuti”; “Âzer’in baba olmadığını, İbrâhim aleyhisselâmın babasının Târuh olduğunu İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) bildirdi” diyor. İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) sözünü, Mücâhid, İbn-i Cerîr ve Süddî senedleri ile bildirmişlerdir. İbn-i Münzîr’in tefsîrinde de, Âzer’in amca olduğunun açıkça bildirildiğini yine Süyûtî haber vermektedir. Kâmûs’da, Azer kelimesini anlatırken; “İbrâhim aleyhisselâmın amcasının ismidir” diyor. İmâm-ı Süyûtî, Resûlullahın, Âdem aleyhisselâma kadar bütün dedelerinin müslüman olduklarını bildiren bir risale yazmıştır.” “Senâullah-i Pâni-pütî, Talâk sûresinin üçüncü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruyor ki: “İmâm-ı Rabbânî, din ve dünyâ zararlarından kurtulmak için, hergün beşyüz kerre; “La havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Buna “Kelime-i temcîd” denir. Okumağa başlarken ve okuduktan sonra da yüzer kerre salevât okurdu. Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlânın bir ni’met vermesini ve bunun devamlı olmasını istiyen; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” çok okusun” buyuruldu. Sahîhayn’daki hadîs-i şerîfde; “Bu, Cennet hazînelerinden bir hazinedir!” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfte de; “La havle velâ kuvvete” okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi, hemm’dir” buyuruldu. Hemm; gam, hüzün, sıkıntı demektir.” Enbiyâ sûresinin 8. âyetinin tefsîrinde buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Birinize dert ve belâ gelince, Yûnus peygamberin duâsını okusun! Allahü teâlâ onu muhakkak kurtarır. Duâ şudur: Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî kuntu minez-zâlimîn.” İrşâd-üt-tâlibîn risalesinden ba’zı bölümler: Evliyâya inanmayan var. “Evliyâ vardı, şimdi yok” diyen var. “Evliyâ hiç günah işlemez, gaybleri bilirler, her diledikleri hemen olur, istemedikleri hemen yok olur” diyenler ve bunun için, evliyânın kabirlerinde dilekte bulunanlar var. Böyle sananlar, kendi zamanlarındaki evliyânın böyle olmadıklarını görünce, bunların evliyâ olduklarına inanmıyor. Bunların feyzlerinden mahrûm kalıyorlar. Müslüman ile kâfiri birbirinden ayıramayacak kadar câhil olanlar da, kendilerinin evliyâ olduklarını söylüyor. Böyle câhilleri evliyâ sanarak, bunlara bağlanan akılsızlar da var. Evliyânın sekr hâlinde iken, ya’nî Allah sevgisi kaplayıp kendilerini unuttukları zaman, bilmeyerek söylediklerini dillerine dolayarak, evliyâya kâfir diyenler de var. Evliyânın böyle sözlerinden kendilerine göre yanlış ma’nâ çıkararak, böyle yanlış inananlar, böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmış oldukları doğru bilgilere inanmayanlar, sapıtanlar var. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hepsini tebliğ etmeye me’mûr olduğu zâhir bilgilerini öğrenip, Resûlullahın ( aleyhisselâm ), Eshâbından dilediğine, dilediği kadar bildirmesi için izin verilen tasavvuf ma’rifetlerine inanmayanlar var. Evliyâya kıymet vermeyen, saygı göstermeyenler bulunduğu gibi, evliyâya tapınan, onlar için adak yapanlar, Kâ’be tavaf eder gibi kabirleri etrâfında dönenler var. Bunun için vilâyetin ya’nî evliyâlığın ne olduğunu din kardeşlerime bildirmek istedim ve Arabî dil ile, “İrşâd-üt-tâlibîn” kitabını yazdım. Bu kitap beş kısımdır. Birinci kısım, vilâyetin doğru olduğunu bildirmektedir. İkinci kısım, tasavvuf yolunda gözetilecek edeblerdir. Üçüncü kısım, rehberin gözeteceği edeblerdir. Dördüncü kısım, tasavvuf yolunda ilerlerken gözetilecek edeblerdir. Beşinci kısım, Allahü teâlâya yaklaşmayı ve yaklaştırmayı bildirmektedir. Birinci kısım: İslâmiyette vilâyet ve tasavvuf ilmi vardır. İnsanda zâhirî olgunluklar, üstünlükler bulunduğu gibi, batınî üstünlükler de vardır. Zâhirî üstünlükler, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp çıkardıkları bilgilere uygun olarak inanmak ve farzları vâcibleri, sünnetleri, müstehâbları yapmak ve haramlardan, mekrûhlardan, şüphelilerden, bid’atlerden sakınmaktır. Bâtınî üstünlükler insanın kalbinin, rûhunun yükselmesidir. Buhârî ve Müslim kitaplarında, Hazreti Ömer şöyle bildiriyor “Birgün, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir adam geldi. “İslâm ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Kelime-i şehâdet söylemek, hergün beş kerre namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yetince hacca gitmek” buyurdu. Soran kimse; “Doğru söyledin” dedi. Sormasına ve sonra, verilen cevapları tasdik etmesine biz dinleyiciler şaşırdık. Sonra; “Îmân ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Îmân; Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyâmet gününe ve hayrın ve şerrin Allahın takdîri ile, dilemesi ile olduklarına inanmaktır” buyurdu. Buna da; “Doğru söyledin” dedi. Sonra; “İhsan ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya, O’nu görür gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyor isen de O seni hep görmektedir” buyurdu. Sonra; “Kıyâmet günü ne zaman olacaktır?” diye sorunca; “Bunu senden daha çok bilmem” buyurdu. Sonra; “Kıyâmetin alâmetleri nedir?” diye sordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) kıyâmet kopacağı zamanın alâmetlerini bildirdi. Sonra bize dönerek; “Bunları sorup giden Cebrâil aleyhisselâm idi. Size dîninizi bildirmek için gelmişti” buyurdu. Bu hadîs-i Cibril’den anlaşılıyor ki: îmândan ve ibâdetlerden başka, “İhsân” denilen bir kemâl, bir üstünlük vardır ki, biz bu üstünlüğe “Vilâyet” diyoruz. Velîyi, Allahü teâlânın sevgisi kapladığı zaman, onun kalbi, sevgilisinin müşâhedesinde yok olur. Bu hâle “Fenâ-i kalb” denir. Bu müşâhede Allahü teâlâyı görmek değildir. Allahü teâlâ, bu dünyâda görülmez. Fakat velîde, Allahü teâlâyı görmüş gibi bir hâl olur. Bu hâl istemekle hâsıl olmaz. İşte Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmektir” buyurmakla, bu hâli haber vermiştir. İkinci olarak deriz ki: Hadîs-i şerîfte; “İnsanda bir et parçası vardır. Bu salih olursa, bütün beden sâlih olur. Fâsid olursa, bütün beden fâsid olur. Bu et parçası, kalbdir” buyuruldu. Bedenin sâlih olması için, kalbin sâlih olmasına, tasavvufcular “Fenâ-i kalb” demektedir. Kalb, Allahü teâlânın sevgisinde fânî olunca, kalbin bu fenâsı, komşusu olan nefse de te’sîr eder. Nefs, emmâreliğinden kurtulmaya başlar. “Hubb-i fillah” ve “Buğd-ı fillah” kazanır. Ya’nî Allahü teâlânın beğendiği şeyleri sever, Allahü teâlânın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi İslâmın ahkâmına uymak ister. “Kalbin sâlih olması için, îmândan ve amelden başka birşey var mıdır?” suâline şöyle cevap verir: Hadîs-i şerîfte; “Kalb sâlih olunca, beden de sâlih olur” buyuruldu. Bedenin sâlih olması, İslâmın ahkâmına yapışması demektir. Çok kimse vardır ki, kalbinde îmân var iken, İslâmın ahkâmına uymuyor, îmânı olup da, sâlih işleri az, bozuk işleri çok olanların Cehennemde azâb görecekleri bildirildi. Demek ki, kalbde îmân bulunması, bedenin sâlih olmasına sebep olmamaktadır. O hâlde kalbin sâlih olması, îmânlı olması demek değildir. Kalbin sâlih olması, hem îmânlı olması hem de bedenin sâlih işler yapmasıdır da denilemez. Çünkü, bedenin sâlih olmasını, yine bedenin sâlih olmasına sebep göstermek mantıksız bir söz olur. Bundan anlaşılıyor ki, kalbin sâlih olması, imân ve ibâdetten başka birşeyin kalbde bulunmaması demektir. Bu da tasavvufcuların “Fenâ-i kalb” dedikleri hâldir. Üçüncü olarak deriz ki: Eshâb-ı Kirâmın her birinin, Eshâb olmayan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları söz birliği ile bildirilmiştir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan İslâm âlimleri arasında, ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı Kirâmın ba’zılarının ilim ve amelleri kadar olanları çok vardır. Bundan başka, hadîs-i şerîfte; “Başkaları Allah rızâsı için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım sa’ arpanın sevâbına kavuşamazlar” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan bâtınî kemâllerinden dolayıdır. Onların bâtınları ya’nî kalbleri, Resûlullahın mübârek bâtınından nûr aldı. Bâtınları nûrlandı. Hazreti Ömer vefât edince, oğlu Abdullah; “İlmin onda dokuzu gitti” buyurdu. Orada bulunan gençlerin bu söze şaşırdıklarını görünce; “Sizin bildiğiniz fıkıh ve kelâm ilimlerini söylemiyorum. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kalbinden fışkırmış olan batın ilminin, ma’rifetin onda dokuzu gitti diyorum” dedi. Eshâb-ı Kirâmdan sonra gelen müslümanlar arasında bu batın nûruna kavuşanlar, hocalarının sohbetleriyle kavuştular. Onlar vasıtası ile, Resûlullahın mübârek kalbinden fışkıran nûrlara kavuştular. Bunların sohbetlerinde kavuşulan nûr, Resûlullahın sohbetinde kavuşulan kadar, elbet olamaz. Eshâb-ı Kirâmın üstünlükleri, işte buradan gelmektedir. Bundan anlaşılıyor ki, zâhirin kemâllerinden, ya’nî üstünlüklerinden başka, batının da kemâlleri vardır. Bu kemâllerin çeşitli dereceleri vardır. Böyle olduğunu şu hadîs-i kudsî de göstermektedir. Hadîs-i kudsîde, Allahü teâlâ buyurdu ki: “Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum çok nafile ibâdet de yapınca, bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, duâlarını kabûl ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur.” Allahü teâlânın böyle çok sevmesine sebep olan nafile ibâdetler, tasavvuf yolundaki çalışmalardır. Dördüncü olarak deriz ki: Bin seneden daha çok bir zamanda, dünyânın üç büyük kıt’asından gelmiş olan milyonlarca müslüman, tasavvuf yolunda çalışarak ve sâlihlerin sohbetinde bulunarak, kalblerinde bir hâl hâsıl olduğunu söylemiş ve yazmışlardır. Yalan birşey için böyle dehşetli bir sözbirliği olabileceğini kimse düşünemez. Bu sözbirliğini yapanların çoğunun hâl tercümeleri kitaplarda vardır. Hepsinin ilim, takvâ sahibi, sâlih kimseler oldukları meydandadır. Böyle olgun, iyi kimselerin yalan söyleyecekleri, olacak şey değildir. İşte, böyle milyonlarca temiz, olgun insan sözbirliği ile bildiriyorlar ki, herbiri kendi rehberinin sohbetinde bulunmakla, kalbleri Resûlullahın sohbetinde yayılan nûrlara kavuşmuştur. Herbiri; “Sâlihlerden birinin sohbetinde bulunarak, kalblerimizde îmândan ve fıkıh bilgilerinden başka bir hâl hâsıl oldu, Kalblerimizde bu hâl hâsıl olunca, Allah sevgisi ve Allahın sevdiklerinin sevgisi ve Allahü teâlânın emrettiği şeylerin sevgisi, kalblerimizi doldurdu. İyi işleri, ibâdetleri yapmak tatlı oldu. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru i’tikâdlar gönüllerimize yerleşti” demişlerdir. Kalblerde hâsıl olan bu hâl, elbet kemâldir, yüksekliktir. Kemâle sebep olan bir hâldir. Beşinci olarak deriz ki: Evliyânın kerâmetleri olur. “Kerâmet” Allahü teâlânın, âdeti dışında, ya’nî fen ve tabiat bilgilerinin dışında yarattığı harikulade şeyler demektir. Fakat, bir insanda, fen kânunları dışında şeyler bulunması, o kimsenin elbet bir velî olduğunu göstermez. Allahü teâlânın sevmediği kimselerde, hattâ kâfirlerde de, böyle âdet dışında, şaşılacak şeyler hâsıl olabilir. Kâfirlerde hâsıl olan âdet dışı şeylere sihir denir. Evliyâda kerâmet ile birlikte takvâ da bulunur. Takvâ, Allahü teâlâdan korkmak, O’nun emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Vilâyet; Şimdi evliyâlığın ne demek olduğunu bildirelim. Evliyâlık, Allahü teâlâya yakın olmak demektir. Fakat, insanların Allahü teâlâya yakın olması, iki türlü olur. Birinci yakınlık, Allahü teâlânın her insana yakın olmasıdır. Allahü teâlâ Kâf sûresinin 16. âyetinde meâlen; “Biz ona, boynundaki şahdamarından daha yakınız!” ve Hadîd sûresinin 4. âyetinde meâlen; “Her nerede olursanız olunuz, Allahü teâlâ sizinle beraberdir” buyurdu. İkinci yakınlık; Allahü teâlânın, insanların yalnız üstün olanlarına ve meleklere olan yakınlığıdır. Alak sûresinin son âyetinde meâlen; “Secde et ve Allahü teâlâya yaklaş!” buyuruldu. Yukarıda bildirdiğimiz hadîs-i kudsîde; “Kulum bana, nafile ibâdetleri de yaparak öyle yaklaşır ki, onu çok severim...” buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede ve hadîs-i kudsîde bildirilmiş olan yakınlık, yalnız seçilmiş üstün kimselerde hâsıl olur. Bu yakınlığa, “Vilâyet” ya’nî evliyâlık denir. Bu yakınlığa kavuşmak için, önce Ehl-i sünnet i’tikâdına uygun îmân etmek lâzımdır. İmrân sûresinin 68. âyetinde metilen; “Allahü teâlâ, imân edenleri sever” buyuruldu. Fakat, mü’minler arasında seçilmiş olanları daha çok sever. Her mü’mini sevmesine “Vilâyet-i âmme” denir. Seçilmiş mü’minleri çok sevmesine; “Vilâyet-i hâssa” denir. Yukarıda vazılı hadîs-i kudsîde bildirilmiş olan sevgi, işte bu sevgidir. Bu sevginin de dereceleri vardır. Şunu da bildirelim ki, Allahü teâlâ, insan aklı ile anlaşılamayacağı gibi, O’nun sıfatları da insanın aklı ile anlaşılamaz. Allahü teâlânın kendisi gibi ve sıfatlarının herhangi biri gibi, hiçbir şey yoktur. Bunun için, Allahü teâlânın insanlara olan her iki yakınlığı, insan aklı ile anlaşılamayan, bilinemeyen bir yakınlıktır. İki zamanın ve iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi değildir. Allahü teâlânın kullarına yakın olması, akıl ile düşünülen ve his organları ile anlaşılan yakınlıklar gibi değildir. Ancak ba’zı seçilmiş mü’minlere verdiği ma’rifet denilen ilim ile anlaşılabilir. Bu bilgiye “İlm-i huzûrî” denir. Bizim bilgilerimiz “İlm-i husûlî”dir. Allahü teâlânın, kullarına olan bu iki yakınlığı, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile bildirilmiş olduğundan, her ikisine de inanmamız vâcibdir. Allahü teâlânın bizleri gördüğüne inanmamız lâzım olduğu gibi, bize olan bu iki yakınlığına da inanmamız lâzımdır. Allahü teâlânın görmesi, fizik kânunları ile îzâh edilen, ışığın yarısıması ile olan görmek olmadığı gibi, O’nun bu iki çeşit yakınlığı da ölçü ile, metre ile, angstron ile bildirilen yakınlık değildir. Ba’zı hadîs-i şerîflerde; arşın, metre, karış, arpa boyu gibi birimler bildirilmesi, ölçü bildirmek için değil, azlık, çokluk bildirmek içindir. Vilâyet, Allahü teâlâ ile kul arasında olan, insanların anlayamayacağı bir hâl olduğuna göre, bunu niçin yakınlık sözü ile anlatmışlardır? sorusuna cevap verebilmek için, önce iki şeyi bildirmek lâzımdır: 1- Evliyâya hâsıl olan keşf ve herkesin gördüğü rü’yâlar, bir şeyin misâlinin, hayâl aynasında görünmesidir. Uykuda iken olursa, rü’yâ denir. Uyanık iken olunca, “Keşf denir. Hayâl aynası, ne kadar çok saf, temiz ise, keşf ve rü’yâ, o kadar doğru ve güvenilir olur. Bunun içindir ki, peygamberlerin “aleyhimüsselâm” rü’yâları, tam inanılacak ve güvenilecek “Vahy”dir. Çünkü, peygamberlerin hepsi ma’sûmdurlar. Ya’nî hiç yanılmazlar. Hayâlleri çok saf, temizdir. Bâtınları, ya’nî kalbleri tertemizdir. Evliyânın rü’yâlarının çoğu da böyledir. Doğru olur. Çünkü Eshâb-ı Kirâmda olduğu gibi, doğrudan doğruya veya Eshâbdan sonra gelenlerde olduğu gibi, rehberleri vâsıtası ile, Resûlullahın sohbetinde kazanılan nûrlar ile ve O’nun emirlerine uymak ile, evliyânın hayâlleri temizlenmiş ve kalbleri cilâlanmıştır. Celâleddîn-i Rûmî, bu inceliği Mesnevî’sinde ne güzel anlatıyor. Beyt: Evliyâyı avlayan hayâller bilir misin nedir? Hüdâ bostanı güzellerinin görüntüleridir!” Peygamberlere uymaları sayesinde, evliyânın bâtınları cilalanır, parlak ayna gibi olur. Ba’zan bâtınlarının eski zulmetleri, kara lekeler gibi meydana çıkıp, hayâl aynaları bulanır. Keşf ve rü’yâlarında yanlışlık olur. Bu bulanıklık, ba’zan haram veya şüpheli birşey yaparak veya haddi aşarak, ba’zan da câhillerden, sapıklardan bulaşarak hâsıl olur. Câhillerin, günah işleyenlerin rü’yâları çok kerre yanlış olur. Bâtınları zulmetli olduğundan çok yanılırlar. 2- Allahü teâlânın yarattığı şeylerin hepsine “Alem” denir. Üç türlü âlem vardır. “Âlem-i şehâdet”, bildiğimiz madde âlemidir. “Âlem-i ervah”, maddî olmayan, ölçüsüz olan rûh âlemidir. “Âlem-i misâl”de maddeli ve maddesiz hiçbir şey yoktur. Âlem-i misâlde, birinci ve ikinci âlemde bulunan herşeyin ve Allahü teâlânın hattâ düşüncelerin ve ma’nâların misâlleri vardır. Allahü teâlânın misli yoktur. Misâli vardır denildi. Bir şeyin kendisine ve sıfatlarına benzeyen başka bir şeye, birinci şeyin misli denir. Allahü teâlânın kendinin ve sıfatlarının misli yoktur, olamaz. Birşeyin kendine değil, yalnız sıfatlarına benzetilen başka şeye, birinci şeyin misâli denir. Meselâ, güneşe pâdişâh denir. Pâdişâh, güneşin misâli olur. Nûr sûresi 35. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın mü’minin kalbindeki nûru, fener içindeki mum gibidir” buyurulmuştur. Bir hadîs-i şerîfde; “Öyle bir Hakimdir ki, bir ev yapmış, içini maddelerle doldurmuştur” buyurularak, Allahü teâlâya misâl bildirilmiştir. Yûsuf aleyhisselâm, kıtlık senelerini za’îf sığırlar gibi, bolluk senelerinde, semiz sığırlar ve buğday başakları gibi rü’yâda gördü. Buhârî kitabında bildirilen bir hadîs-i şerîfde; “Rü’yâda gördüm ki, çok kimseler yanıma geldi. Üzerlerinde gömlek vardı. Kiminin gömleği göğsüne kadar, kiminin daha aşağı idi. Ömer’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Gömleği yerlere kadar uzundu” buyurdu. Ma’nâsını sordular. Gömlek, ilim demektir buyurdu. Bu âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, misli olmayan ve madde olmayan şeylerin misâlleri rü’yâda ve keşf yolu ile görülebilir. Yukarıdaki iki açıklama öğrenildikten sonra deriz ki, vilâyet denilen, bilinmeyen bir hâl vardır. Bu hâl keşf yolu ile âlem-i misâlde, iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi görünmektedir. Vilâyet hâli ilerledikçe, keşf de, Allahü teâlâya doğru yürümek gibi, yahut O’nun sıfatlarının birinden ötekine gitmek gibi görünmektedir. Evliyânın bilinmeyen hallerindeki değişmeler, Âlem-i misâlde böyle göründüğü için, bu hâllere, “Kurb-i ilâhî” ve değişmelerine de, “Seyr-i ilallah” ve “Seyr-i fillah” gibi isimler verilmiştir. Tasavvuf yolunda “Fenâ” hâsıl olunca, geriye dönülmez. Geri dönenler fenâdan önce dönmüşlerdir. Bu fakîr (ya’nî Senâullah hazretleri) bunu, Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesinin meâli olan; “Allahü teâlâ îmânınızı gidermez. O, kullarına çok acıyıcıdır”dan anlamaktayım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kullarının îmânlarını geri almaz. Fakat, âlimleri yok ederek ilmi giderir.” Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki, Allahü teâlâ, hakîki îmânı ve bâtın ilmini geri almaz. (Bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, Eshâb-ı Kirâmın hiçbirinin, sonradan mürted olmadığının şahididir. Çünkü, hepsinin îmânı, hakîki idi. Ehl-i sünnet düşmanları, bu inceliği bilselerdi, Eshâb-ı Kirâmın hiçbirine dil uzatamazlardı.) Tam takvâ, ancak evliyâda hâsıl olur. Hased, kin beslemek, kibir, riya, şöhret ve benzeri nefsin kötülükleri büsbütün gitmedikçe, tam takvâ hâsıl olamaz. Bunların büsbütün gitmeleri için de, “Fenâ-i nefs” ya’nî nefsin fânî olması lâzımdır. Allahı sevmek, başka şeyleri sevmekten daha çok olmadıkça, hattâ kalbde Allahdan başka şeylerin sevgisi yok olmadıkça, kâmil îmân ve tam takvâ elde edilemez. Bu da, ancak “Fenâ-i kalb” ile hâsıl olur. Fenâ-i kalb için, hadîs-i şerîfde; “Kalbin sâlih olması” denildi. Buhârî ve Müsiim kitablarında bildirilen hadîs-i şerîfde; “Bir mü’min beni ana-babasından ve çocuklarından ve herkesten daha çok sevmedikçe, onan îmânı kâmil olmaz” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde; “Üç kimse imânın tadını bulur: Allahı ve Resûlünü herşeyden daha çok sever. Yalnız Allahın sevdiği kimseleri sever, îmâna kavuştuktan sonra, kâfir olmaktan korkması, ateşte yanmak korkusundan daha çok olur” buyuruldu. Râbi’a hazretleri, bir elinde su dolu, öteki elinde ateş dolu bir kap götürüyordu. “Böyle nereye gidiyorsun?” dediklerinde; “Cehennem ateşini söndürmeğe ve Cenneti yakmağa gidiyorum. Böylece müslümanları Allahü teâlâya, Cehennem korkusu ve Cennete kavuşmak arzusu ile ibâdet etmekten kurtarmak istiyorum” dedi ki, evliyâlık da böyledir. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Eshâbıma ikram ediniz!” buyurdu. Allahü teâlâ da, Hucurât sûresinde meâlen; “İkrama lâyık olanınız, ittikâsı çok olanınızdır” buyurdu. Bunun için, İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, bu ümmetin en üstünleri ve en müttekîleridir. Çünkü, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, Allahın Resûlünün sohbetlerinde bulunmakla, vilâyet makamlarının en ilerisine vardılar. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 101. âyetinde meâlen; “Îmânları ileride olanlar ve hicrette önde olanlar” buyurarak, Eshâb-ı Kirâmı övüyor. Vâkıa sûresinin 10. âyetinde meâlen; “Îmânları ileride olanlar, Allahü teâlâya yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir” buyurdu. Batının kemâle kavuşması için, tasavvuf yolunda çalışmak vâcibdir. Allahü teâlâ, İmrân sûresinin 102. âyetinde meâlen; “Ey mü’minler! Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden tam olarak sakınınız!” buyurdu. Ya’nî zâhirdeki işlerde ve bâtındaki ahlâk ve akâidde, Allahü teâlânın beğenmediği hiçbir şey kalmasın! Bu âyet-i kerîmedeki emr, vâcib olduğunu göstermektedir. Tam takvâ, ancak vilâyet ile elde edilebilir. Nefsin, yukarda yazdığımız kötülükleri haramdır. Bu kötülükler temizlenmedikçe, tam takvâ elde edilemez. Bunlar da, nefsin fenâsı ile temizlenebilir. Takvâ, günahlardan sakınmak demektir. Buna hadîs-i şerîfde; “Bedenin sâlih olması” denildi. Bedenin sâlih olması için de, kalbin sâlih olması lâzımdır. Kalbin sâlih olmasına, tasavvufçular “Fenâ-i kalb” demişlerdir. Vilâyet, kalbin ve nefsin fâni olmaları demek olduğunu bildirdik. Tasavvuf âlimleri buyuruyor ki, vilâyet yedi derecedir. Beşi, âlem-i emrden olan kalb, rûh, sır, hafi, ahfâ adındaki beş latifenin fâni olmalarıdır. Altıncısı nefsin fâni olmasıdır. Yedincisi, bedendeki maddelerin fâni olmasıdır. Beden maddelerin fâni olmasına “Bedenin sâlih olması” adı verildi. Takvâ, yalnız nafile ibâdet yapmakla elde edilmez. Takvâ, farzları ve vâcibleri yapmak ve haramlardan sakınmak demektir. İhlâs ile yapılmayan farzların, vâciblerin hiç kıymeti yoktur. Allahü teâlâ, Zümer sûresinin 2. âyetinde meâlen; “Allaha ihlâs ile ibâdet et! İbâdet, ancak O’na yapılır” buyurdu. Haramlardan kaçınmak da, fenâ-i nefs olmadan hâsıl olamaz. Görülüyor ki, vilâyetin kemâllerine kavuşmak, farzları yapmakla olur. Fakat, vilâyete kavuşmak, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Dilediğine verir. Çalışmakla elde edilemez. Allahü teâlâ, insanlara güçleri yeten şeyleri emretmiştir. Tegâbün sûresinin 16. âyetinde meâlen; “Allahın yasak ettiği şeylerden, gücünüz yettiği kadar perhiz ediniz” buyuruldu. Görülüyor ki, elden geldiği kadar çalışmak lâzımdır. Vilâyetin dereceleri sonsuzdur. Sa’dî Şîrâzî, Gülistan kitabında; Onun güzelliği sonsuz, Sa’dî’nin sözü uçsuz, Hasta içmekle doymaz, deryanın suyu azalmaz! beyti ile bunu anlatmaktadır. Bunun gibi, takvâ dereceleri de sonsuzdur. Hadîs-i şerîfde; “Allahı en iyi tanıyanınız ve O’ndan en çok korkanınız benim” buyuruldu. Bir kimse, vilâyet derecelerinde yükseldikçe, Allahdan korkusu da artar. Hucurât sûresinin 13. âyetinde meâlen; “Allahü teâlâ indinde en yükseğiniz, O’ndan en çok korkanınızdır” buyuruldu. Takvâ dereceleri sonsuz olduğundan, vilâyet derecelerinde ilerlemek için, her zaman çalışmak vâcibdir. Batın ilminin artmasını istemek her vakit farzdır. “Sevgili peygamberim! Sen hep, yâ Rabbî benim ilmimi arttır duâsını söyle!” meâlindeki Tâhâ sûresi 114. âyet-i kerîmesi, böyle olduğunu bildirmektedir. Bir velînin, kavuştuğu derecede kalması, yükselmek istememesi haramdır. Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyuruyor ki: “Allah yolunda edeb lâzımdır edeb! Ölünceye dek, taleb gerektir taleb, Deniz dolusu ağzına dökseler de, Hiç doymamak, hep su aramak gerek!” Celâleddîn-i Rûmî de: “Kardeşim, bu yolun yoktur sonu, Çok gitsen de, yine yürümeli!” buyurdu. Hâce Muhammed Bâkî-billah: “Ne kadar çok içirsen de bana, Ateşim artıyor senden yana!” buyurdu. Bâtında yükselmeğe çalışmak vâcib olduğu için, rehber aramak da vâcib olmaktadır. Çünkü, rehber arada olmaksızın Allahü teâlâya kavuşmak, çok az kimseye nasîb olmuştur. Bunun için, Celâleddîn-i Rûmî: “Rehberden başka yoktur insanı çeken, Bir rehber ara, ona sarıl pek muhkem!” buyurdu. Fakat, yalancı rehberlere aldanmamalıdır. Rehberin alâmeti, Ehl-i sünnet i’tikâdında olması ve İslâm ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslâm ahkâmına uygun olmayan kimse, havada uçsa da, rehber olamaz. Kehf sûresinin 28. âyetinde meâlen; “Kalbi bizi zikr etmekten gâfil olan, nefsinin arzuları peşinde koşan ve hareketlerinde İslâmın dışına taşan kimseye itaat etme!” buyurdu. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, nefse uymak, kalbin gâfil olmasını gösterir. Bedenin bozuk olması, ya’nî günah işlemek, kalbin bozuk olmasını göstermektedir. (Günah işleyenler ve ibâdet etmeyenler, müslümanları aldatmak için; “Sen kalbe bak, kalbimiz temizdir. Allah kalbe bakar” diyorlar. Onların böyle konuşmalarının yanlış ve bozuk olduğunu, bu âyet-i kerîme göstermektedir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîf de, günah işleyenlerin bu gibi sözlerini yalanlamaktadır. “Allah dışınıza bakmaz. Kalbinize ve niyetinize bakar” hadîs-i şerîfi, ibâdet yapanlar, hayr işleyenler içindir. Ya’nî, ibâdetin kabûl olması için, Allah rızâsı için yapılması lâzımdır.) Rehberin ikinci alâmeti, hadîs-i şerîfde bildirilmiştir ki, onunla konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamağa sebep olur. Allahdan başka herşey kalbe soğuk gelir. İmâm-ı Nevevî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) evliyânın alâmetleri sorulunca; “Onlar görülünce, Allah hatırlanır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi İbn-i Mâce de bildirmektedir. İmâm-ı Begavî’nin haber verdiği hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlâ buyurdu ki, ben zikr olunduğum zaman evliyâm hatırlanır. Onlar zikr olununca da, ben hatırlanırım” buyurulmuştur. Fakat, Allahı hatırlamak için velî ile bağlılık lâzımdır. Velîyi inkâr eden, velî olduğuna inanmayan, ona bağlı değildir. İnanmıyan, bu ni’mete kavuşamaz. Beyt: Allahın nasîb etmediği kimse, Feyz alamaz Peygamberi de görse! Her velîde böyle te’sîr vardır. Ba’zısında daha kuvvetli te’sîrler olur ki, talebeyi çekerek tasavvuf yolunun yüksek derecelerine çıkarırlar. Bunlara “Kâmil ve mükemmil” denir. Câhiller ve yalancılar, ilk görmekte ve birkaç görüşmekte velîyi tanıyamaz. Bunların, güvendikleri kimselerden sorup anlamaları lâzımdır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin 43. âyetinde ve Enbiyâ sûresinin 7. âyetinde meâlen; “Bilmediklerinizi bilenlerden sorup öğreniniz!” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Cehâletten kurtulmanın yolu, bilenlerden sorup öğrenmektir” buyuruldu. Rehber olarak tanınan bir kimsenin yanında yıllarca bulunup da, kalbinde bir değişiklik hâsıl olmayan kimse, onun yanından ayrılmalıdır. İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî buyuruyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) vefât edince, Eshâb-ı Kirâm sıra ile dört halîfeyi seçtiler. Halîfe seçmek, yalnız dünyâ işlerini düzene koymak için değildi. Bâtınlarını kemâle getirmek için de, seçmişlerdi. Evliyâ ölünce, onun feyz vermesi kesilmez. “Feyz almak için hep diri olanı aramak lâzım mıdır?” sorusuna şöyle cevap veririz: Evliyâ ölünce, feyz vermesi bitmez. Hattâ artar. Fakat, nâkıs olanların, kendilerini kemâle erdirecek kadar, meyyitten feyz almaları pek az nasîb olur. Velîden, öldükten sonra alınan feyz, diri iken alınan kadar olsaydı, Medine’de yaşayan müslümanların, bu zamana gelinceye kadar, hepsinin Resûlullahdan feyz alarak, Eshâb-ı Kirâm derecesinde olmaları lâzım gelirdi. Kimsenin rehber aramasına lüzum kalmazdı. Çünkü rehberden feyz alabilmek için, feyz alan ile feyz veren arasında bağlılık lâzımdır. Rehber ölünce, bu bağlılık kalmaz. Evet, fenâ ve bekâya kavuştuktan sonra, bâtınları arasında bağlılık hâsıl olup, kabrden de, çok feyz alınabilir ise de, bu feyz de, diri iken alınan feyz kadar olamaz. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Hiçbir velî, gaybı bilmez. Allahü teâlâ keşf veya ilham ile bildirirse, ancak onu söyleyebilir. Evliyâ gaybı bilir diyen imansız olur. Evliyâ, yok olan şeyi var edemez. Var olanı yok edemez. Kimseye rızk veremez. Çocuk veremez. Hastalığı gideremez. A’râf sûresinin 188. âyetinde meâlen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara söyle ki, kendime fâide ve zarar vermeğe gücüm yetmez. Ancak Allahın dilediği olur” buyuruldu. Allahü teâlâdan başkasından yardım beklemek caiz değildir. Fâtiha sûresinde meâlen; “Ancak sana ibâdet eder, senden yardım bekleriz” dememizi emr etmektedir. “İyyâke” yalnız sana mahsûstur demektir. Bunun için, evliyâya adak yapmak caiz olmaz. Çünkü, nezr (adak) yapmak ibâdettir. Evliyâdan birine nezr yapan kimsenin, bu nezrini yerine getirmemesi lâzımdır. Çünkü, elden geldiği kadar, günahtan kaçınmak vâcibdir. Mezar etrâfında saygı için dönmek caiz değildir. Çünkü, Kâ’be etrâfında dönmeğe benzemektedir ki bu dönmek ya’nî, Ka’be’yi tavaf etmek namaz kalmak gibi ibâdettir. Peygamberlerin ve velilerin dirilerine ve ölülerine duâ etmek, kendiliğinden birşey yapmasını istemek câiz değildir. Hadîs-i şerîfte, “Duâ ibâdettir” buyuruldu. Mü’min sûresinin 60. âyetinde meâlen; “Bana duâ ediniz! Duânızı kabûl ederim. Kibr edip bana ibâdet etmek istemeyenler, zelîl olarak Cehenneme gideceklerdir” buyuruldu. Câhiller; “Yâ Abdülkâdir-i Geylânî, yâ Şemseddîn Pâni-püti, (ya Tezveren Dede), Allah için bana şunu ver” diyorlar. Böyle söylemek şirktir, küfürdür. “Yâ Rabbî. Abdülkâdir-i Geylânî hürmeti için bana şunu ver! Seyyidet Nefise hürmetine hastama şifâ ver!” demelidir. Allahü teâlâya böyle duâ etmek caizdir ve fâidelidir. A’râf sûresinin 193. âyetinde meâlen; “Allahdan başka her kime duâ ederseniz, onlar da, sizin gibi kuldur. Kimseye yardım edecek güçleri yoktur.” buyuruldu. “Bu âyet-i kerîme kâfirlerin putlarına tapınmalarının şirk olduğunu bildirmek için gelmiştir. Evliyâyı putlara benzetmek doğru mudur?” Sorusuna da şöyle cevap veririz: Âyet-i kerîmede, Allahdan başka buyuruldu. Allahdan başka herşey demektir. Evet, hadîs-i şerîfde; “Peygamberleri zikr etmek ibâdettir. Sâlihleri zikr etmek günahlara keffârettir. Ölümü zikr etmek sadaka vermek gibidir. Kabri zikr etmek, sizi Cennete yaklaştırır.” buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, Ebû Nasr Deylemî’nin “Müsned-ül-firdevs” kitabında yazılıdır. “Ali’yi zikr etmek ibâdettir” hadîs-i şerîfini de Deylemi bildirmektedir. Bu hadîs-i şerîflerdeki zikr etmek, onların yüksek mertebelerini, hâllerini, güzel huylarını hatırlamak, söylemek demektir. Böylece bunları sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, bunlar gibi olmağa çalışmalı. Yalnız ezanda ve ikâmette, Allahü teâlânın ismi yanında Muhammed aleyhisselâmın ismini de zikr etmek ibâdettir. İnşirah sûresi 4. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Senin için, senin zikrini yükselttik” buyuruldu. Bu yükseltmek, yalnız Muhammed alayhisselâm içindir. Bir kimse; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” dedikten sonra, Ali veliyyullah” dese, bu kimse ta’zir olunur. Ya’nî cezâlandırılır. Muhammed aleyhisselâmın ismini zikr etmek de, yalnız dinimizin bildirdiği yerde farz olur. Meselâ; “Yâ Muhammed, yâ Muhammed!” diyerek tesbih çekmek câiz değildir. İsmet, Peygamberlere mahsûstur. İsmet demek, bilerek ve bilmiyerek, büyük ve küçük hiçbir günah işlememek demektir. Evliyâda ismet vardır. Ya’nî günah işlemezler demek küfr olur. Eshâb-ı Kirâmın hepsi, evliyânın hepsinden daha yüksektirler. Tâbiînin büyüklerinden olan Abdullah bin Mübârek hazretleri dedi ki, “Hazet-i Muâviye’nin, Resûlullah’ın yanında bindiği atın burnuna giren toz, Veysel Karânî’den ve Ömer bin Abdülazîz’den daha hayırlıdır.” Evliyânın kabirlerini yüksek yapmak, onlara saygı için üzerlerine türbe yapmak, yanında ziyâfet vermek, kabirlerinde kandil, mum yakmak bid’attir. Kimisi haram, kimisi mekrûhtur. Resülullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Ali’yi göndererek, kâfirlerin yüksek mezarlarını yıktırdı ve resimleri yok ettirdi. (Evliyâ öldükten sonra da, kendilerini sevmek, hürmet etmek lâzımdır. Böylece, rûhlarından feyz alınır, istifâde olunur, insanın kalbi temizlenir. Ziyârete gelenlerin, bir velî mezârı olduğunu anlayarak, saygı göstermeleri için ve ziyâret edenin soğuktan, sıcaktan, yağmurdan, yırtıcı hayvanlardan korunması için, evliyânın kabirleri üzerine türbe yapmak caiz hattâ lâzımdır. Türbe, velî için değil ziyârete gelen diriler için yapılmaktadır.) Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabrini ziyâret etmek için sünnet şöyledir: Abdestli olmalı, Resûlullaha salevât getirmeli, önceden yapmış olduğu, namaz, sadaka, oruç, Kur’ân-ı kerîm okumak gibi hayırlı işlerin sevâbını O’na bağışlamalı, gönlü uyanık olmalı, O’nu sevmeği ve sünnetine uymağı, Allahü teâlâdan dilemelidir. Eğer, ziyâret ettiği kabir, mensûb olduğu velînin kabri ise kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkarıp, ondan feyz almağı beklemelidir. Kabir başında Kur’ân-ı kerîm okumak caizdir. Dünyalığa, mala, şöhrete kavuşmak, saygı toplamak için rehberlik yapanlar, şeytanın vekîlleridir. Müseylemet-ül-kezzâb gibidirler. Evliyânın, Allahü teâlâdan kendilerine gelen ni’metleri haber vermeleri, bulundukları yüksek dereceleri talebelerine bildirmeleri caizdir. Hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlânın verdiği ni’metleri bildirmek, bunlara şükretmek olur” buyuruldu. Öğünmek haramdır. Kendindeki iyilikleri, ni’metleri, kendinden bilirse, Allahü teâlânın verdiğini düşünmezse, öğünmek olur. Ya’nî “Tezkiye-i nefs” olur. Bu ni’metlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Kendinin kusurlu olduğunu düşünürse, şükr olur. İnsanların Allahü teâlâya yaklaşması, ancak Allahü teâlânın çekmesi ile olur. Eğer, vasıtasız doğrudan doğruya çekerse, “İctibâ” denir. Vâsıta ile çekmesi, iki türlü olur ibâdet yapmak ve riyâzet çekmek vâsıtası ile çeker. (Tasavvuf yolundaki vazîfelerin te’sîrleri tecrübe edilmiş olduğu için, bu nafile ibâdetleri yapmak tercih edilmektedir.) Buna “Sülûk” denir. Yâhud bir rehberin sohbeti vâsıtası ile “Cezb” eder. Bütün bu çekişlerin asıl sebebi, insanın kendi kabiliyetidir. Bu kabiliyetleri, insana yaratılışta verilir. İnsanların kabiliyetleri, istidâtları başka başkadır. İnsanın Allaha yaklaşmasına en büyük mâni, nefsinin şehvetleri ile bedenin ihtiyâç ve kötülükleridir. İkinci mâni, “Âlem-i emr” latifelerinin kendilerinden ve Rablerinden gâfil olmalarıdır. İnsanı Allahü teâlâya yaklaştıran ibâdetleri, riyâzetleri de, bir rehberin göstermesi lâzımdır. Riyâzet ve ibâdet yapmakla, hem nefs ve beden tezkiye bulur. Ya’nî kötülüklerden temizlenirler. Hem de, Âlem-i emrden olan latifeler, beden maddelerinden ve nefsten bulaşmış olan zulmetlerden tasfiye olur. Gafletten kurtulurlar. Tasavvuf yollarının çoğunda, önce sülûk yapılır. Önce, iki mâni ortadan kaldırılır. Böylece, Âlem-i emrin beş latifesi saf olur ve nefs “Makâmât-i aşere” denilen güzel huylarla bezenir. Bundan sonra, rehber sâliki Allahü teâlâya cezb eder. Bu sâlike “Sâlik-i meczûb” denir. Böyle ilerlemesine “Seyr-i afakî” denir. Çünkü, rehber sâlikin temizlenmesini Âlem-i misâlde görerek anlar. Bu seyr çok güçtür ve uzun sürer. Allahü teâlâ Behâüddîn-i Buhârî’ye sülûkten önce cezb yapmasını ilham eyledi. Önce teveccüh ederek, her latifede zikr yaptırırlar. Her latifede fânî olurlar. Buna “Seyr-i enfüsî” denir. Seyr-i afakînin çoğu da, bununla birlikte hâsıl olur. Sonra, nefsi ve bedeni temizlemek için riyâzet yaptırılır. Bu sâlike, “Meczûb-i sâlik” denir. Bu seyr kolay ve çabuk olur. Nâkısların, câhillerin kendiliklerinden yaptıkları ibâdetlerle, terakkileri pek az olur veya hiç olmaz. Çünkü, bunların ibâdetlerinin sevâbı pek azdır. Elli sene ibâdet ile vilâyetin en aşağı derecesine yetişebilirler. O hâlde, yalnız mücâhede ve riyâzet ile vilâyet elde edilemez, ibâdetlerin, riyâzetlerin ancak sünnete uygun olanları fâidelidir. Bunun için, bid’atlerden sakınmak şarttır. Hadîs-i şerîfde; “Amelsiz söz kabûl olmaz. Niyetsiz amel kabûl olmaz. Sünnete uygun olmazsa, hiçbiri kabûl olmaz” buyuruldu. Ya’nî, hiçbirine sevâb verilmez. İbâdetlerin, riyâzetlerin, güç ve sıkıntılı olması değil, sünnete uygun olmaları lâzımdır. “Çok sıkıntılı riyâzetler çekenlerin çok ilerledikleri, hârikalar gösterdikleri görülüyor. Buna ne dersiniz?” suâline şöyle cevap veririz: Riyâzet çekerek, çeşitli hârikalar göstererek, dünyâ işlerinde menfaat elde edilebilir. Eski Yunan filozofları ve Hind papazları böyle yaparlardı. Allah adamları, bunlara kıymet vermez. Nefsi kötülüklerden kurtarmak, şeytanı öldürmek, ancak sünnete uymakla mümkündür. “Yukarıdaki cevâba göre, yalnız riyâzet yapılan tasavvuf yollarında kimsenin velî olmaması lâzım gelir. Buna ne dersiniz?” suâline de şöyle cevap veririz: Tasavvuf yollarının hepsi sünnete uymaktadır. Ba’zılarına bid’at karışmış ise, başka işlerinde sünnete uymaları, bu bid’atin zararını giderebilir. Bunlara bid’at karışması, ictihâdlarında hatâ ettikleri içindir. Müctehidin hatâsı affolunur. Câhillerin, yalancıların hatâsı böyle değildir. Bunlar hep zarardadırlar. Nâkıs ve kâmil herkes, daha kâmil olandan, daha çok feyz alabilir. Vilâyet ancak kâmilin sohbeti ile elde edilebilir. Nâkıslar, câhiller, “îctibâ” ile çekerek vilâyete kavuşduramaz. Çünkü, bunların Hak teâlâ ile münâsebetleri yoktur. Kâmil olan rehberin zâhirî halk ile, bâtını Hak ile olduğu için, Allahü teâlâdan aldığı feyzi, insanlara vererek, onları vilâyete kavuşdurur. İsrâ sûresinin 95. âyetinde meâlen; “Eğer yeryüzünde melekler olup yürüselerdi, onlara gökten peygamber olarak elbette melek gönderirdim” buyuruldu. Bunun içindir ki, Resûlullahın vefâtından sonra, görünüşde kendisi ile münâsebet kalmadığı için, herkes Kabr-i se’âdetten feyz alamaz oldu. Resûlullahın vârisleri olan âlimlerden, rehberlerden feyz alındı. Çünkü hadîs-i şerîfde; “Zâhir ve bâtın bilgilerinde âlim olanlar, peygamberlerin vârisleridirler” buyuruldu. Kemâle yetişen, velî olan kimse, Allahü teâlâdan vasıtasız feyz alabilir, ibâdet yapmakla da yükselir. “Secde et ve Allaha yaklaş” meâlindeki âyet-i kerîme bunu bildirmektedir. Bu velî, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ve evliyânın kabirlerinden de feyz alabilir. Peygamberlerin insandan gönderilmesi, sohbette hâsıl olan te’sîr içindir. Çünkü, i’tikâd ve fıkıh bilgileri meleklerden de öğrenilebilir. Cibril hadîsi bunu göstermektedir. Çünkü, Resülullah; “Bu gelen Cebrâil idi. Size dîninizi öğretmek için gelmişti” buyurdu. Sohbetin te’sîri için, yol göstericilerden feyz alabilmek için, arada tam münâsebet (tanımak ve sevmek) bulunması lâzımdır. Vilâyet elde etmek için de, bu te’sîr lâzımdır. Az kimse vardır ki, istidâdları çok kuvvetli olup, Peygamberin veya bir velînin rûhundan feyz alarak, vilâyet mertebesine kavuşurlar. Bunlara “Üveysî” denir. Eshâb-ı Kirâmın sohbeti de, feyz verdi. Fakat bir sohbet yetişmezdi. Çok defa sohbet etmek lâzım idi. Sonra gelen evliyânın sohbetleri, ancak riyâzet çekmekle birlikte te’sîr etti. Allahü teâlâ, insanlarda kendine yaklaşmak ve kendini tanımak istidâdını yarattı. Bu istidâdın miktarı herkeste başkadır. Farzları, vâcibleri yaptıktan ve haramlardan, şüphelilerden kaçtıktan sonra, nafile ibâdetlerin en te’sîrlisi zikrdir. Her zaman Allahü teâlâyı zikretmelidir. Hadîs-i şerîfde: “Cennettekiler, ençok, dünyâda Allahü teâlâyı zikretmeden geçirdikleri zamanlar için üzülürler” buyuruldu. Fenâ-i nefs hâsıl olmadan önce, diğer nafile ibâdetleri yapmakla ve Kur’ân-ı kerîm okumakla Allahü teâlâya yaklaşılamaz. Bâtını temizlemedikçe, bunlarla terakki olmaz. Batını temizlemek, Allahı zikr etmekle olur. Hadîs-i şerîfde; “Zikrin en iyisi, Lâ ilahe illallah’tır” buyuruldu. Bunun için boş zamanlarda hep bu “Kelime-i tevhîd”i okumalıdır. Bundan sonra kalan zamanlarda, âhıret adamları ile, sâlihlerle görüşmeli, sohbet etmelidir. Sâlih kimse bulamazsa, mürtedlerle, bid’at sahibleri ile, fâsıklarla arkadaşlık etmemeli, bunlarla oturmamalıdır. Haram işleyenlere “Fâsık” denir. Sâlih kimselerin kitaplarını okumalıdır. Din câhilleri ile, dünyâya düşkün olanlarla ve mezhebsizlerle görüşmemelidir. Bunlarla görüşmek, insanın bâtınını (kalbini, rûhunu) harâb eder. Evliyânın sohbetinde bulunmak, zikrden ve diğer nafile ibâdetten daha fâidelidir. Eshâb-ı Kirâm, birbirlerini görünce; “Biraz benimle otur. İmânımı tâzeliyeyim” derlerdi. Celâleddîn-i Rûmî buyuruyor ki: “Evliyâ yanında geçen az zaman, Faidelidir yüzyıllık takvâdan! Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr buyuruyor ki: “Kılınabilir her zaman nafile namaz, Bizim sohbetimiz bir daha bulunamaz!” Birisine; “Bâyezîd’in sohbetinde bulun!” dediler. “Ben her ân Rabbimin sohbetindeyim” dedi. “Bâyezîd’in sohbeti sana daha fâidelidir” cevâbını verdiler. Ya’nî, cenâb-ı Hakdan, O’na bağlılığın ve istidâdın kadar feyz alabilirsin. Bâyezîd’in sohbetinde ise, onun yüksek derecesine uygun feyzlere kavuşursun demek istediler. Kötü arkadaşlarla hiç görüşme, O, zehirli yılandan da fenâdır! Yılan alır insanın canını, O alır canını, îmânını! Senâullah-i Pâni-püti hazretlerinin “Tefsîr-i Mazharî”sinin bazı kısımları şöyledir: Müttekî, kendisine âhırette zarar verecek olan; şirk, günah ve mâlâya’nî (fâidesiz şeyler) ile meşgûl olmaktan alıkoyan herşeyden sakınan kimsedir. Mâlâya’nîden ve Allahü teâlânın zikrinden alıkoyacak şeylerden sakınmak, takvânın en yüksek derecesidir. İbn-i Ömer buyurdu ki: “Takvâ, kendini hiçbir kimseden daha hayırlı görmemektir.” Nu’man bin Beşîr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu İd: “Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır. O sâlih (iyi) olunca bütün beden (a’zâlar) iyi olur. O bozuk olunca, bütün beden bozuk olur. Dikkat ediniz! O (et parçası), kalbdir.” Tasavvuf ehli, bu hadîs-i şerîfdeki kalbin salâhını (iyi olmasını) Fenâ-ül-kalb (kalbin fenâ bulması) ta’biri ile ifâde etmiştir. Kalb bu mertebeye gelince, iyi işler yapar, harama düşmek korkusu ile şüpheli şeylerden sakınır. Şehr bin Havşeb ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “Müttekî; mahzurlu olan bir şeyi yapmamak için, mahzurlu olmayan şeyi bile terkeden kimsedir.” Harama düşmemek için şüpheli olan şeyleri terkeden kimse, namusuna ve dînine şüphe getirecek şeylerden kendisini muhafaza etmiş olur. Şüphelilerin içine düşen kimse harama düşer. Onun durumu; yasak olan korunun kenarında sürülerini otlatan ve sürülerinin o yasak olan koruya girmesi pek yakın olan çobanın durumuna benzer. Günah işlemekle kalbin kararması: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mü’min günah işlediği zaman, kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer tövbe eder, o günahtan vaz geçer ve Allahü teâlâdan affını isterse, o siyah leke gider ve kalbi parlar. Eğer günah işlemeye devam ederse, siyah nokta büyür ve kalbini kaplar.” Nitekim Kur’ân-ı kerîmin, Mutaffifîn sûresinin 14. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Hayır (onların zannettikleri gibi değil)! Doğrusu onların kazandıkları günahlar, kalblerini kaplamıştır” buyuruldu. Kalbin siyahlaşması, bu hadîs-i şerîfte bildirilen kalbin bozulmasıdır. Mü’minin işlediği günahın durumu böyle olursa, kâfirin inkârının onda neler yapacağı buradan kolayca anlaşılır. Mü’minlerin imtihan edilmesi: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Ey mü’minler, (itaatkârı, âsî olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz ocuk, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz. Ey Habîbim! Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele.” (Bekâra-155) Ya’nî; Ey Muhammed’in ( aleyhisselâm ) ümmeti! Size verilen belâ ve musibetlere sabredip, benim kazama boyun eğip eğmediğinizi denemek için size (belâ ve musibet) veririz. Eğer siz, sabreder ve kazama râzı olursanız, size semâdan bereketler göndeririz. (Allahü teâlânın, böyle bir imtihanı, olmadan önce haber vermesi, onların, kendilerini böyle bir imtihana alıştırmaları, hazırlamaları içindir.) Ebû Mûsel Eş’arî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah. ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimsenin oğlu vefât ettiği zaman, Allahü teâlâ meleklere; “Kulumun çocuğunu mu aldınız?”, buyurur. Melekler; “Evet” derler. Allahü teâlâ; “Gönlünün meyvesini mi aldınız?” buyurur. Melekler; “Evet” diye cevap verirler. Allahü teâlâ; “O (kulum) ne dedi?” diye sorduğunda da; “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn: Biz Allahü teâlânın kuluyuz ve yine O’na döneceğiz” diyerek sana hamdetti” derler. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “O kuluma Cennette, “Hamd Evi” isminde bir ev yapınız” buyurur.” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî rivâyet etti ve hasen hadîs olduğunu bildirdi. Ölümü temenni etmek: Günah işlemekten, ibâdet ve tâatlarda eksiklik olmasından korkmak sebebiyle ölümü temenni etmek kat’î olarak caizdir. Bundan başka ölümü temenni etmek, Allahü teâlâya kavuşma arzusuyla da olur. Bu şekildeki ölümü temenni etmek övülmüştür ve selef-i sâlihînde görülmüştür. Çünkü onlarda, Allahü teâlâya kavuşmaktan başka bir arzu kalmamıştır. Ubâde bin Sâmit’in bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Kim Allahü teâlâya kavuşmayı isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Kim Allahü teâlâya kavuşmayı istemezse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez.” Bunun üzerine Hazreti Âişe ve Resûlullahın ba’zı zevceleri; “Biz de ölümü istemeyiz” dediler. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu (sizin dediğinizden başkadır.) Mü’mine ölüm ânında Allahü teâlânın kendisinden râzı olduğu ve ona yapacağı ikramları müjdelenir. İşte o zaman, o mü’mine, önündeki bu ni’metlerden daha sevimli birşey olmaz. Bu müjdeyi alan mü’min bir an önce Allahü teâlâya kavuşmayı ister. Allahü teâlâ da ona kavuşmayı ister. Kâfir olan kimseye de vefâtı sırasında düçâr olacağı azâb bildirilir. O zaman kâfir ölümü istemez, o zaman ona önündekinden daha kötü birşey olmaz. Bundan dolayı Allahü teâlâya kavuşmayı istemez. Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez.” Evliyâya ölüm yaklaştığı zaman, Allahü teâlânın râzı olduğunun müjdelenmesi, ya keşf ile, ya gizliden birisinin sözü ile, yahut başka şekillerle, ya o sırada üzerlerine inen pekçok bereketi tatmakla, yahut da Melek-ül-mevt’i ve rahmet meleklerini görmek sûretiyle olur. Kâfirin azâb ile korkutulması, öleceği sırada Melek-ül-mevt’i ve azâb meleklerini (onları korkutacakları şekilde) görmek sûretiyle olur. İbn-i Sa’d ve Şeyhayn (İmâm-ı Buhârî ve Müslim) rivâyet ettiler ki: “Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki: “Her peygamber, dünyâ veya âhıreti seçme arasında muhayyer bırakılır. Sonra vefât eder” diye duyardım. Resûlullahın hastalıkları şiddetlendiği bir sırada Nisa sûresinin; “... Allahın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler” meâlindeki 69. âyet-i kerîmesini okuduğunu işittim. Bundan bende, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) dünyâ ile âhıret arasında muhayyer bırakıldığı zannı meydana geldi. Nesâî şöyle bildirdi: “Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) kucağımda iken, rahatsızlığı ağırlaşmıştı. Ben: “Yâ Rabbî! Ondan bu rahatsızlığı gider!” diye duâ ediyordum. Bir müddet sonra elini elimden çekti ve “Allahü teâlâdan Refîk-i A’lâyı istiyorum” buyurdu. Taberânî de şöyle bildirdi: “Melek-ül-mevt, İbrâhim aleyhisselâmın rûhunu almak için gelmişti. İbrâhim aleyhisselâm; “Ey Melek-ül-mevt! Hiç dost dostun canını alır mı?” deyince, Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmın bu sözünü bilmekle beraber, Melek-ül-mevt bu sözü Allahü teâlâya arz etti. Allahü teâlâ, Melek-ül-mevt’e; “Sen de İbrâhim’e; “Hiç dost dosta kavuşmak istemez mi? de!” buyurdu. Melek-ül-mevt İbrâhim’in (aleyhisselâm) yanına gelince, İbrâhim aleyhisselâm; “Hemen rûhumu al” dedi. Selef-i sâlihîn, sıhhat hâlinde iken ölümü istememişlerdir. Fakat günaha düşmekte ve ibâdetleri yapmakta eksiklik olmasından korktukları zaman ölümü istedikleri görülmüştür. Buradan anlaşıldığı gibi, kişinin malına, vücûduna ve çoluk-çocuğuna gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesi ve bunun için duâ etmesi caiz değildir. Çünkü Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sizden birisi, kendine gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesin. Muhakkak ölümü istiyorsa; “Allahım! Yaşamak hakkımda hayırlı ise beni yaşat. Ölüm hakkımda hayırlı ise benim canımı al” desin” buyurdu. Buhârî’deki bir başka hadîs-i şerîfde de; “Sizden birisi ölümü temenni etmesin. Ölüm gelmeden ölümü için duâ etmesin. Çünkü o öldüğü zaman ameli kesilir. Mü’minin yaşaması onun hayrının artmasına vesile olur.” Ahmed bin Hanbel, Ebû Ümâme’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) huzûr-u şerîflerinde oturuyorduk. Bize nasihatte bulundu. Peygamberimizin mübârek sözleri bize çok te’sîr etti, kalblerimiz inceldi. Orada bulunan Sa’d bin Ebî Vakkâs pekçok ağladı ve; “Keşke ölseydim” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Ey Sa’d! Benim yanımda mı böyle ölümü temenni ediyorsun?” buyurdu. Bu sözlerini üç defa tekrar ettikten sonra; “Ey Sa’d! Eğer Cennet için yaratılmış isen ömrünün uzun olup, âmelinin güzel olması senin için daha hayırlıdır” buyurdu. İşte malına, canına ve çoluk çocuğuna bir zarar gelen kimse, istiğfar (estağfurullah el-azîm) okuyarak, Allahü teâlâdan affını ve mağfiret olunmasını istemeli, sâlih ameller yapmak için gayret göstermeli ve günahlardan sakınmalıdır. Bundan dolayıdır ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ), ölümü istemekten menetmiştir. Allahü teâlânın evliyâsı: Yûnus sûresi 62. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur” buyuruldu. Allahü teâlânın evliyâsı, Allahü teâlânın zikrine dalmış, gece gündüz onu tesbih edip hiç gevşeklik göstermeyen cenâb-ı Hakkın sevgisi ile dolup, sevdiğini sâdece O’nun için seven, sevmediğini de yine O’nun için buğzeden, verdiğini Allah için veren, vermediğini Allah için vermiyendir. İşte bunlar, Allah için sevişenlerdir. Tasavvuf büyükleri bu sıfata, “Fenâ-ül-kalb” ismini vermektedirler. Böyle bir velî, zâhirini ve bâtınını süsleyebilmesi için, Allahü teâlânın beğenmediği amellerden şirk, hased, kin, kibir, nefsin arzu ve istekleri gibi kötü huylardan sakınır. Tasavvuf büyükleri; “Nefsinin isteklerini yapmayan, kötü huylardan sakınan, iyi amel ve ahlâk sahibi olanlara, şeytan zarar veremez” buyurdular. Îmânın mahalli kalbdir. Kâmil îmân, kalbin Allahü teâlânın zikri ile mutmain olması, bir an için O’nu hatırlamaktan ve anmaktan gâfil olmaması, O’ndan başkasına meyl etmemesi, yönelmemesidir. İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri de şöyle buyurdu: “Kendisini herhangi bir kimseden hayırlı ve üstün gören kimse, ma’rifetullahtan mahrûm kalır.” Ebû Dâvûd, Hazreti Ömer’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlânın ba’zı kulları vardır ki, peygamber veya şehîd değildirler. Fakat peygamber ve şehîdler bile, kıyâmet gününde onların Allahü teâlâ katındaki derecelerine gıbta ederler.” Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm); “Yâ Resûlallah! Onların kimler olduğunu bize haber ver” dediler. Peyamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Onlar aralarında herhangi bir akrabalık bağı ve mal alışverişi olmadığı hâlde, birbirini sırf Allahü teâlânın rızâsı için seven kimselerdir. Onların yüzleri nurludur. İnsanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman onlar mahzûn olmazlar” buyurup, “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu yoktur” meâlindeki Yûnus sûresinin 62. âyet-i kerîmesini okudular. Allahü teâlânın velî kullarından olmak, vasıtasız yahut bir vâsıta veya birkaç vâsıta ile, Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) istifâde etmek sûreti ile olur. Allahü teâlânın velî kullarından olabilmek, bu mertebeye kavuşabilmek için muhabbetle, ya Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek sohbetlerinde bulunmak, O’nun emirlerine itaat etmek, veya Resûlullah efendimizin vekîli, vârisi durumunda olan zâtın yanında böyle muhabbetle bulunmaktır. Kişi, bu iki yol ile Allahü teâlânın muhabbetini elde eder. Kalbi, kalıbı (bedeni) ve nefsini Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek ahlâkı ile ahlâklandırmış olur. Allahü teâlâyı, sünnet-i seniyye üzere pekçok zikreder. Sünnet-i seniyyeye uymak, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) istifâdeyi arttırır. Zikr, kalbin cilâsıdır. Kalb cilalanınca da, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) istifâde daha da çok olur. Nitekim Peygamberimiz; “Herşeyin bir cilâsı vardır. Kalbin cilâsı ise zikrdir (Allahü teâlâyı anmaktır)” buyurdu. Mu’az bin Cebel ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelip oturanlara, benim için birbirini ziyâret edenlere, benim için birbirine verenlere muhabbetim vâcibdir.” İbn-i Mes’ûd buyurdu ki: Bir kişi Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) geldi ve; “Yâ Resûlallah! Bir topluluğu sevip onlar gibi amel yapmayan bir kimse hakkında ne buyurursun?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu. Ebû Zer ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Ebâ Zer! Seni, dünyâ ve âhıret iyiliklerine kavuşturacak şeyi bildireyim mi: Zikir ehlinin meclislerinden ayrılma. Yalnız olduğun zaman gücün yettiği kadar dilinle Allahü teâlâyı zikret (an), Allah için sev ve Allah için buğzet.” Yine Ebû Zer ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlânın en râzı olduğu amel: Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, Cebrâil’i çağırır ve; “Ben falancayı seviyorum (ondan râzıyım), onu sen de sev” buyurur. Cebrâil de o kimseyi sever. Sonra semâda şöyle nidâ eder: “Allahü teâlâ falancayı seviyor, onu siz de seviniz.” Semâdakiler de o kimseyi sever. Artık o kimse yeryüzünde herkes tarafından kabûl görür. Allahü teâlâ bir kuluna buğzettiği zaman, Cebrâil’i çağırır ve; “Ben falancaya buğz ediyorum, sen de ona buğzet” buyurur. Cebrâil, o kimseye buğzeder. Sonra; “Ey semâdakiler! Allahü teâlâ falancaya buğzediyor, siz de ona buğzediniz” der. Semâdakiler de o kimseye buğzeder. Artık o kimseye yeryüzündekiler buğz ederler.” Evliyânın alâmeti: Begavî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullaha ( aleyhisselâm ) Allahü teâlânın evliyâsının kimler olduğu suâl edilince buyurdu ki: “Görüldüklerinde Allahü teâlâ hatırlanır.” Bir hadîs-i şerîfde de; “Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim velî kullarım o kimselerdir ki, ben anılınca onlar, onlar anılınca ben hatırlanırım” buyuruldu. Bundan dolayı Allahü teâlânın velî kulları ile beraber olmak, Allahü teâlâ ile beraber olmak gibidir. Onları görmek, Allahü teâlâyı hatırlatır. Onların anılması, Allahü teâlânın anılmasına sebep olur. Allahü teâlâ, velî (sevdiği) kullarına feyz ve ma’rifetleri alma ve insanlara te’sîr etme kabiliyeti vermiştir. Zannedildiği gibi evliyânın alâmeti, fevkalâde hâller göstermek ve kimsenin bilmediğini bilmek değildir. Çünkü çok velîde bu hâller bulunmaz. Hattâ velî olmayanlarda görülen böyle hâller, istidraçtır. Tasavvuf büyükleri; “Evliyânın kerâmetlerini gizlemeleri lâzımdır. Kerâmetle bir kimsenin diğerine üstünlüğü anlaşılmaz. Büyüklerin çoğu, kendilerinde çok kerâmetin görünmesini istemezlerdi” buyurdular. Yûnus sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onlar (Allahü teâlânın velî kullan) için dünyâ hayâtında da (Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamberin haberleriyle), âhırette de (Cennetle) müjdeler vardır. Allahü teâlânın kelimelerinde (verdiği sözlerde) asla bir değişme yoktur. İşte bu (Cennetle müjdelenme) en büyük kurtuluştur.” Allahü teâlânın velî kulları için dünyâdaki bu müjdeler, Resûlullahın vahiy yoluyla umûmî ve husûsî olarak haber verdikleri müjdelerdir. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), daha dünyâda iken aşere-i mübeşşerenin tek tek isimlerini sayarak, Cennetlik olduklarını bildirmiştir. Bir hadîs-i şerîfde; “Sana gelince ey Ebû Bekr! Ümmetimden ilk önce sen Cennete gireceksin” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâm için buyurulan ba’zı müjdeleyici hadîs-i şerîfler şöyledir: “Kıyâmet günü; yerinden (mezarından) ilk önce ben, sonra Ebû Bekr, sonra Ömer kalkacaktır.” “Her peygamberin bir refîki (arkadaşı) vardır. Benim Cennetteki refîkim Osman’dır.” Hazreti Ali için de; “Senin bana yakınlığın, Hârûn’un Mûsâ’ya olan yakınlığı gibidir. Ancak şu var ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir” buyurdu. “Fâtıma benden bir parçadır. Onu gadablandıran beni gadablandırmış olur.” “Ensârı (Medîne-i münevverelileri) sâdece mü’minler sever. Münâfıklardan başkası onlara buğzetmez. Onları seveni Allahü teâlâ sever. Onlara buğz edene Allahü teâlâ buğz eder.” “Eshâbıma dil uzatmayınız. Çünkü sizden birisi Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birisinin bir müd veya yarısı kadar olan infaklarına ulaşamaz.” Ni’mete şükretmek: Hûd sûresi 9. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “İnsanoğluna, tarafımızdan bir rahmeti (sıhhat, emniyet ve zenginlik gibi bir ni’meti) tattırıp, sonra o ni’meti ondan çekip alıversek, şiddetli bir ümitsizliğe kapılır.” (Ya’nî, kendinden alınan o ni’metin benzerinin tekrar kendisine verilmesinden ve Allahü teâlânın geniş olan lütuf ve ihsânından ümidini keser. Çünkü insanoğlunun sabrı azdır. Allahü teâlâya i’timât etmez, O’nun kazasına teslim olmaz.) Aynı âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “(O) nankör bir kimse olur” buyuruluyor. Çünkü o, Allahü teâlânın daha önce verdiği ve hâlen içerisinde bulunduğu ni’meti unutur. Hâlbuki insan, her an Allahü teâlânın kendisine verdiği ni’metler içerisindedir. Âyet-i kerîmede; “Şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra (hastalıktan sonra sıhhat, fakirlikten sonra zenginlik gibi) bir ni’meti tattırsak, andolsun; “Benden musibet gitti diyecektir.” (O muhabbetleri giderenin Allahü teâlâ olduğunu söylemeyecek, bu sebeple Allahü teâlâya şükretmeyecektir. Kendisinden musibetin gitmesini zamanın âdeti olarak kabûl edecek; “Zamanın îcâbı böyledir” diyecekdir.) Çünkü o, (o ni’met sebebiyle) şımarır” buyuruluyor. Ya’nî insan, kendisine ni’met geldiğinde, ben bu ni’mete lâyığım” zannına kapılır. Kendisini başkalarından üstün görür. Bu şımarıklık ve öğünmesi, onu, Allahü teâlâya şükretmekten alıkor. Yine âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Sıkıntılara sabredip, sâlih amel işleyenler böyle değil” buyuruluyor. Ya’nî, mü’minler, kendilerinden ni’met alındığı zaman ümitsizliğe kapılmazlar. Önceki ve içerisinde bulundukları ni’metleri unutup nankörlük yapmazlar. Bilâkis Allahü teâlânın lütuf ve ihsânını umarlar. Allahü teâlânın daha önce verdiği ve hâlen içerisinde bulunduğu ni’metlerine şükrederler. Cenâb-ı Hakkın lütfuna ve ihsânına kavuştukları zaman şımarmazlar, insanlara karşı övünmezler. Belki, verdiği ni’metten dolayı Allahü teâlâya şükrederler. Süheyb’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mü’minin işi ne kadar hayret vericidir. Çünkü onun işi hep hayrdır. Bu hâl sâdece mü’mine mahsûstur. Ona bir genişlik isâbet ederse, o bundan dolayı Allahü teâlâya şükreder. Bu onun için hayr olur. Ona bir zarar isâbet ederse, sabreder. Bu da onun için hayr olur.” Yukarıda geçen âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “İşte o sabreden ve şükredenler için mağfiret ve büyük bir ecir vardır” buyuruluyor. Ya’nî, Allahü teâlâ onların günahlarını af ve mağfiret eder. Onlar için Allahü teâlânın rızâsı ve Cennet vardır. Âhırette iyi amellerin karşılığını görememek: Hûd sûresi 15. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyuruldu: “Ameli ve iyiliği ile kim dünyâ hayâtını (dünyâda uzun müddet kalmayı ve sıhhati) ve zînetini (mal, çoluk-çocuk, hizmetçi v.s.) isterse, onlara dünyâda iken güzel amellerinin, karşılığını bol bol veririz. Ecirlerinden, hiçbir şey eksik bırakılmaz. (Fakat) onlar için âhırette karşılık olarak sâdece nâr (ateş) vardır. (Çünkü onlar, dünyâda iken iyi amellerinin karşılığını tam olarak aldılar. Geriye yalnız onlar için kötü amellerinin günahları kaldı). Âyet-i kerîmede; “Dünyâda iken yaptıkları iyilikler boşa gitmiştir” buyuruluyor. Ya’nî onlar için âhırette sevâb kalmamıştır. Veya onlar âhirette sevâbla karşılaşmazlar. Çünkü, onlar dünyâda iken yaptıkları amelleri Allah için yapmamışlardır ki, Allahü teâlâ onlara, yaptıkları böyle amellere ecir versin. Âyet-i kerîmede meâlen; “Zâten onların (dünyâda) yaptıkları (iyilikler) boşa gitmiştir” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme kâfirler hakkındadır. Hazreti Ömer anlattı: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) saâdethânelerinde (evlerinde), içerdeki eşyalara bir göz gezdirdim. Üç şeyden başka birşey göremedim. Bunun üzerine; “Ey Allahın Resûlü! Allahü teâlâya duâ et de, ümmetine genişlik versin. Çünkü Allahü teâlâ, Farslar (iranlılar) ve Rumlara genişlik, bol dünyalık verdi. Hâlbuki onlar Allahü teâlâya ibâdet etmiyorlar” dedim. Resûlullah efendimiz yaslanmışlardı. Doğrularak oturdular ve şöyle buyurdular: “Onlar dünyâdaki iyiliklerinin karşılığını peşin aldılar.” Fakat mü’minlerin âhıreti istemesi dünyâyı istemesinden fazladır. Onlar, âhıreti dünyâya tercih ederler ve dünyâda yaptıkları iyiliklerin karşılığını görürler. Âhırette de ecir ve sevâba kavuşurlar. Kâfirler ise dünyâda yaptıkları iyiliklerin karşılığını dünyâda iken alırlar. Âhırete gittiklerinde, kendilerini kurtaracak hiçbir iyiliklerini bulamazlar. Yukarıda bildirilen; “Onlar için âhırette karşılık olarak sâdece nâr vardır” âyet-i kerîmesinin, riyakarlar için olduğu da söylenmiştir. Riya yapanlar hakkında Sa’îd bin Fudâle’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlâ kıyâmet gününde insanları topladığı zaman, bir münâdî şöyle seslenir: “Kim yaptığı bir işte Allahü teâlâya (başka) birisini ortak yapmış ise, o işin sevâbını cenâb-ı Haktan başkasından istesin.” İstikâmet (Doğruluk): Hûd sûresinin 112. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Emrolunduğun gibi istikâmet üzere (dosdoğru) ol” buyuruldu. Buradaki istikâmet (doğruluk) i’tikâdda ve ameldeki doğruluktur. İbn-i Abdullah Sekafi şöyle anlattı: “Birgün Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ); “Ey Allahın Resûlü! Bana İslâmiyetle alâkalı öyle birşey öğret ki, artık hiç kimseye birşey sormayayım” dedim. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya îmân ettim de ve sonra da dosdoğru ol” buyurdu. İstikâmetin ma’nâsı çok şümûllüdür. Ömer ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İstikâmet, Allahü teâlânın emrettikleri ve yasaklardan nehyettikleri şeyler üzerine dosdoğru olmak, doğru yoldan sapmamak demektir.” Böyle olmak kolay değildir. Bu sebeple tasavvuf büyükleri; “İstikâmet, kerâmetin üstündedir” buyurmuşlardır. Begavî, İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) şöyle buyurduğunu nakletti: Asr-ı seâdette, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bu âyet-i kerîmeden daha şiddetlisi inmedi. Onun için bu âyet-i kerîmenin içerisinde bulunduğu Hûd sûresi için; “Hûd sûresi beni ihtiyârlattı” buyurdu. İbn-i Abbâs’ın bu sözü şuna delâlet etmektedir: Hûd sûresi Resûlullah efendimize pek şiddetli ve ağır gelmiştir. Bu sebeple; “Hûd sûresi beni ihtiyârlattı” buyurmuştur. Resûlullah efendimizin böyle buyurması, istikâmeti emreden âyet-i kerîme sebebiyledir. Gerçi Resûlullah ( aleyhisselâm ) yüksek bir ahlâk ve istikâmet üzere yaratılmış ise de, bu emir, ümmetine ağır geleceği için, ümmetine olan şefkatinden dolayı böyle buyurmuştur. Bir de, bu sûrede geçmiş ümmetlerin helakini bildiren hâdiseler anlatılmıştı. Bu sebeple, ümmetinden zâlim olanların da helak olacağı tehdit edilmektedir. Aynı zamanda bu sûrede kıyâmet gününün dehşetli hâllerinden de bahsedilmektedir. Bunun için de Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu sûre benî ihtiyârlattı” buyurmuştur. Yoksa, istikâmet üzere olmak, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) ağır geldiğinden böyle buyurmamışlardır. Allahü teâlâyı anmak, O’ndan istemek: A’râf sûresi 55. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin” buyuruyor. (Ya’nî Allahü teâlâyı anınız, O’na ibâdet ediniz, O’ndan hacetlerinizi isteyiniz.) Gizlilik ihlâsın delîlidir. Riyadan pek uzaktır. Zikir, riya karışmadığı zaman, ister cehri olsun ister gizli olsun, mutlak olarak ibâdettir. Gizli zikir daha faziletlidir. Âlimler bunun üzerinde icmâ etmişlerdir. Zikir üç çeşittir 1- Açıktan yapılan zikir: Ancak açıktan zikri îcâbettiren bir sebep varsa, o zaman açıktan zikir, gizli zikirden daha faziletli olabilir. Ezan, telbiye ve benzerleri böyledir. 2-Gizli olarak dil ile zikretmek: Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ); “Dilin, devamlı Allahü teâlâyı zikretsin” buyurmasından muradı, gizli zikirdir. 3- Kalb, rûh ve nefs ve başkası ile zikir: Dil, bu zikre iştirâk etmez. Bu zikri hafaza melekleri bile duymazlar. Hazreti Âişe vâlidemiz, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) hafaza meleklerinin bile duymadığı bu zikrin mükâfâtının, kıyâmet gününde yetmiş kat olacağını, Allahü teâlânın, kıyâmet gününde mahlûklarını hesap vermeleri için toplayacağını, hafaza meleklerinin kullar hakkında yazdıktan ve tesbit ettikleri ile geleceklerini, cenâb-ı Hakkın, hafaza meleklerine; “O kulun başka birşeyi kaldı mı?” diye soracağını, Onlar da; “Bildiklerimizden ve yazdıklarımızdan onun hakkında hiçbirşey kalmadı” diye söyleyeceklerini, bunun üzerine Allahü teâlâ; “Onun sizin bilmediğiniz sevâbı var. O gizli zikirdir” buyuracağını bildirmiştir. Duâ: A’râf sûresi 55. âyet-i kerîmesinin devamında meâlen; “Şüphesiz Allahü teâlâ bağırıp çağırarak haddi aşanları sevmez” buyuruyor. Burada, duâda; peygamberlerin derecelerini, semâya çıkmayı veya ölmeden önce Cennete girmeyi ve daha akla ve âdete aykırı olan şeyleri istemek, fâidesiz, boş şeyleri istemek duâda haddi aşmak olduğu bildirildi. Haddi aşmak dinin hududundan çıkmaktır. Buna göre âyet-i kerîmedeki haddi aşmaya yukardaki duâ şekilleri girdiği gibi, günah olan birşey için duâ etmek veya “Duâ ettim, kabûl olmadı” demek, İslâmiyette bildirilmeyen isimlerle duâ etmek ve buna benzer husûslar da girmektedir. Secde sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “(Ey Resûlüm, onlara) de ki: “Sizin canınızı almağa vekîl kılınan ölüm meleği (Azrail) canınızı alacak” buyuruluyor. Melek-ül-mevt, mü’mine en güzel sûrette, kâfirlere ise en çirkin sûrette görünür. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmı kendisine halîl (dost) edinince, Melek-ül-mevt, bunu İbrâhim aleyhisselâma müjdelemek istedi. Allahü teâlâ da ona izin verdi. Bu izni alan Azrail aleyhisselâm, müjdeyi getirdi. Müjdeyi alan İbrâhim aleyhisselâm; “Elhamdülillah” diyerek cenâb-ı Hakka hamd ettikten sonra; “Ey Melek-ül-mevt! Kâfirlerin rûhlarını nasıl aldığını bana göster” dedi. O da; “Ey İbrâhim (aleyhisselâm)! Onu görmeğe gücün yetmez, tahammül edemezsin! diye arz etti. Sonra Melek-ül-mevt, İbrâhim’e (aleyhisselâm), ağzından ve vücûdundaki deliklerden Cehennem ateşi çıkan ve başı göğe değen simsiyah bir insan sûretinde göründü. İbrâhim aleyhisselâm; “Ey Melek-ül-mevt! Eğer, kâfirler seni bu hâlde görmekten başka bir belâ ve musibetle karşılaşmasa idi, sâdece bu onlar için kâfi gelirdi” dedi. İbrâhim (aleyhisselâm) bu defa da mü’minlerin rûhlarını nasıl aldığını göstermesini istedi. Melek-ül-mevt, İbrâhim’e (aleyhisselâm), pek yakışıldı ve beyaz elbiseler içerisinde bir genç sûretinde göründü. Bunu gören İbrâhim (aleyhisselâm); “Ey Melek-ül-mevt! Mü’min vefât edeceği zaman, seni bu sûrette görmekden başka, sevinçli hâller ile karşılaşmasa bu mü’minler için kâfi gelirdi” dedi. Ka’b’dan bildirildiğine göre: Melek-ül-mevt mü’minin rûhunu alırkenki olduğu sûreti, İbrâhim aleyhisselâma gösterdi. İbrâhim aleyhisselâm öyle bir nûr ve yüksek hâller gördüler ki, bunları Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. İbrâhim (aleyhisselâm), Melek-ül-mevt’in, kâfir ve fâcirlerin rûhunu alırkenki sûretini görünce, şiddetli bir şekilde ürperdi. Aynı âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” buyuruluyor. Öldükten sonra, rahmet melekleri mü’minin rûhunu yedinci dünyâ semâsına kadar götürür. Kâfirlerin rûhunu da azâb melekleri alır ve birinci semânın kapısını çalarlar. Fakat açılmaz. Bunun üzerine kâfirin rûhu atılır. (Cehennemin dibine, Âlem-i siccîne indirilir.) Bu âyet-i kerîmenin bir ma’nâsı da şöyledir: “Haşrdan sonra, diri olduğunuz hâlde hesap yerine döndürülürsünüz. Burada herkes yaptığının karşılığını görür.” Allahü teâlâ, onların haşrdan sonraki hâlini şöyle beyân eyledi: “(Ey Resûlüm! Kıyâmette) müşrikleri Rableri huzûrunda başlarını eğerek; “Ey Rabbimiz! Bize va’d ettiğini gördük, peygamberlerin doğruluğunu işittik. Şimdi bizi (dünyâya) geri çevir, sâlih bir amel işleyelim. Çünkü (inkâr ettiklerimize tamamen ve) yakînen inandık...” derlerken bir görsen!...” Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker: Asr sûresinde cenâb-ı Hak meâlen; “Asra yemîn olsun ki” buyuruyor. İbn-i Keysânî “Asr” ile, murâd-ı ilâhînin, gece ve gündüz olduğunu söyledi. Hasen ( radıyallahü anh ); “Asr”, güneşin tam ortaya gelmesinden batışına kadar olan zamandır dedi. Mukâtil ( radıyallahü anh ) ise, ikindi namazıdır dedi. “Muhakkak insan (büyük bir) hüsrandadır.” Çünkü insan, nefsini, ömrünü ve malını ebedî âhıret hayâtında fâidesi olmayacak şeylerde harcamakta, yok etmektedir. Âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Ancak, îmân edip, amel-i sâlih yapanlar, birbirlerine hakkı, sabrı tavsiye edenler müstesnadır” buyuruldu. “İyiliği emredip, kötülükten men etmek” farzdır. Bunu terkedenler hüsranda olurlar. Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kötülüğü gören, onu eli ile değiştirsin (ona mâni olsun). Buna gücü yetmezse, dili ile mâni olsun. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin. Bu ise îmânın en zayıf derecesidir.” Bir hadîs-i şerîfde de; “Allahü teâlâ, umûma (herkese), ba’zı kimselerin yaptıkları sebebiyle azâb etmez. Ancak, kendi aralarında ortaya çıkan kötülüğe mâni olmaya güçleri yettiği hâlde mani olmazlarsa, onlar da bu kötülüğü yaparlarsa, Allahü teâlâ onların hepsine azâb eder” buyuruldu. Hazreti Ebû Bekr de şöyle buyurdu: “Aralarında günah işlenip ona mâni olmaya güçleri yettiği hâlde, ona mâni olmayan hiçbir kavim yoktur ki, Allahü teâlânın azâbına en kısa zamanda yakalanmasın.” | |||
| Senaullah Pani Puti Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:22:06 | |
Tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, tasavvuf mütehassısı. İsmi, Muhammed Senâullah olup, Şeyh Celâl-i Kebîr-i Çeştî’nin onüçüncü torunudur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en büyük talebelerinden olup, Hazreti Osman bin Affân’ın soyundandır. 1143 (m. 1730) senesinde Pâni-püt şehrinde doğdu. 1225 (m. 1810) senesinde Pâni-püt şehrinde vefât etti. Kabri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin zevcesinin kabri yanındadır. Senâullah-i Pâni-pütî, yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Naklî ve aklî ilimlerde ihtisas kazandı. Delhi’ye giderek, Şah Veliyyullah-ı Dehlevî’den hadîs ilmini öğrenip, bu ilimde kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî’nin, bunun vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleriyle kemâle erdi. Sonra vatanına gidip, vefât edinceye kadar kadılık yaptı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halefi ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin hocası olan Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, “Makâmât-ı Mazhariyye” adlı pek kıymetli eserinde buyurdu ki: “Senâullah-i Pâni-pütî, Rabbanî âlimlerin örneği ve Hak teâlânın sevgili kullarından biri idi. Aklî ve naklî ilimlerde uçsuz derya idi. Fıkıh ve usûl ilimlerinde mezhebde ictihâd derecesine yükselmişti. Fıkıh ilmine dâir büyük bir eser yazmış, bu eserinde kaynak ve delîlleriyle dört mezheb müctehidlerinin beyânlarını bildirmiştir. Kendi fetvâlarında kuvvetli olan husûsu ayrı bir risale hâlinde te’lîf etti. Usûl ilmine dâir olan kendi izahlarını da ayrıca yazdı. Tefsîrinde önceki müfessirlerin ifâde ve beyânlarını aldığı gibi, kendi te’villerine de yer verdi. Tefsîrinde ayrıca Ahrâriyye ve Müceddidiyye büyüklerinin îzâhlarına da genişçe yer verdi. Tasavvufa ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ma’rifetlerine dâir açıklayıcı risaleler te’lîf etti. Pırıl pırıl bir zihin, keskin görüş, güçlü fikir ve üstün akıl onun üstün vasıflarından ba’zılarıydı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmet ve sohbetine kavuşunca, onların son derece üstün ilgi ve tavsiyeleri ile, Makâmât-ı Ahmediyye’ye mazhar oldu. Kısa zamanda seyr ve sülûku tamamlayıp, tasavvuf hâllerinde nihâyete ulaştı. Uzun yıllar boyunca ilim ve ma’rifet tâliblerine feyz saçtı. Öyle ki, bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, kendilerine, “Hidâyet sancağı” ünvanını vermişti. Bir defasında Gavs-üs-sakaleyn hazret-i Abdülkâdir-i Gelyânî’nin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. Abdülkâdir-i Geylânî, kendisine kabirde taze hurma ikram eyledi. Yine bir defasında rü’yâsında hazret-i Ali’yi gördü ve büyük müjdelere kavuştu. Bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kendisi hakkında şöyle buyurmuştur. “Senâullah-i Pâni-püti’nin derecesi, yükseklikte benimki ile aynıdır. Bana gelen her feyze ortaktır. Zâhir ve batın kemâllerini toplamada mevcûdatın en azîzidir. Dînin kuvvetlendiricisi, yolumuzun nûrlandırıcısıdır. Melekler ona ta’zim ederler. Kıyâmet günü bana; “Ne getirdin?” denilince; “Senâullah-i Pâni-püti’yi getirdim” diyeceğim. Onu görünce kalbimde heybet duygusu hâsıl oluyor. O, sâlih, takvâ ve diyanette adetâ rûh-i mücessem gibidir. Melek huyludur. Melekler ona hürmet ederler.” “Senâullah-i Pâni-pütî, otuzdan fazla eser yazmıştır. Yazdığı eserlerden ba’zıları şunlardır: 1- Tefsîr-i Mazharî: Çok kıymetli bir tefsîrdir. Arabîdir. 1384 (m. 1964) senesinde Delhi’de basılmıştır. On cilttir. 2-İrşâd-üt-tâlibîn: Tasavvufa dâir çok kıymetli bir eserdir. Fârisî olup matbûdur. 3- Gülşen-i vahdet (Mektûbât). Tefsîr-i Mazharî’de rivâyet edilen hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Cebrâil aleyhisselâm, Kâ’be kapısı yanında, iki gün bana İmâm oldu. İkimiz, fecr doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi, güneş batarken (üst kenarı kaybolunca) akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabah namazını, hava aydınlanınca; öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca; ikindiyi, bundan hemen sonra; akşamı, oruç bozulduğu zaman, yatsıyı, gecenin üçte biri olunca kıldık. Sonra; “Yâ Muhammed! Senin ve geçmiş peygamberlerin namaz vakitleri budur. Ümmetin, beş vakit namazın herbirini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar” dedi.” Tefsîr-i Mazharî’nin birinci ve üçüncü cildlerinde buyuruluyor ki: “En’âm suresindeki “Âzer” kelimesi, “Ebîhi” kelimesine atf-ı beyândır. Âzer’in, İbrâhim aleyhisselâmın babası değil, amcası olduğunu bildiren haberler daha doğrudur. Arabistan’da amcaya baba denilir. Kur’ân-ı kerîmde de, İsmâil aleyhisselâma, Ya’kûb aleyhisselâmın babası denilmiştir. Hâlbuki amcasıdır. Âzer’in asıl ismi “Nâhûr” idi. Nâhûr, dedelerinin hak dîninde idi. Nemrut’un veziri olunca, dînini dünyâya değişerek kâfir oldu. Fahreddîn-i Râzî ve selef-i sâlihînden çoğu da, Âzer’in amca olduğunu bildirdiler. Zerkânî, Mevâhib-i ledünniyye’yi şerh ederken, İbn-i Hacer-i Heytemî’nin; “Âzer’in amca olduğunu Ehl-i kitab ve tarihçiler sözbirliği ile bildirmişlerdir” sözünü vesîka olarak yazmıştır. İmâm-ı Suyuti”; “Âzer’in baba olmadığını, İbrâhim aleyhisselâmın babasının Târuh olduğunu İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) bildirdi” diyor. İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) sözünü, Mücâhid, İbn-i Cerîr ve Süddî senedleri ile bildirmişlerdir. İbn-i Münzîr’in tefsîrinde de, Âzer’in amca olduğunun açıkça bildirildiğini yine Süyûtî haber vermektedir. Kâmûs’da, Azer kelimesini anlatırken; “İbrâhim aleyhisselâmın amcasının ismidir” diyor. İmâm-ı Süyûtî, Resûlullahın, Âdem aleyhisselâma kadar bütün dedelerinin müslüman olduklarını bildiren bir risale yazmıştır.” “Senâullah-i Pâni-pütî, Talâk sûresinin üçüncü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruyor ki: “İmâm-ı Rabbânî, din ve dünyâ zararlarından kurtulmak için, hergün beşyüz kerre; “La havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Buna “Kelime-i temcîd” denir. Okumağa başlarken ve okuduktan sonra da yüzer kerre salevât okurdu. Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlânın bir ni’met vermesini ve bunun devamlı olmasını istiyen; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” çok okusun” buyuruldu. Sahîhayn’daki hadîs-i şerîfde; “Bu, Cennet hazînelerinden bir hazinedir!” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfte de; “La havle velâ kuvvete” okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi, hemm’dir” buyuruldu. Hemm; gam, hüzün, sıkıntı demektir.” Enbiyâ sûresinin 8. âyetinin tefsîrinde buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Birinize dert ve belâ gelince, Yûnus peygamberin duâsını okusun! Allahü teâlâ onu muhakkak kurtarır. Duâ şudur: Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî kuntu minez-zâlimîn.” İrşâd-üt-tâlibîn risalesinden ba’zı bölümler: Evliyâya inanmayan var. “Evliyâ vardı, şimdi yok” diyen var. “Evliyâ hiç günah işlemez, gaybleri bilirler, her diledikleri hemen olur, istemedikleri hemen yok olur” diyenler ve bunun için, evliyânın kabirlerinde dilekte bulunanlar var. Böyle sananlar, kendi zamanlarındaki evliyânın böyle olmadıklarını görünce, bunların evliyâ olduklarına inanmıyor. Bunların feyzlerinden mahrûm kalıyorlar. Müslüman ile kâfiri birbirinden ayıramayacak kadar câhil olanlar da, kendilerinin evliyâ olduklarını söylüyor. Böyle câhilleri evliyâ sanarak, bunlara bağlanan akılsızlar da var. Evliyânın sekr hâlinde iken, ya’nî Allah sevgisi kaplayıp kendilerini unuttukları zaman, bilmeyerek söylediklerini dillerine dolayarak, evliyâya kâfir diyenler de var. Evliyânın böyle sözlerinden kendilerine göre yanlış ma’nâ çıkararak, böyle yanlış inananlar, böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmış oldukları doğru bilgilere inanmayanlar, sapıtanlar var. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hepsini tebliğ etmeye me’mûr olduğu zâhir bilgilerini öğrenip, Resûlullahın ( aleyhisselâm ), Eshâbından dilediğine, dilediği kadar bildirmesi için izin verilen tasavvuf ma’rifetlerine inanmayanlar var. Evliyâya kıymet vermeyen, saygı göstermeyenler bulunduğu gibi, evliyâya tapınan, onlar için adak yapanlar, Kâ’be tavaf eder gibi kabirleri etrâfında dönenler var. Bunun için vilâyetin ya’nî evliyâlığın ne olduğunu din kardeşlerime bildirmek istedim ve Arabî dil ile, “İrşâd-üt-tâlibîn” kitabını yazdım. Bu kitap beş kısımdır. Birinci kısım, vilâyetin doğru olduğunu bildirmektedir. İkinci kısım, tasavvuf yolunda gözetilecek edeblerdir. Üçüncü kısım, rehberin gözeteceği edeblerdir. Dördüncü kısım, tasavvuf yolunda ilerlerken gözetilecek edeblerdir. Beşinci kısım, Allahü teâlâya yaklaşmayı ve yaklaştırmayı bildirmektedir. Birinci kısım: İslâmiyette vilâyet ve tasavvuf ilmi vardır. İnsanda zâhirî olgunluklar, üstünlükler bulunduğu gibi, batınî üstünlükler de vardır. Zâhirî üstünlükler, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp çıkardıkları bilgilere uygun olarak inanmak ve farzları vâcibleri, sünnetleri, müstehâbları yapmak ve haramlardan, mekrûhlardan, şüphelilerden, bid’atlerden sakınmaktır. Bâtınî üstünlükler insanın kalbinin, rûhunun yükselmesidir. Buhârî ve Müslim kitaplarında, Hazreti Ömer şöyle bildiriyor “Birgün, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir adam geldi. “İslâm ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Kelime-i şehâdet söylemek, hergün beş kerre namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yetince hacca gitmek” buyurdu. Soran kimse; “Doğru söyledin” dedi. Sormasına ve sonra, verilen cevapları tasdik etmesine biz dinleyiciler şaşırdık. Sonra; “Îmân ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Îmân; Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyâmet gününe ve hayrın ve şerrin Allahın takdîri ile, dilemesi ile olduklarına inanmaktır” buyurdu. Buna da; “Doğru söyledin” dedi. Sonra; “İhsan ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya, O’nu görür gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyor isen de O seni hep görmektedir” buyurdu. Sonra; “Kıyâmet günü ne zaman olacaktır?” diye sorunca; “Bunu senden daha çok bilmem” buyurdu. Sonra; “Kıyâmetin alâmetleri nedir?” diye sordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) kıyâmet kopacağı zamanın alâmetlerini bildirdi. Sonra bize dönerek; “Bunları sorup giden Cebrâil aleyhisselâm idi. Size dîninizi bildirmek için gelmişti” buyurdu. Bu hadîs-i Cibril’den anlaşılıyor ki: îmândan ve ibâdetlerden başka, “İhsân” denilen bir kemâl, bir üstünlük vardır ki, biz bu üstünlüğe “Vilâyet” diyoruz. Velîyi, Allahü teâlânın sevgisi kapladığı zaman, onun kalbi, sevgilisinin müşâhedesinde yok olur. Bu hâle “Fenâ-i kalb” denir. Bu müşâhede Allahü teâlâyı görmek değildir. Allahü teâlâ, bu dünyâda görülmez. Fakat velîde, Allahü teâlâyı görmüş gibi bir hâl olur. Bu hâl istemekle hâsıl olmaz. İşte Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmektir” buyurmakla, bu hâli haber vermiştir. İkinci olarak deriz ki: Hadîs-i şerîfte; “İnsanda bir et parçası vardır. Bu salih olursa, bütün beden sâlih olur. Fâsid olursa, bütün beden fâsid olur. Bu et parçası, kalbdir” buyuruldu. Bedenin sâlih olması için, kalbin sâlih olmasına, tasavvufcular “Fenâ-i kalb” demektedir. Kalb, Allahü teâlânın sevgisinde fânî olunca, kalbin bu fenâsı, komşusu olan nefse de te’sîr eder. Nefs, emmâreliğinden kurtulmaya başlar. “Hubb-i fillah” ve “Buğd-ı fillah” kazanır. Ya’nî Allahü teâlânın beğendiği şeyleri sever, Allahü teâlânın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi İslâmın ahkâmına uymak ister. “Kalbin sâlih olması için, îmândan ve amelden başka birşey var mıdır?” suâline şöyle cevap verir: Hadîs-i şerîfte; “Kalb sâlih olunca, beden de sâlih olur” buyuruldu. Bedenin sâlih olması, İslâmın ahkâmına yapışması demektir. Çok kimse vardır ki, kalbinde îmân var iken, İslâmın ahkâmına uymuyor, îmânı olup da, sâlih işleri az, bozuk işleri çok olanların Cehennemde azâb görecekleri bildirildi. Demek ki, kalbde îmân bulunması, bedenin sâlih olmasına sebep olmamaktadır. O hâlde kalbin sâlih olması, îmânlı olması demek değildir. Kalbin sâlih olması, hem îmânlı olması hem de bedenin sâlih işler yapmasıdır da denilemez. Çünkü, bedenin sâlih olmasını, yine bedenin sâlih olmasına sebep göstermek mantıksız bir söz olur. Bundan anlaşılıyor ki, kalbin sâlih olması, imân ve ibâdetten başka birşeyin kalbde bulunmaması demektir. Bu da tasavvufcuların “Fenâ-i kalb” dedikleri hâldir. Üçüncü olarak deriz ki: Eshâb-ı Kirâmın her birinin, Eshâb olmayan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları söz birliği ile bildirilmiştir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan İslâm âlimleri arasında, ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı Kirâmın ba’zılarının ilim ve amelleri kadar olanları çok vardır. Bundan başka, hadîs-i şerîfte; “Başkaları Allah rızâsı için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım sa’ arpanın sevâbına kavuşamazlar” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan bâtınî kemâllerinden dolayıdır. Onların bâtınları ya’nî kalbleri, Resûlullahın mübârek bâtınından nûr aldı. Bâtınları nûrlandı. Hazreti Ömer vefât edince, oğlu Abdullah; “İlmin onda dokuzu gitti” buyurdu. Orada bulunan gençlerin bu söze şaşırdıklarını görünce; “Sizin bildiğiniz fıkıh ve kelâm ilimlerini söylemiyorum. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kalbinden fışkırmış olan batın ilminin, ma’rifetin onda dokuzu gitti diyorum” dedi. Eshâb-ı Kirâmdan sonra gelen müslümanlar arasında bu batın nûruna kavuşanlar, hocalarının sohbetleriyle kavuştular. Onlar vasıtası ile, Resûlullahın mübârek kalbinden fışkıran nûrlara kavuştular. Bunların sohbetlerinde kavuşulan nûr, Resûlullahın sohbetinde kavuşulan kadar, elbet olamaz. Eshâb-ı Kirâmın üstünlükleri, işte buradan gelmektedir. Bundan anlaşılıyor ki, zâhirin kemâllerinden, ya’nî üstünlüklerinden başka, batının da kemâlleri vardır. Bu kemâllerin çeşitli dereceleri vardır. Böyle olduğunu şu hadîs-i kudsî de göstermektedir. Hadîs-i kudsîde, Allahü teâlâ buyurdu ki: “Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum çok nafile ibâdet de yapınca, bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, duâlarını kabûl ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur.” Allahü teâlânın böyle çok sevmesine sebep olan nafile ibâdetler, tasavvuf yolundaki çalışmalardır. Dördüncü olarak deriz ki: Bin seneden daha çok bir zamanda, dünyânın üç büyük kıt’asından gelmiş olan milyonlarca müslüman, tasavvuf yolunda çalışarak ve sâlihlerin sohbetinde bulunarak, kalblerinde bir hâl hâsıl olduğunu söylemiş ve yazmışlardır. Yalan birşey için böyle dehşetli bir sözbirliği olabileceğini kimse düşünemez. Bu sözbirliğini yapanların çoğunun hâl tercümeleri kitaplarda vardır. Hepsinin ilim, takvâ sahibi, sâlih kimseler oldukları meydandadır. Böyle olgun, iyi kimselerin yalan söyleyecekleri, olacak şey değildir. İşte, böyle milyonlarca temiz, olgun insan sözbirliği ile bildiriyorlar ki, herbiri kendi rehberinin sohbetinde bulunmakla, kalbleri Resûlullahın sohbetinde yayılan nûrlara kavuşmuştur. Herbiri; “Sâlihlerden birinin sohbetinde bulunarak, kalblerimizde îmândan ve fıkıh bilgilerinden başka bir hâl hâsıl oldu, Kalblerimizde bu hâl hâsıl olunca, Allah sevgisi ve Allahın sevdiklerinin sevgisi ve Allahü teâlânın emrettiği şeylerin sevgisi, kalblerimizi doldurdu. İyi işleri, ibâdetleri yapmak tatlı oldu. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru i’tikâdlar gönüllerimize yerleşti” demişlerdir. Kalblerde hâsıl olan bu hâl, elbet kemâldir, yüksekliktir. Kemâle sebep olan bir hâldir. Beşinci olarak deriz ki: Evliyânın kerâmetleri olur. “Kerâmet” Allahü teâlânın, âdeti dışında, ya’nî fen ve tabiat bilgilerinin dışında yarattığı harikulade şeyler demektir. Fakat, bir insanda, fen kânunları dışında şeyler bulunması, o kimsenin elbet bir velî olduğunu göstermez. Allahü teâlânın sevmediği kimselerde, hattâ kâfirlerde de, böyle âdet dışında, şaşılacak şeyler hâsıl olabilir. Kâfirlerde hâsıl olan âdet dışı şeylere sihir denir. Evliyâda kerâmet ile birlikte takvâ da bulunur. Takvâ, Allahü teâlâdan korkmak, O’nun emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Vilâyet; Şimdi evliyâlığın ne demek olduğunu bildirelim. Evliyâlık, Allahü teâlâya yakın olmak demektir. Fakat, insanların Allahü teâlâya yakın olması, iki türlü olur. Birinci yakınlık, Allahü teâlânın her insana yakın olmasıdır. Allahü teâlâ Kâf sûresinin 16. âyetinde meâlen; “Biz ona, boynundaki şahdamarından daha yakınız!” ve Hadîd sûresinin 4. âyetinde meâlen; “Her nerede olursanız olunuz, Allahü teâlâ sizinle beraberdir” buyurdu. İkinci yakınlık; Allahü teâlânın, insanların yalnız üstün olanlarına ve meleklere olan yakınlığıdır. Alak sûresinin son âyetinde meâlen; “Secde et ve Allahü teâlâya yaklaş!” buyuruldu. Yukarıda bildirdiğimiz hadîs-i kudsîde; “Kulum bana, nafile ibâdetleri de yaparak öyle yaklaşır ki, onu çok severim...” buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede ve hadîs-i kudsîde bildirilmiş olan yakınlık, yalnız seçilmiş üstün kimselerde hâsıl olur. Bu yakınlığa, “Vilâyet” ya’nî evliyâlık denir. Bu yakınlığa kavuşmak için, önce Ehl-i sünnet i’tikâdına uygun îmân etmek lâzımdır. İmrân sûresinin 68. âyetinde metilen; “Allahü teâlâ, imân edenleri sever” buyuruldu. Fakat, mü’minler arasında seçilmiş olanları daha çok sever. Her mü’mini sevmesine “Vilâyet-i âmme” denir. Seçilmiş mü’minleri çok sevmesine; “Vilâyet-i hâssa” denir. Yukarıda vazılı hadîs-i kudsîde bildirilmiş olan sevgi, işte bu sevgidir. Bu sevginin de dereceleri vardır. Şunu da bildirelim ki, Allahü teâlâ, insan aklı ile anlaşılamayacağı gibi, O’nun sıfatları da insanın aklı ile anlaşılamaz. Allahü teâlânın kendisi gibi ve sıfatlarının herhangi biri gibi, hiçbir şey yoktur. Bunun için, Allahü teâlânın insanlara olan her iki yakınlığı, insan aklı ile anlaşılamayan, bilinemeyen bir yakınlıktır. İki zamanın ve iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi değildir. Allahü teâlânın kullarına yakın olması, akıl ile düşünülen ve his organları ile anlaşılan yakınlıklar gibi değildir. Ancak ba’zı seçilmiş mü’minlere verdiği ma’rifet denilen ilim ile anlaşılabilir. Bu bilgiye “İlm-i huzûrî” denir. Bizim bilgilerimiz “İlm-i husûlî”dir. Allahü teâlânın, kullarına olan bu iki yakınlığı, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile bildirilmiş olduğundan, her ikisine de inanmamız vâcibdir. Allahü teâlânın bizleri gördüğüne inanmamız lâzım olduğu gibi, bize olan bu iki yakınlığına da inanmamız lâzımdır. Allahü teâlânın görmesi, fizik kânunları ile îzâh edilen, ışığın yarısıması ile olan görmek olmadığı gibi, O’nun bu iki çeşit yakınlığı da ölçü ile, metre ile, angstron ile bildirilen yakınlık değildir. Ba’zı hadîs-i şerîflerde; arşın, metre, karış, arpa boyu gibi birimler bildirilmesi, ölçü bildirmek için değil, azlık, çokluk bildirmek içindir. Vilâyet, Allahü teâlâ ile kul arasında olan, insanların anlayamayacağı bir hâl olduğuna göre, bunu niçin yakınlık sözü ile anlatmışlardır? sorusuna cevap verebilmek için, önce iki şeyi bildirmek lâzımdır: 1- Evliyâya hâsıl olan keşf ve herkesin gördüğü rü’yâlar, bir şeyin misâlinin, hayâl aynasında görünmesidir. Uykuda iken olursa, rü’yâ denir. Uyanık iken olunca, “Keşf denir. Hayâl aynası, ne kadar çok saf, temiz ise, keşf ve rü’yâ, o kadar doğru ve güvenilir olur. Bunun içindir ki, peygamberlerin “aleyhimüsselâm” rü’yâları, tam inanılacak ve güvenilecek “Vahy”dir. Çünkü, peygamberlerin hepsi ma’sûmdurlar. Ya’nî hiç yanılmazlar. Hayâlleri çok saf, temizdir. Bâtınları, ya’nî kalbleri tertemizdir. Evliyânın rü’yâlarının çoğu da böyledir. Doğru olur. Çünkü Eshâb-ı Kirâmda olduğu gibi, doğrudan doğruya veya Eshâbdan sonra gelenlerde olduğu gibi, rehberleri vâsıtası ile, Resûlullahın sohbetinde kazanılan nûrlar ile ve O’nun emirlerine uymak ile, evliyânın hayâlleri temizlenmiş ve kalbleri cilâlanmıştır. Celâleddîn-i Rûmî, bu inceliği Mesnevî’sinde ne güzel anlatıyor. Beyt: Evliyâyı avlayan hayâller bilir misin nedir? Hüdâ bostanı güzellerinin görüntüleridir!” Peygamberlere uymaları sayesinde, evliyânın bâtınları cilalanır, parlak ayna gibi olur. Ba’zan bâtınlarının eski zulmetleri, kara lekeler gibi meydana çıkıp, hayâl aynaları bulanır. Keşf ve rü’yâlarında yanlışlık olur. Bu bulanıklık, ba’zan haram veya şüpheli birşey yaparak veya haddi aşarak, ba’zan da câhillerden, sapıklardan bulaşarak hâsıl olur. Câhillerin, günah işleyenlerin rü’yâları çok kerre yanlış olur. Bâtınları zulmetli olduğundan çok yanılırlar. 2- Allahü teâlânın yarattığı şeylerin hepsine “Alem” denir. Üç türlü âlem vardır. “Âlem-i şehâdet”, bildiğimiz madde âlemidir. “Âlem-i ervah”, maddî olmayan, ölçüsüz olan rûh âlemidir. “Âlem-i misâl”de maddeli ve maddesiz hiçbir şey yoktur. Âlem-i misâlde, birinci ve ikinci âlemde bulunan herşeyin ve Allahü teâlânın hattâ düşüncelerin ve ma’nâların misâlleri vardır. Allahü teâlânın misli yoktur. Misâli vardır denildi. Bir şeyin kendisine ve sıfatlarına benzeyen başka bir şeye, birinci şeyin misli denir. Allahü teâlânın kendinin ve sıfatlarının misli yoktur, olamaz. Birşeyin kendine değil, yalnız sıfatlarına benzetilen başka şeye, birinci şeyin misâli denir. Meselâ, güneşe pâdişâh denir. Pâdişâh, güneşin misâli olur. Nûr sûresi 35. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın mü’minin kalbindeki nûru, fener içindeki mum gibidir” buyurulmuştur. Bir hadîs-i şerîfde; “Öyle bir Hakimdir ki, bir ev yapmış, içini maddelerle doldurmuştur” buyurularak, Allahü teâlâya misâl bildirilmiştir. Yûsuf aleyhisselâm, kıtlık senelerini za’îf sığırlar gibi, bolluk senelerinde, semiz sığırlar ve buğday başakları gibi rü’yâda gördü. Buhârî kitabında bildirilen bir hadîs-i şerîfde; “Rü’yâda gördüm ki, çok kimseler yanıma geldi. Üzerlerinde gömlek vardı. Kiminin gömleği göğsüne kadar, kiminin daha aşağı idi. Ömer’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Gömleği yerlere kadar uzundu” buyurdu. Ma’nâsını sordular. Gömlek, ilim demektir buyurdu. Bu âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, misli olmayan ve madde olmayan şeylerin misâlleri rü’yâda ve keşf yolu ile görülebilir. Yukarıdaki iki açıklama öğrenildikten sonra deriz ki, vilâyet denilen, bilinmeyen bir hâl vardır. Bu hâl keşf yolu ile âlem-i misâlde, iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi görünmektedir. Vilâyet hâli ilerledikçe, keşf de, Allahü teâlâya doğru yürümek gibi, yahut O’nun sıfatlarının birinden ötekine gitmek gibi görünmektedir. Evliyânın bilinmeyen hallerindeki değişmeler, Âlem-i misâlde böyle göründüğü için, bu hâllere, “Kurb-i ilâhî” ve değişmelerine de, “Seyr-i ilallah” ve “Seyr-i fillah” gibi isimler verilmiştir. Tasavvuf yolunda “Fenâ” hâsıl olunca, geriye dönülmez. Geri dönenler fenâdan önce dönmüşlerdir. Bu fakîr (ya’nî Senâullah hazretleri) bunu, Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesinin meâli olan; “Allahü teâlâ îmânınızı gidermez. O, kullarına çok acıyıcıdır”dan anlamaktayım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kullarının îmânlarını geri almaz. Fakat, âlimleri yok ederek ilmi giderir.” Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki, Allahü teâlâ, hakîki îmânı ve bâtın ilmini geri almaz. (Bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, Eshâb-ı Kirâmın hiçbirinin, sonradan mürted olmadığının şahididir. Çünkü, hepsinin îmânı, hakîki idi. Ehl-i sünnet düşmanları, bu inceliği bilselerdi, Eshâb-ı Kirâmın hiçbirine dil uzatamazlardı.) Tam takvâ, ancak evliyâda hâsıl olur. Hased, kin beslemek, kibir, riya, şöhret ve benzeri nefsin kötülükleri büsbütün gitmedikçe, tam takvâ hâsıl olamaz. Bunların büsbütün gitmeleri için de, “Fenâ-i nefs” ya’nî nefsin fânî olması lâzımdır. Allahı sevmek, başka şeyleri sevmekten daha çok olmadıkça, hattâ kalbde Allahdan başka şeylerin sevgisi yok olmadıkça, kâmil îmân ve tam takvâ elde edilemez. Bu da, ancak “Fenâ-i kalb” ile hâsıl olur. Fenâ-i kalb için, hadîs-i şerîfde; “Kalbin sâlih olması” denildi. Buhârî ve Müsiim kitablarında bildirilen hadîs-i şerîfde; “Bir mü’min beni ana-babasından ve çocuklarından ve herkesten daha çok sevmedikçe, onan îmânı kâmil olmaz” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde; “Üç kimse imânın tadını bulur: Allahı ve Resûlünü herşeyden daha çok sever. Yalnız Allahın sevdiği kimseleri sever, îmâna kavuştuktan sonra, kâfir olmaktan korkması, ateşte yanmak korkusundan daha çok olur” buyuruldu. Râbi’a hazretleri, bir elinde su dolu, öteki elinde ateş dolu bir kap götürüyordu. “Böyle nereye gidiyorsun?” dediklerinde; “Cehennem ateşini söndürmeğe ve Cenneti yakmağa gidiyorum. Böylece müslümanları Allahü teâlâya, Cehennem korkusu ve Cennete kavuşmak arzusu ile ibâdet etmekten kurtarmak istiyorum” dedi ki, evliyâlık da böyledir. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Eshâbıma ikram ediniz!” buyurdu. Allahü teâlâ da, Hucurât sûresinde meâlen; “İkrama lâyık olanınız, ittikâsı çok olanınızdır” buyurdu. Bunun için, İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, bu ümmetin en üstünleri ve en müttekîleridir. Çünkü, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, Allahın Resûlünün sohbetlerinde bulunmakla, vilâyet makamlarının en ilerisine vardılar. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 101. âyetinde meâlen; “Îmânları ileride olanlar ve hicrette önde olanlar” buyurarak, Eshâb-ı Kirâmı övüyor. Vâkıa sûresinin 10. âyetinde meâlen; “Îmânları ileride olanlar, Allahü teâlâya yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir” buyurdu. Batının kemâle kavuşması için, tasavvuf yolunda çalışmak vâcibdir. Allahü teâlâ, İmrân sûresinin 102. âyetinde meâlen; “Ey mü’minler! Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden tam olarak sakınınız!” buyurdu. Ya’nî zâhirdeki işlerde ve bâtındaki ahlâk ve akâidde, Allahü teâlânın beğenmediği hiçbir şey kalmasın! Bu âyet-i kerîmedeki emr, vâcib olduğunu göstermektedir. Tam takvâ, ancak vilâyet ile elde edilebilir. Nefsin, yukarda yazdığımız kötülükleri haramdır. Bu kötülükler temizlenmedikçe, tam takvâ elde edilemez. Bunlar da, nefsin fenâsı ile temizlenebilir. Takvâ, günahlardan sakınmak demektir. Buna hadîs-i şerîfde; “Bedenin sâlih olması” denildi. Bedenin sâlih olması için de, kalbin sâlih olması lâzımdır. Kalbin sâlih olmasına, tasavvufçular “Fenâ-i kalb” demişlerdir. Vilâyet, kalbin ve nefsin fâni olmaları demek olduğunu bildirdik. Tasavvuf âlimleri buyuruyor ki, vilâyet yedi derecedir. Beşi, âlem-i emrden olan kalb, rûh, sır, hafi, ahfâ adındaki beş latifenin fâni olmalarıdır. Altıncısı nefsin fâni olmasıdır. Yedincisi, bedendeki maddelerin fâni olmasıdır. Beden maddelerin fâni olmasına “Bedenin sâlih olması” adı verildi. Takvâ, yalnız nafile ibâdet yapmakla elde edilmez. Takvâ, farzları ve vâcibleri yapmak ve haramlardan sakınmak demektir. İhlâs ile yapılmayan farzların, vâciblerin hiç kıymeti yoktur. Allahü teâlâ, Zümer sûresinin 2. âyetinde meâlen; “Allaha ihlâs ile ibâdet et! İbâdet, ancak O’na yapılır” buyurdu. Haramlardan kaçınmak da, fenâ-i nefs olmadan hâsıl olamaz. Görülüyor ki, vilâyetin kemâllerine kavuşmak, farzları yapmakla olur. Fakat, vilâyete kavuşmak, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Dilediğine verir. Çalışmakla elde edilemez. Allahü teâlâ, insanlara güçleri yeten şeyleri emretmiştir. Tegâbün sûresinin 16. âyetinde meâlen; “Allahın yasak ettiği şeylerden, gücünüz yettiği kadar perhiz ediniz” buyuruldu. Görülüyor ki, elden geldiği kadar çalışmak lâzımdır. Vilâyetin dereceleri sonsuzdur. Sa’dî Şîrâzî, Gülistan kitabında; Onun güzelliği sonsuz, Sa’dî’nin sözü uçsuz, Hasta içmekle doymaz, deryanın suyu azalmaz! beyti ile bunu anlatmaktadır. Bunun gibi, takvâ dereceleri de sonsuzdur. Hadîs-i şerîfde; “Allahı en iyi tanıyanınız ve O’ndan en çok korkanınız benim” buyuruldu. Bir kimse, vilâyet derecelerinde yükseldikçe, Allahdan korkusu da artar. Hucurât sûresinin 13. âyetinde meâlen; “Allahü teâlâ indinde en yükseğiniz, O’ndan en çok korkanınızdır” buyuruldu. Takvâ dereceleri sonsuz olduğundan, vilâyet derecelerinde ilerlemek için, her zaman çalışmak vâcibdir. Batın ilminin artmasını istemek her vakit farzdır. “Sevgili peygamberim! Sen hep, yâ Rabbî benim ilmimi arttır duâsını söyle!” meâlindeki Tâhâ sûresi 114. âyet-i kerîmesi, böyle olduğunu bildirmektedir. Bir velînin, kavuştuğu derecede kalması, yükselmek istememesi haramdır. Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyuruyor ki: “Allah yolunda edeb lâzımdır edeb! Ölünceye dek, taleb gerektir taleb, Deniz dolusu ağzına dökseler de, Hiç doymamak, hep su aramak gerek!” Celâleddîn-i Rûmî de: “Kardeşim, bu yolun yoktur sonu, Çok gitsen de, yine yürümeli!” buyurdu. Hâce Muhammed Bâkî-billah: “Ne kadar çok içirsen de bana, Ateşim artıyor senden yana!” buyurdu. Bâtında yükselmeğe çalışmak vâcib olduğu için, rehber aramak da vâcib olmaktadır. Çünkü, rehber arada olmaksızın Allahü teâlâya kavuşmak, çok az kimseye nasîb olmuştur. Bunun için, Celâleddîn-i Rûmî: “Rehberden başka yoktur insanı çeken, Bir rehber ara, ona sarıl pek muhkem!” buyurdu. Fakat, yalancı rehberlere aldanmamalıdır. Rehberin alâmeti, Ehl-i sünnet i’tikâdında olması ve İslâm ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslâm ahkâmına uygun olmayan kimse, havada uçsa da, rehber olamaz. Kehf sûresinin 28. âyetinde meâlen; “Kalbi bizi zikr etmekten gâfil olan, nefsinin arzuları peşinde koşan ve hareketlerinde İslâmın dışına taşan kimseye itaat etme!” buyurdu. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, nefse uymak, kalbin gâfil olmasını gösterir. Bedenin bozuk olması, ya’nî günah işlemek, kalbin bozuk olmasını göstermektedir. (Günah işleyenler ve ibâdet etmeyenler, müslümanları aldatmak için; “Sen kalbe bak, kalbimiz temizdir. Allah kalbe bakar” diyorlar. Onların böyle konuşmalarının yanlış ve bozuk olduğunu, bu âyet-i kerîme göstermektedir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîf de, günah işleyenlerin bu gibi sözlerini yalanlamaktadır. “Allah dışınıza bakmaz. Kalbinize ve niyetinize bakar” hadîs-i şerîfi, ibâdet yapanlar, hayr işleyenler içindir. Ya’nî, ibâdetin kabûl olması için, Allah rızâsı için yapılması lâzımdır.) Rehberin ikinci alâmeti, hadîs-i şerîfde bildirilmiştir ki, onunla konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamağa sebep olur. Allahdan başka herşey kalbe soğuk gelir. İmâm-ı Nevevî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) evliyânın alâmetleri sorulunca; “Onlar görülünce, Allah hatırlanır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi İbn-i Mâce de bildirmektedir. İmâm-ı Begavî’nin haber verdiği hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlâ buyurdu ki, ben zikr olunduğum zaman evliyâm hatırlanır. Onlar zikr olununca da, ben hatırlanırım” buyurulmuştur. Fakat, Allahı hatırlamak için velî ile bağlılık lâzımdır. Velîyi inkâr eden, velî olduğuna inanmayan, ona bağlı değildir. İnanmıyan, bu ni’mete kavuşamaz. Beyt: Allahın nasîb etmediği kimse, Feyz alamaz Peygamberi de görse! Her velîde böyle te’sîr vardır. Ba’zısında daha kuvvetli te’sîrler olur ki, talebeyi çekerek tasavvuf yolunun yüksek derecelerine çıkarırlar. Bunlara “Kâmil ve mükemmil” denir. Câhiller ve yalancılar, ilk görmekte ve birkaç görüşmekte velîyi tanıyamaz. Bunların, güvendikleri kimselerden sorup anlamaları lâzımdır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin 43. âyetinde ve Enbiyâ sûresinin 7. âyetinde meâlen; “Bilmediklerinizi bilenlerden sorup öğreniniz!” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Cehâletten kurtulmanın yolu, bilenlerden sorup öğrenmektir” buyuruldu. Rehber olarak tanınan bir kimsenin yanında yıllarca bulunup da, kalbinde bir değişiklik hâsıl olmayan kimse, onun yanından ayrılmalıdır. İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî buyuruyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) vefât edince, Eshâb-ı Kirâm sıra ile dört halîfeyi seçtiler. Halîfe seçmek, yalnız dünyâ işlerini düzene koymak için değildi. Bâtınlarını kemâle getirmek için de, seçmişlerdi. Evliyâ ölünce, onun feyz vermesi kesilmez. “Feyz almak için hep diri olanı aramak lâzım mıdır?” sorusuna şöyle cevap veririz: Evliyâ ölünce, feyz vermesi bitmez. Hattâ artar. Fakat, nâkıs olanların, kendilerini kemâle erdirecek kadar, meyyitten feyz almaları pek az nasîb olur. Velîden, öldükten sonra alınan feyz, diri iken alınan kadar olsaydı, Medine’de yaşayan müslümanların, bu zamana gelinceye kadar, hepsinin Resûlullahdan feyz alarak, Eshâb-ı Kirâm derecesinde olmaları lâzım gelirdi. Kimsenin rehber aramasına lüzum kalmazdı. Çünkü rehberden feyz alabilmek için, feyz alan ile feyz veren arasında bağlılık lâzımdır. Rehber ölünce, bu bağlılık kalmaz. Evet, fenâ ve bekâya kavuştuktan sonra, bâtınları arasında bağlılık hâsıl olup, kabrden de, çok feyz alınabilir ise de, bu feyz de, diri iken alınan feyz kadar olamaz. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Hiçbir velî, gaybı bilmez. Allahü teâlâ keşf veya ilham ile bildirirse, ancak onu söyleyebilir. Evliyâ gaybı bilir diyen imansız olur. Evliyâ, yok olan şeyi var edemez. Var olanı yok edemez. Kimseye rızk veremez. Çocuk veremez. Hastalığı gideremez. A’râf sûresinin 188. âyetinde meâlen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara söyle ki, kendime fâide ve zarar vermeğe gücüm yetmez. Ancak Allahın dilediği olur” buyuruldu. Allahü teâlâdan başkasından yardım beklemek caiz değildir. Fâtiha sûresinde meâlen; “Ancak sana ibâdet eder, senden yardım bekleriz” dememizi emr etmektedir. “İyyâke” yalnız sana mahsûstur demektir. Bunun için, evliyâya adak yapmak caiz olmaz. Çünkü, nezr (adak) yapmak ibâdettir. Evliyâdan birine nezr yapan kimsenin, bu nezrini yerine getirmemesi lâzımdır. Çünkü, elden geldiği kadar, günahtan kaçınmak vâcibdir. Mezar etrâfında saygı için dönmek caiz değildir. Çünkü, Kâ’be etrâfında dönmeğe benzemektedir ki bu dönmek ya’nî, Ka’be’yi tavaf etmek namaz kalmak gibi ibâdettir. Peygamberlerin ve velilerin dirilerine ve ölülerine duâ etmek, kendiliğinden birşey yapmasını istemek câiz değildir. Hadîs-i şerîfte, “Duâ ibâdettir” buyuruldu. Mü’min sûresinin 60. âyetinde meâlen; “Bana duâ ediniz! Duânızı kabûl ederim. Kibr edip bana ibâdet etmek istemeyenler, zelîl olarak Cehenneme gideceklerdir” buyuruldu. Câhiller; “Yâ Abdülkâdir-i Geylânî, yâ Şemseddîn Pâni-püti, (ya Tezveren Dede), Allah için bana şunu ver” diyorlar. Böyle söylemek şirktir, küfürdür. “Yâ Rabbî. Abdülkâdir-i Geylânî hürmeti için bana şunu ver! Seyyidet Nefise hürmetine hastama şifâ ver!” demelidir. Allahü teâlâya böyle duâ etmek caizdir ve fâidelidir. A’râf sûresinin 193. âyetinde meâlen; “Allahdan başka her kime duâ ederseniz, onlar da, sizin gibi kuldur. Kimseye yardım edecek güçleri yoktur.” buyuruldu. “Bu âyet-i kerîme kâfirlerin putlarına tapınmalarının şirk olduğunu bildirmek için gelmiştir. Evliyâyı putlara benzetmek doğru mudur?” Sorusuna da şöyle cevap veririz: Âyet-i kerîmede, Allahdan başka buyuruldu. Allahdan başka herşey demektir. Evet, hadîs-i şerîfde; “Peygamberleri zikr etmek ibâdettir. Sâlihleri zikr etmek günahlara keffârettir. Ölümü zikr etmek sadaka vermek gibidir. Kabri zikr etmek, sizi Cennete yaklaştırır.” buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, Ebû Nasr Deylemî’nin “Müsned-ül-firdevs” kitabında yazılıdır. “Ali’yi zikr etmek ibâdettir” hadîs-i şerîfini de Deylemi bildirmektedir. Bu hadîs-i şerîflerdeki zikr etmek, onların yüksek mertebelerini, hâllerini, güzel huylarını hatırlamak, söylemek demektir. Böylece bunları sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, bunlar gibi olmağa çalışmalı. Yalnız ezanda ve ikâmette, Allahü teâlânın ismi yanında Muhammed aleyhisselâmın ismini de zikr etmek ibâdettir. İnşirah sûresi 4. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Senin için, senin zikrini yükselttik” buyuruldu. Bu yükseltmek, yalnız Muhammed alayhisselâm içindir. Bir kimse; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” dedikten sonra, Ali veliyyullah” dese, bu kimse ta’zir olunur. Ya’nî cezâlandırılır. Muhammed aleyhisselâmın ismini zikr etmek de, yalnız dinimizin bildirdiği yerde farz olur. Meselâ; “Yâ Muhammed, yâ Muhammed!” diyerek tesbih çekmek câiz değildir. İsmet, Peygamberlere mahsûstur. İsmet demek, bilerek ve bilmiyerek, büyük ve küçük hiçbir günah işlememek demektir. Evliyâda ismet vardır. Ya’nî günah işlemezler demek küfr olur. Eshâb-ı Kirâmın hepsi, evliyânın hepsinden daha yüksektirler. Tâbiînin büyüklerinden olan Abdullah bin Mübârek hazretleri dedi ki, “Hazet-i Muâviye’nin, Resûlullah’ın yanında bindiği atın burnuna giren toz, Veysel Karânî’den ve Ömer bin Abdülazîz’den daha hayırlıdır.” Evliyânın kabirlerini yüksek yapmak, onlara saygı için üzerlerine türbe yapmak, yanında ziyâfet vermek, kabirlerinde kandil, mum yakmak bid’attir. Kimisi haram, kimisi mekrûhtur. Resülullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Ali’yi göndererek, kâfirlerin yüksek mezarlarını yıktırdı ve resimleri yok ettirdi. (Evliyâ öldükten sonra da, kendilerini sevmek, hürmet etmek lâzımdır. Böylece, rûhlarından feyz alınır, istifâde olunur, insanın kalbi temizlenir. Ziyârete gelenlerin, bir velî mezârı olduğunu anlayarak, saygı göstermeleri için ve ziyâret edenin soğuktan, sıcaktan, yağmurdan, yırtıcı hayvanlardan korunması için, evliyânın kabirleri üzerine türbe yapmak caiz hattâ lâzımdır. Türbe, velî için değil ziyârete gelen diriler için yapılmaktadır.) Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabrini ziyâret etmek için sünnet şöyledir: Abdestli olmalı, Resûlullaha salevât getirmeli, önceden yapmış olduğu, namaz, sadaka, oruç, Kur’ân-ı kerîm okumak gibi hayırlı işlerin sevâbını O’na bağışlamalı, gönlü uyanık olmalı, O’nu sevmeği ve sünnetine uymağı, Allahü teâlâdan dilemelidir. Eğer, ziyâret ettiği kabir, mensûb olduğu velînin kabri ise kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkarıp, ondan feyz almağı beklemelidir. Kabir başında Kur’ân-ı kerîm okumak caizdir. Dünyalığa, mala, şöhrete kavuşmak, saygı toplamak için rehberlik yapanlar, şeytanın vekîlleridir. Müseylemet-ül-kezzâb gibidirler. Evliyânın, Allahü teâlâdan kendilerine gelen ni’metleri haber vermeleri, bulundukları yüksek dereceleri talebelerine bildirmeleri caizdir. Hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlânın verdiği ni’metleri bildirmek, bunlara şükretmek olur” buyuruldu. Öğünmek haramdır. Kendindeki iyilikleri, ni’metleri, kendinden bilirse, Allahü teâlânın verdiğini düşünmezse, öğünmek olur. Ya’nî “Tezkiye-i nefs” olur. Bu ni’metlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Kendinin kusurlu olduğunu düşünürse, şükr olur. İnsanların Allahü teâlâya yaklaşması, ancak Allahü teâlânın çekmesi ile olur. Eğer, vasıtasız doğrudan doğruya çekerse, “İctibâ” denir. Vâsıta ile çekmesi, iki türlü olur ibâdet yapmak ve riyâzet çekmek vâsıtası ile çeker. (Tasavvuf yolundaki vazîfelerin te’sîrleri tecrübe edilmiş olduğu için, bu nafile ibâdetleri yapmak tercih edilmektedir.) Buna “Sülûk” denir. Yâhud bir rehberin sohbeti vâsıtası ile “Cezb” eder. Bütün bu çekişlerin asıl sebebi, insanın kendi kabiliyetidir. Bu kabiliyetleri, insana yaratılışta verilir. İnsanların kabiliyetleri, istidâtları başka başkadır. İnsanın Allaha yaklaşmasına en büyük mâni, nefsinin şehvetleri ile bedenin ihtiyâç ve kötülükleridir. İkinci mâni, “Âlem-i emr” latifelerinin kendilerinden ve Rablerinden gâfil olmalarıdır. İnsanı Allahü teâlâya yaklaştıran ibâdetleri, riyâzetleri de, bir rehberin göstermesi lâzımdır. Riyâzet ve ibâdet yapmakla, hem nefs ve beden tezkiye bulur. Ya’nî kötülüklerden temizlenirler. Hem de, Âlem-i emrden olan latifeler, beden maddelerinden ve nefsten bulaşmış olan zulmetlerden tasfiye olur. Gafletten kurtulurlar. Tasavvuf yollarının çoğunda, önce sülûk yapılır. Önce, iki mâni ortadan kaldırılır. Böylece, Âlem-i emrin beş latifesi saf olur ve nefs “Makâmât-i aşere” denilen güzel huylarla bezenir. Bundan sonra, rehber sâliki Allahü teâlâya cezb eder. Bu sâlike “Sâlik-i meczûb” denir. Böyle ilerlemesine “Seyr-i afakî” denir. Çünkü, rehber sâlikin temizlenmesini Âlem-i misâlde görerek anlar. Bu seyr çok güçtür ve uzun sürer. Allahü teâlâ Behâüddîn-i Buhârî’ye sülûkten önce cezb yapmasını ilham eyledi. Önce teveccüh ederek, her latifede zikr yaptırırlar. Her latifede fânî olurlar. Buna “Seyr-i enfüsî” denir. Seyr-i afakînin çoğu da, bununla birlikte hâsıl olur. Sonra, nefsi ve bedeni temizlemek için riyâzet yaptırılır. Bu sâlike, “Meczûb-i sâlik” denir. Bu seyr kolay ve çabuk olur. Nâkısların, câhillerin kendiliklerinden yaptıkları ibâdetlerle, terakkileri pek az olur veya hiç olmaz. Çünkü, bunların ibâdetlerinin sevâbı pek azdır. Elli sene ibâdet ile vilâyetin en aşağı derecesine yetişebilirler. O hâlde, yalnız mücâhede ve riyâzet ile vilâyet elde edilemez, ibâdetlerin, riyâzetlerin ancak sünnete uygun olanları fâidelidir. Bunun için, bid’atlerden sakınmak şarttır. Hadîs-i şerîfde; “Amelsiz söz kabûl olmaz. Niyetsiz amel kabûl olmaz. Sünnete uygun olmazsa, hiçbiri kabûl olmaz” buyuruldu. Ya’nî, hiçbirine sevâb verilmez. İbâdetlerin, riyâzetlerin, güç ve sıkıntılı olması değil, sünnete uygun olmaları lâzımdır. “Çok sıkıntılı riyâzetler çekenlerin çok ilerledikleri, hârikalar gösterdikleri görülüyor. Buna ne dersiniz?” suâline şöyle cevap veririz: Riyâzet çekerek, çeşitli hârikalar göstererek, dünyâ işlerinde menfaat elde edilebilir. Eski Yunan filozofları ve Hind papazları böyle yaparlardı. Allah adamları, bunlara kıymet vermez. Nefsi kötülüklerden kurtarmak, şeytanı öldürmek, ancak sünnete uymakla mümkündür. “Yukarıdaki cevâba göre, yalnız riyâzet yapılan tasavvuf yollarında kimsenin velî olmaması lâzım gelir. Buna ne dersiniz?” suâline de şöyle cevap veririz: Tasavvuf yollarının hepsi sünnete uymaktadır. Ba’zılarına bid’at karışmış ise, başka işlerinde sünnete uymaları, bu bid’atin zararını giderebilir. Bunlara bid’at karışması, ictihâdlarında hatâ ettikleri içindir. Müctehidin hatâsı affolunur. Câhillerin, yalancıların hatâsı böyle değildir. Bunlar hep zarardadırlar. Nâkıs ve kâmil herkes, daha kâmil olandan, daha çok feyz alabilir. Vilâyet ancak kâmilin sohbeti ile elde edilebilir. Nâkıslar, câhiller, “îctibâ” ile çekerek vilâyete kavuşduramaz. Çünkü, bunların Hak teâlâ ile münâsebetleri yoktur. Kâmil olan rehberin zâhirî halk ile, bâtını Hak ile olduğu için, Allahü teâlâdan aldığı feyzi, insanlara vererek, onları vilâyete kavuşdurur. İsrâ sûresinin 95. âyetinde meâlen; “Eğer yeryüzünde melekler olup yürüselerdi, onlara gökten peygamber olarak elbette melek gönderirdim” buyuruldu. Bunun içindir ki, Resûlullahın vefâtından sonra, görünüşde kendisi ile münâsebet kalmadığı için, herkes Kabr-i se’âdetten feyz alamaz oldu. Resûlullahın vârisleri olan âlimlerden, rehberlerden feyz alındı. Çünkü hadîs-i şerîfde; “Zâhir ve bâtın bilgilerinde âlim olanlar, peygamberlerin vârisleridirler” buyuruldu. Kemâle yetişen, velî olan kimse, Allahü teâlâdan vasıtasız feyz alabilir, ibâdet yapmakla da yükselir. “Secde et ve Allaha yaklaş” meâlindeki âyet-i kerîme bunu bildirmektedir. Bu velî, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ve evliyânın kabirlerinden de feyz alabilir. Peygamberlerin insandan gönderilmesi, sohbette hâsıl olan te’sîr içindir. Çünkü, i’tikâd ve fıkıh bilgileri meleklerden de öğrenilebilir. Cibril hadîsi bunu göstermektedir. Çünkü, Resülullah; “Bu gelen Cebrâil idi. Size dîninizi öğretmek için gelmişti” buyurdu. Sohbetin te’sîri için, yol göstericilerden feyz alabilmek için, arada tam münâsebet (tanımak ve sevmek) bulunması lâzımdır. Vilâyet elde etmek için de, bu te’sîr lâzımdır. Az kimse vardır ki, istidâdları çok kuvvetli olup, Peygamberin veya bir velînin rûhundan feyz alarak, vilâyet mertebesine kavuşurlar. Bunlara “Üveysî” denir. Eshâb-ı Kirâmın sohbeti de, feyz verdi. Fakat bir sohbet yetişmezdi. Çok defa sohbet etmek lâzım idi. Sonra gelen evliyânın sohbetleri, ancak riyâzet çekmekle birlikte te’sîr etti. Allahü teâlâ, insanlarda kendine yaklaşmak ve kendini tanımak istidâdını yarattı. Bu istidâdın miktarı herkeste başkadır. Farzları, vâcibleri yaptıktan ve haramlardan, şüphelilerden kaçtıktan sonra, nafile ibâdetlerin en te’sîrlisi zikrdir. Her zaman Allahü teâlâyı zikretmelidir. Hadîs-i şerîfde: “Cennettekiler, ençok, dünyâda Allahü teâlâyı zikretmeden geçirdikleri zamanlar için üzülürler” buyuruldu. Fenâ-i nefs hâsıl olmadan önce, diğer nafile ibâdetleri yapmakla ve Kur’ân-ı kerîm okumakla Allahü teâlâya yaklaşılamaz. Bâtını temizlemedikçe, bunlarla terakki olmaz. Batını temizlemek, Allahı zikr etmekle olur. Hadîs-i şerîfde; “Zikrin en iyisi, Lâ ilahe illallah’tır” buyuruldu. Bunun için boş zamanlarda hep bu “Kelime-i tevhîd”i okumalıdır. Bundan sonra kalan zamanlarda, âhıret adamları ile, sâlihlerle görüşmeli, sohbet etmelidir. Sâlih kimse bulamazsa, mürtedlerle, bid’at sahibleri ile, fâsıklarla arkadaşlık etmemeli, bunlarla oturmamalıdır. Haram işleyenlere “Fâsık” denir. Sâlih kimselerin kitaplarını okumalıdır. Din câhilleri ile, dünyâya düşkün olanlarla ve mezhebsizlerle görüşmemelidir. Bunlarla görüşmek, insanın bâtınını (kalbini, rûhunu) harâb eder. Evliyânın sohbetinde bulunmak, zikrden ve diğer nafile ibâdetten daha fâidelidir. Eshâb-ı Kirâm, birbirlerini görünce; “Biraz benimle otur. İmânımı tâzeliyeyim” derlerdi. Celâleddîn-i Rûmî buyuruyor ki: “Evliyâ yanında geçen az zaman, Faidelidir yüzyıllık takvâdan! Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr buyuruyor ki: “Kılınabilir her zaman nafile namaz, Bizim sohbetimiz bir daha bulunamaz!” Birisine; “Bâyezîd’in sohbetinde bulun!” dediler. “Ben her ân Rabbimin sohbetindeyim” dedi. “Bâyezîd’in sohbeti sana daha fâidelidir” cevâbını verdiler. Ya’nî, cenâb-ı Hakdan, O’na bağlılığın ve istidâdın kadar feyz alabilirsin. Bâyezîd’in sohbetinde ise, onun yüksek derecesine uygun feyzlere kavuşursun demek istediler. Kötü arkadaşlarla hiç görüşme, O, zehirli yılandan da fenâdır! Yılan alır insanın canını, O alır canını, îmânını! Senâullah-i Pâni-püti hazretlerinin “Tefsîr-i Mazharî”sinin bazı kısımları şöyledir: Müttekî, kendisine âhırette zarar verecek olan; şirk, günah ve mâlâya’nî (fâidesiz şeyler) ile meşgûl olmaktan alıkoyan herşeyden sakınan kimsedir. Mâlâya’nîden ve Allahü teâlânın zikrinden alıkoyacak şeylerden sakınmak, takvânın en yüksek derecesidir. İbn-i Ömer buyurdu ki: “Takvâ, kendini hiçbir kimseden daha hayırlı görmemektir.” Nu’man bin Beşîr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu İd: “Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır. O sâlih (iyi) olunca bütün beden (a’zâlar) iyi olur. O bozuk olunca, bütün beden bozuk olur. Dikkat ediniz! O (et parçası), kalbdir.” Tasavvuf ehli, bu hadîs-i şerîfdeki kalbin salâhını (iyi olmasını) Fenâ-ül-kalb (kalbin fenâ bulması) ta’biri ile ifâde etmiştir. Kalb bu mertebeye gelince, iyi işler yapar, harama düşmek korkusu ile şüpheli şeylerden sakınır. Şehr bin Havşeb ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “Müttekî; mahzurlu olan bir şeyi yapmamak için, mahzurlu olmayan şeyi bile terkeden kimsedir.” Harama düşmemek için şüpheli olan şeyleri terkeden kimse, namusuna ve dînine şüphe getirecek şeylerden kendisini muhafaza etmiş olur. Şüphelilerin içine düşen kimse harama düşer. Onun durumu; yasak olan korunun kenarında sürülerini otlatan ve sürülerinin o yasak olan koruya girmesi pek yakın olan çobanın durumuna benzer. Günah işlemekle kalbin kararması: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mü’min günah işlediği zaman, kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer tövbe eder, o günahtan vaz geçer ve Allahü teâlâdan affını isterse, o siyah leke gider ve kalbi parlar. Eğer günah işlemeye devam ederse, siyah nokta büyür ve kalbini kaplar.” Nitekim Kur’ân-ı kerîmin, Mutaffifîn sûresinin 14. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Hayır (onların zannettikleri gibi değil)! Doğrusu onların kazandıkları günahlar, kalblerini kaplamıştır” buyuruldu. Kalbin siyahlaşması, bu hadîs-i şerîfte bildirilen kalbin bozulmasıdır. Mü’minin işlediği günahın durumu böyle olursa, kâfirin inkârının onda neler yapacağı buradan kolayca anlaşılır. Mü’minlerin imtihan edilmesi: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Ey mü’minler, (itaatkârı, âsî olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz ocuk, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz. Ey Habîbim! Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele.” (Bekâra-155) Ya’nî; Ey Muhammed’in ( aleyhisselâm ) ümmeti! Size verilen belâ ve musibetlere sabredip, benim kazama boyun eğip eğmediğinizi denemek için size (belâ ve musibet) veririz. Eğer siz, sabreder ve kazama râzı olursanız, size semâdan bereketler göndeririz. (Allahü teâlânın, böyle bir imtihanı, olmadan önce haber vermesi, onların, kendilerini böyle bir imtihana alıştırmaları, hazırlamaları içindir.) Ebû Mûsel Eş’arî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah. ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimsenin oğlu vefât ettiği zaman, Allahü teâlâ meleklere; “Kulumun çocuğunu mu aldınız?”, buyurur. Melekler; “Evet” derler. Allahü teâlâ; “Gönlünün meyvesini mi aldınız?” buyurur. Melekler; “Evet” diye cevap verirler. Allahü teâlâ; “O (kulum) ne dedi?” diye sorduğunda da; “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn: Biz Allahü teâlânın kuluyuz ve yine O’na döneceğiz” diyerek sana hamdetti” derler. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “O kuluma Cennette, “Hamd Evi” isminde bir ev yapınız” buyurur.” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî rivâyet etti ve hasen hadîs olduğunu bildirdi. Ölümü temenni etmek: Günah işlemekten, ibâdet ve tâatlarda eksiklik olmasından korkmak sebebiyle ölümü temenni etmek kat’î olarak caizdir. Bundan başka ölümü temenni etmek, Allahü teâlâya kavuşma arzusuyla da olur. Bu şekildeki ölümü temenni etmek övülmüştür ve selef-i sâlihînde görülmüştür. Çünkü onlarda, Allahü teâlâya kavuşmaktan başka bir arzu kalmamıştır. Ubâde bin Sâmit’in bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Kim Allahü teâlâya kavuşmayı isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Kim Allahü teâlâya kavuşmayı istemezse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez.” Bunun üzerine Hazreti Âişe ve Resûlullahın ba’zı zevceleri; “Biz de ölümü istemeyiz” dediler. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu (sizin dediğinizden başkadır.) Mü’mine ölüm ânında Allahü teâlânın kendisinden râzı olduğu ve ona yapacağı ikramları müjdelenir. İşte o zaman, o mü’mine, önündeki bu ni’metlerden daha sevimli birşey olmaz. Bu müjdeyi alan mü’min bir an önce Allahü teâlâya kavuşmayı ister. Allahü teâlâ da ona kavuşmayı ister. Kâfir olan kimseye de vefâtı sırasında düçâr olacağı azâb bildirilir. O zaman kâfir ölümü istemez, o zaman ona önündekinden daha kötü birşey olmaz. Bundan dolayı Allahü teâlâya kavuşmayı istemez. Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez.” Evliyâya ölüm yaklaştığı zaman, Allahü teâlânın râzı olduğunun müjdelenmesi, ya keşf ile, ya gizliden birisinin sözü ile, yahut başka şekillerle, ya o sırada üzerlerine inen pekçok bereketi tatmakla, yahut da Melek-ül-mevt’i ve rahmet meleklerini görmek sûretiyle olur. Kâfirin azâb ile korkutulması, öleceği sırada Melek-ül-mevt’i ve azâb meleklerini (onları korkutacakları şekilde) görmek sûretiyle olur. İbn-i Sa’d ve Şeyhayn (İmâm-ı Buhârî ve Müslim) rivâyet ettiler ki: “Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki: “Her peygamber, dünyâ veya âhıreti seçme arasında muhayyer bırakılır. Sonra vefât eder” diye duyardım. Resûlullahın hastalıkları şiddetlendiği bir sırada Nisa sûresinin; “... Allahın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler” meâlindeki 69. âyet-i kerîmesini okuduğunu işittim. Bundan bende, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) dünyâ ile âhıret arasında muhayyer bırakıldığı zannı meydana geldi. Nesâî şöyle bildirdi: “Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) kucağımda iken, rahatsızlığı ağırlaşmıştı. Ben: “Yâ Rabbî! Ondan bu rahatsızlığı gider!” diye duâ ediyordum. Bir müddet sonra elini elimden çekti ve “Allahü teâlâdan Refîk-i A’lâyı istiyorum” buyurdu. Taberânî de şöyle bildirdi: “Melek-ül-mevt, İbrâhim aleyhisselâmın rûhunu almak için gelmişti. İbrâhim aleyhisselâm; “Ey Melek-ül-mevt! Hiç dost dostun canını alır mı?” deyince, Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmın bu sözünü bilmekle beraber, Melek-ül-mevt bu sözü Allahü teâlâya arz etti. Allahü teâlâ, Melek-ül-mevt’e; “Sen de İbrâhim’e; “Hiç dost dosta kavuşmak istemez mi? de!” buyurdu. Melek-ül-mevt İbrâhim’in (aleyhisselâm) yanına gelince, İbrâhim aleyhisselâm; “Hemen rûhumu al” dedi. Selef-i sâlihîn, sıhhat hâlinde iken ölümü istememişlerdir. Fakat günaha düşmekte ve ibâdetleri yapmakta eksiklik olmasından korktukları zaman ölümü istedikleri görülmüştür. Buradan anlaşıldığı gibi, kişinin malına, vücûduna ve çoluk-çocuğuna gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesi ve bunun için duâ etmesi caiz değildir. Çünkü Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sizden birisi, kendine gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesin. Muhakkak ölümü istiyorsa; “Allahım! Yaşamak hakkımda hayırlı ise beni yaşat. Ölüm hakkımda hayırlı ise benim canımı al” desin” buyurdu. Buhârî’deki bir başka hadîs-i şerîfde de; “Sizden birisi ölümü temenni etmesin. Ölüm gelmeden ölümü için duâ etmesin. Çünkü o öldüğü zaman ameli kesilir. Mü’minin yaşaması onun hayrının artmasına vesile olur.” Ahmed bin Hanbel, Ebû Ümâme’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) huzûr-u şerîflerinde oturuyorduk. Bize nasihatte bulundu. Peygamberimizin mübârek sözleri bize çok te’sîr etti, kalblerimiz inceldi. Orada bulunan Sa’d bin Ebî Vakkâs pekçok ağladı ve; “Keşke ölseydim” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Ey Sa’d! Benim yanımda mı böyle ölümü temenni ediyorsun?” buyurdu. Bu sözlerini üç defa tekrar ettikten sonra; “Ey Sa’d! Eğer Cennet için yaratılmış isen ömrünün uzun olup, âmelinin güzel olması senin için daha hayırlıdır” buyurdu. İşte malına, canına ve çoluk çocuğuna bir zarar gelen kimse, istiğfar (estağfurullah el-azîm) okuyarak, Allahü teâlâdan affını ve mağfiret olunmasını istemeli, sâlih ameller yapmak için gayret göstermeli ve günahlardan sakınmalıdır. Bundan dolayıdır ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ), ölümü istemekten menetmiştir. Allahü teâlânın evliyâsı: Yûnus sûresi 62. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur” buyuruldu. Allahü teâlânın evliyâsı, Allahü teâlânın zikrine dalmış, gece gündüz onu tesbih edip hiç gevşeklik göstermeyen cenâb-ı Hakkın sevgisi ile dolup, sevdiğini sâdece O’nun için seven, sevmediğini de yine O’nun için buğzeden, verdiğini Allah için veren, vermediğini Allah için vermiyendir. İşte bunlar, Allah için sevişenlerdir. Tasavvuf büyükleri bu sıfata, “Fenâ-ül-kalb” ismini vermektedirler. Böyle bir velî, zâhirini ve bâtınını süsleyebilmesi için, Allahü teâlânın beğenmediği amellerden şirk, hased, kin, kibir, nefsin arzu ve istekleri gibi kötü huylardan sakınır. Tasavvuf büyükleri; “Nefsinin isteklerini yapmayan, kötü huylardan sakınan, iyi amel ve ahlâk sahibi olanlara, şeytan zarar veremez” buyurdular. Îmânın mahalli kalbdir. Kâmil îmân, kalbin Allahü teâlânın zikri ile mutmain olması, bir an için O’nu hatırlamaktan ve anmaktan gâfil olmaması, O’ndan başkasına meyl etmemesi, yönelmemesidir. İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri de şöyle buyurdu: “Kendisini herhangi bir kimseden hayırlı ve üstün gören kimse, ma’rifetullahtan mahrûm kalır.” Ebû Dâvûd, Hazreti Ömer’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlânın ba’zı kulları vardır ki, peygamber veya şehîd değildirler. Fakat peygamber ve şehîdler bile, kıyâmet gününde onların Allahü teâlâ katındaki derecelerine gıbta ederler.” Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm); “Yâ Resûlallah! Onların kimler olduğunu bize haber ver” dediler. Peyamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Onlar aralarında herhangi bir akrabalık bağı ve mal alışverişi olmadığı hâlde, birbirini sırf Allahü teâlânın rızâsı için seven kimselerdir. Onların yüzleri nurludur. İnsanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman onlar mahzûn olmazlar” buyurup, “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu yoktur” meâlindeki Yûnus sûresinin 62. âyet-i kerîmesini okudular. Allahü teâlânın velî kullarından olmak, vasıtasız yahut bir vâsıta veya birkaç vâsıta ile, Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) istifâde etmek sûreti ile olur. Allahü teâlânın velî kullarından olabilmek, bu mertebeye kavuşabilmek için muhabbetle, ya Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek sohbetlerinde bulunmak, O’nun emirlerine itaat etmek, veya Resûlullah efendimizin vekîli, vârisi durumunda olan zâtın yanında böyle muhabbetle bulunmaktır. Kişi, bu iki yol ile Allahü teâlânın muhabbetini elde eder. Kalbi, kalıbı (bedeni) ve nefsini Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek ahlâkı ile ahlâklandırmış olur. Allahü teâlâyı, sünnet-i seniyye üzere pekçok zikreder. Sünnet-i seniyyeye uymak, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) istifâdeyi arttırır. Zikr, kalbin cilâsıdır. Kalb cilalanınca da, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) istifâde daha da çok olur. Nitekim Peygamberimiz; “Herşeyin bir cilâsı vardır. Kalbin cilâsı ise zikrdir (Allahü teâlâyı anmaktır)” buyurdu. Mu’az bin Cebel ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelip oturanlara, benim için birbirini ziyâret edenlere, benim için birbirine verenlere muhabbetim vâcibdir.” İbn-i Mes’ûd buyurdu ki: Bir kişi Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) geldi ve; “Yâ Resûlallah! Bir topluluğu sevip onlar gibi amel yapmayan bir kimse hakkında ne buyurursun?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu. Ebû Zer ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Ebâ Zer! Seni, dünyâ ve âhıret iyiliklerine kavuşturacak şeyi bildireyim mi: Zikir ehlinin meclislerinden ayrılma. Yalnız olduğun zaman gücün yettiği kadar dilinle Allahü teâlâyı zikret (an), Allah için sev ve Allah için buğzet.” Yine Ebû Zer ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlânın en râzı olduğu amel: Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, Cebrâil’i çağırır ve; “Ben falancayı seviyorum (ondan râzıyım), onu sen de sev” buyurur. Cebrâil de o kimseyi sever. Sonra semâda şöyle nidâ eder: “Allahü teâlâ falancayı seviyor, onu siz de seviniz.” Semâdakiler de o kimseyi sever. Artık o kimse yeryüzünde herkes tarafından kabûl görür. Allahü teâlâ bir kuluna buğzettiği zaman, Cebrâil’i çağırır ve; “Ben falancaya buğz ediyorum, sen de ona buğzet” buyurur. Cebrâil, o kimseye buğzeder. Sonra; “Ey semâdakiler! Allahü teâlâ falancaya buğzediyor, siz de ona buğzediniz” der. Semâdakiler de o kimseye buğzeder. Artık o kimseye yeryüzündekiler buğz ederler.” Evliyânın alâmeti: Begavî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullaha ( aleyhisselâm ) Allahü teâlânın evliyâsının kimler olduğu suâl edilince buyurdu ki: “Görüldüklerinde Allahü teâlâ hatırlanır.” Bir hadîs-i şerîfde de; “Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim velî kullarım o kimselerdir ki, ben anılınca onlar, onlar anılınca ben hatırlanırım” buyuruldu. Bundan dolayı Allahü teâlânın velî kulları ile beraber olmak, Allahü teâlâ ile beraber olmak gibidir. Onları görmek, Allahü teâlâyı hatırlatır. Onların anılması, Allahü teâlânın anılmasına sebep olur. Allahü teâlâ, velî (sevdiği) kullarına feyz ve ma’rifetleri alma ve insanlara te’sîr etme kabiliyeti vermiştir. Zannedildiği gibi evliyânın alâmeti, fevkalâde hâller göstermek ve kimsenin bilmediğini bilmek değildir. Çünkü çok velîde bu hâller bulunmaz. Hattâ velî olmayanlarda görülen böyle hâller, istidraçtır. Tasavvuf büyükleri; “Evliyânın kerâmetlerini gizlemeleri lâzımdır. Kerâmetle bir kimsenin diğerine üstünlüğü anlaşılmaz. Büyüklerin çoğu, kendilerinde çok kerâmetin görünmesini istemezlerdi” buyurdular. Yûnus sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onlar (Allahü teâlânın velî kullan) için dünyâ hayâtında da (Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamberin haberleriyle), âhırette de (Cennetle) müjdeler vardır. Allahü teâlânın kelimelerinde (verdiği sözlerde) asla bir değişme yoktur. İşte bu (Cennetle müjdelenme) en büyük kurtuluştur.” Allahü teâlânın velî kulları için dünyâdaki bu müjdeler, Resûlullahın vahiy yoluyla umûmî ve husûsî olarak haber verdikleri müjdelerdir. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), daha dünyâda iken aşere-i mübeşşerenin tek tek isimlerini sayarak, Cennetlik olduklarını bildirmiştir. Bir hadîs-i şerîfde; “Sana gelince ey Ebû Bekr! Ümmetimden ilk önce sen Cennete gireceksin” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâm için buyurulan ba’zı müjdeleyici hadîs-i şerîfler şöyledir: “Kıyâmet günü; yerinden (mezarından) ilk önce ben, sonra Ebû Bekr, sonra Ömer kalkacaktır.” “Her peygamberin bir refîki (arkadaşı) vardır. Benim Cennetteki refîkim Osman’dır.” Hazreti Ali için de; “Senin bana yakınlığın, Hârûn’un Mûsâ’ya olan yakınlığı gibidir. Ancak şu var ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir” buyurdu. “Fâtıma benden bir parçadır. Onu gadablandıran beni gadablandırmış olur.” “Ensârı (Medîne-i münevverelileri) sâdece mü’minler sever. Münâfıklardan başkası onlara buğzetmez. Onları seveni Allahü teâlâ sever. Onlara buğz edene Allahü teâlâ buğz eder.” “Eshâbıma dil uzatmayınız. Çünkü sizden birisi Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birisinin bir müd veya yarısı kadar olan infaklarına ulaşamaz.” Ni’mete şükretmek: Hûd sûresi 9. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “İnsanoğluna, tarafımızdan bir rahmeti (sıhhat, emniyet ve zenginlik gibi bir ni’meti) tattırıp, sonra o ni’meti ondan çekip alıversek, şiddetli bir ümitsizliğe kapılır.” (Ya’nî, kendinden alınan o ni’metin benzerinin tekrar kendisine verilmesinden ve Allahü teâlânın geniş olan lütuf ve ihsânından ümidini keser. Çünkü insanoğlunun sabrı azdır. Allahü teâlâya i’timât etmez, O’nun kazasına teslim olmaz.) Aynı âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “(O) nankör bir kimse olur” buyuruluyor. Çünkü o, Allahü teâlânın daha önce verdiği ve hâlen içerisinde bulunduğu ni’meti unutur. Hâlbuki insan, her an Allahü teâlânın kendisine verdiği ni’metler içerisindedir. Âyet-i kerîmede; “Şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra (hastalıktan sonra sıhhat, fakirlikten sonra zenginlik gibi) bir ni’meti tattırsak, andolsun; “Benden musibet gitti diyecektir.” (O muhabbetleri giderenin Allahü teâlâ olduğunu söylemeyecek, bu sebeple Allahü teâlâya şükretmeyecektir. Kendisinden musibetin gitmesini zamanın âdeti olarak kabûl edecek; “Zamanın îcâbı böyledir” diyecekdir.) Çünkü o, (o ni’met sebebiyle) şımarır” buyuruluyor. Ya’nî insan, kendisine ni’met geldiğinde, ben bu ni’mete lâyığım” zannına kapılır. Kendisini başkalarından üstün görür. Bu şımarıklık ve öğünmesi, onu, Allahü teâlâya şükretmekten alıkor. Yine âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Sıkıntılara sabredip, sâlih amel işleyenler böyle değil” buyuruluyor. Ya’nî, mü’minler, kendilerinden ni’met alındığı zaman ümitsizliğe kapılmazlar. Önceki ve içerisinde bulundukları ni’metleri unutup nankörlük yapmazlar. Bilâkis Allahü teâlânın lütuf ve ihsânını umarlar. Allahü teâlânın daha önce verdiği ve hâlen içerisinde bulunduğu ni’metlerine şükrederler. Cenâb-ı Hakkın lütfuna ve ihsânına kavuştukları zaman şımarmazlar, insanlara karşı övünmezler. Belki, verdiği ni’metten dolayı Allahü teâlâya şükrederler. Süheyb’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mü’minin işi ne kadar hayret vericidir. Çünkü onun işi hep hayrdır. Bu hâl sâdece mü’mine mahsûstur. Ona bir genişlik isâbet ederse, o bundan dolayı Allahü teâlâya şükreder. Bu onun için hayr olur. Ona bir zarar isâbet ederse, sabreder. Bu da onun için hayr olur.” Yukarıda geçen âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “İşte o sabreden ve şükredenler için mağfiret ve büyük bir ecir vardır” buyuruluyor. Ya’nî, Allahü teâlâ onların günahlarını af ve mağfiret eder. Onlar için Allahü teâlânın rızâsı ve Cennet vardır. Âhırette iyi amellerin karşılığını görememek: Hûd sûresi 15. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyuruldu: “Ameli ve iyiliği ile kim dünyâ hayâtını (dünyâda uzun müddet kalmayı ve sıhhati) ve zînetini (mal, çoluk-çocuk, hizmetçi v.s.) isterse, onlara dünyâda iken güzel amellerinin, karşılığını bol bol veririz. Ecirlerinden, hiçbir şey eksik bırakılmaz. (Fakat) onlar için âhırette karşılık olarak sâdece nâr (ateş) vardır. (Çünkü onlar, dünyâda iken iyi amellerinin karşılığını tam olarak aldılar. Geriye yalnız onlar için kötü amellerinin günahları kaldı). Âyet-i kerîmede; “Dünyâda iken yaptıkları iyilikler boşa gitmiştir” buyuruluyor. Ya’nî onlar için âhırette sevâb kalmamıştır. Veya onlar âhirette sevâbla karşılaşmazlar. Çünkü, onlar dünyâda iken yaptıkları amelleri Allah için yapmamışlardır ki, Allahü teâlâ onlara, yaptıkları böyle amellere ecir versin. Âyet-i kerîmede meâlen; “Zâten onların (dünyâda) yaptıkları (iyilikler) boşa gitmiştir” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme kâfirler hakkındadır. Hazreti Ömer anlattı: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) saâdethânelerinde (evlerinde), içerdeki eşyalara bir göz gezdirdim. Üç şeyden başka birşey göremedim. Bunun üzerine; “Ey Allahın Resûlü! Allahü teâlâya duâ et de, ümmetine genişlik versin. Çünkü Allahü teâlâ, Farslar (iranlılar) ve Rumlara genişlik, bol dünyalık verdi. Hâlbuki onlar Allahü teâlâya ibâdet etmiyorlar” dedim. Resûlullah efendimiz yaslanmışlardı. Doğrularak oturdular ve şöyle buyurdular: “Onlar dünyâdaki iyiliklerinin karşılığını peşin aldılar.” Fakat mü’minlerin âhıreti istemesi dünyâyı istemesinden fazladır. Onlar, âhıreti dünyâya tercih ederler ve dünyâda yaptıkları iyiliklerin karşılığını görürler. Âhırette de ecir ve sevâba kavuşurlar. Kâfirler ise dünyâda yaptıkları iyiliklerin karşılığını dünyâda iken alırlar. Âhırete gittiklerinde, kendilerini kurtaracak hiçbir iyiliklerini bulamazlar. Yukarıda bildirilen; “Onlar için âhırette karşılık olarak sâdece nâr vardır” âyet-i kerîmesinin, riyakarlar için olduğu da söylenmiştir. Riya yapanlar hakkında Sa’îd bin Fudâle’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlâ kıyâmet gününde insanları topladığı zaman, bir münâdî şöyle seslenir: “Kim yaptığı bir işte Allahü teâlâya (başka) birisini ortak yapmış ise, o işin sevâbını cenâb-ı Haktan başkasından istesin.” İstikâmet (Doğruluk): Hûd sûresinin 112. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Emrolunduğun gibi istikâmet üzere (dosdoğru) ol” buyuruldu. Buradaki istikâmet (doğruluk) i’tikâdda ve ameldeki doğruluktur. İbn-i Abdullah Sekafi şöyle anlattı: “Birgün Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ); “Ey Allahın Resûlü! Bana İslâmiyetle alâkalı öyle birşey öğret ki, artık hiç kimseye birşey sormayayım” dedim. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya îmân ettim de ve sonra da dosdoğru ol” buyurdu. İstikâmetin ma’nâsı çok şümûllüdür. Ömer ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İstikâmet, Allahü teâlânın emrettikleri ve yasaklardan nehyettikleri şeyler üzerine dosdoğru olmak, doğru yoldan sapmamak demektir.” Böyle olmak kolay değildir. Bu sebeple tasavvuf büyükleri; “İstikâmet, kerâmetin üstündedir” buyurmuşlardır. Begavî, İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) şöyle buyurduğunu nakletti: Asr-ı seâdette, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bu âyet-i kerîmeden daha şiddetlisi inmedi. Onun için bu âyet-i kerîmenin içerisinde bulunduğu Hûd sûresi için; “Hûd sûresi beni ihtiyârlattı” buyurdu. İbn-i Abbâs’ın bu sözü şuna delâlet etmektedir: Hûd sûresi Resûlullah efendimize pek şiddetli ve ağır gelmiştir. Bu sebeple; “Hûd sûresi beni ihtiyârlattı” buyurmuştur. Resûlullah efendimizin böyle buyurması, istikâmeti emreden âyet-i kerîme sebebiyledir. Gerçi Resûlullah ( aleyhisselâm ) yüksek bir ahlâk ve istikâmet üzere yaratılmış ise de, bu emir, ümmetine ağır geleceği için, ümmetine olan şefkatinden dolayı böyle buyurmuştur. Bir de, bu sûrede geçmiş ümmetlerin helakini bildiren hâdiseler anlatılmıştı. Bu sebeple, ümmetinden zâlim olanların da helak olacağı tehdit edilmektedir. Aynı zamanda bu sûrede kıyâmet gününün dehşetli hâllerinden de bahsedilmektedir. Bunun için de Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu sûre benî ihtiyârlattı” buyurmuştur. Yoksa, istikâmet üzere olmak, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) ağır geldiğinden böyle buyurmamışlardır. Allahü teâlâyı anmak, O’ndan istemek: A’râf sûresi 55. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin” buyuruyor. (Ya’nî Allahü teâlâyı anınız, O’na ibâdet ediniz, O’ndan hacetlerinizi isteyiniz.) Gizlilik ihlâsın delîlidir. Riyadan pek uzaktır. Zikir, riya karışmadığı zaman, ister cehri olsun ister gizli olsun, mutlak olarak ibâdettir. Gizli zikir daha faziletlidir. Âlimler bunun üzerinde icmâ etmişlerdir. Zikir üç çeşittir 1- Açıktan yapılan zikir: Ancak açıktan zikri îcâbettiren bir sebep varsa, o zaman açıktan zikir, gizli zikirden daha faziletli olabilir. Ezan, telbiye ve benzerleri böyledir. 2-Gizli olarak dil ile zikretmek: Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ); “Dilin, devamlı Allahü teâlâyı zikretsin” buyurmasından muradı, gizli zikirdir. 3- Kalb, rûh ve nefs ve başkası ile zikir: Dil, bu zikre iştirâk etmez. Bu zikri hafaza melekleri bile duymazlar. Hazreti Âişe vâlidemiz, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) hafaza meleklerinin bile duymadığı bu zikrin mükâfâtının, kıyâmet gününde yetmiş kat olacağını, Allahü teâlânın, kıyâmet gününde mahlûklarını hesap vermeleri için toplayacağını, hafaza meleklerinin kullar hakkında yazdıktan ve tesbit ettikleri ile geleceklerini, cenâb-ı Hakkın, hafaza meleklerine; “O kulun başka birşeyi kaldı mı?” diye soracağını, Onlar da; “Bildiklerimizden ve yazdıklarımızdan onun hakkında hiçbirşey kalmadı” diye söyleyeceklerini, bunun üzerine Allahü teâlâ; “Onun sizin bilmediğiniz sevâbı var. O gizli zikirdir” buyuracağını bildirmiştir. Duâ: A’râf sûresi 55. âyet-i kerîmesinin devamında meâlen; “Şüphesiz Allahü teâlâ bağırıp çağırarak haddi aşanları sevmez” buyuruyor. Burada, duâda; peygamberlerin derecelerini, semâya çıkmayı veya ölmeden önce Cennete girmeyi ve daha akla ve âdete aykırı olan şeyleri istemek, fâidesiz, boş şeyleri istemek duâda haddi aşmak olduğu bildirildi. Haddi aşmak dinin hududundan çıkmaktır. Buna göre âyet-i kerîmedeki haddi aşmaya yukardaki duâ şekilleri girdiği gibi, günah olan birşey için duâ etmek veya “Duâ ettim, kabûl olmadı” demek, İslâmiyette bildirilmeyen isimlerle duâ etmek ve buna benzer husûslar da girmektedir. Secde sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “(Ey Resûlüm, onlara) de ki: “Sizin canınızı almağa vekîl kılınan ölüm meleği (Azrail) canınızı alacak” buyuruluyor. Melek-ül-mevt, mü’mine en güzel sûrette, kâfirlere ise en çirkin sûrette görünür. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmı kendisine halîl (dost) edinince, Melek-ül-mevt, bunu İbrâhim aleyhisselâma müjdelemek istedi. Allahü teâlâ da ona izin verdi. Bu izni alan Azrail aleyhisselâm, müjdeyi getirdi. Müjdeyi alan İbrâhim aleyhisselâm; “Elhamdülillah” diyerek cenâb-ı Hakka hamd ettikten sonra; “Ey Melek-ül-mevt! Kâfirlerin rûhlarını nasıl aldığını bana göster” dedi. O da; “Ey İbrâhim (aleyhisselâm)! Onu görmeğe gücün yetmez, tahammül edemezsin! diye arz etti. Sonra Melek-ül-mevt, İbrâhim’e (aleyhisselâm), ağzından ve vücûdundaki deliklerden Cehennem ateşi çıkan ve başı göğe değen simsiyah bir insan sûretinde göründü. İbrâhim aleyhisselâm; “Ey Melek-ül-mevt! Eğer, kâfirler seni bu hâlde görmekten başka bir belâ ve musibetle karşılaşmasa idi, sâdece bu onlar için kâfi gelirdi” dedi. İbrâhim (aleyhisselâm) bu defa da mü’minlerin rûhlarını nasıl aldığını göstermesini istedi. Melek-ül-mevt, İbrâhim’e (aleyhisselâm), pek yakışıldı ve beyaz elbiseler içerisinde bir genç sûretinde göründü. Bunu gören İbrâhim (aleyhisselâm); “Ey Melek-ül-mevt! Mü’min vefât edeceği zaman, seni bu sûrette görmekden başka, sevinçli hâller ile karşılaşmasa bu mü’minler için kâfi gelirdi” dedi. Ka’b’dan bildirildiğine göre: Melek-ül-mevt mü’minin rûhunu alırkenki olduğu sûreti, İbrâhim aleyhisselâma gösterdi. İbrâhim aleyhisselâm öyle bir nûr ve yüksek hâller gördüler ki, bunları Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. İbrâhim (aleyhisselâm), Melek-ül-mevt’in, kâfir ve fâcirlerin rûhunu alırkenki sûretini görünce, şiddetli bir şekilde ürperdi. Aynı âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” buyuruluyor. Öldükten sonra, rahmet melekleri mü’minin rûhunu yedinci dünyâ semâsına kadar götürür. Kâfirlerin rûhunu da azâb melekleri alır ve birinci semânın kapısını çalarlar. Fakat açılmaz. Bunun üzerine kâfirin rûhu atılır. (Cehennemin dibine, Âlem-i siccîne indirilir.) Bu âyet-i kerîmenin bir ma’nâsı da şöyledir: “Haşrdan sonra, diri olduğunuz hâlde hesap yerine döndürülürsünüz. Burada herkes yaptığının karşılığını görür.” Allahü teâlâ, onların haşrdan sonraki hâlini şöyle beyân eyledi: “(Ey Resûlüm! Kıyâmette) müşrikleri Rableri huzûrunda başlarını eğerek; “Ey Rabbimiz! Bize va’d ettiğini gördük, peygamberlerin doğruluğunu işittik. Şimdi bizi (dünyâya) geri çevir, sâlih bir amel işleyelim. Çünkü (inkâr ettiklerimize tamamen ve) yakînen inandık...” derlerken bir görsen!...” Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker: Asr sûresinde cenâb-ı Hak meâlen; “Asra yemîn olsun ki” buyuruyor. İbn-i Keysânî “Asr” ile, murâd-ı ilâhînin, gece ve gündüz olduğunu söyledi. Hasen ( radıyallahü anh ); “Asr”, güneşin tam ortaya gelmesinden batışına kadar olan zamandır dedi. Mukâtil ( radıyallahü anh ) ise, ikindi namazıdır dedi. “Muhakkak insan (büyük bir) hüsrandadır.” Çünkü insan, nefsini, ömrünü ve malını ebedî âhıret hayâtında fâidesi olmayacak şeylerde harcamakta, yok etmektedir. Âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Ancak, îmân edip, amel-i sâlih yapanlar, birbirlerine hakkı, sabrı tavsiye edenler müstesnadır” buyuruldu. “İyiliği emredip, kötülükten men etmek” farzdır. Bunu terkedenler hüsranda olurlar. Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kötülüğü gören, onu eli ile değiştirsin (ona mâni olsun). Buna gücü yetmezse, dili ile mâni olsun. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin. Bu ise îmânın en zayıf derecesidir.” Bir hadîs-i şerîfde de; “Allahü teâlâ, umûma (herkese), ba’zı kimselerin yaptıkları sebebiyle azâb etmez. Ancak, kendi aralarında ortaya çıkan kötülüğe mâni olmaya güçleri yettiği hâlde mani olmazlarsa, onlar da bu kötülüğü yaparlarsa, Allahü teâlâ onların hepsine azâb eder” buyuruldu. Hazreti Ebû Bekr de şöyle buyurdu: “Aralarında günah işlenip ona mâni olmaya güçleri yettiği hâlde, ona mâni olmayan hiçbir kavim yoktur ki, Allahü teâlânın azâbına en kısa zamanda yakalanmasın.” | |||
| Selman Farisi Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:23:34 | |
Eshâb-ı kiramın büyüklerinden ve meşhûrlarından. Silsilet-üz-Zeheb diye bilinen “Altın silsilenin” (Büyük veliler silsilesinin) ikinci halkası. Aslen İranlı olup, İsfehan yakınında bir köyde doğup, büyüdü. Gençliğinde mecûsî iken, hıristiyan rahibleriyle tanışıp, mecûsîliği terk etti. Kiliseye girip hıristiyan oldu. Çok ilim öğrenip âlim oldu. Sonra da uzun yıllar değişik yerlerde kaldı. Nihâyet Medine’ye gelip Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) hicret edince maksadına kavuşup müslüman oldu ve Ehl-i beytten sayıldı. Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), O’na Selmân ismini verdi. İranlı olduğu için de Fârisî denildiğinden ismi Selmân-ı Fârisî olarak meşhûr oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzanşâh bin Mursilân bin Behbudah bin Firûz’dur. Lakabı Selmân-ül-Hayr, künyesi ise Ebû Abdullah’tır. Ebü’l-Ferec ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: Abdullah İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) yanında idim. Bana Selmân-ı Fârisî’nin bir gün hayatını şöyle anlattı: Selmân dedi ki: “Ben Fâris (İran)’ın, İsfehan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazîmiz ve malımız çoktu. Ben babamın tek çocuğu idim. Beni herkesten çok severdi. Bunun için beni kız gibi yetiştirdi. Evden çıkmama izin vermezdi. Babam mecûsî (ateşperest) olduğu için mecûsîliği de bana evde tam bir şekilde öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar biz ona tapar secde ederdik. Babamın malı ve mülkü çok olduğu için beni bir ara dışarıya çıkardı ve dedi ki: “Yavrum ben öldüğüm zaman bu malların sahibi sen olacaksın, onun için git mallarını ve arazilerini tanı.” Ben de “peki” deyip bahçelerimizi dolaştım. Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde bir hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim. Gidip baktım ki, içerde ibâdet ediyorlar. Ben daha önce öyle bir şey görmediğim için çok hayret ettim. Zira bizlerin ibâdeti bir miktar ateş yakar ve ona secde ederdik. Fakat onlar görünmeyen bir Allah’a ibâdet ediyorlardı ve kendi kendime dedim ki, vallahi bunların dîni haktır ve bizimki batıldır. Onun için akşama kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza gitmedim, akşam oldu. Onlara dedim ki: “Bu dînin aslı nerededir?” bana, “Bu dînin aslı Şam’dadır” dediler. “Peki dedim ben de Şam’a gitsem beni de bu dine kabûl ederler mi?” “Evet kabûl ederler” dediler. “Sizlerden yakında Şam’a gidecek kimseler var mıdır?” diye sordum “Bir müddet sonra bir kervanımız Şam’a gidecektir, diye cevap verdiler. (İsfehan’daki bu Hıristiyanlar, İsfehân’a Şam’dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.) Ben bunlarla meşgûl olurken vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce, beni aramak için adam göndermiş. Beni aramışlar bulamamışlar ve bulamadıklarını babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam “Bu zamana kadar nerede kaldın. Seni aramadığımız yer kalmadı” dedi. Ben de “Babacığım ben bu gün tarlaları dolaşmak için yola çıktım fakat yolda karşıma bir nasrânî kilisesi çıktı. Ben de içeri girdim, baktım ki; görmedikleri ve herşeye hâkim ve kadir olan bir Allah’a îmân ediyorlar. Onların ibâdetlerine şaşdım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki onların dîni haktır.” dedim. Babam “Ey oğlum sen yanlış düşünüyorsun senin babalarının ve dedelerinin dîni, onların dîninden daha doğrudur. Onların dîni bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma” dedi. Ben de “Hayır babacığım onların dîni bizimkinden daha hayırlıdır ve onların dîni haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise bâtıldır.” Babam buna çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti. Ben daha önce kilisede hıristiyan rahiblere; bu dînin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da Şam’da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde hapis iken devamlı Şam’a gidecek olan kervanı beklerdim. Nihâyet hıristiyan rahibler Şam’a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca beni bağlayan iplerimi çözüp kaçtım ve kervanın bulunduğu kiliseye gittim. Buralarda duramayacağımı anlattım. O kervanla beraber Şam’a gittim. Şam’da hıristiyan dîninin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi tarif ettiler. Onun yanına gittim. Ona durumu anlattım. Onun yanında kalmak istediğimi ona hizmet edeceğimi söyleyip, Ondan bana nasrânîliği öğretmesini Allahü teâlâyı tanıtmasını rica ettim. O da kabûl etti. Ben de Ona hizmet etmeye kilisenin işlerini yapmaya başladım. O da bana dîni öğretmeye başladı. Fakat sonradan Onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü hıristiyanların fakîrlere vermesi için getirdikleri sadaka altın ve gümüşleri kendine alır, fakîrlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş biriktirdi. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi. Bir müddet sonra o âlim vefât etti. Nasrânîler onu defn etmek için toplandılar. Onlara “Neden buna bu kadar hürmet ediyorsunuz, o hürmete layık bir insan değildir.” dedim. “Sen bunu nereden çıkarıyorsun” dediler ve bana inanmadılar. Ben de biriktirdiği altınların yerini bildiğim için onlara gösterdim. Nasrânîler yedi küp altını ve gümüşü çıkardılar ve “Bu, defne ve techîze lâyık bir kimse değildir dediler ve bir yere atıp üzerini taşla kapattılar. Sonra onun yerine başka bir âlim geçti. Çok âlim zâhid bir kimse idi. Dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Âhirete tâlib bir kimse olup, hep âhıret için çalışıyordu. Gece-gündüz hep ibâdet ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve de onunla ibâdet ederdim. Vefât zamanı geldi ve ona “Ey benim efendim uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim. Çünkü sen Allahü teâlânın emirlerine itaat ediyorsun ve men ettiklerinden kaçıyorsun. Sen vefât ettiğin zaman ben ne yapayım. Bana ne tavsiye edersin” diye sordum. Bana “Oğlum Şam’da insanları ıslâh edecek bir kimse yok. Kime gitsen seni ifsâd ederler. Fakat Musul’da bir zât vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim” dedi. “Ben de peki efendim” dedim. O zât vefât edince Şam’dan Musul’a gittim. Onun tarif ettiği zâtı buldum. Başımdan geçenleri anlattım. Beni hizmetine kabûl etti. O da diğer zât gibi çok kıymetli zahid âbid bir kimse idi. Onun vefât zamanı aynı soruları ona da sordum. O da bana Nusaybin’de bir zâtı tavsiye etti. O vefât ettikten sonra ben de derhal Nusaybin’e gittim. Bahsedilen kimseyi bulup yanında kalmak istediğimi söyledim. İsteğimi kabûl etti ve bir müddet de O’nun hizmetinde kaldım. Bu zât da vefât etmek üzere iken, beni başka birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye’deki bir Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi tarif etti. Vefâtından sonra da oraya gittim. Tarif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim. Uzun bir zaman da O’nun yanında kaldım. Artık O’nun da vefâtı yaklaşmıştı. O’na da beni birine havale etmesini rica edince, vallahi şimdi böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat âhir zaman Peygamberinin gelmesi yaklaştı. O Arablar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Alâmetleri şunlardır: Hediyeyi kabûl eder, sadakayı kabûl etmez, iki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır, diyerek alâmetlerini saydı. Yanında bulunduğum son zât da vefât edince, O’nun tavsiyesi üzerine, Arab diyarına gitmeye hazırlandım. Ben Amuriye’de çalışıp, bir kaç öküz ile bir miktar koyun sahibi olmuştum. Benî Kelb kabilesinden bir kâfile Arap beldesine gitmek üzere idi. Onlara dedim ki, bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap vilâyetine götürün. Kabûl edip beni kâfilelerine aldılar. Vâdiy-ül-Kura denilen yere gelince bana ihânet edip, köledir diyerek beni bir yahûdiye sattılar. Yahûdinin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm. Âhir zaman Peygamberinin hicret edeceği yer herhalde burasıdır diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet yahûdinin hizmetinde kaldım. Sonra beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da alıp Medine’ye getirdi. Medine’ye varınca, sanki bu beldeyi önceden görmüş gibiydim, öylesine ısındım. Artık günlerim Medine’de geçiyor, beni satın alan yahûdinin bağında bahçesinde çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşma arzusuyla bekliyordum. Bir gün beni satın alan yahûdinin bahçesinde bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordum. Sahibim, yanında biri ile bir ağaç altında oturup konuşmakta idi. Bir ara dediler ki, Evs ve Hazrec kabileleri helak olsunlar. Mekke’den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Ben bu sözleri işitince kendimden geçip az kalsın ağaçtan yere düşüyordum. Hemen aşağı inip, O şahsa ne diyorsun? dedim. Sahibim bana bir tokat vurdu ve “Senin nene lâzım ki soruyorsun sen işine bak” dedi. O gün akşam olunca bir miktar hurma alıp, hemen Kûba’ya vardım. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) yanına girip “Sen sâlih bir kimsesin yanında fakîrler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) yanında bulunan Eshâba “Geliniz hurma yiyiniz” buyurdu. Onlar da yediler. Kendisi asla yemedi. Kendi kendime işte bir alâmet budur. Sadaka kabûl etmiyor dedim. Eve dönüp bir miktar hurma daha alıp, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) getirdim. Bu hediyedir dedim. Bu defa yanındaki Eshâb ile birlikte yediler. İşte ikinci alamet budur dedim. Götürdüğüm hurma yirmibeş tane kadar idi. Halbuki yenen hurma çekirdekleri bin kadardı. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mucizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime bir alameti daha gördüm dedim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına ikinci defa varışımda bir cenâze defn ediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım. Benim muradımı anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübârek sırtı açılınca Nübüvvet mührünü görür görmez varıp öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldum. Sonra da Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) uzun yıllardan beri başımdan geçen hâdiseleri bir bir anlattım. Halime teaccüb edip, bunu Eshâb-ı kirama da anlatmamı emir buyurdu. Eshâb-ı kiram toplandı, ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım..” Selmân-ı Fârisî îmân ettiği zaman Arap lisanını bilmediği için tercüman istemişti. Gelen yahûdi tercüman, Selmân-ı Fârisî’nin Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) meth etmesini aksi şekilde söylüyordu. O esnada Cebrâil (aleyhisselâm) gelip Selmân’ın sözlerini doğru olarak Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bildirdi. Durumu yahûdi anlayınca, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu. Selmân-ı Fârisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ), “Kendini kölelikten kurtar yâ Selmân!” buyurması üzerine sahibine gidip, âzâd olmak istediğini söyledi. Buna zorla râzı olan yahûdi, üçyüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hâle getirmesi ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabûl etti. Bunu Resûlullaha haber verdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Eshâbına; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üçyüz hurma fidanı topladılar. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Bunların çukurlarını hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Resûlullah ( aleyhisselâm ) teşrîf edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Bir tanesini de Hazreti Ömer dikmişti. Hazreti Ömer’in diktiği hâriç, hepsi, Allahü teâlânın izni ile, o sene hurma verdi. O bir taneyi de söküp, kendi mübârek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma verdi. Bundan sonra Ehl-i suffâ arasına katıldı. Buyurdular ki: Bir gün bir zât beni arıyor ve “Selmân-ı Fârisî’yi Mükâtib-i fakîr (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerededir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimize ( aleyhisselâm ) gittim ve durumu arz ettim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) altını tekrar Selmân-ı Fârisî’ye verip, “Bu altını al borcunu öde” buyurdu. Selmân-ı Fârisî, “Yâ Resûlallah bu altın yahûdinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ) o altını alıp, mübârek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allahü teâlâ bununla senin borcunu eda eder.” buyurdu. Selmân-ı Fârisî, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum” dedi. Uzak diyarlardan geldiği için Eshâb-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Hazreti Ebû Derda ile kardeş oldu. Hendek savaşından itibâren bütün gazâlara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişâre ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selmân-ı Fârisî, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) hendek kazmak sûretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabûl edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selmân-ı Fârisî, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yemân, Nu’man bin Mukarrin ile Ensâr’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zât idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ): “Selmân’ın ( radıyallahü anh ) kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm.” buyurmuştur. Selmân’ın ( radıyallahü anh ) çalışmasına Kays bin Sa’sâ’nın gözü değmiş ve Selmân ( radıyallahü anh ) birdenbire yere yıkılmıştı. Eshâb-ı kiram hemen Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) koşmuş ve ne yapmaları lâzım geldiğini sormuşlardı. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Kays bin Sa’sâ’ya gidin Selmân için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selmân yıkansın. Su kabı Selmân’ın arkasından baş aşağı çevirilsin”buyurmuştur. Eshâb-ı kiram, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) buyurduğu gibi yapınca Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selmân-ı Fârisî’ye Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Selmân-ül-Hayr” (Hayırlı Selmân) buyurdu. Selmân-ı Fârisî müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimini temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakîrlere sadaka olarak dağıtırdı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) yakınlarından olup, bazı geceler huzûrunda bulunarak başbaşa saatlerce sohbetinde kalırdı. Eshâb-ı kiram tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) dünyâya hiç rağbet etmezdi. Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikr ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allahü teâlânın yarattığı şeylerdeki hikmetleri düşünürdü ki, bu tefekkürü Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) “Bir saat tefekkür bin sene ibâdetten hayırlıdır” buyurdukları tefekkürdü. Birazcık dinlenince “Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allahü teâlâya ibâdet et.” Diline de “Ey lisânım, sende Allahü teâlânın zikrine başla” derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibâdet etti. Hiç bir gece bu ibâdetleri kaçırmadı. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) zaten Eshâb-ı Suffe denilen ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) bizzatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazîfeli kıldıkları ve Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi. Kalbinde zerre kadar Allah ve Resûlullah aşkından başka birşey bulunmayan Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ), kendisine gelen bütün dünyâ malını Allah rızası için dağıtırdı. Elinde mal bulundurmazdı. Kınde kabilesinden bir hanım ile evlenmişti. Evlendiği kadının evine girdiği zaman duvarlarına süs eşyalarının asılmış olduğunu gördü. Zinetli, süs örtülerin Kâ’be-i Muazzamaya yakışacağını söyledi ve eve girmedi. Kapının örtüsü hariç bütün örtüler kaldırıldı. Eve girdiği zaman bir hayli mal gördü. “Bunlar kimin içindir” diye sordu. Dediler ki, “Senin ve hanımının malıdır. Buyurdu ki: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) bana bunu tavsiye etmedi. Fakat bana bir yolcunun malından ve ihtiyâcından fazla bir şey bulundurmamamı tavsiye etti.” Biraz sonra bir hizmetçi gördü. “Bu hizmetçi kimin” diye sordu. “Senin ve ehlinindir (hanımınındır)” dediler. Buyurdu ki: “Halîlim ( aleyhisselâm ) bana bunu tavsiye etmedi ve evinde nikâhlı zevcenden başka kimse bulundurma, buyurdu. Eğer bulundurursam onlar kadınların yapması icabeden şeyleri (yalanı, geçimsizliği, dedikoduyu) yaparlar diye tavsiye etti.” Bunun üzerine hizmetçi kadını da gönderdi. Daha sonra hanımının yanına girdi ve ona “Sen bana emrettiğim şeylerde itaat edecek misin” diye sordu. Hanımı “Senin meclisine itaat etmek üzere oturdum.” Yani sana itaat etmek üzere geldim, evlendim dedi. Bunun üzerine Halîlim ( aleyhisselâm ) bana buyurdu ki,“Sen ehlinle Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek üzere bir araya gel” dedi. Bundan sonra namaz kılmaya kalktı ve ehline de namaz kılmasını emretti. Çok ibâdet edip gözyaşı döktü ve bereketli kılması için Allahü teâlâ’ya duâ etti. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) hanımı ile de gayet zâhidâne bir hayat sürdüler. Eshâb-ı Suffe içerisinde Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) önünde, İslâm ilimlerini öğreniyordu. Selmân ( radıyallahü anh ) senelerce fakîrlik ve kölelik içerisinde çektiği sıkıntıları, vahiy pınarının berrak sularından, kana kana içip gideriyordu. Ehl-i Suffe içerisinde Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) en yakın olan Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) idi. Hazreti Âişe buyuruyor ki: “Selmân-ı Fârisî geceleri uzun zaman Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Resûlullah’ın yanında bizden fazla kalırdı. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Allahü teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hazreti Ali, Ebû Zerr-i Gıfârî, Mikdâd ve Selmân-ı Fârisî” buyurdular. Hazreti Ebû Bekir devrinde Medine’den ve Hazreti Ebû Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Hazreti Selmân, Hazreti Ömer zamanında İran fethine katılmıştır. İslâm ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selmân-ı Fârisî’nin ( radıyallahü anh ) çok büyük hizmetleri olmuştur. İranlılar hakkında büyük malûmat sahibi idi. Çünkü kendisi İranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara İslâmiyeti anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hazreti Selmân fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslâm askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca, Onu Hazreti Ömer şehre vâli tayin etti. İlmi, basîreti, vazîfesindeki adâleti ve nezâketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece İslâmiyet orada süratle yayıldı. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) Hazreti Ömer zamanında Medayin vâlisi iken otuzbin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vâli olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakîrlere dağıtırdı. Kendi el emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir bir dirhemiyle de evinin ihtiyâcı olan şeyleri alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir taraftan güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vâli iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selmân-ı Fârisî’yi ( radıyallahü anh ) tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ve “Gel şunu taşı” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ) çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Selmân’ı ( radıyallahü anh ) tanıyanlar adama “Sen ne yapıyorsun bu vâlidir” dediler. Adam Selmân’a ( radıyallahü anh ) dönüp “Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ) “Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim” dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selmân ( radıyallahü anh ) böylesine de tevâzu sahibi idi. Çok sade bir hayat yaşayan Selmân-ı Fârisî, Hazreti Osman devrinde hastalandı. Bu sırada kendisini ziyârete gelen Sa’d bin Ebî Vakkas’a artık dünyâdan ayrılacağını ve bütün servetinin bir kâse (tas), bir leğen, bir kilim ve bir hasırdan ibâret olduğunu söyledi. Kendisini ziyârete gelen Eshâb-ı kiram nasîhat isteyince, onlara hasta olduğu halde devamlı nasîhatde bulunuyordu. Bu hastalığı neticesinde Medayin’de vefât etti. Vefât ettiğinde ikiyüzelli yaşında bulunuyordu 35 (m. 655). Selmân-ı Fârisî, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) altmış civarında hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Bunlardan otuz kadarında Buhârî ve Müslim ittifâk edip, kitaplarına almışlardır. İlim öğretmeyi çok severdi. Çok âlim yetiştirmiştir. Ebû Sa’îd el-Hudrî, İbn-i Abbâs Evs bin Mâlik, Onun talebeleri arasında idi. Ebû Hureyre ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Tabiînin büyüklerinden ve o zaman Medine’de Fukaha-i Seb’a denilen, yedi büyük âlimden biri olan, Kâsım bin Muhammed de Selmân-ı Fârisî’nin talebelerindendir. O’nun derslerinde ve sohbetlerinde kemâle gelmiştir. Selmân-ı Fârisî, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda ve sohbetlerinde kemâle geldi. Zâhir ve batın ilimlerinde çok yüksek derecelere kavuştu. Eshâb-ı kiramın hepsi de böyle olmuştu. Fakat Resûlullahdan herkes, kendi kabiliyyeti ve kapasitesi kadar feyz alırdı. Hazreti Ebû Bekir’in kavuştuğu derecelere hiçbir Sahâbî kavuşamadı. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ), Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) sonra Hazreti Ebû Bekir’in sohbetinde ve hizmetinde de çok bulunarak, O’ndan da feyz aldı. Hanımı anlatır: Vefâtına yakın bana: “Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrâfına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir” dedi. Söylediği gibi yaptım. Dışarı çıktım. Odadan, “Esselâmü aleyke, ey Allah’ın velisi ve Resûlullahın arkadaşı” diyen bir ses duydum. İçeri girdiğimde rûhunu teslim etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi. Sa’îd bin Müsseyyeb, Abdullah bin Selâm’dan naklen anlatır: “Selmân-ı Fârisî bana: “Ey kardeşim hangimiz evvel vefât edersek, vefât eden kendini, hayatta olana göstersin” dedi, ben de bu mümkün müdür? dedim. “Evet, mümkündür. Çünkü mü’minin rûhu bedeninden ayrılınca, istediği yere gidebilir, kâfirin rûhu Siccinde habsedilmiştir” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ) vefât etti. Birgün kaylûle yaparken (gün ortasında uyurken) Selmân’ın geldiğini gördüm. Selâm verdi. Selâmına cevap verdim. Yerini nasıl buldun diye sordum, “İyidir. Tevekkül et. Tevekkül ne iyi şeydir” dedi ve üç kere tekrarladı.” Selmân-ı Fârisî’nin ( radıyallahü anh ) ilmi ile fazîleti pek çoktu. Her ilimde âlim idi. Hazreti Ali “Selmân-ı Fârisî evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir denizdir” buyurmuşlardır. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) sıdk ve muhabbeti sebebiyle Eshâb-ı kiramın seçkinleri arasına Resûlullah ( aleyhisselâm ) tarafından dahil edildi. Muhacirlerle Ensâr arasında, Muhacirlerden mi yoksa Ensârdan mı meselesinde ihtilaf çıkınca Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Selmân bizdendir, ehl-i beyttendir” buyurdu. Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:“Cennet üç kişiye müştaktır (Ya’nî şevkle onları beklemektedir) Aliyyül-Murtâza, Ammâr bin Yâser ve Selmân-ı Fârisî.” “Dört kişi fazîlette öne geçmiştir. Ben Arabları, Süheyl Rumları, Selmân Farsları, Bilâl Habeşîleri geçmişiz.” “Ey Selmân, hastanın duâsı kabûl olunur. Duâ et ve anlıyarak duâ yap! Sen duâ et, ben de âmin diyeyim!” “Ey Selmân Kur’ân-ı kerîmi çok oku!” Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Onun iki kitabı da bildiğini söylemiştir. Bunlardan birisi İncîl, diğeri de Kur’ân-ı kerîmdir. Buyurdu ki: “Mü’min, doktoru yanında olan hastaya benzer. Doktoru, ona yarayan ve yaramıyanı bilir. Hasta, kendine zararlı bir şeyi isterse, mâni’ olur ve yersen ölürsün der. Mü’minin hâli budur. O birçok şeyleri arzular, ama Allahü teâlâ mâni’ olur, tâ ölünceye kadar. Sonra Cennete gider.” “Şaşılır şu kimseye ki, dünyâya hırsla sarılır, ama ölüm onu aramaktadır. Unutmuş ama unutulmuş değildir. Güler, ama bilmez ki, Rabbi ondan râzı mıdır, yoksa değil midir?” “Üç şey beni hayrete düşürdü. Bunlar; ölüm kendisini yakalamak üzere olduğu halde, dünyalık peşinde olan kimselerin hâli, kendisi gaflete dalıp, kendini unuttuğu halde unutulmamış olup, hesaba çekilecek olan kimseler ve Rabbinin kendinden râzı olup, olmadığını bilmediği halde, ağız dolusu gülen kimselerin hâli.” Gayet az yerdi. Bir sofrada kendisine daha ziyade yemesi için ısrar edilince Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kendisine; “İnsanların ahirette çok açlık çekecek olanları, dünyâda doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir.” buyurduğunu haber verdi. Çok cömert olan Selmân ( radıyallahü anh ) günlük gelirinin çoğunu dağıtırdı ve el emeği ile geçinirdi. Fakîrleri dâima doyurur, onlarla beraber yerdi. Kendisi çok ihtiyâr olduğu hâlde kendi işini kendi görürdü. Bir şey taşırken elleri titrerdi. Halk etrâfına toplanır, eşyalarını biz taşıyalım derler, onlara; “Hayır yerine kadar kendim götüreceğim” derdi. Halbuki emrinde binlerce kişi vardı. Buyurdular ki; “İlim çoktur fakat ömür kısadır. O hâlde önce dinde zarurî lâzım olan ilimleri öğren!” “Kalb ile bedenin hâli kör ve topal bir kimsenin hâli gibidir. Kör bir ağacın altına gider, fakat onda meyve olduğunu göremez. Topal, ağaçtaki meyveyi görür fakat alamaz. İlâhi ni’metleri kalb bilmeli, inanmalı, beden de onunla âmil olmalı ki âhıretteki sonsuz ni’metlere kavuşmak nasîb olsun.” “Sizler mümkün olduğu kadar sabah çarşıya ilk çıkan ve akşam en son dönen olmayınız. Çünkü bu iki vakit şeytanların harp ettikleri zamanlardır.” “Mü’minler de çok şeyler arzu ederler. Fakat Allahü teâlâ onlara faydalı olanları yaratır, zararlı olanları yaratmaz. Mü’minler bu şekilde vefât ederler. Ve Allahü teâlânın Cennetine girerler.” “Bir kimse Allahü teâlâya açık günah işlerse; tevbesi açık, gizli olarak günah işlerse tevbesi gizli olur. Tevbe ettikten sonra: “Yâ Rabbi bu tevbe ile günahımı affet” diye duâ etsin.” “Üç şey beni devamlı ağlatır: Birincisi, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) vefâtı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zaman halim ne olur, onu bilmediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allahü teâlâ beni hesaba çektiği zaman Cennetlik miyim Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zaman halim ne olur, bilemiyorum, onun için ağlıyorum.” Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) bir gün bir vesk (bir deve yükü=250 litre) nafaka satın aldı. Bir kimse onu gördü ve “Yâ Selmân bu kadar nafakayı ne yapacaksın. Bunu bitirecek kadar ömrün olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Selmân ( radıyallahü anh ); “Nefis nafakasını aldığı zaman insan mutmain (rahat) olur. Ondan sonra nafaka ve başka bir şey düşünmeden Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olabilir. İnsan nafakası tamam olunca, ibadetler de vesveselerden emîn olur.” Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) arkasından bir kimsenin yürüdüğünü gördüğü zaman, “Bu hâl, sizin için hayırlı, fakat benim için fenâdır” buyurur, hiç kimsenin arkasından yürümesini istemezdi. “Bir zenginle arkadaş olduğun zaman, onun yanında dereceni düşürmek istemiyorsan kendisinden bir şey isteme. Çünkü istemek insanoğlunun yüzünde siyah bir lekedir. Verileni red eden kimse ise, verenin gözünde büyük ve ona karşı makamını korumuş olur.” “Farzları tam yapmadığı halde, nafilelerle derecesini yükseltmeye çalışan kimsenin hâli, sermâyesi elinden çıktığı (iflas ettiği) hâlde kâr peşinde koşan bir tüccârın hâline benzer.” “Mü’minin ölüm zamanında alnının terlemesi, gözleri yaşarıp, burun deliklerinin kabarması, Allahü teâlânın rahmetine nail olduğunun alâmetidir.” Kur’ân-ı kerîmi tilâvet eden bir kimseden Hicr suresindeki, “Şüphesiz ki o azgınların hepsine vadolunan yer; Cehennemdir.” âyetini işitince, feryâd etti ve başını iki eli arasına alıp, çıkıp gitti. Üç gün kendine gelemedi. Ne yaptığını dahi fark edemiyordu. Medâyin’de iken Ebü’d-Derdâ’ya ( radıyallahü anh ) yazdığı mektûbta, “Hastaları tedâvi etmek için tebâbete başladığını öğrendim. Gerçek tabib isen nasîhata devam et. Çünkü sözün şifâdır. Yok eğer hakiki tabib değil isen Allah’dan kork, müslümanların kanına girme” buyurdu. “Namaz bir ölçekdir. Kim dolu dolu ölçer, onu hakkıyla kılarsa, büyük ecir ve mükâfata kavuşur. Kim ki, eksik ölçerse (adabına uygun kılmazsa) Allahü teâlâ’nın buyurduğu Veyl’i (Cehennemi) hatırlasın” Ebû Vail diyor ki: Bir arkadaşımla Selmân’ın ( radıyallahü anh ) ziyâretine gittim. Bize bir miktar arpa ekmeği ile biraz da tuz getirdi. Arkadaşım “Şu tuzun yanında biraz da sağter (kekik gibi bir ot) olsaydı” dedi. Bunun üzerine Selmân ( radıyallahü anh ) matarasını rehin vererek o otu aldı geldi. Yemeği bitirince arkadaşım, “Bize verdiği ni’mete kanâat ettiğimiz, Allahü teâlâ’ya hamd ederiz” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ): “Eğer kanâat etseydin, benim matara rehin olmazdı” buyurdu. “Eline geçmediği halde geçmiş gibi ni’metlere şükr edip râzı olan, eline geçmiş hükmündedir” buyurdu. Kendisine hakaret edip, kötü sözler söyleyen birisine “Eğer ahirette günahlarım ağır, sevâblarım hafif gelirse; senin söylediğinden çok daha kötüyüm. Yok günahlarım hafif, sevâblarım ağır gelirse; senin sözlerinin bana bir zararı olmaz” diye cevap verdi. “Dünyada Allah için tevâzu’ ediniz. Dünyada tevâzu’ sahibi olanları Allahü teâlâ kıyâmet günü yüceltir.” “Cehennemin zulmeti ve azâbı, dünyâda iken insanların kendilerine ve başkalarına yaptıkları zulümdür.” Kendisine niçin yeni güzel elbise giymiyorsun diyenlere buyurdu ki: “Kölenin güzel ve iyi elbise ile ne münâsebeti olabilir, âzâd olduğu (Cehennemden kurtulduğu) zaman hiç eskimeyecek ve çok güzel elbiseler kendisine giydirilecektir.” Sa’d’a ( radıyallahü anh ), nasîhatında “Bir şeyi yapmaya niyet ettiğin zaman niyetinin, azminin üzerinde Allahü teâlâ’dan kork (haram ve günah olan bir şeye azmetme)” buyurdu. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) ölüm döşeğine yattığı vakit ağladı. Sebebini soranlara “Dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum. Ancak Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) “Dünyadan ayrılırken sermâyeniz bir yolcunun yol azığından fazla olmasın” buyurmuştu, işte buna ağlıyorum” dedi. Halbuki öldüğü vakit bıraktığı malın kıymeti on dirhem civarında idi. Bir gün yanında misâfiri olduğu halde Medayinden çıkıp bir yere gidiyorlardı. Yolda karınları açıktı. Yiyecek bir şeyleri de yoktu. Orada geyikler vardı ve süvari atıyle dahi onlara yetişemezdi. Kuşlar vardı. Fakat avcılar onları vuramazlardı. Zira uzaktan hemen kaçarlardı. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) bir geyik ile bir kuşu yanına çağırdı. İkisi de yanlarına geldi. Onlara “Bu kimse benim misâfirimdir. Sizi ona ikram etmek istiyorum” buyurdu. Geyik ve kuş hiç itiraz etmediler. Onları kesip yediler. O zât bu işe çok hayret etti ve “Ey efendim geyik ve kuşu çağırdınız hiç kaçmadan yanınıza geldiler, ben buna hayret ettim” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Bunda hayret edilecek bir şey yok. Bir kimse Allahü teâlâ’ya itaat eder ve O’na hiç günah işlemezse, her şey ona itaat eder.” “Allahü teâlâ mü’minin hastalığını ona keffâret yapar ve günahlarının affına sebeb olur. Fâsıkın hastalığı ise, sahibi tarafından bağlanan devenin hâli gibidir. Daha sonra salındığında niçin bağlandığını ve neden salındığını bilmez.” | |||
| Omer Bin Abdulaziz Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:17:51 | |
Emevî halifelerinin sekizincisi Mervân’ın torunudur. 60 (m. 679)’da ya’nî Hazreti Muâviye’nin vefâtı yılında Medine’de doğdu. Babası Mısır vâlisi olunca, Mısır’a gittiler. Oğlunu Medine’ye tahsile gönderdi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar ve Saîd bin Müseyyib ve başka âlimlerden ders aldı. Babası ölünce amcası olan halife Abdülmelik bunu Şam’a getirdi. Kızı Fâtıma’yı buna verdi. 99 (m. 717)’de amcası oğlu Süleymân vefât edince, halife oldu. Çok âdil olup ikinci Ömer denmeğe lâyıktı. Hazreti Muâviye’nin vefâtından sonra, hutbelerde Ehl-i Beyte la’net okumak âdet olmuştu. Halife olunca, ilk iş olarak bu âdeti kaldırdı. Ehl-i Beyte karşı çok saygılıydı. Onlara devamlı yardım ederdi. 101’de kırkbir yaşında iken, kölesi tarafından zehirlendi. Beyaz, ince ve nâzik yüzlü, zâif, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklıydı. Malatya şehrini rumlardan yüzbin esîr karşılığı satın aldı. Hazreti Ömer’in oğlunun torunudur. Hazreti Ömer’in, Ümmü Âsım’ın annesini oğlu Âsım’a alması şöyle olmuştu: Hazreti Ömer halifeliği zamanında bir gece Medine’de kol gezerken sabaha karşı bir evden, kadının birinin kızına; “Süte su koy” dediğini işitti. Kızın da; “Emîr-ül-mü’minîn Hazreti Ömer süte su katmayı yasak etti” cevâbını verdiğini ve annesinin “Emîr-ül-mü’minîn nereden bilecek” demesi üzerine de, “O görmüyorsa da Allahü teâlâ görüyor” dediğini işitti. Hazreti Ömer bu hâdise üzerine o kızı araştırıp, oğlu Âsım’a nikâh etti. Âsım’ın bundan bir kızı oludu, bundan da Ömer bin Abdülazîz dünyâya geldi. Babası Abdülazîz bin Mervan, adâlet, insaf ve diyanet sahibi bir kimse idi. Mısır vâliliğine tâyin edilince, oğlunu da beraberinde götürdü. Ömer bin Abdülazîz, orada mükemmel bir İslâm terbiyesi ile büyütülüp, yetiştirildi. İlim ve fıkıh tahsili için Medine’ye gönderildi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar, Saîd bin Müseyyib ve devrin başka âlim ve büyüklerinden ders aldı. Onların sohbetinde bulunup, kendilerinden hadîs-i şerîf dinledi. Babası 85 (m. 705)’de vefât edince amcası olan halife Abdülmelik 65-86 (m. 684-705)’de O’nu Şam’a getirdi ve kızı Fâtıma’yı ona nikahladı. Ömer bin Abdülazîz çok ni’met ve servete sahipti. Yaratılışındaki cömertlik ve mürüvvetini bütün insanlara saçıyordu. Gayet fazîletli, âlim, âdil ve eşine pek az rastlanan bir insandı. Halife Velîd bin Abdülmelik 86-95 (m. 705-715) devrinde 87 (m. 706) Rebiülevvel ayında Haremeyn (Mekke ve Medine) vâliliğine tâyin edildi. Bu vazîfesini yürütmek üzere Medine’ye gidip, oranın büyük âlimlerinden on kişi topladı. Meclisteki âlimlere “Ey kardeşlerim. Ben ki Haremeyn’in vâliliğine değil hizmetçiliğine tâyin olundum. Size kesin söz veririm ki, benim asıl mesleğim adâlet yolundan ayrılmamaktır. Gerek zorbalık yapanın ve gerekse buna sebep olanın, yolsuzluk yapanın ve doğru yoldan ayrılanın yaptıklarını bana haber vermez iseniz, bunun ma’nevî mes’ûliyyeti size âittir. Sizi ancak bana müşavir ve muavin olmak üzere çağırdım. Kendi reyimle bir iş görmek istemem. Her husûsta sizinle müşavere yapacağım. Ayrıca memurlarımın da ahâliye iyi hizmet etmeleri için onları teftiş ederek, bana yardımcı olacaksınız” dedi. Bu âlimler de O’nun bu isteklerinden dolayı memnun olup, dâima yardımcı oldular. Hicazlılar, idâresinden, adâletinden çok memnundular. Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) “İmamlık yapmakta Resûlullah efendimize, Ömer bin Abdülazîz’den daha çok benziyen kimse görmedim” buyurdu. Ünü her tarafa yayıldı. Pek çok kimse, kendi memleketini terk edip, Hicaz’a geldi. Mescid-i Nebî’yi 88 (m. 707)’de genişletmeye ve esaslı bir tâmiratını yaptırmaya başladı. Genişletmede Mescid-i Nebî’nin dört duvarı da yıkılıp, doğu tarafındaki zevcât-ı tâhirât odaları mescide katıldı. Hücre-i se’âdetin dört duvarı yıkılıp, temelden yontma taşlarla yeniden yapıldı. Temel açılırken Hazreti Ömer’in bir ayağı görüldü. Hiç çürümemişti. Hücrenin etrâfına ikinci bir duvar daha yapıldı. Bu duvar beş köşeliydi. Hiç kapısı yoktu. Duvarlar, direkler ve tavan altın ile süslendi. İlk olarak mihrâb ve dört minare yaptırdı. Bu iş üç sene sürdü. Ömer bin Abdülazîz 93 (m. 711) senesine kadar Haremeyn vâliliği yaptı. Halife Süleymân bin Abdülmelik 96-99 (m. 715-717) iki oğlu olmasına rağmen ahidnâme yazıp, mühürleterek Ömer bin Abdülazîz’i kendisine halef gösterdi. Bunu veziri Recâ’ya verdi. Ömer bin Abdülazîz, Abdülmelik’in 99 (m. 717) Eylül ayında vefâtı ile veziri Recâ emirleri toplayıp, mühürlü ahidnâmeyi açarak, okudu. Ömer bin Abdülazîz âhıret adamıydı. Hilâfetin ağır yükleri altına girmekten çok korkardı. İsmi okunduğu zaman şaşırıp kaldı. İstifâ isteğinde bulunduysa da kabûl edilmedi. Emîrler Ömer bin Abdülazîz’in İslâm halifeliğine bîat ettiler. Vezir Recâ, halifenin koluna girip, minbere çıkardı. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ), cenâb-ı Hakka hamd ve senadan sonra: “Ey insanlar! Bizimle beraber olacak kimsede şu beş şartı istiyorum. Bunlar Bize hâlini bildiremiyecek olan halkımın hâlini anlatmak, hayırlı işlerde bize yardım ve hayra delâlet eylemek, kimse hakkında gıybet etmemek ve boş şeyler ile meşgûl olmamak. Bunlar yoksa bize yaklaşmasın.” dedi. Böylece, ikinci halife Ömer bin Hattâb’ın ( radıyallahü anh ) yolunda olarak işe başladı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in hâllerini anlatmak için şâirler ve hatîbler hutbeler okudular. O’nun medh ve senasını dillerde dolaştırdılar. Zâhidler ve fakîhler dahi, “Biz bu zâtın sözüne aykırı fiilini görmedikçe ondan ayrılmayız” dediler. Ömer bin Abdülazîz halife olduktan sonra hilâfet konağına götürülmek üzere alay atları getirdiler. “Bunlar ne?” deyince; “Hilâfete mahsûs bineklerdir” cevâbını işitince; “Kendi atım, benim hâlime daha muvafıktır” diyerek saltanat bineklerini geri çevirip, kendi hayvanına bindi. Hilâfet otağına gitmeyip, “Hilâfet otağında Süleymân’ın ailesi var. Ben onların rahatsız olmalarını uygun görmem. Onlar yerleşinceye kadar, benim kıl çadırım bana yeter!” buyurdu. Bu sözleri, insafı ve ahlâkî büyüklüğünü ne güzel ifâde etmektedir. Evine gitti, âzâdlı kölesi, Onun pek kederli ve düşünceli olduğunu görünce: Bu hâlinizin sebebi nedir? diye sordu. Cevâbında buyurdu ki: “Doğudan batıya kadar olan Ümmet-i Muhammed’in hukukunu yerine getirme bana vazîfe oldu. Bundan büyük endişe edecek şey olur mu?” Daha sonra hanımı ve amcası kızı olan Fâtıma binti Abdülmelik’i yanına çağırıp, buyurdu ki; “Eğer benimle birlikte yaşamak istersen ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a bırak. Zira onlar senin yanında iken ben seninle beraber olamam.” Fâtıma, bütün ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a verdi. Fâtıma’nın bu davranışı, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kızı Hazreti Fâtıma gibi ma’nevî süsler ve rûhî meziyetler ile yaşamaya karar verdiğini göstermekte idi. Ömer bin Abdülazîz de, ellibin altınının hepsini dağıttı. Bir elbisesi kaldı. Câriyelerine de “Serbestsiniz, isteyeniniz olursa, âzâd ederim. Benden bir talepte bulunmamak şartı ile kalmak isteyen varsa kalabilir. Çünkü verilen vazîfe beni sizinle meşgûl olmaktan alıkoyuyor.” buyurdu. Hepsi ağladılar, üzüldüler. Hanımı Fâtıma’yı dahi serbest bıraktı. O da üzülüp ağladı. Efendisinden ayrılmadı. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) halife olduğu sene Medîne-i mürievverede bulunan, oğlu Abdülmelik’e şöyle yazdı: Şahsımdan sonra kendisine nasihatte bulunup, gözetip, muhafaza etmek mecbûriyetinde olduğum, ilk insan sensin. Hamd Allahü teâlâya mahsûstur. Allahü teâlâ bize çok lütuf ve ihsânda bulundu. O’ndan, ihsân ettiği ni’metlere, karşı şükür yapabilme kuvveti vermesini dileriz. Allahü teâlânın babana ve sana olan lütfunu hatırla. Kendine, gençliğine ve sıhhatina dikkat et. Eğer hamd (Elhamdülillah), tesbîh (Sübhânallah), tehlîl (La ilahe illallah) diyerek, dilini zikirle meşgûl edebilirsen bunu yap. Ömer bin Abdülazîz hazretleri hilâfet makamına geçtiği gün, zamanının tanınmış fıkıh âlimlerinden Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Ka’b Kurazî’yi da’vet edip, onlara “Halk her ne kadar bir ni’met olarak görüyorsa da ben bu halifelik makamını; taşıyamayacağım bir yük ve çok ağır bir mes’ûliyet olarak görüyorum. Ben bu yükün altına girdim. Benim için çâre ve tedbir olarak nasîhatleriniz nedir?” diye sordu. Onlardan bir tanesi dedi ki: “Yârın kıyâmet günü kurtulmak istersen müslümanların ihtiyârlarını baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evlâdın bil. O zaman bütün müslümanlara, kendi evindeki, ana-baba, kardeş ve evlâdın gibi muâmele etmiş olursun.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) halife olunca, üzerine aldığı mes’ûliyetin ağırlığından dolayı iki ay müddetle üzüntü ve keder içinde kaldı. Millet ve memleket işlerini adâletle idâre etmekte ve hak sahiblerine haklarını iade etmekte çok hassas davranıyor, kendisini hiç düşünmüyordu. Hazreti Ömer bin Abdülazîz, yakın dostu Hazreti Sâlim’e “Kardeşim Sâlim! Allahü teâlâ beni halifelik ile imtihan ediyor. Yemîn ederim ki, kurtulamıyacağımdan korkuyorum. Bana, dedem Hazreti Ömer’in mektûblarını, hayatı hakkında bilinenleri, müslümanlara ve gayri müslimlere olan hükümlerini bildir. Hazreti Ömer’i kendime nümûne kabûl ettim. Ona göre hareket edeceğim” dedi. Halifeliği zamanında yaptığı bütün işlerde gözleri önüne kıyâmet gününü getirirdi; halkının haklarını lâyıkıyla yerine getirememekten çok korkuyordu. Halifeliğim adâlet ile yürütüp, Hulefâ-i Râşidîn’in (Dört Halife) yolundan ayrılmadı. Önemli memuriyetlere dirayetli ve âdil bildiklerini tâyin etti. Horasan’a Cerrah bin Abdullah el-Hakem’i, Basra’ya Adiy bin Ertet el-Fezâra’yı, Kûfe’ye Abdülhamîd bin Abdurrahmân el-Kureşî’yi, Hindistan’a Amr İbni Müslim’i, Cezîre’ye (Mezepotamya) Ömer bin Humeyre el-Fezarî’yi, İspanya’ya Semh bin Melik el-Haftanî’yi ve Afrika’ya İsmail bin Abdullah’ı tâyin etti. Devrin meşhûr âlimlerinden ve Sofiyye-i aliyyeden Hasan-ı Basrî hazretlerini Basra, Amr el-Sahi’yi de Kûfe kadılıklarına tâyin etti. Vâlilerinin yanına fıkıh âlimi de verdiği olurdu. Kûfe Vâlisi Abdülhamid’in yanında, fıkıh âlimi Ebû Zinâd kâtib olarak vazîfeliydi. Fakat, Hazreti Ömer Bin Abdülazîz her yerde bizzat kendisini mes’ûl hissediyordu. Kalbinde yer eden gaye; otoritenin fazlalaştırılmasından ziyâde, hak ve hukukun tesisi idi. Müslim ve gayr-i müslim teb’asına çok âdil davranıp, yaptığı işlerde adâleti yaygınlaştırdı. Ehl-i Beyt’e dil uzatanların çirkin hareket ve sözlerine mâni olup, son verdi. Ehl-i Beyt’e çok saygı gösterir ve yardım ederdi. Peygamberimizin vakıf ettiklerinden, Fedek bahçesini tekrar Ehl-i Beytten Muhammed Bâkır’a iade etti. Toprak hukuku ve mâliye alanlarında Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) emirlerini yerine getirdi. Müslüman olan gayr-i müslimlerden cizye vergisini kaldırdı. Her tarafta müslüman olanların sayısı arttı. Doğuda ve Batıda milyonlarca gayr-i müslim, müslüman oldu. İslâm Orduları doğu ve batıda fetihlere girişti. Malatya şehri, Rumlar’dan yüzbin esîr karşılığı satın alındı. Preneler aşılıp Fransa’ya girildi. Narbonne ele geçirildi. Burada güçlü üsler kuruldu. Afrika’da bütün Berberiler O’nun zamanında müslüman oldu. Musevî, hıristiyan, ateşperestlere gösterdiği yapıcı siyâset karşısında, onların arasında İslâmiyet geniş ölçüde yayıldı. Müslüman ve gayr-i müslim bütün teb’ası tarafından sevildi. Hak ve adâletin yayılmasında ve zulmün kalkmasında çok hizmet etti. Zamanında kurt ile kuzu beraber yaşadı. Devrinin âlim ve velîlerinden Mâlik bin Dinar hazretleri anlatır: “Ömer bin Abdülazîz halife olduğunda bir çobanın şöyle dediği işitildi: “Acaba bu temiz, âdil halife kimdir?” Çobana, “Böyle olduğunu nereden anladın?” diye sorulduğunda; vazîfesi dağ bayır demeyip koyun otlatan, çeşitli yırtıcı hayvanların tehlikesini pek iyi bilen çoban, safiyetle bulduğu teşhisiyle şu cevâbı verdi: “Âdil bir halife başa geçince kurtlar kuzulara saldırmaz. Oradan anladım.” Halife Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) her gün âlimleri çağırır, onlarla ölüm ve kıyâmet hâllerinden konuşurlardı. Konuşmalar onlara o kadar te’sîr ederdi ki, sanki içlerinden biri vefât etmiş gibi ağlarlardı. Ömer bin Abdülazîz hazretleri Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmede ve halka bildirmede çok dikkatliydi. Ömer bin Abdülazîz’in devrinde halk dahi ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerinde: Bu gece ne okudun? Kur’ân-ı kerîmden kaç âyet ezberledin? Bu ay kaç gün oruç tuttun? gibi sözler söylenmeye başlandı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz dîne sokulan bid’atleri ortadan kaldırıp, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmaya çalıştı. Hadîs-i şerîfleri toplatıp, kitap hâline getirdi. Mezhepler hakkında, “Eshâb-ı kiramın ictihâdları farklı olmasaydı, dinde ruhsat, kolaylık olmazdı” buyurdu. Hazreti Ali ile ictihâd ayrılığından muharebe edenler için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ellerimizi bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de dilimizi tutup, bulaştırmayalım!” İmâm-ı Şafiî ( radıyallahü anh ) de böyle söylemiştir. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) Evzâî’ye yazdığı bir mektûbunda, “Biliniz ki, ölümü çok hatırlayan kimse, az bir dünyalık ile iktifa eder, konuştuğu kelimelerin hesabını vereceğini düşünen kimse çok az konuşur, ancak lüzumlu sözleri söyler” buyurdu. Yine buyurdu ki, “Kendimi överim korkusu ile bir çok sözleri söylemekten kaçınırım.” Meymûn bin Mihran diyor ki, Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) ile beraber bir kabristana uğradık. O, kabirleri görünce ağladı. “Ey Meymûn! Şu gördüğün kabristanda yatanlar, babalarım Emevîlerdir. Bunların hepsi gelip geçtiler. Lâkin şimdi sanki dünyâya hiç gelmemişler, dünyâ lezzetlerini hiç tatmamışlardır. Şu anda toprak altında yatıyorlar ve cesetlerini kurtlar yemektedir..” Hem böyle söylüyor, hem de ağlamaya devam ediyordu. Sonra buyurdu ki; “Vallahi burada, kimin azâbda olduğunu, kimin Allahü teâlânın azâbından emîn olduğunu bilemiyorum.” Buyurdu ki; “Geçen gece ölüleri düşündüm. En samîmi bir dostun ölse, onu üç gün sonra mezarında görsen, oradan kaçarsın. Orada dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinleri, pis kokular arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulduğunu, vücûdunun pis hâle geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin.” Bunları söyledikten sonra bayılıp düştü. Âlimlerden birisi Hazreti Ömer bin Abdülazîz’i ziyâret etti. Çok ibâdet etmekten dolayı yüzünde ve rengindeki değişikliği görerek “Bu ne hâldir?” dedi. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) “Sen beni ölümümden bir kaç gün sonra mezarımda ziyâret etsen, gözlerimin çıkıp, yanaklarımın üzerine akdığını, dudaklarımın dişlerimi kapayamadığını, ağzımın açık kalıp oradan irin ve cerahatin akmakta olduğunu, karnımın şişip göğsümün üzerine geldiğini, bağırsaklarımın döküldüğünü, burun deliklerinden irin ve kurtların çıktığını görmekle şimdi gördüğünden çok daha feci bir manzara ile karşılaşırdın” dedi. Halifeliğinde, yanına bir heyet gelmişti. Heyetten bir genç nutuk söylemeye başladı. Bunun üzerine “Sen dur, yaşlınız konuşsun” diyerek genci uyarmak istedi. Genç: “Ey Emîr-ül-mü’minîn! İş yaşa göre ise, müslümanların içinde senden daha yaşlı olanlar yok mu?” deyince; “Konuş bakalım.” diyerek gence söz verdi. Genç; “Biz senden bir şey isteyen ve senden korkan bir heyet değiliz. Bir şey istemiyoruz. Çünkü lütuf ve ihsânınız o kadar çok ki, bu bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz. Çünkü adâletin bizi korkmaktan emîn kılmıştır” dedi. “Siz kimsiniz?” deyince, “Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri dönmek için geldik” dedi. Yezîd-i Rakkasî, Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) huzûruna geldi. Ömer, Yezîd’e “Bana nasîhat et” dedi. O da “Ey müslümanların emîri! Senden önceki halifeler öldüğü gibi sen de öleceksin” dedi. Ömer, bunu duyunca ağladı ve “Devam et” dedi. Yezîd: “Âdem’den (aleyhisselâm) sana gelinceye kadar hiç bir baban hayatta değildir. Hepsi vefât ettiler” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) ağlıyarak, yine “Devam et” dedi. Yezîd “Öldükten sonra Cennet ile Cehennemden başka gidilecek yer yoktur” dedi. Halife Ömer, bunu duyunca düşüp bayıldı. Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) câriyesi yanına geldi. Selâm verdi ve namaz kılınan odaya geçti, iki rek’at namaz kıldı. Sonra uyuya kaldı. Biraz sonra kalktı ve halifeye “Tuhaf bir rü’yâ gördüm” dedi. Halife “Ne gördün anlat” dedi. Câriye “Rü’yâda Cehennemi gördüm. Cehennemlik olanların üzerine kükreyip duruyordu. Sonra Cehennem üzerinde Sırat Köprüsü kuruldu. Abdülmelik bin Mervan geldi. Köprüye girdi. Bir kaç adım attı, sonra devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Velîd bin Abdülmelik geldi. O da devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Süleymân bin Abdülmelik geldi. O da aynı şekilde Cehenneme düştü” dedi. Halife “Devam et” dedi. Kadın, “Sonra da seni getirdiler” der demez, Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) bir ah çekti, düştü ve kendinden geçti. Kadın, yüksek sesle “Vallahi senin selâmetle Sırat Köprüsünü geçtiğini gördüm” dedi, ise de halife bunu duymuyor, yerde çırpınıp duruyordu. Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) yanına birisi gelerek, “Falanca kimse, sizin için şöyle, şöyle söylüyor” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) “İstersen bu işi araştıralım. Eğer yalancı isen, Hucurât sûresinin 6. âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun. Söylediğin yanlış ise, Kalem sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun. Her iki hâlde de mes’ûl olursun, istersen üçüncü hâli tercih edip, seni affedelim ve bu mes’eleyi kapatalım” dedi. Bunun üzerine o kimse tövbe edip, bir daha böyle bir şey yapmam dedi. Bir kimse, Ömer bin Abdülazîz hazretlerine gelip, birinin kendisine zulm ettiğini söyledi. Gelen kimseye “O kimseden hakkını almış olarak, Allahü teâlânın huzûruna gitmektense, O kimsede hakkın olarak Allahü teâlânın huzûruna gitmen daha iyidir” buyurdu. Bir Cum’a namazını kıldırdıktan sonra, insanların arasında oturdu. Sırtındaki elbisenin iki tarafı da yamalı idi. Birisi kendisine dedi ki: “Ey mü’minlerin emîri! İmkânlarınız var. Daha kıymetli elbise giyseniz olmaz mı?” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) bir müddet düşündü ve başını kaldırıp, “Varlıklı halde iken iktisad etmek ve hakkını almaya gücü yettiği halde affetmek, hakkını helâl etmek çok makbûl ve çok faziletlidir” buyurdu. Ömer bin Abdülazîz hazretleri bir sarhoşu gördü. Onu yakalayıp cezalandırmak istedi. Ama sarhoş, O’na hakaret etti. O da sarhoşu bıraktı. Cezalandırmaktan vaz geçti. “Niçin, size hakaret edince bıraktınız?” dediler. Buna cevaben buyurdu ki, “O hakaret etmekle beni öfkelendirdi. Eğer ona ceza verseydim, kendim için ceza vermiş olurdum, kendi şahsım için bir müslümanı cezâlandıramam.” Buyurdu ki; “Allahü teâlâ şu üç kimseyi çok sever: 1) Gücü yettiği halde affedeni, 2) Hiddetli ânında öfkesine hâkim olanı, 3) Allahü teâlânın kullarına şefkatli olanı.” İnsanlara olduğu gibi hayvanlara da merhametliydi. Bir katırı vardı. Bunu pazarda çalıştırır, gelen parayla da ihtiyâçlarını temin ederdi. Katın çalıştıran işçisi, bir gün normalden fazla para getirince “Neden böyle fazla para geldi?” dedi. “Pazar kalabalık ve bereketliydi” cevâbına karşılık; “Hayır, böyle değil. Sen katırı çok çalıştırıp, yordun. Katırı, üç gün dinlendir” emrini verdi. Bir gece O’na misâfir geldi. O bir şey yazıyordu. Misâfiri de yanında, oturuyordu. Lâmbasının yağı azaldı. Sönecek gibi oldu. Misâfir: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Kalkıp lâmbaya yağ koyayım mı?” deyince; “Misâfirine iş gördürmek, insanın mürüvvetine yakışmaz” buyurdu. “O halde hizmetçiyi kaldırayım mı?” “O da olmaz; daha akşamın ilk uykusundadır.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) kalkıp lâmbaya yağ doldurdu. Misâfir bu hâli görünce hayretle: “Ama, bu işi kendin yaptın, neden?” deyince buyurdu ki: “Bu işi yapmaya giderken, Ömer’dim. Yaptım, bitirdim; yine Ömer’im. İnsanların Allah katında hayırlısı tevâzu sahibi olanlarıdır.” Bir gün hanımına, “Bir dirhemin var mı? Biraz üzüm alalım” dedi. Hanımı “Senin gibi bir Sultanın bir dirhemi olmazsa, benim olur mu?” deyince hanımına “Doğru söylüyorsun ey Fâtıma! Fakat böyle olması, Cehennemde kızgın zincirleri boğazımda taşımadan iyidir.” dedi. Ömer bin Abdülazîz hazretleri, oğlunun bin dirheme bir yüzük taşı satın aldığını haber aldı. Hemen oğluna mektûb yazarak, o yüzük taşını satmasını ve bin kişinin karnını doyurmasını emretti. Ayrıca iki dirhemlik bir yüzük kullanmasını ve yüzüğün üzerine “Allahü teâlâ haddîni bilene merhamet eylesin” diye yazmasını istedi. Birgün etrâfındakiler Ömer bin Abdülazîz’e: “İnsanların en ahmak olanı kimdir?” diye sorunca, “Ahıretini dünyâ için satan, ahmaktır, âhiretini başkasının dünyâsı için satan ise daha ahmaktır” buyurdu. Ömer bin Abdülazîz hazretleri, hutbe okurken kalbine ucb (kendini beğenmek) hâli gelirse hutbeyi yarıda keser, yazı yazarken olursa o kâğıdı yırtardı ve “Allahım nefsimin şerrinden sana sığınırım” derdi. Yer altında bir mahzeni vardı. Gece olunca oraya iner, boynuna demir bağlardı. Sabaha kadar böylece, Allahü teâlânın korkusuyla gözyaşı döker ve O’na yalvarırdı. Abdullah bin Iyâş babasından şöyle nakleder: Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) yanındaki toplulukla beraber bir cenâzeyi defn etmişlerdi. Herkes gitmiş, fakat Ömer bin Abdülazîz ba’zı yakınları ile beraber orada kalmıştı. Yanındakiler O’na: “Ey mü’minlerin emîri! Sen bu cenâzenin sahibi misin de, burada kaldın? Halbuki falanca cenâzeleri için böyle beklememiştin” dediler. Ömer bin Abdülazîz onlara şöyle cevap verdi: “Kabir bana arkamdan şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Dostlarını ne yaptığımı hiç sormuyorsun” dedi. Bende “Söyle ne yaptın” dedim. Bana; “Onların kefenlerini yırttım, vücutlarını parçaladım. Kanlarını emdim. Etlerini yedim”, dedi. Tekrar şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Bana o dostlarının mafsallarını ne yaptığını hiç sormuyorsun” deyince, ona, “Ne yaptın?” diye sordum. Bana, “Onların ellerini kollarından ayırdım. Kollarını, pazularından, pazularını omuzlarından, kalçalarını uyluklarından, uyluklarını dizlerinden, dizlerini ökçelerinden, ökçelerini ayaklarından ayırdım” dedi. Kabirden bu sözleri naklettikten sonra Ömer bin Abdülazîz, ağlamaya başladı ve şöyle buyurdu: “Dünyâ ne kadar aldatıcı. Dünyada üstün ve kıymetli, makam ve mevki sahibi olmak, hiç fâide vermiyor. Genç olan ihtiyârlıyor. Her canlı sonunda ölüyor. Geçici ve aldatıcı olduğunu bildiğiniz halde sakın dünyâ lezzetleri ve zevkleri sizi aldatmasın. Birkaç günlük dünyâ hayatındaki geçici lezzetlere sarılıp, âhıreti unutan, aldanmıştır. Hani, nerede bizden önce bu dünyâda yaşıyanlar. Hani onlar, büyük ve modern şehirler kurmuşlardı. Büyük ve derin kanallar kazmışlar ve barajlar yapmışlardı. Onlar, bir göz açıp kapama denecek kadar, az bir müddet dünyâda kaldılar. Burada, sıhhatlerine güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden günahlar işlediler. Halbuki, herkes onlara mallarının çokluğundan dolayı, keşke, onun serveti gibi bizim de olsa diyorlardı. Şimdi onların hâli ne oldu. Toprak onların bedenlerini yedi. Kemikleri kurtlara azık oldu. Fakat onlar, dünyâda iken, kuvvetli bir aile içerisinde idi. Evleri, güzel eşyalarla döşeli ve hizmetçileri vardı. Herkes kendisine ikramda bulunuyor, âciz kaldığı işlerde kendisine yardımcı oluyorlardı.” Kabir yine Ömer bin Abdülazîz’e ( radıyallahü anh ) şöyle dedi: “Sen, kabirlere uğradığın zaman, dünyâda iken zengin olanlara, zenginliğinizden ne kaldı. Fakîrlere de fakîrliğinizden ne kaldı diye sor. Yine onlara, dünyâda kendileriyle güzel güzel konuştukları dillerini sor. Ne oldu o konuşan dillere? Niçin susuyorlar? O dünyâ güzelliklerini kendileriyle seyrettikleri gözlerine de sor. Niçin şimdi bakmıyorlar? Hani nerede o nâzik tenleri, nerede o güzel yüzleri. Bu çukurun kurtları onlara ne yaptı. Hani burada yatanların o güzelim renkleri. Etlerine ne oldu. Niçin o yüzler toprak olmuş. Nerede o güzellikler. İşte onların uzuvları tamamen ortaya çıkmış, paramparça olmuş. Halbuki dünyâda güzel bir hayatları vardı. Dünyâya dalıp, sâlih amel yapmadılar. Âhıreti unuttular. Onun için hazırlık yapmadılar. Fakat, ölüm kendilerini yakalayıverdi. Dostlarından ayrıldılar. Buraya şu sessiz sedasız, yere geldiler. Vücûdları çürüdü. Başları boyunlarından ayrıldı, a’zâları parça parça oldu. Gözbebekleri yanaklarına akıp gitti. Ağızları kan ve irinle doldu. Haşereler, kurtlar, böcekler, bedenleri üzerinde gezer oldu. Bir müddet sonra, kemikleri de çürüdü. Onlar, dünyâdaki rahatlıklarını bırakıp, bu dar yere geldiler. Arkalarında bıraktıkları, hanımları başkalarıyla evlendi. Çocukları yetim kaldı. Yollarda, şurada burada kimsesiz, sahipsiz dolaşır oldu. Öyleyse, ey yârın bu kabirlerin sakini olacak insan! Seni şu fânî dünyâda aldatan nedir? Sen dünyâda devamlı kalacağını biliyor musun? Elinde bir senedin var mı? Görmüyor musun, ölüm her gün birisine geliyor. Yoksa susuzluktan, terlere boğan o korkudan sana rahatlık ve teselli veren bir şey mi var? Keşke sen o sert toprak üzerindeki hâlini bilseydin. Ey insan! Rü’yâda çeşit çeşit lezzetlere ve zevklere kavuşan bir insan gibi, dünyânın şu geçici fâideleriyle seviniyor, küçük ve basit işlerle uğraşıyorsun. Ey aldanma içerisinde bulunan insan! Gündüzün yanılma ve gaflet, geçen uyku içinde geçiyor. Sonunda pişman olacağın işleri yapıyorsun. Hayvanlar da dünyâda böyle yaşar.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) oradan ayrılıp gitti. Aradan bir Cuma geçti ve vefât etti. Son Cum’a hutbesi şöyle idi: “Ey muhterem Müslümanlar! Şunu iyi biliniz ki, lüzumsuz bir hiç olarak yaratılmadığınız gibi, yaptığınız işlerden de sorgu ve sorumsuz kalacak değilsiniz. Gelmiş ve nihâyete kadar gelecek insanların toplanacağı bir mahşer ve orada adâlet terazilerinin kurulacağı bir mahkeme vardır ki, onun tek hâkimi, azamet ve kibriya sahibi yüce Allahtır. Âhıret korkunç bir gündür. Yürekleri parçalayan, çocukları ihtiyâr yapan, kişiyi kardeş, evlâd ve ıyâliden kaçıran, Peygamberleri, melekleri titreten bir gündür. Cenâb-ı Hakkın celâl ve azametiyle tecelli edeceği o günde, kimde kuvvet ve tahammül kalır. Bununla beraber Allah’ın rahmetinden de ümid keserek hüsrana düşmeyiniz. Ey muhterem cemâat! Muhakkak biliniz ki; mahşer gününde emniyet ve korkusuzluk, bugünden o günü düşünüp de Allahtan korkan, küfür ve günahtan sakınan ve bu fânî âlemi bekâ âlemi olan âhırete üstün tutarak, şehvanî hislerinin esîri olmayanlar içindir. Bunun aksi harekette bulunanlar muhakkak aldanır. Hayat ve ömür sermâyesini haksızlık ve yolsuzluk arkasında tüketen eli boş ve nedamet (pişmanlık) içinde kalır. Bugün; siz, sizden öncekilerin yerini tutuyorsunuz. Fakat elbette sizin de yerinizi tutacaklar var. Görüyorsunuz ki, gelenler durmuyor, gidenler geri dönmüyor, ister istemez gideceğimiz bu mahal, her şeye sâhib olan cenâb-ı Hakkın huzûrudur. Âhıret âlemine gidenleri her gün uğurluyor ve götürdüğünüz kabirlerde kara toprak altında yataksız, yastıksiz tek ve tenha bırakıp dönüyorsunuz, ölümün acısını duyan o fânilerin hâli ne kadar merhameti çeker ve ibrete değer. Tanımadıkları bir âleme sefer etmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar. Gelip geçici emânet bir hayatın gaflet uykusundan uyanmışlar, ama iş işten geçmiş, telâfi imkânı elden çıkmış, naz ve ni’met içinde beslenmişlerken yatak ve yastıkları kuru toprak olmuş, terk ettikleri dünyâ malından istifâdeleri yok. Yaptıkları incir çekirdiği kadar da olsa, bir hayrın imdâdını bekliyorlar. Düşünmeğe değer bu hâllerden ibret almaz mısınız? Ey muhterem cemâat! Zannetmeyin ki, kendimde bir büyüklük gördüğüm için size böyle nasîhat ediyorum. İçinizde belki benden daha ziyâde Allahü teâlânın rahmet ve mağfiretine muhtaç kimse yoktur. Ben hem kendim, hem de sizin için rahmet ve mağfiret diliyorum. Yüce Allahın kitabını, Peygamberinin güzel ahlâkını kendinize örnek yapınız, ancak selâmet bundadır.” buyurduktan sonra gözyaşlarını tutamadı. Bu O’nun son hutbesiydi. Aynı zamanda evine de son gidişiydi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in sulh, sükûn idâresini çekemiyenler vardı. Bunlar, ehl-i bid’attan Haricîler ve menfaati zedelenenlerdi. Halifenin hayatına kıymak için çâreler aradılar. Nihâyet hizmetçi kölesini bin altınla kandırarak, bu mübârek zâtı zehirlettiler. Ömer bin Abdülazîz zehirlendiğini anlayınca kölesini çağırdı. “Ben sana bir fenâlık yapmadığım hâlde bu ihâneti bana niçin yaptın? Doğru söyle, seni affedeyim” deyince; köle yaptığı bu çirkin harekete pek pişman olup, üzüldü. Köle ağlayarak yerlere kapandı, yalvararak: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Bana bin altın vermek sûretiyle bu ihâneti yaptırdılar” dedi. Halife altınları getirterek, devlet hazinesine gönderdi. Köleyi affetti. Hasta halindeyken, kayın birâderi Mesleme İbni Abdülmelik ziyâretine geldi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in üzerinde bir gömlek vardı. Kızkardeşi Fâtıma’ya; “Emîr-ül-mü’minînin elbisesini yıkayınız” dedi. Tekrar geldiğinde gömleğin yıkanmamış olduğunu görerek kardeşi Fâtıma’ya; “Ben size gömleği yıkayınız, diye emretmedim mi?” deyince -bütün teb’asının hayat seviyesini yükseltip, ikibuçuk yıl bile sürmeyen hilâfetinin sonunda yirmibeş yıl zekât verilecek kimse bulunamamış olmasına rağmen, aldığı cevap hayret vericidir: “Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de, bunu yıkayalım.” Yine yakınları dediler ki “Beyt-ül-mal’dan ailene birşeyler vasıyyet et, senden sonra onlar sıkıntıya düşmemeli.” Cevâbı akıllara durgunluk, tüyleri ürpertecek kadar müthiştir: “Çocuklarım şu iki tip insanlardan birisi olacaktır. İyi, sâlih insan veya kötü şerir insan. Sâlih insan olurlarsa, Kur’ân-ı kerîmin A’râf sûresi, yüzdoksanaltıncı âyet-i kerîmesinde buyurulan, “Ey Resûlüm! Müşriklere de ki; size karşı benim yardımcım, Kur’ân-ı kerîmi indiren Allahtır ve O bütün sâlihlere de yardımcıdır.” âyeti yetişir. Kötü insan olurlarsa, o takdîrde ben onları, günah işlemeleri için güçlendiremem. Çocuklarına dönerek “Evlatlarım! İki ihtimâl var. Ya sizi zengin edeceğim; o takdîrde babanız Cehennemi boylayacak. Yahut da fakîr kalacaksınız; babanız Cennete gidecek. Babanızın Cennete girmesi şartıyla fakîr kalmanızı, O’nun Cehennemi boylaması şartıyla, zengin olmayı tercih edin. Şimdi yanımdan ayrılın ve benden sonra sakın Beyt-ül-mal mes’ûllerini ta’cîz etmeyin. Şunu iyi bilin ki, size verilmesini vasıyyet ettiğim para miktarı sadece yirmibir dinardır.” Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin hastalığı ağırlaşınca tabib çağırdılar. Tabib, “Bu zehir içmiştir. Ben bunun hayatı hakkında teminat veremem” dedi. Halife “Sâde bana değil, zehir içmemiş olanların hayatı hakkında da teminat verme” buyurdu. Tabib, “Zehir içtiğinin farkında mısın?” dedi. Halife “Evet, mideme inince anladım” buyurdu. Tabib “Tedâviye hemen başlıyalım” dedi. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) “Hayır, ilacı, kulağımın arkasında olsa uzanıp onu almam. Rabbime kavuşmam, benim için daha güzeldir” buyurdu. Ölüm döşeğinde, bir ara ağlamağa başladı. “Niçin ağlıyorsun. Allahü teâlânın yardımı ile nice sünnetleri ihyâ ettin. Adâletin ise çok yüksek idi” dediler. Bunlara cevaben buyurdu ki: “Ben Allahü teâlânın huzûruna bütün milletin hesabını vermek üzere çıkacak değil miyim? Herkese âdil olarak davranabildiğimden emîn değilim. Yaptığım kusurlar da ayrı. Tabiî ki ben bundan dolayı korkuyorum ve ağlıyorum.” Bir ara “Beni oturtun” buyurdu. Oturttular. “Allahım, ben o kimseyim ki, bana emirlik verdin. Ben kusur ettim. Yanlış işleri yapmaktan beni nehyettin. Ben ise isyan ettim” diye üç defa söyledi. Sonra da: “Lâ ilahe illallah, ibâdete lâyık olan ancak Allahü teâlâdır” dedi ve başını göklere çevirip dikkatle baktı ve “Ben öyle kimseleri görüyorum’ki onlar ne insan ne de cindir” dedi ve biraz sonra rûhunu teslim etti. 101 senesinin Recep ayının sonuna beş gün kala ya’nî 9 Şubat 720’de Şam yakınlarındaki Hunasi’den cenâzesi alınıp, Humus yakınlarındaki Deyr es-Sim’an mevkiine defn edildi. Vefâtından önce şöyle vasıyyet etti; “Ey Meymûn bin Mihrân! Velîd mezara konduğunda oradaydım. Yüzünü açıp baktım, yüzü simsiyahtı. Ben de mezara konduğum zaman yüzümü açıp bakınız.” Vefât edince vasıyyeti gereği yüzünü açıp baktılar, yüzü en genç günlerinden daha parlak, daha aydınlık ve güzeldi. Ömer bin Abdülazîz beyaz, ince ve nâzik yüzlü, za’if, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Halife olmadan önce çok gürbüz iken, halifeliğinde çok zayıfladı. Vefât edince, zamanın âlimleri ta’ziyede bulunmak için hanımının yanına gittiler. Halifenin vefâtıyla müslümanların büyük kayba uğradığını ve bu sebeple üzüntülerinin çok fazla olduğunu bildirdiler ve hanımına “Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) hakkında bize malûmat ver. Çünkü onu en fazla tanıyan sizsiniz” dediler. O mübârek hâtun şöyle anlattı: “O da sizin gibi ibâdet ederdi. Lâkin bir husûsiyeti vardı ki, o da, Allah korkusunun çok fazla olması idi. Öyle ki, Allah korkusundan onun kadar titreyen birini daha görmedim. O her şeyini, insanlara hizmette harcadı. Halkın ihtiyâçlarını karşılamak, sıkıntılarını gidermek için bütün gün vazîfesi başında kalırdı. Akşam olduğu halde, ba’zı kimselerin işleri bitmezse, gece de devam ederdi. Eve girince, kendini namazgahına atar, durmadan ağlardı. Gözleri şişerdi. Sonra baygın düşerdi. Her geceki hâli buydu. Bir gece, halkın ihtiyâçlarını, işlerini bitirdi. Sonra kendi şahsî malından olan kandili istedi. Sonra iki rek’at namaz kıldı. Namazdan sonra elini çenesine dayayıp tefekküre daldı. Göz yaşları yanaklarından akıyordu. Sabaha kadar bu şekilde ağladı. Şafak sökünce oruca niyet etti. Kendisine dedim ki; “Ey mü’minlerin emîri! Sizde bir hâl var. Sizi bu geceki gibi hiç görmemiştim.” Bana cevap olarak dedi ki: “Ben düşünüyorum ki, bu milletin beyazına siyahına halife oldum. Fakîr, garîb, kanaatkar kendi hâlindeki biçâreleri, muhtaçları, zorla tutulan esîrleri, memleketin dört köşesindeki nice dertli ve kederlileri düşünüyorum ve anlıyorum ki, Allahü teâlâ onların hepsinin hesabını benden soracak ve Muhammed aleyhisselâm da onların lehine ve benim aleyhime şâhidlik yapacak. Bu hâlde olan birinin sonunun ne olacağını düşünüyorum ve çok korkuyorum.” Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in vefâtından sonra Halife Zeyd İbni Melik, Fâtıma binti Abdülmelik’in Beyt-ül-mal’daki ziynet ve mücevherlerini iade etmek isteyince, O’na sadakatini şöyle ifâde eder: “Vallahi kabûl etmem. Ben Ömer’e sağlığında itaat edip de, vefâtından sonra isyan etmem.” Ömer bin Abdülazîz’in vefâtına bütün teb’ası üzüldü. Cenâzesi arkasında ağlayan bir rahibe sordular: “Bu kimse senin dininde değildi. Neden ağlıyorsun?” Cevâbı şu oldu: “Ben şunun için ağlıyorum: Yeryüzünde bir güneş vardı. Şimdi battı...” Mus’ab bin A’yun anlatır: “Hazreti Ömer bin Abdülazîz halife iken Kirman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırlardı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı, içimden “Şu âdil halife ölmüş olmalı” dedim. Araştırıldı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in o gece vefât ettiği anlaşıldı.” Vefâtını cinnîler de haber verdi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in vefâtıyla ilgili, şâirin sözlerinden: O, büyük bir güneşti, doğmaz gayri bir daha, Matemini tutarak saçamaz nûr ve ziya. Sarardı güneş artık, karardı cihan bile. Yûnus bin Ebû Şebib: “Ömer bin Abdülazîz hazretlerini, halifeliğinden önce gördüm. Etli ve gürbüz bir kimse idi. Halife olduktan sonra da gördüm. Öyle zayıflamıştı ki uzaklardan kaburga kemiklerini saymak mümkün idi” dedi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz, Ehl-i Beyt’e çok hürmet, izzet ve ikramda bulunduğundan, Hazreti Ali’nin torunu Fâtıma binti Hüseyin (rahmetullahi aleyha) buyurdu ki: “Ömer bin Abdülazîz kalsaydı biz bir şeye muhtaç olmazdık.” Büyük evliyâ ve âlimlerden Süfyân-ı Sevrî hazretleri ve İmâm-ı Şafiî buyurdular: “Halîfeler beştir; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdülazîz’dir.” Fıkıh âlimlerinden Meymûn İbni Mihran buyurdu: “Âlimler, Ömer bin Abdülazîz’in yanında talebeydi.” Hocası meşhûr fıkıh âlimlerinden Mücâhid buyurdu: “Biz, Ömer bin Abdülazîz’e öğretmek için geldik. Halbuki dâima ondan öğrenir olduk.” Mâlik bin Dinar buyurdu: “Dili dönen, zahidim deyip duruyor. Zâhid, Ömer bin Abdülazîz gibi olur ki, dünyâ ayağına geldiği halde onu reddeder.” Hazreti Ömer bin Abdülazîz’den rivâyet olunur ki Bir kimse, “yâ Rabbî! Bana, şeytanın insan vücudundaki yerini göster” diye yalvardı. Rü’yâsında bir insan cesedi gördü. O cesed öyle şeffaf idi ki, insanın iç kısmı tamamen görünüyordu. Şeytanı, o cesedin sol koltuğu üzerinde, omuz ile kulak arasında kurbağa şeklinde oturuyor gördü. İncecik bir hortumu vardı. Hortumunu, o insanın kalbine sokmuş öylece vesvese veriyordu. O insan Allahü teâlâyı hatırlayınca oradan uzaklaşıyordu. Hazreti Ömer bin Abdülazîz, Kâ’be’nin fazîleti ile alâkalı olarak, Allahü teâlânın Musa’ya (aleyhisselâm) vahyini şöyle anlatıyor: “Mûsâ (aleyhisselâm) Allahü teâlâya “Yâ Rabbi! Hac, Kâ’be nedir?” diye sordu. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Bir beytimdir ki (evimdir ki) onu bütün beytlere tercih ettim. O hürmet edilen bir yerdir. Halîlim (dostum) İbrâhîm (aleyhisselâm) onu öyle yaptı. Yer yüzünün her tarafından onu ziyârete gelirler. Aynen kölelerin, hizmetçilerin efendisine Lebbeyk ( emrine geldim) dediği gibi tehlîl ederek, telbiye okurlar.” Mûsâ (aleyhisselâm) sordu ki: “Yâ Rabbi! Onlara verilecek sevâb nedir?” Allahü teâlâ buyurdu ki: “Onları affedeceğim. Hattâ onları komşuları ve yakınları için şefaatçi kılacağım.” Mûsâ (aleyhisselâm) sordu ki “Yâ Rabbi! Onların içinde, Hac yaparken harcadığı malı şüpheli olanlar ve kalbi temiz olmayanlar varsa onların durumu ne olacak?” Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurdu ki: “Onların iyileri hürmetine kötülerini bağışlayacağım.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) bir gece namaz kıldı. Namazda, “Boyunlarında demirden la’leler ve zincirler bulunduğu zaman, bu vaziyette sıcak suyun içinde sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar.” (el-Mü’min 71-72) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Namazdan sonra bu âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okudu ve çok ağladı. Ömer bin Abdülazîz’in insanlara rehber olan sözlerinden ba’zıları: “Öfkelenme ve hırstan korunmuş olan kurtulmuştur.” “Takvâ sahibinin ağzına gem vurulmuştur.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) akrabalarından birisine, yazdığı bir mektûbta şöyle demişti: “Eğer gece ve gündüzünde ölümü hatırlamağı şiar edinmek istersen, fânî (geçici) olana rağbet etmeyip, bakî (devamlı) olana yönel. Vesselâm.” Birgün Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) cemâate hitaben şöyle kopuştu: Ey insanlar! Sizler, ölüm için hedefler durumundasınız, ölüm sizden dilediğini seçer. Size yeni bir ni’met verildiği zaman, önceki ni’met orada sona erer. Ağıza bir lokma alınmasın, bir yudum su içilmesin ki, onunla beraber bir keder ve bir üzüntü olmasın. Dün geçti. O, sizin hakkınızda iyi bir şahittir. Bugün mühim bir emânettir. Onun kıymetini bilmek ve iyi değerlendirmek lâzımdır. Yârın, içinde hâdiselerle beraber gelmektedir. Sizi almak için gelen ölümün elinden kaçış nereye olacak. Sizler şu dünyâda, eşyalarını bineklerine yüklemiş, yolcularsınız. Yüklerinizi, buradan başka bir âlem de çözeceksiniz. Sizler, şu dünyâda sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi, sizden sonra gelenlere vereceksiniz. Sizin aslınız ve dünyâya gelmenize vesîle olanlar kalmadı. Sizler, onlardan dünyâya gelen kimseler olarak, nasıl bakî (devamlı) kalabilirsiniz? Sizler de bu dünyâdan göçeceksiniz.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ), Şam’da, bir minber üzerinde hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra üç şey söyledi. “Ey insanlar! İçinizi, kalblerinizi düzeltirseniz, zâhiriniz, dışınız da iyi olur. A’zâlarınız, gözünüz, kulağınız, elleriniz, ayaklarınız, hayır işler, Allahü teâlânın beğendiği şeylerle meşgûl olur. Âhıretiniz için sâlih ameller işleyiniz. Böylece dünyânızı da korumuş olursunuz. Âdem’den (aleyhisselâm) itibâren, kendisine kadar bütün dedeleri ölüp gitmiş olan kimse de bir gün ölecektir.” Ömer bin Abdülazîz başka birisine yazdığı mektûbunda ise, “İmdi, sana Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın sana ihsân ettiği şeylerle, âhırete hazırlanmayı tavsiye ederim. Sen sanki ölümü tatmış, ölümden sonra olan şeyleri görür gibi amel yap. Günler ve geceler, sür’atle gidiyorlar, ömür her gün noksanlaşıyor. Ecel ise yaklaşıyor. Kötü amellerimizden dolayı Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileriz. Günahlarımızdan ve bu yüzden bize gazâb etmesinden O’na sığınırız.” Başka birisine ise mektûbunda: (Şöyle düşünün) Sanki kullar, Allahü teâlânın huzûrundalar. Allahü teâlâ onlara yaptıkları amelleri haber veriyor. Kötülük yapanları, bu işlerinden dolayı cezalandırıyor, iyilik yapanları da mükâfatlandırıyor. Öyleyse Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın verdiği iyilik ve ihsânlara karşı şükür vazîfesini yerine getirin. Ni’metlere şükredin. Çünkü ni’metlere şükretmek o ni’meti arttırır. Kendisinden kaçmak mümkün olmıyan ve ne zaman geleceği belli olmıyan ölümü çok hatırlayın. Kıyâmet gününü ve günün şiddet ve dehşetini de hatırlayın. Bunları çok hatırlamak, dünyânın geçici ve aldatıcı güzellik ve lezzetlerine, aldanmaktan korur. Dünyâda, kulluk vazîfesi olarak emredildiğin işlere dikkat et. Onların muhâsebesini yap. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “Sizden öncekilerin kabûl ettikleri bilgileri alınız. Onların söylediklerine muhalif, zıt olanları almayın. Çünkü önce geçen büyükler, sizden daha hayırlıdır.” Ömer bin Abdülazîz hazretleri, veliahd Yezîd bin Abdülmelik’e şöyle yazdı: “Bismillahirrahmânirrahîm. Mü’minlerin emîri Ömer bin Abdülazîz’den, Yezîd bin Abdülmelik’e. Sana selâm eder ve sana kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya hamdimi bildiririm. Ben hastayım. Ağrı ve sızıya tutuldum. Buna rağmen üzerime aldığım işlerden mes’ûlüm. Allahü teâlâ yarın beni bunlardan hesaba çekecek, orada yaptıklarımı gizliyemiyeceğim. Eğer Rabbim, benden râzı olursa, ancak orada zelîl ve hakîr olmaktan kurtulurum. Eğer benden râzı olmazsa, yazık bana. O zaman benim hâlim nasıl olur. Allahü teâlâ bizi, yüce rahmetiyle Cehennemden muhafaza buyurup, rızâsına kavuştursun. Bu bakımdan sana Allahü teâlâdan korkmanı, haram kıldığı şeylerden sakınmayı tavsiye ederim, insanlar hakkında Allahü teâlâdan kork, zulüm ve haksızlıktan uzak dur. En güzel söz Allahü teâlâya hamd etmek (Elhamdülillah demek) ve O’nu anmaktır. Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden kaçar. Şimdi ecel gelmeden, ameller sona ermeden, Allahü teâlâ insanları ve cinleri hesaba çekmek için huzûruna getirmeden önce, tövbeyi fırsat bilmeli ve af ve mağfirete kavuşmayı kazanç bilmelidir. Kıyâmette, hesap gününde, mazeret kabûl edilmez. O zaman bütün gizli şeyler ortaya çıkarılır. Herkes kendi başının çâresini arar. İnsanlar, amelleriyle gelirler. Herkesin amellerine göre durumu ayrı ayrıdır. O gün dünyâda, Allahü teâlâ ve Resûlünün ( aleyhisselâm ) emirlerine uyup, yasaklarından uzak kalmış olanlara ne mutlu. Dünyâda Allahü teâlâya isyan ederek âhırete göçenlere o gün çok yazık. Onların o gün çok acınacak hâlleri var. Allahü teâlâ seni, zenginliklerle imtihan ederse, onda orta yolu tut. Onu Allahü teâlânın rızâsına uygun yerlere sarf et, ondan fakirleri de faydalandır. Allahü teâlânın emri olan zekâtını ver. Sakın övünme. Kendini beğenme. Kendini başkalarından üstün görme.” “Ey insanlar! Allahtan korkun. Çünkü Allahtan korkmak (takvâ) her şeyin yerine geçer ve hiç bir şey onun yerine geçemez.” “Bizden önce helak olanlar, hakkı engellemek ve zulüm yapmak yüzünden mahv oldular. Hak onlardan satın alınırdı ve zulümden korunmak için de fidye verilirdi.” “Şüphe hâlinde had cezalarını yerine getirmekten kaçının. Çünkü idârecilerin af ederek hatâya düşmesi, zulüm ederek, ceza çektirerek hatâya düşmesinden hayırlıdır.” “Müslümanlardan bir söz işittiğinde onu hayra yor, sakın şerre yorma!” Bir vâlisine yazdı:’“Ellerini müslümanların kanından, mideni malından, dilini ırzından uzak tut! Böyle yaparsan sana zeval yoktur.” “Namaz, seni yolun yarısına; oruç, tam Melik’in kapısına iletir. Sadaka ise Melik’in huzûruna çıkarır.” “Allahü teâlâ bir kuluna verdiği ni’meti alıp da karşılığında sabrı nasîb ederse, ni’mete mukabil verdiği (sabır), o ni’metten daha efdaldir (kıymetlidir).” “Ölümü çok hatırla. Eğer geçim rahatlığı içindeysen bu sana darlık, ürperti getirecek; geçim darlığı içindeysen genişlik, ferahlık kazandıracak.” “Siz seferdesiniz. Yüklerinizin bağlarını bu diyarın dışında bir yerde çözeceksiniz. Siz, üzerinden çağlar geçmiş bir kökün dallarısınız. Kökleri yok olup gitmiş bir dalın hayatından ne çıkar ki?” “Ey insanlar! Allah mahlûkları yarattı ve onları uyuttu. Sonra onları uykularından uyandırıp, diriltecek. Her biri ya Cennete, ya Cehenneme sevk edilecek. Allaha yemîn ederim ki, biz eğer bu hakîkati tasdîk etmiş isek, buna uygun yaşamadığımız için ahmağız. Eğer bu gerçeği inkâr ediyor isek, o takdîrde hepimiz helakteyiz.” “Her yolculuğun kendine has bir azığı, hazırlığı vardır. Âhıret yolculuğu için de takvâyı azık edinin. Allahü teâlânın vereceği ni’metleri görmüş gibi sevinin ve vereceği cezayı, azâbı da görmüş gibi korkunuz. Tûl-i emele kapılmayın, zira tûl-i emel (bitmeyen istek, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya dalmak) kalbinizi katılaştırır, düşmanınız olan şeytanın eline düşersiniz... Dünyâya aldanmış nice insanlar gördük. Huzûr ve se’âdet, ancak Allah’ın azâbından emîn olanlar içindir. Neş’e ve sevinç de kıyâmetin zorluğunu anlatanlar içindir. Kıyâmet günü zengin, fakîr herkesin ameli meydana çıkar ve hesap verirken öyle bir müşkilât ile karşılaşırsınız ki, eğer yıldızlar bununla karşılaşsa kararıp dökülür, dağlar dayanmaz erirdi. Cennet ve Cehennemden başka bir yer bulunmadığını ve bunlardan birine mutlaka gideceğinizi de biliyorsunuz. O halde ona göre hazırlanın...” “Allahtan korkun ve aşırı şakadan kaçının; zîrâ aşırı şaka, kin tutmağa, kin de kötülüklere sebep olur.” | |||
| Omer Bin Abdulaziz Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:19:02 | |
Emevî halifelerinin sekizincisi Mervân’ın torunudur. 60 (m. 679)’da ya’nî Hazreti Muâviye’nin vefâtı yılında Medine’de doğdu. Babası Mısır vâlisi olunca, Mısır’a gittiler. Oğlunu Medine’ye tahsile gönderdi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar ve Saîd bin Müseyyib ve başka âlimlerden ders aldı. Babası ölünce amcası olan halife Abdülmelik bunu Şam’a getirdi. Kızı Fâtıma’yı buna verdi. 99 (m. 717)’de amcası oğlu Süleymân vefât edince, halife oldu. Çok âdil olup ikinci Ömer denmeğe lâyıktı. Hazreti Muâviye’nin vefâtından sonra, hutbelerde Ehl-i Beyte la’net okumak âdet olmuştu. Halife olunca, ilk iş olarak bu âdeti kaldırdı. Ehl-i Beyte karşı çok saygılıydı. Onlara devamlı yardım ederdi. 101’de kırkbir yaşında iken, kölesi tarafından zehirlendi. Beyaz, ince ve nâzik yüzlü, zâif, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklıydı. Malatya şehrini rumlardan yüzbin esîr karşılığı satın aldı. Hazreti Ömer’in oğlunun torunudur. Hazreti Ömer’in, Ümmü Âsım’ın annesini oğlu Âsım’a alması şöyle olmuştu: Hazreti Ömer halifeliği zamanında bir gece Medine’de kol gezerken sabaha karşı bir evden, kadının birinin kızına; “Süte su koy” dediğini işitti. Kızın da; “Emîr-ül-mü’minîn Hazreti Ömer süte su katmayı yasak etti” cevâbını verdiğini ve annesinin “Emîr-ül-mü’minîn nereden bilecek” demesi üzerine de, “O görmüyorsa da Allahü teâlâ görüyor” dediğini işitti. Hazreti Ömer bu hâdise üzerine o kızı araştırıp, oğlu Âsım’a nikâh etti. Âsım’ın bundan bir kızı oludu, bundan da Ömer bin Abdülazîz dünyâya geldi. Babası Abdülazîz bin Mervan, adâlet, insaf ve diyanet sahibi bir kimse idi. Mısır vâliliğine tâyin edilince, oğlunu da beraberinde götürdü. Ömer bin Abdülazîz, orada mükemmel bir İslâm terbiyesi ile büyütülüp, yetiştirildi. İlim ve fıkıh tahsili için Medine’ye gönderildi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar, Saîd bin Müseyyib ve devrin başka âlim ve büyüklerinden ders aldı. Onların sohbetinde bulunup, kendilerinden hadîs-i şerîf dinledi. Babası 85 (m. 705)’de vefât edince amcası olan halife Abdülmelik 65-86 (m. 684-705)’de O’nu Şam’a getirdi ve kızı Fâtıma’yı ona nikahladı. Ömer bin Abdülazîz çok ni’met ve servete sahipti. Yaratılışındaki cömertlik ve mürüvvetini bütün insanlara saçıyordu. Gayet fazîletli, âlim, âdil ve eşine pek az rastlanan bir insandı. Halife Velîd bin Abdülmelik 86-95 (m. 705-715) devrinde 87 (m. 706) Rebiülevvel ayında Haremeyn (Mekke ve Medine) vâliliğine tâyin edildi. Bu vazîfesini yürütmek üzere Medine’ye gidip, oranın büyük âlimlerinden on kişi topladı. Meclisteki âlimlere “Ey kardeşlerim. Ben ki Haremeyn’in vâliliğine değil hizmetçiliğine tâyin olundum. Size kesin söz veririm ki, benim asıl mesleğim adâlet yolundan ayrılmamaktır. Gerek zorbalık yapanın ve gerekse buna sebep olanın, yolsuzluk yapanın ve doğru yoldan ayrılanın yaptıklarını bana haber vermez iseniz, bunun ma’nevî mes’ûliyyeti size âittir. Sizi ancak bana müşavir ve muavin olmak üzere çağırdım. Kendi reyimle bir iş görmek istemem. Her husûsta sizinle müşavere yapacağım. Ayrıca memurlarımın da ahâliye iyi hizmet etmeleri için onları teftiş ederek, bana yardımcı olacaksınız” dedi. Bu âlimler de O’nun bu isteklerinden dolayı memnun olup, dâima yardımcı oldular. Hicazlılar, idâresinden, adâletinden çok memnundular. Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) “İmamlık yapmakta Resûlullah efendimize, Ömer bin Abdülazîz’den daha çok benziyen kimse görmedim” buyurdu. Ünü her tarafa yayıldı. Pek çok kimse, kendi memleketini terk edip, Hicaz’a geldi. Mescid-i Nebî’yi 88 (m. 707)’de genişletmeye ve esaslı bir tâmiratını yaptırmaya başladı. Genişletmede Mescid-i Nebî’nin dört duvarı da yıkılıp, doğu tarafındaki zevcât-ı tâhirât odaları mescide katıldı. Hücre-i se’âdetin dört duvarı yıkılıp, temelden yontma taşlarla yeniden yapıldı. Temel açılırken Hazreti Ömer’in bir ayağı görüldü. Hiç çürümemişti. Hücrenin etrâfına ikinci bir duvar daha yapıldı. Bu duvar beş köşeliydi. Hiç kapısı yoktu. Duvarlar, direkler ve tavan altın ile süslendi. İlk olarak mihrâb ve dört minare yaptırdı. Bu iş üç sene sürdü. Ömer bin Abdülazîz 93 (m. 711) senesine kadar Haremeyn vâliliği yaptı. Halife Süleymân bin Abdülmelik 96-99 (m. 715-717) iki oğlu olmasına rağmen ahidnâme yazıp, mühürleterek Ömer bin Abdülazîz’i kendisine halef gösterdi. Bunu veziri Recâ’ya verdi. Ömer bin Abdülazîz, Abdülmelik’in 99 (m. 717) Eylül ayında vefâtı ile veziri Recâ emirleri toplayıp, mühürlü ahidnâmeyi açarak, okudu. Ömer bin Abdülazîz âhıret adamıydı. Hilâfetin ağır yükleri altına girmekten çok korkardı. İsmi okunduğu zaman şaşırıp kaldı. İstifâ isteğinde bulunduysa da kabûl edilmedi. Emîrler Ömer bin Abdülazîz’in İslâm halifeliğine bîat ettiler. Vezir Recâ, halifenin koluna girip, minbere çıkardı. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ), cenâb-ı Hakka hamd ve senadan sonra: “Ey insanlar! Bizimle beraber olacak kimsede şu beş şartı istiyorum. Bunlar Bize hâlini bildiremiyecek olan halkımın hâlini anlatmak, hayırlı işlerde bize yardım ve hayra delâlet eylemek, kimse hakkında gıybet etmemek ve boş şeyler ile meşgûl olmamak. Bunlar yoksa bize yaklaşmasın.” dedi. Böylece, ikinci halife Ömer bin Hattâb’ın ( radıyallahü anh ) yolunda olarak işe başladı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in hâllerini anlatmak için şâirler ve hatîbler hutbeler okudular. O’nun medh ve senasını dillerde dolaştırdılar. Zâhidler ve fakîhler dahi, “Biz bu zâtın sözüne aykırı fiilini görmedikçe ondan ayrılmayız” dediler. Ömer bin Abdülazîz halife olduktan sonra hilâfet konağına götürülmek üzere alay atları getirdiler. “Bunlar ne?” deyince; “Hilâfete mahsûs bineklerdir” cevâbını işitince; “Kendi atım, benim hâlime daha muvafıktır” diyerek saltanat bineklerini geri çevirip, kendi hayvanına bindi. Hilâfet otağına gitmeyip, “Hilâfet otağında Süleymân’ın ailesi var. Ben onların rahatsız olmalarını uygun görmem. Onlar yerleşinceye kadar, benim kıl çadırım bana yeter!” buyurdu. Bu sözleri, insafı ve ahlâkî büyüklüğünü ne güzel ifâde etmektedir. Evine gitti, âzâdlı kölesi, Onun pek kederli ve düşünceli olduğunu görünce: Bu hâlinizin sebebi nedir? diye sordu. Cevâbında buyurdu ki: “Doğudan batıya kadar olan Ümmet-i Muhammed’in hukukunu yerine getirme bana vazîfe oldu. Bundan büyük endişe edecek şey olur mu?” Daha sonra hanımı ve amcası kızı olan Fâtıma binti Abdülmelik’i yanına çağırıp, buyurdu ki; “Eğer benimle birlikte yaşamak istersen ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a bırak. Zira onlar senin yanında iken ben seninle beraber olamam.” Fâtıma, bütün ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a verdi. Fâtıma’nın bu davranışı, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kızı Hazreti Fâtıma gibi ma’nevî süsler ve rûhî meziyetler ile yaşamaya karar verdiğini göstermekte idi. Ömer bin Abdülazîz de, ellibin altınının hepsini dağıttı. Bir elbisesi kaldı. Câriyelerine de “Serbestsiniz, isteyeniniz olursa, âzâd ederim. Benden bir talepte bulunmamak şartı ile kalmak isteyen varsa kalabilir. Çünkü verilen vazîfe beni sizinle meşgûl olmaktan alıkoyuyor.” buyurdu. Hepsi ağladılar, üzüldüler. Hanımı Fâtıma’yı dahi serbest bıraktı. O da üzülüp ağladı. Efendisinden ayrılmadı. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) halife olduğu sene Medîne-i mürievverede bulunan, oğlu Abdülmelik’e şöyle yazdı: Şahsımdan sonra kendisine nasihatte bulunup, gözetip, muhafaza etmek mecbûriyetinde olduğum, ilk insan sensin. Hamd Allahü teâlâya mahsûstur. Allahü teâlâ bize çok lütuf ve ihsânda bulundu. O’ndan, ihsân ettiği ni’metlere, karşı şükür yapabilme kuvveti vermesini dileriz. Allahü teâlânın babana ve sana olan lütfunu hatırla. Kendine, gençliğine ve sıhhatina dikkat et. Eğer hamd (Elhamdülillah), tesbîh (Sübhânallah), tehlîl (La ilahe illallah) diyerek, dilini zikirle meşgûl edebilirsen bunu yap. Ömer bin Abdülazîz hazretleri hilâfet makamına geçtiği gün, zamanının tanınmış fıkıh âlimlerinden Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Ka’b Kurazî’yi da’vet edip, onlara “Halk her ne kadar bir ni’met olarak görüyorsa da ben bu halifelik makamını; taşıyamayacağım bir yük ve çok ağır bir mes’ûliyet olarak görüyorum. Ben bu yükün altına girdim. Benim için çâre ve tedbir olarak nasîhatleriniz nedir?” diye sordu. Onlardan bir tanesi dedi ki: “Yârın kıyâmet günü kurtulmak istersen müslümanların ihtiyârlarını baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evlâdın bil. O zaman bütün müslümanlara, kendi evindeki, ana-baba, kardeş ve evlâdın gibi muâmele etmiş olursun.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) halife olunca, üzerine aldığı mes’ûliyetin ağırlığından dolayı iki ay müddetle üzüntü ve keder içinde kaldı. Millet ve memleket işlerini adâletle idâre etmekte ve hak sahiblerine haklarını iade etmekte çok hassas davranıyor, kendisini hiç düşünmüyordu. Hazreti Ömer bin Abdülazîz, yakın dostu Hazreti Sâlim’e “Kardeşim Sâlim! Allahü teâlâ beni halifelik ile imtihan ediyor. Yemîn ederim ki, kurtulamıyacağımdan korkuyorum. Bana, dedem Hazreti Ömer’in mektûblarını, hayatı hakkında bilinenleri, müslümanlara ve gayri müslimlere olan hükümlerini bildir. Hazreti Ömer’i kendime nümûne kabûl ettim. Ona göre hareket edeceğim” dedi. Halifeliği zamanında yaptığı bütün işlerde gözleri önüne kıyâmet gününü getirirdi; halkının haklarını lâyıkıyla yerine getirememekten çok korkuyordu. Halifeliğim adâlet ile yürütüp, Hulefâ-i Râşidîn’in (Dört Halife) yolundan ayrılmadı. Önemli memuriyetlere dirayetli ve âdil bildiklerini tâyin etti. Horasan’a Cerrah bin Abdullah el-Hakem’i, Basra’ya Adiy bin Ertet el-Fezâra’yı, Kûfe’ye Abdülhamîd bin Abdurrahmân el-Kureşî’yi, Hindistan’a Amr İbni Müslim’i, Cezîre’ye (Mezepotamya) Ömer bin Humeyre el-Fezarî’yi, İspanya’ya Semh bin Melik el-Haftanî’yi ve Afrika’ya İsmail bin Abdullah’ı tâyin etti. Devrin meşhûr âlimlerinden ve Sofiyye-i aliyyeden Hasan-ı Basrî hazretlerini Basra, Amr el-Sahi’yi de Kûfe kadılıklarına tâyin etti. Vâlilerinin yanına fıkıh âlimi de verdiği olurdu. Kûfe Vâlisi Abdülhamid’in yanında, fıkıh âlimi Ebû Zinâd kâtib olarak vazîfeliydi. Fakat, Hazreti Ömer Bin Abdülazîz her yerde bizzat kendisini mes’ûl hissediyordu. Kalbinde yer eden gaye; otoritenin fazlalaştırılmasından ziyâde, hak ve hukukun tesisi idi. Müslim ve gayr-i müslim teb’asına çok âdil davranıp, yaptığı işlerde adâleti yaygınlaştırdı. Ehl-i Beyt’e dil uzatanların çirkin hareket ve sözlerine mâni olup, son verdi. Ehl-i Beyt’e çok saygı gösterir ve yardım ederdi. Peygamberimizin vakıf ettiklerinden, Fedek bahçesini tekrar Ehl-i Beytten Muhammed Bâkır’a iade etti. Toprak hukuku ve mâliye alanlarında Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) emirlerini yerine getirdi. Müslüman olan gayr-i müslimlerden cizye vergisini kaldırdı. Her tarafta müslüman olanların sayısı arttı. Doğuda ve Batıda milyonlarca gayr-i müslim, müslüman oldu. İslâm Orduları doğu ve batıda fetihlere girişti. Malatya şehri, Rumlar’dan yüzbin esîr karşılığı satın alındı. Preneler aşılıp Fransa’ya girildi. Narbonne ele geçirildi. Burada güçlü üsler kuruldu. Afrika’da bütün Berberiler O’nun zamanında müslüman oldu. Musevî, hıristiyan, ateşperestlere gösterdiği yapıcı siyâset karşısında, onların arasında İslâmiyet geniş ölçüde yayıldı. Müslüman ve gayr-i müslim bütün teb’ası tarafından sevildi. Hak ve adâletin yayılmasında ve zulmün kalkmasında çok hizmet etti. Zamanında kurt ile kuzu beraber yaşadı. Devrinin âlim ve velîlerinden Mâlik bin Dinar hazretleri anlatır: “Ömer bin Abdülazîz halife olduğunda bir çobanın şöyle dediği işitildi: “Acaba bu temiz, âdil halife kimdir?” Çobana, “Böyle olduğunu nereden anladın?” diye sorulduğunda; vazîfesi dağ bayır demeyip koyun otlatan, çeşitli yırtıcı hayvanların tehlikesini pek iyi bilen çoban, safiyetle bulduğu teşhisiyle şu cevâbı verdi: “Âdil bir halife başa geçince kurtlar kuzulara saldırmaz. Oradan anladım.” Halife Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) her gün âlimleri çağırır, onlarla ölüm ve kıyâmet hâllerinden konuşurlardı. Konuşmalar onlara o kadar te’sîr ederdi ki, sanki içlerinden biri vefât etmiş gibi ağlarlardı. Ömer bin Abdülazîz hazretleri Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmede ve halka bildirmede çok dikkatliydi. Ömer bin Abdülazîz’in devrinde halk dahi ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerinde: Bu gece ne okudun? Kur’ân-ı kerîmden kaç âyet ezberledin? Bu ay kaç gün oruç tuttun? gibi sözler söylenmeye başlandı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz dîne sokulan bid’atleri ortadan kaldırıp, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmaya çalıştı. Hadîs-i şerîfleri toplatıp, kitap hâline getirdi. Mezhepler hakkında, “Eshâb-ı kiramın ictihâdları farklı olmasaydı, dinde ruhsat, kolaylık olmazdı” buyurdu. Hazreti Ali ile ictihâd ayrılığından muharebe edenler için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ellerimizi bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de dilimizi tutup, bulaştırmayalım!” İmâm-ı Şafiî ( radıyallahü anh ) de böyle söylemiştir. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) Evzâî’ye yazdığı bir mektûbunda, “Biliniz ki, ölümü çok hatırlayan kimse, az bir dünyalık ile iktifa eder, konuştuğu kelimelerin hesabını vereceğini düşünen kimse çok az konuşur, ancak lüzumlu sözleri söyler” buyurdu. Yine buyurdu ki, “Kendimi överim korkusu ile bir çok sözleri söylemekten kaçınırım.” Meymûn bin Mihran diyor ki, Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) ile beraber bir kabristana uğradık. O, kabirleri görünce ağladı. “Ey Meymûn! Şu gördüğün kabristanda yatanlar, babalarım Emevîlerdir. Bunların hepsi gelip geçtiler. Lâkin şimdi sanki dünyâya hiç gelmemişler, dünyâ lezzetlerini hiç tatmamışlardır. Şu anda toprak altında yatıyorlar ve cesetlerini kurtlar yemektedir..” Hem böyle söylüyor, hem de ağlamaya devam ediyordu. Sonra buyurdu ki; “Vallahi burada, kimin azâbda olduğunu, kimin Allahü teâlânın azâbından emîn olduğunu bilemiyorum.” Buyurdu ki; “Geçen gece ölüleri düşündüm. En samîmi bir dostun ölse, onu üç gün sonra mezarında görsen, oradan kaçarsın. Orada dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinleri, pis kokular arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulduğunu, vücûdunun pis hâle geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin.” Bunları söyledikten sonra bayılıp düştü. Âlimlerden birisi Hazreti Ömer bin Abdülazîz’i ziyâret etti. Çok ibâdet etmekten dolayı yüzünde ve rengindeki değişikliği görerek “Bu ne hâldir?” dedi. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) “Sen beni ölümümden bir kaç gün sonra mezarımda ziyâret etsen, gözlerimin çıkıp, yanaklarımın üzerine akdığını, dudaklarımın dişlerimi kapayamadığını, ağzımın açık kalıp oradan irin ve cerahatin akmakta olduğunu, karnımın şişip göğsümün üzerine geldiğini, bağırsaklarımın döküldüğünü, burun deliklerinden irin ve kurtların çıktığını görmekle şimdi gördüğünden çok daha feci bir manzara ile karşılaşırdın” dedi. Halifeliğinde, yanına bir heyet gelmişti. Heyetten bir genç nutuk söylemeye başladı. Bunun üzerine “Sen dur, yaşlınız konuşsun” diyerek genci uyarmak istedi. Genç: “Ey Emîr-ül-mü’minîn! İş yaşa göre ise, müslümanların içinde senden daha yaşlı olanlar yok mu?” deyince; “Konuş bakalım.” diyerek gence söz verdi. Genç; “Biz senden bir şey isteyen ve senden korkan bir heyet değiliz. Bir şey istemiyoruz. Çünkü lütuf ve ihsânınız o kadar çok ki, bu bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz. Çünkü adâletin bizi korkmaktan emîn kılmıştır” dedi. “Siz kimsiniz?” deyince, “Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri dönmek için geldik” dedi. Yezîd-i Rakkasî, Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) huzûruna geldi. Ömer, Yezîd’e “Bana nasîhat et” dedi. O da “Ey müslümanların emîri! Senden önceki halifeler öldüğü gibi sen de öleceksin” dedi. Ömer, bunu duyunca ağladı ve “Devam et” dedi. Yezîd: “Âdem’den (aleyhisselâm) sana gelinceye kadar hiç bir baban hayatta değildir. Hepsi vefât ettiler” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) ağlıyarak, yine “Devam et” dedi. Yezîd “Öldükten sonra Cennet ile Cehennemden başka gidilecek yer yoktur” dedi. Halife Ömer, bunu duyunca düşüp bayıldı. Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) câriyesi yanına geldi. Selâm verdi ve namaz kılınan odaya geçti, iki rek’at namaz kıldı. Sonra uyuya kaldı. Biraz sonra kalktı ve halifeye “Tuhaf bir rü’yâ gördüm” dedi. Halife “Ne gördün anlat” dedi. Câriye “Rü’yâda Cehennemi gördüm. Cehennemlik olanların üzerine kükreyip duruyordu. Sonra Cehennem üzerinde Sırat Köprüsü kuruldu. Abdülmelik bin Mervan geldi. Köprüye girdi. Bir kaç adım attı, sonra devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Velîd bin Abdülmelik geldi. O da devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Süleymân bin Abdülmelik geldi. O da aynı şekilde Cehenneme düştü” dedi. Halife “Devam et” dedi. Kadın, “Sonra da seni getirdiler” der demez, Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) bir ah çekti, düştü ve kendinden geçti. Kadın, yüksek sesle “Vallahi senin selâmetle Sırat Köprüsünü geçtiğini gördüm” dedi, ise de halife bunu duymuyor, yerde çırpınıp duruyordu. Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) yanına birisi gelerek, “Falanca kimse, sizin için şöyle, şöyle söylüyor” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) “İstersen bu işi araştıralım. Eğer yalancı isen, Hucurât sûresinin 6. âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun. Söylediğin yanlış ise, Kalem sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun. Her iki hâlde de mes’ûl olursun, istersen üçüncü hâli tercih edip, seni affedelim ve bu mes’eleyi kapatalım” dedi. Bunun üzerine o kimse tövbe edip, bir daha böyle bir şey yapmam dedi. Bir kimse, Ömer bin Abdülazîz hazretlerine gelip, birinin kendisine zulm ettiğini söyledi. Gelen kimseye “O kimseden hakkını almış olarak, Allahü teâlânın huzûruna gitmektense, O kimsede hakkın olarak Allahü teâlânın huzûruna gitmen daha iyidir” buyurdu. Bir Cum’a namazını kıldırdıktan sonra, insanların arasında oturdu. Sırtındaki elbisenin iki tarafı da yamalı idi. Birisi kendisine dedi ki: “Ey mü’minlerin emîri! İmkânlarınız var. Daha kıymetli elbise giyseniz olmaz mı?” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) bir müddet düşündü ve başını kaldırıp, “Varlıklı halde iken iktisad etmek ve hakkını almaya gücü yettiği halde affetmek, hakkını helâl etmek çok makbûl ve çok faziletlidir” buyurdu. Ömer bin Abdülazîz hazretleri bir sarhoşu gördü. Onu yakalayıp cezalandırmak istedi. Ama sarhoş, O’na hakaret etti. O da sarhoşu bıraktı. Cezalandırmaktan vaz geçti. “Niçin, size hakaret edince bıraktınız?” dediler. Buna cevaben buyurdu ki, “O hakaret etmekle beni öfkelendirdi. Eğer ona ceza verseydim, kendim için ceza vermiş olurdum, kendi şahsım için bir müslümanı cezâlandıramam.” Buyurdu ki; “Allahü teâlâ şu üç kimseyi çok sever: 1) Gücü yettiği halde affedeni, 2) Hiddetli ânında öfkesine hâkim olanı, 3) Allahü teâlânın kullarına şefkatli olanı.” İnsanlara olduğu gibi hayvanlara da merhametliydi. Bir katırı vardı. Bunu pazarda çalıştırır, gelen parayla da ihtiyâçlarını temin ederdi. Katın çalıştıran işçisi, bir gün normalden fazla para getirince “Neden böyle fazla para geldi?” dedi. “Pazar kalabalık ve bereketliydi” cevâbına karşılık; “Hayır, böyle değil. Sen katırı çok çalıştırıp, yordun. Katırı, üç gün dinlendir” emrini verdi. Bir gece O’na misâfir geldi. O bir şey yazıyordu. Misâfiri de yanında, oturuyordu. Lâmbasının yağı azaldı. Sönecek gibi oldu. Misâfir: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Kalkıp lâmbaya yağ koyayım mı?” deyince; “Misâfirine iş gördürmek, insanın mürüvvetine yakışmaz” buyurdu. “O halde hizmetçiyi kaldırayım mı?” “O da olmaz; daha akşamın ilk uykusundadır.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) kalkıp lâmbaya yağ doldurdu. Misâfir bu hâli görünce hayretle: “Ama, bu işi kendin yaptın, neden?” deyince buyurdu ki: “Bu işi yapmaya giderken, Ömer’dim. Yaptım, bitirdim; yine Ömer’im. İnsanların Allah katında hayırlısı tevâzu sahibi olanlarıdır.” Bir gün hanımına, “Bir dirhemin var mı? Biraz üzüm alalım” dedi. Hanımı “Senin gibi bir Sultanın bir dirhemi olmazsa, benim olur mu?” deyince hanımına “Doğru söylüyorsun ey Fâtıma! Fakat böyle olması, Cehennemde kızgın zincirleri boğazımda taşımadan iyidir.” dedi. Ömer bin Abdülazîz hazretleri, oğlunun bin dirheme bir yüzük taşı satın aldığını haber aldı. Hemen oğluna mektûb yazarak, o yüzük taşını satmasını ve bin kişinin karnını doyurmasını emretti. Ayrıca iki dirhemlik bir yüzük kullanmasını ve yüzüğün üzerine “Allahü teâlâ haddîni bilene merhamet eylesin” diye yazmasını istedi. Birgün etrâfındakiler Ömer bin Abdülazîz’e: “İnsanların en ahmak olanı kimdir?” diye sorunca, “Ahıretini dünyâ için satan, ahmaktır, âhiretini başkasının dünyâsı için satan ise daha ahmaktır” buyurdu. Ömer bin Abdülazîz hazretleri, hutbe okurken kalbine ucb (kendini beğenmek) hâli gelirse hutbeyi yarıda keser, yazı yazarken olursa o kâğıdı yırtardı ve “Allahım nefsimin şerrinden sana sığınırım” derdi. Yer altında bir mahzeni vardı. Gece olunca oraya iner, boynuna demir bağlardı. Sabaha kadar böylece, Allahü teâlânın korkusuyla gözyaşı döker ve O’na yalvarırdı. Abdullah bin Iyâş babasından şöyle nakleder: Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) yanındaki toplulukla beraber bir cenâzeyi defn etmişlerdi. Herkes gitmiş, fakat Ömer bin Abdülazîz ba’zı yakınları ile beraber orada kalmıştı. Yanındakiler O’na: “Ey mü’minlerin emîri! Sen bu cenâzenin sahibi misin de, burada kaldın? Halbuki falanca cenâzeleri için böyle beklememiştin” dediler. Ömer bin Abdülazîz onlara şöyle cevap verdi: “Kabir bana arkamdan şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Dostlarını ne yaptığımı hiç sormuyorsun” dedi. Bende “Söyle ne yaptın” dedim. Bana; “Onların kefenlerini yırttım, vücutlarını parçaladım. Kanlarını emdim. Etlerini yedim”, dedi. Tekrar şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Bana o dostlarının mafsallarını ne yaptığını hiç sormuyorsun” deyince, ona, “Ne yaptın?” diye sordum. Bana, “Onların ellerini kollarından ayırdım. Kollarını, pazularından, pazularını omuzlarından, kalçalarını uyluklarından, uyluklarını dizlerinden, dizlerini ökçelerinden, ökçelerini ayaklarından ayırdım” dedi. Kabirden bu sözleri naklettikten sonra Ömer bin Abdülazîz, ağlamaya başladı ve şöyle buyurdu: “Dünyâ ne kadar aldatıcı. Dünyada üstün ve kıymetli, makam ve mevki sahibi olmak, hiç fâide vermiyor. Genç olan ihtiyârlıyor. Her canlı sonunda ölüyor. Geçici ve aldatıcı olduğunu bildiğiniz halde sakın dünyâ lezzetleri ve zevkleri sizi aldatmasın. Birkaç günlük dünyâ hayatındaki geçici lezzetlere sarılıp, âhıreti unutan, aldanmıştır. Hani, nerede bizden önce bu dünyâda yaşıyanlar. Hani onlar, büyük ve modern şehirler kurmuşlardı. Büyük ve derin kanallar kazmışlar ve barajlar yapmışlardı. Onlar, bir göz açıp kapama denecek kadar, az bir müddet dünyâda kaldılar. Burada, sıhhatlerine güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden günahlar işlediler. Halbuki, herkes onlara mallarının çokluğundan dolayı, keşke, onun serveti gibi bizim de olsa diyorlardı. Şimdi onların hâli ne oldu. Toprak onların bedenlerini yedi. Kemikleri kurtlara azık oldu. Fakat onlar, dünyâda iken, kuvvetli bir aile içerisinde idi. Evleri, güzel eşyalarla döşeli ve hizmetçileri vardı. Herkes kendisine ikramda bulunuyor, âciz kaldığı işlerde kendisine yardımcı oluyorlardı.” Kabir yine Ömer bin Abdülazîz’e ( radıyallahü anh ) şöyle dedi: “Sen, kabirlere uğradığın zaman, dünyâda iken zengin olanlara, zenginliğinizden ne kaldı. Fakîrlere de fakîrliğinizden ne kaldı diye sor. Yine onlara, dünyâda kendileriyle güzel güzel konuştukları dillerini sor. Ne oldu o konuşan dillere? Niçin susuyorlar? O dünyâ güzelliklerini kendileriyle seyrettikleri gözlerine de sor. Niçin şimdi bakmıyorlar? Hani nerede o nâzik tenleri, nerede o güzel yüzleri. Bu çukurun kurtları onlara ne yaptı. Hani burada yatanların o güzelim renkleri. Etlerine ne oldu. Niçin o yüzler toprak olmuş. Nerede o güzellikler. İşte onların uzuvları tamamen ortaya çıkmış, paramparça olmuş. Halbuki dünyâda güzel bir hayatları vardı. Dünyâya dalıp, sâlih amel yapmadılar. Âhıreti unuttular. Onun için hazırlık yapmadılar. Fakat, ölüm kendilerini yakalayıverdi. Dostlarından ayrıldılar. Buraya şu sessiz sedasız, yere geldiler. Vücûdları çürüdü. Başları boyunlarından ayrıldı, a’zâları parça parça oldu. Gözbebekleri yanaklarına akıp gitti. Ağızları kan ve irinle doldu. Haşereler, kurtlar, böcekler, bedenleri üzerinde gezer oldu. Bir müddet sonra, kemikleri de çürüdü. Onlar, dünyâdaki rahatlıklarını bırakıp, bu dar yere geldiler. Arkalarında bıraktıkları, hanımları başkalarıyla evlendi. Çocukları yetim kaldı. Yollarda, şurada burada kimsesiz, sahipsiz dolaşır oldu. Öyleyse, ey yârın bu kabirlerin sakini olacak insan! Seni şu fânî dünyâda aldatan nedir? Sen dünyâda devamlı kalacağını biliyor musun? Elinde bir senedin var mı? Görmüyor musun, ölüm her gün birisine geliyor. Yoksa susuzluktan, terlere boğan o korkudan sana rahatlık ve teselli veren bir şey mi var? Keşke sen o sert toprak üzerindeki hâlini bilseydin. Ey insan! Rü’yâda çeşit çeşit lezzetlere ve zevklere kavuşan bir insan gibi, dünyânın şu geçici fâideleriyle seviniyor, küçük ve basit işlerle uğraşıyorsun. Ey aldanma içerisinde bulunan insan! Gündüzün yanılma ve gaflet, geçen uyku içinde geçiyor. Sonunda pişman olacağın işleri yapıyorsun. Hayvanlar da dünyâda böyle yaşar.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) oradan ayrılıp gitti. Aradan bir Cuma geçti ve vefât etti. Son Cum’a hutbesi şöyle idi: “Ey muhterem Müslümanlar! Şunu iyi biliniz ki, lüzumsuz bir hiç olarak yaratılmadığınız gibi, yaptığınız işlerden de sorgu ve sorumsuz kalacak değilsiniz. Gelmiş ve nihâyete kadar gelecek insanların toplanacağı bir mahşer ve orada adâlet terazilerinin kurulacağı bir mahkeme vardır ki, onun tek hâkimi, azamet ve kibriya sahibi yüce Allahtır. Âhıret korkunç bir gündür. Yürekleri parçalayan, çocukları ihtiyâr yapan, kişiyi kardeş, evlâd ve ıyâliden kaçıran, Peygamberleri, melekleri titreten bir gündür. Cenâb-ı Hakkın celâl ve azametiyle tecelli edeceği o günde, kimde kuvvet ve tahammül kalır. Bununla beraber Allah’ın rahmetinden de ümid keserek hüsrana düşmeyiniz. Ey muhterem cemâat! Muhakkak biliniz ki; mahşer gününde emniyet ve korkusuzluk, bugünden o günü düşünüp de Allahtan korkan, küfür ve günahtan sakınan ve bu fânî âlemi bekâ âlemi olan âhırete üstün tutarak, şehvanî hislerinin esîri olmayanlar içindir. Bunun aksi harekette bulunanlar muhakkak aldanır. Hayat ve ömür sermâyesini haksızlık ve yolsuzluk arkasında tüketen eli boş ve nedamet (pişmanlık) içinde kalır. Bugün; siz, sizden öncekilerin yerini tutuyorsunuz. Fakat elbette sizin de yerinizi tutacaklar var. Görüyorsunuz ki, gelenler durmuyor, gidenler geri dönmüyor, ister istemez gideceğimiz bu mahal, her şeye sâhib olan cenâb-ı Hakkın huzûrudur. Âhıret âlemine gidenleri her gün uğurluyor ve götürdüğünüz kabirlerde kara toprak altında yataksız, yastıksiz tek ve tenha bırakıp dönüyorsunuz, ölümün acısını duyan o fânilerin hâli ne kadar merhameti çeker ve ibrete değer. Tanımadıkları bir âleme sefer etmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar. Gelip geçici emânet bir hayatın gaflet uykusundan uyanmışlar, ama iş işten geçmiş, telâfi imkânı elden çıkmış, naz ve ni’met içinde beslenmişlerken yatak ve yastıkları kuru toprak olmuş, terk ettikleri dünyâ malından istifâdeleri yok. Yaptıkları incir çekirdiği kadar da olsa, bir hayrın imdâdını bekliyorlar. Düşünmeğe değer bu hâllerden ibret almaz mısınız? Ey muhterem cemâat! Zannetmeyin ki, kendimde bir büyüklük gördüğüm için size böyle nasîhat ediyorum. İçinizde belki benden daha ziyâde Allahü teâlânın rahmet ve mağfiretine muhtaç kimse yoktur. Ben hem kendim, hem de sizin için rahmet ve mağfiret diliyorum. Yüce Allahın kitabını, Peygamberinin güzel ahlâkını kendinize örnek yapınız, ancak selâmet bundadır.” buyurduktan sonra gözyaşlarını tutamadı. Bu O’nun son hutbesiydi. Aynı zamanda evine de son gidişiydi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in sulh, sükûn idâresini çekemiyenler vardı. Bunlar, ehl-i bid’attan Haricîler ve menfaati zedelenenlerdi. Halifenin hayatına kıymak için çâreler aradılar. Nihâyet hizmetçi kölesini bin altınla kandırarak, bu mübârek zâtı zehirlettiler. Ömer bin Abdülazîz zehirlendiğini anlayınca kölesini çağırdı. “Ben sana bir fenâlık yapmadığım hâlde bu ihâneti bana niçin yaptın? Doğru söyle, seni affedeyim” deyince; köle yaptığı bu çirkin harekete pek pişman olup, üzüldü. Köle ağlayarak yerlere kapandı, yalvararak: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Bana bin altın vermek sûretiyle bu ihâneti yaptırdılar” dedi. Halife altınları getirterek, devlet hazinesine gönderdi. Köleyi affetti. Hasta halindeyken, kayın birâderi Mesleme İbni Abdülmelik ziyâretine geldi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in üzerinde bir gömlek vardı. Kızkardeşi Fâtıma’ya; “Emîr-ül-mü’minînin elbisesini yıkayınız” dedi. Tekrar geldiğinde gömleğin yıkanmamış olduğunu görerek kardeşi Fâtıma’ya; “Ben size gömleği yıkayınız, diye emretmedim mi?” deyince -bütün teb’asının hayat seviyesini yükseltip, ikibuçuk yıl bile sürmeyen hilâfetinin sonunda yirmibeş yıl zekât verilecek kimse bulunamamış olmasına rağmen, aldığı cevap hayret vericidir: “Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de, bunu yıkayalım.” Yine yakınları dediler ki “Beyt-ül-mal’dan ailene birşeyler vasıyyet et, senden sonra onlar sıkıntıya düşmemeli.” Cevâbı akıllara durgunluk, tüyleri ürpertecek kadar müthiştir: “Çocuklarım şu iki tip insanlardan birisi olacaktır. İyi, sâlih insan veya kötü şerir insan. Sâlih insan olurlarsa, Kur’ân-ı kerîmin A’râf sûresi, yüzdoksanaltıncı âyet-i kerîmesinde buyurulan, “Ey Resûlüm! Müşriklere de ki; size karşı benim yardımcım, Kur’ân-ı kerîmi indiren Allahtır ve O bütün sâlihlere de yardımcıdır.” âyeti yetişir. Kötü insan olurlarsa, o takdîrde ben onları, günah işlemeleri için güçlendiremem. Çocuklarına dönerek “Evlatlarım! İki ihtimâl var. Ya sizi zengin edeceğim; o takdîrde babanız Cehennemi boylayacak. Yahut da fakîr kalacaksınız; babanız Cennete gidecek. Babanızın Cennete girmesi şartıyla fakîr kalmanızı, O’nun Cehennemi boylaması şartıyla, zengin olmayı tercih edin. Şimdi yanımdan ayrılın ve benden sonra sakın Beyt-ül-mal mes’ûllerini ta’cîz etmeyin. Şunu iyi bilin ki, size verilmesini vasıyyet ettiğim para miktarı sadece yirmibir dinardır.” Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin hastalığı ağırlaşınca tabib çağırdılar. Tabib, “Bu zehir içmiştir. Ben bunun hayatı hakkında teminat veremem” dedi. Halife “Sâde bana değil, zehir içmemiş olanların hayatı hakkında da teminat verme” buyurdu. Tabib, “Zehir içtiğinin farkında mısın?” dedi. Halife “Evet, mideme inince anladım” buyurdu. Tabib “Tedâviye hemen başlıyalım” dedi. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) “Hayır, ilacı, kulağımın arkasında olsa uzanıp onu almam. Rabbime kavuşmam, benim için daha güzeldir” buyurdu. Ölüm döşeğinde, bir ara ağlamağa başladı. “Niçin ağlıyorsun. Allahü teâlânın yardımı ile nice sünnetleri ihyâ ettin. Adâletin ise çok yüksek idi” dediler. Bunlara cevaben buyurdu ki: “Ben Allahü teâlânın huzûruna bütün milletin hesabını vermek üzere çıkacak değil miyim? Herkese âdil olarak davranabildiğimden emîn değilim. Yaptığım kusurlar da ayrı. Tabiî ki ben bundan dolayı korkuyorum ve ağlıyorum.” Bir ara “Beni oturtun” buyurdu. Oturttular. “Allahım, ben o kimseyim ki, bana emirlik verdin. Ben kusur ettim. Yanlış işleri yapmaktan beni nehyettin. Ben ise isyan ettim” diye üç defa söyledi. Sonra da: “Lâ ilahe illallah, ibâdete lâyık olan ancak Allahü teâlâdır” dedi ve başını göklere çevirip dikkatle baktı ve “Ben öyle kimseleri görüyorum’ki onlar ne insan ne de cindir” dedi ve biraz sonra rûhunu teslim etti. 101 senesinin Recep ayının sonuna beş gün kala ya’nî 9 Şubat 720’de Şam yakınlarındaki Hunasi’den cenâzesi alınıp, Humus yakınlarındaki Deyr es-Sim’an mevkiine defn edildi. Vefâtından önce şöyle vasıyyet etti; “Ey Meymûn bin Mihrân! Velîd mezara konduğunda oradaydım. Yüzünü açıp baktım, yüzü simsiyahtı. Ben de mezara konduğum zaman yüzümü açıp bakınız.” Vefât edince vasıyyeti gereği yüzünü açıp baktılar, yüzü en genç günlerinden daha parlak, daha aydınlık ve güzeldi. Ömer bin Abdülazîz beyaz, ince ve nâzik yüzlü, za’if, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Halife olmadan önce çok gürbüz iken, halifeliğinde çok zayıfladı. Vefât edince, zamanın âlimleri ta’ziyede bulunmak için hanımının yanına gittiler. Halifenin vefâtıyla müslümanların büyük kayba uğradığını ve bu sebeple üzüntülerinin çok fazla olduğunu bildirdiler ve hanımına “Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) hakkında bize malûmat ver. Çünkü onu en fazla tanıyan sizsiniz” dediler. O mübârek hâtun şöyle anlattı: “O da sizin gibi ibâdet ederdi. Lâkin bir husûsiyeti vardı ki, o da, Allah korkusunun çok fazla olması idi. Öyle ki, Allah korkusundan onun kadar titreyen birini daha görmedim. O her şeyini, insanlara hizmette harcadı. Halkın ihtiyâçlarını karşılamak, sıkıntılarını gidermek için bütün gün vazîfesi başında kalırdı. Akşam olduğu halde, ba’zı kimselerin işleri bitmezse, gece de devam ederdi. Eve girince, kendini namazgahına atar, durmadan ağlardı. Gözleri şişerdi. Sonra baygın düşerdi. Her geceki hâli buydu. Bir gece, halkın ihtiyâçlarını, işlerini bitirdi. Sonra kendi şahsî malından olan kandili istedi. Sonra iki rek’at namaz kıldı. Namazdan sonra elini çenesine dayayıp tefekküre daldı. Göz yaşları yanaklarından akıyordu. Sabaha kadar bu şekilde ağladı. Şafak sökünce oruca niyet etti. Kendisine dedim ki; “Ey mü’minlerin emîri! Sizde bir hâl var. Sizi bu geceki gibi hiç görmemiştim.” Bana cevap olarak dedi ki: “Ben düşünüyorum ki, bu milletin beyazına siyahına halife oldum. Fakîr, garîb, kanaatkar kendi hâlindeki biçâreleri, muhtaçları, zorla tutulan esîrleri, memleketin dört köşesindeki nice dertli ve kederlileri düşünüyorum ve anlıyorum ki, Allahü teâlâ onların hepsinin hesabını benden soracak ve Muhammed aleyhisselâm da onların lehine ve benim aleyhime şâhidlik yapacak. Bu hâlde olan birinin sonunun ne olacağını düşünüyorum ve çok korkuyorum.” Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in vefâtından sonra Halife Zeyd İbni Melik, Fâtıma binti Abdülmelik’in Beyt-ül-mal’daki ziynet ve mücevherlerini iade etmek isteyince, O’na sadakatini şöyle ifâde eder: “Vallahi kabûl etmem. Ben Ömer’e sağlığında itaat edip de, vefâtından sonra isyan etmem.” Ömer bin Abdülazîz’in vefâtına bütün teb’ası üzüldü. Cenâzesi arkasında ağlayan bir rahibe sordular: “Bu kimse senin dininde değildi. Neden ağlıyorsun?” Cevâbı şu oldu: “Ben şunun için ağlıyorum: Yeryüzünde bir güneş vardı. Şimdi battı...” Mus’ab bin A’yun anlatır: “Hazreti Ömer bin Abdülazîz halife iken Kirman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırlardı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı, içimden “Şu âdil halife ölmüş olmalı” dedim. Araştırıldı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in o gece vefât ettiği anlaşıldı.” Vefâtını cinnîler de haber verdi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in vefâtıyla ilgili, şâirin sözlerinden: O, büyük bir güneşti, doğmaz gayri bir daha, Matemini tutarak saçamaz nûr ve ziya. Sarardı güneş artık, karardı cihan bile. Yûnus bin Ebû Şebib: “Ömer bin Abdülazîz hazretlerini, halifeliğinden önce gördüm. Etli ve gürbüz bir kimse idi. Halife olduktan sonra da gördüm. Öyle zayıflamıştı ki uzaklardan kaburga kemiklerini saymak mümkün idi” dedi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz, Ehl-i Beyt’e çok hürmet, izzet ve ikramda bulunduğundan, Hazreti Ali’nin torunu Fâtıma binti Hüseyin (rahmetullahi aleyha) buyurdu ki: “Ömer bin Abdülazîz kalsaydı biz bir şeye muhtaç olmazdık.” Büyük evliyâ ve âlimlerden Süfyân-ı Sevrî hazretleri ve İmâm-ı Şafiî buyurdular: “Halîfeler beştir; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdülazîz’dir.” Fıkıh âlimlerinden Meymûn İbni Mihran buyurdu: “Âlimler, Ömer bin Abdülazîz’in yanında talebeydi.” Hocası meşhûr fıkıh âlimlerinden Mücâhid buyurdu: “Biz, Ömer bin Abdülazîz’e öğretmek için geldik. Halbuki dâima ondan öğrenir olduk.” Mâlik bin Dinar buyurdu: “Dili dönen, zahidim deyip duruyor. Zâhid, Ömer bin Abdülazîz gibi olur ki, dünyâ ayağına geldiği halde onu reddeder.” Hazreti Ömer bin Abdülazîz’den rivâyet olunur ki Bir kimse, “yâ Rabbî! Bana, şeytanın insan vücudundaki yerini göster” diye yalvardı. Rü’yâsında bir insan cesedi gördü. O cesed öyle şeffaf idi ki, insanın iç kısmı tamamen görünüyordu. Şeytanı, o cesedin sol koltuğu üzerinde, omuz ile kulak arasında kurbağa şeklinde oturuyor gördü. İncecik bir hortumu vardı. Hortumunu, o insanın kalbine sokmuş öylece vesvese veriyordu. O insan Allahü teâlâyı hatırlayınca oradan uzaklaşıyordu. Hazreti Ömer bin Abdülazîz, Kâ’be’nin fazîleti ile alâkalı olarak, Allahü teâlânın Musa’ya (aleyhisselâm) vahyini şöyle anlatıyor: “Mûsâ (aleyhisselâm) Allahü teâlâya “Yâ Rabbi! Hac, Kâ’be nedir?” diye sordu. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Bir beytimdir ki (evimdir ki) onu bütün beytlere tercih ettim. O hürmet edilen bir yerdir. Halîlim (dostum) İbrâhîm (aleyhisselâm) onu öyle yaptı. Yer yüzünün her tarafından onu ziyârete gelirler. Aynen kölelerin, hizmetçilerin efendisine Lebbeyk ( emrine geldim) dediği gibi tehlîl ederek, telbiye okurlar.” Mûsâ (aleyhisselâm) sordu ki: “Yâ Rabbi! Onlara verilecek sevâb nedir?” Allahü teâlâ buyurdu ki: “Onları affedeceğim. Hattâ onları komşuları ve yakınları için şefaatçi kılacağım.” Mûsâ (aleyhisselâm) sordu ki “Yâ Rabbi! Onların içinde, Hac yaparken harcadığı malı şüpheli olanlar ve kalbi temiz olmayanlar varsa onların durumu ne olacak?” Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurdu ki: “Onların iyileri hürmetine kötülerini bağışlayacağım.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) bir gece namaz kıldı. Namazda, “Boyunlarında demirden la’leler ve zincirler bulunduğu zaman, bu vaziyette sıcak suyun içinde sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar.” (el-Mü’min 71-72) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Namazdan sonra bu âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okudu ve çok ağladı. Ömer bin Abdülazîz’in insanlara rehber olan sözlerinden ba’zıları: “Öfkelenme ve hırstan korunmuş olan kurtulmuştur.” “Takvâ sahibinin ağzına gem vurulmuştur.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) akrabalarından birisine, yazdığı bir mektûbta şöyle demişti: “Eğer gece ve gündüzünde ölümü hatırlamağı şiar edinmek istersen, fânî (geçici) olana rağbet etmeyip, bakî (devamlı) olana yönel. Vesselâm.” Birgün Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) cemâate hitaben şöyle kopuştu: Ey insanlar! Sizler, ölüm için hedefler durumundasınız, ölüm sizden dilediğini seçer. Size yeni bir ni’met verildiği zaman, önceki ni’met orada sona erer. Ağıza bir lokma alınmasın, bir yudum su içilmesin ki, onunla beraber bir keder ve bir üzüntü olmasın. Dün geçti. O, sizin hakkınızda iyi bir şahittir. Bugün mühim bir emânettir. Onun kıymetini bilmek ve iyi değerlendirmek lâzımdır. Yârın, içinde hâdiselerle beraber gelmektedir. Sizi almak için gelen ölümün elinden kaçış nereye olacak. Sizler şu dünyâda, eşyalarını bineklerine yüklemiş, yolcularsınız. Yüklerinizi, buradan başka bir âlem de çözeceksiniz. Sizler, şu dünyâda sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi, sizden sonra gelenlere vereceksiniz. Sizin aslınız ve dünyâya gelmenize vesîle olanlar kalmadı. Sizler, onlardan dünyâya gelen kimseler olarak, nasıl bakî (devamlı) kalabilirsiniz? Sizler de bu dünyâdan göçeceksiniz.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ), Şam’da, bir minber üzerinde hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra üç şey söyledi. “Ey insanlar! İçinizi, kalblerinizi düzeltirseniz, zâhiriniz, dışınız da iyi olur. A’zâlarınız, gözünüz, kulağınız, elleriniz, ayaklarınız, hayır işler, Allahü teâlânın beğendiği şeylerle meşgûl olur. Âhıretiniz için sâlih ameller işleyiniz. Böylece dünyânızı da korumuş olursunuz. Âdem’den (aleyhisselâm) itibâren, kendisine kadar bütün dedeleri ölüp gitmiş olan kimse de bir gün ölecektir.” Ömer bin Abdülazîz başka birisine yazdığı mektûbunda ise, “İmdi, sana Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın sana ihsân ettiği şeylerle, âhırete hazırlanmayı tavsiye ederim. Sen sanki ölümü tatmış, ölümden sonra olan şeyleri görür gibi amel yap. Günler ve geceler, sür’atle gidiyorlar, ömür her gün noksanlaşıyor. Ecel ise yaklaşıyor. Kötü amellerimizden dolayı Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileriz. Günahlarımızdan ve bu yüzden bize gazâb etmesinden O’na sığınırız.” Başka birisine ise mektûbunda: (Şöyle düşünün) Sanki kullar, Allahü teâlânın huzûrundalar. Allahü teâlâ onlara yaptıkları amelleri haber veriyor. Kötülük yapanları, bu işlerinden dolayı cezalandırıyor, iyilik yapanları da mükâfatlandırıyor. Öyleyse Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın verdiği iyilik ve ihsânlara karşı şükür vazîfesini yerine getirin. Ni’metlere şükredin. Çünkü ni’metlere şükretmek o ni’meti arttırır. Kendisinden kaçmak mümkün olmıyan ve ne zaman geleceği belli olmıyan ölümü çok hatırlayın. Kıyâmet gününü ve günün şiddet ve dehşetini de hatırlayın. Bunları çok hatırlamak, dünyânın geçici ve aldatıcı güzellik ve lezzetlerine, aldanmaktan korur. Dünyâda, kulluk vazîfesi olarak emredildiğin işlere dikkat et. Onların muhâsebesini yap. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “Sizden öncekilerin kabûl ettikleri bilgileri alınız. Onların söylediklerine muhalif, zıt olanları almayın. Çünkü önce geçen büyükler, sizden daha hayırlıdır.” Ömer bin Abdülazîz hazretleri, veliahd Yezîd bin Abdülmelik’e şöyle yazdı: “Bismillahirrahmânirrahîm. Mü’minlerin emîri Ömer bin Abdülazîz’den, Yezîd bin Abdülmelik’e. Sana selâm eder ve sana kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya hamdimi bildiririm. Ben hastayım. Ağrı ve sızıya tutuldum. Buna rağmen üzerime aldığım işlerden mes’ûlüm. Allahü teâlâ yarın beni bunlardan hesaba çekecek, orada yaptıklarımı gizliyemiyeceğim. Eğer Rabbim, benden râzı olursa, ancak orada zelîl ve hakîr olmaktan kurtulurum. Eğer benden râzı olmazsa, yazık bana. O zaman benim hâlim nasıl olur. Allahü teâlâ bizi, yüce rahmetiyle Cehennemden muhafaza buyurup, rızâsına kavuştursun. Bu bakımdan sana Allahü teâlâdan korkmanı, haram kıldığı şeylerden sakınmayı tavsiye ederim, insanlar hakkında Allahü teâlâdan kork, zulüm ve haksızlıktan uzak dur. En güzel söz Allahü teâlâya hamd etmek (Elhamdülillah demek) ve O’nu anmaktır. Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden kaçar. Şimdi ecel gelmeden, ameller sona ermeden, Allahü teâlâ insanları ve cinleri hesaba çekmek için huzûruna getirmeden önce, tövbeyi fırsat bilmeli ve af ve mağfirete kavuşmayı kazanç bilmelidir. Kıyâmette, hesap gününde, mazeret kabûl edilmez. O zaman bütün gizli şeyler ortaya çıkarılır. Herkes kendi başının çâresini arar. İnsanlar, amelleriyle gelirler. Herkesin amellerine göre durumu ayrı ayrıdır. O gün dünyâda, Allahü teâlâ ve Resûlünün ( aleyhisselâm ) emirlerine uyup, yasaklarından uzak kalmış olanlara ne mutlu. Dünyâda Allahü teâlâya isyan ederek âhırete göçenlere o gün çok yazık. Onların o gün çok acınacak hâlleri var. Allahü teâlâ seni, zenginliklerle imtihan ederse, onda orta yolu tut. Onu Allahü teâlânın rızâsına uygun yerlere sarf et, ondan fakirleri de faydalandır. Allahü teâlânın emri olan zekâtını ver. Sakın övünme. Kendini beğenme. Kendini başkalarından üstün görme.” “Ey insanlar! Allahtan korkun. Çünkü Allahtan korkmak (takvâ) her şeyin yerine geçer ve hiç bir şey onun yerine geçemez.” “Bizden önce helak olanlar, hakkı engellemek ve zulüm yapmak yüzünden mahv oldular. Hak onlardan satın alınırdı ve zulümden korunmak için de fidye verilirdi.” “Şüphe hâlinde had cezalarını yerine getirmekten kaçının. Çünkü idârecilerin af ederek hatâya düşmesi, zulüm ederek, ceza çektirerek hatâya düşmesinden hayırlıdır.” “Müslümanlardan bir söz işittiğinde onu hayra yor, sakın şerre yorma!” Bir vâlisine yazdı:’“Ellerini müslümanların kanından, mideni malından, dilini ırzından uzak tut! Böyle yaparsan sana zeval yoktur.” “Namaz, seni yolun yarısına; oruç, tam Melik’in kapısına iletir. Sadaka ise Melik’in huzûruna çıkarır.” “Allahü teâlâ bir kuluna verdiği ni’meti alıp da karşılığında sabrı nasîb ederse, ni’mete mukabil verdiği (sabır), o ni’metten daha efdaldir (kıymetlidir).” “Ölümü çok hatırla. Eğer geçim rahatlığı içindeysen bu sana darlık, ürperti getirecek; geçim darlığı içindeysen genişlik, ferahlık kazandıracak.” “Siz seferdesiniz. Yüklerinizin bağlarını bu diyarın dışında bir yerde çözeceksiniz. Siz, üzerinden çağlar geçmiş bir kökün dallarısınız. Kökleri yok olup gitmiş bir dalın hayatından ne çıkar ki?” “Ey insanlar! Allah mahlûkları yarattı ve onları uyuttu. Sonra onları uykularından uyandırıp, diriltecek. Her biri ya Cennete, ya Cehenneme sevk edilecek. Allaha yemîn ederim ki, biz eğer bu hakîkati tasdîk etmiş isek, buna uygun yaşamadığımız için ahmağız. Eğer bu gerçeği inkâr ediyor isek, o takdîrde hepimiz helakteyiz.” “Her yolculuğun kendine has bir azığı, hazırlığı vardır. Âhıret yolculuğu için de takvâyı azık edinin. Allahü teâlânın vereceği ni’metleri görmüş gibi sevinin ve vereceği cezayı, azâbı da görmüş gibi korkunuz. Tûl-i emele kapılmayın, zira tûl-i emel (bitmeyen istek, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya dalmak) kalbinizi katılaştırır, düşmanınız olan şeytanın eline düşersiniz... Dünyâya aldanmış nice insanlar gördük. Huzûr ve se’âdet, ancak Allah’ın azâbından emîn olanlar içindir. Neş’e ve sevinç de kıyâmetin zorluğunu anlatanlar içindir. Kıyâmet günü zengin, fakîr herkesin ameli meydana çıkar ve hesap verirken öyle bir müşkilât ile karşılaşırsınız ki, eğer yıldızlar bununla karşılaşsa kararıp dökülür, dağlar dayanmaz erirdi. Cennet ve Cehennemden başka bir yer bulunmadığını ve bunlardan birine mutlaka gideceğinizi de biliyorsunuz. O halde ona göre hazırlanın...” “Allahtan korkun ve aşırı şakadan kaçının; zîrâ aşırı şaka, kin tutmağa, kin de kötülüklere sebep olur.” | |||
| Nizameddin Evliya Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:17:07 | |
Hindistan’da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden. İsmi, Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed Buhârî olup, lakabları; Mahbûb-i ilâhî (Allahın sevgilisi), Sultân-ül-Meşâyıh ve Nizâmüddîn Evliyâ’dır. Nizâmüddîn Evliyâ, 636 (m. 1238) senesi Safer ayının yirmiyedisinde Bedâyun’da doğdu. 725 (m. 1325) senesi Rebî’ul-âhır ayının onsekizinde güneş doğarken Hakkın rahmetine kavuştu. Nizâmüddîn Evliyâ’nın babası Seyyid Ahmed Buhârî, doğuştan velî idi. Doğar doğmaz Kelime-i şehâdet söylediği bildirilmiştir. Aynı şekilde, annesi Bibi Züleyha Hâtun, dindar bir hanımdı. Dâima duâ ve ibâdetle zamanını geçirirdi. Duâsının kabûl olduğu meşhûrdur. Nizâmüddîn Evliyâ’nın baba tarafından dedesi Hâce Seyyid Ali Buhârî ile, anne tarafından Hâce Arab Buhârî kardeş çocukları idi. Her ikisi de, Hindistan’a Buhârâ’dan Sultan et-Tamîs zamanında hicret etmişler, Lâhor’da kısa bir müddet ikâmet ettikten sonra, dâimi olarak yerleştikleri Bedâyun’a gelmişlerdi. Birçok büyük ulemâ ve evliyâ, dâimi olarak bu şehre yerleşmişlerdi. Nizâmüddîn Evliyâ doğduğu zaman, kendisine Muhammed ismi verildi. Şeceresi şöyledir: Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed Buhârî bin Seyyid Ali Buhârî bin Seyyid Abdullah Hilmi bin Seyyid Ali Neşheddîn bin Seyyid Ahmed Meşheddîn bin Seyyid Ebû Abdullah bin Seyyid Ali Asgar bin Seyyid Ca’fer-i Sânî bin İmâm-ı Ali Nakî bin İmâm-ı Muhammed Cevâd bin İmâm-ı Ali Rızâ bin İmâm-ı Mûsâ Kâzım bin Ca’fer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Zeynel âbidîn bin Hazreti Hüseyn bin Hazreti Ali. Nizâmüddîn Evliyâ’nın babası Hâce Ahmed Buhârî, ma’nevî ilimlerin yanında, derin bir kelâm ve fıkıh âlimi idi. Üstün hâlleri ve takvâsı ile meşhûrdur. Bu husûsiyetlerinden dolayı Dehlî Sultânı Gıyâsuddîn Balban onu Bedâyun’a başkadı olarak ta’yin etti. Hâce Ahmed Buhârî, bir süre sonra bu görevinden istifâ ederek, kendini cenâb-ı Hakka ve O’nun dînini yaymağa adadı. Hâce Ahmed Buhârî, Nizâmüddîn Evliyâ daha beş yaşında iken, Bedâyun’da vefât etti ve oraya defn edildi. Nizâmüddîn Evliyâ’nın babasının vefâtından sonra, onun eğitimi annesinin üzerine kaldı. Anne-oğul, günlerce hiçbir yiyecek bulamadan günlerini geçirmek zorunda kaldılar. Yiyecek birşey olmadığı zaman, annesi ona ümid vermek için: “Muhammed, bugün Allahü teâlânın misâfiriyiz” derdi. Şiddetli açlık ve fakirliğin verdiği ızdırâbı hissedeceği yerde, Nizâmüddîn Evliyâ, böyle geçen günlerden zevk alır ve annesine; “Yeniden ne zaman Allahü teâlânın misâfiri olacağız” derdi. Nizâmüddîn Evliyâ’nın annesi Bibi Züleyha Hâtun, dînine bağlı ve zekî bir hanımdı. O, oğlunun eğitimine özel bir gayret gösterdi. Annesi, Nizâmüddîn Evliyâ’yı Bedâyun’da, Mevlânâ Alâüddîn Usûlî’nin derslerine gönderdi. Nizâmüddîn Evliyâ, çok kısa zaman sonra, Celâlüddîn-i Tebrîzî’nin halîfesi Ali Molla Büzürk (Büyük) Bedâyûnî’nin elinden “Fazilet sarığını” giydi. Molla Büzürk ona, seçilmiş ulemâ ve evliyânın bulunduğu bir toplantıda hayır duâ etti. Allahü teâlânın bir lütfu olarak, genç Nizâmüddîn’in o yaşta kalbinde ma’nevî bir ilerleme ve yüksek ilimler için ilâhî bir kıvılcım vardı. Genc-i Şeker’in her tarafa yayılan şöhretini, Ebû Bekr Kavval’dan duyar duymaz, Nizâmüddîn Evliyâ onunla görüşmeye karar verdi. Birgün hiçbir yol hazırlığı yapmadan, Genc-i Şeker ile görüşmek ümidiyle Bedâyun’u terk etti. İlk durağı Dehlî oldu. O zamanlar Delhî, ilim ve irfanın beşiği idi. Nizâmüddîn Evliyâ, Dehlî’ye annesi ve kızkardeşiyle vardığında yirmi yaşında idi, Dehlî Sultânı, Sultan Balaban, zamanındaki âlimlerin ve evliyânın büyük bir koruyucusu idi. Dehlî âlimler ile aydınlanıyordu. Mevlânâ Şemsüddîn, Dehlî’nin büyük âlimlerinden idi. Nizâmüddîn Evliyâ, Mevlânâ Şemsüddîn’in derslerine devam ederek, çok kısa zamanda yüksek derecelere kavuştu. Bu arada Mevlânâ Kemâlüddîn Zâhid’den hadîs ilmini öğrendi. Nizâmüddîn Evliyâ, Dehlî’de iken, Hâce Necîbüddîn Mütevekkil’e çok yakın bir evde oturuyordu. Bu zât, evliyânın büyüklerinden olup, aynı zamanda Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in kardeşi idi. Nizâmüddîn Evliyâ, bir süre bu zâtın derslerine devam etti. Genc-i Şeker’in üstünlüklerini ondan dinledi. Daha sonra Nizâmüddîn Evliyâ, Genc-i Şeker ile görüşmek için Acuzan’a gitmeye karar verdi. O sırada kendisine, üstün vasıflarından dolayı kadılık mevkii teklif edildi. O, Necîbüddîn Mütevekkil’e danıştığında; “İnşâallahü teâlâ, siz kadı olmayacaksınız, fakat başka birşey olacaksınız, onu da ben bilmiyorum” dedi. | |||
| Muradi Munzavi Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:17:03 | |
İstanbul’da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri. İsmi, Murâd bin Ali bin Dâvûd Hüseynî Özbekî Buhârî Keşmîrî’dir. 1054 (m. 1644) senesinde Buhârâ’da doğdu. 1132 (m. 1719) senesi Rebî’ul-âhır ayının onikisinde, Salı gecesi İstanbul’da vefât etti. Cenâze namazı Eyyûb Sultan Câmii’nde büyük bir kalabalık tarafından kılınıp, Edirnekapı dışında, Münzâvî Câmii karşısında, Birinci Sultan Mahmûd Hân’ın şeyhülislâmlarından Ahmed Ebü’l-Hayr Efendi tarafından yaptırılan medresenin dershânesine defnedildi. Murâd-i Münzâvî’nin babası Semerkand beldesinin Nakîb-ül-eşrâfi (seyyid ve şerîflerin işleriyle ilgilenen makam) idi. Henüz üç yaşında iken ayakları felç oldu. Kötürüm bir hâlde kaldı. Fakat ayakları sağlam olanlardan daha çok dünyâyı dolaştı. Tahsil yaşına gelince; ilim, fazilet ve kemâl elde etmeye başladı. Keşmir’e gitti. İlim tahsîline devam edip, din ve fen bilgilerinde olgunlaştı. Sevenlerinin yardımı ile Kâ’be-i muazzamayı ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyâret etti. Sonra Hindistan’a gitti. Aklî ve naklî ilimleri, maddî ve ma’nevî kemâlâti kendisinde toplayan, yüzkırkbin talebesini vilâyet (evliyâlık) makamına kavuşturan, yedibin kimseye mürşidlik icâzeti (diploması) veren ve Silsile-i aliyye büyüklerinden olan Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Bir müddet onun yanında kaldı. Sohbetleri ve bereketli nazarları ile kemâle geldi. İcâzet (diploma) aldı. Mürşid-i kâmil (yetişmiş ve insanları yetiştirebilen zât) olarak tekrar Hicaz’a geldi. Hicaz’da üç sene kaldı. Sonra Bağdat’a gitti. Burada büyük zâtları ziyâret etti. Sonra İsfehân’dan Buhârâ’ya gitti. Belh ve Semerkand’daki tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Tekrar Bağdat’a gitti. Oradan üçüncü defa hacca gitti. Sonra Mısır ve Kâhire’ye buradanda Şam’a geçti. Şam çok hoşlarına gittiği için, uzun müddet burada ikâmet etti ve burada evlendi. Şam’da çok kimseler ziyâretine gelip kendisinden ilim ve edeb öğrendiler. Şam halkı kendisini çok sever ve çok hürmet ederlerdi. Şöhreti her yere yayıldı. Sultan Mustafa Hân ona Şam’da bir köy verdi. Bu köy hâlâ onun adıyla meşhûrdur. Murâd-i Münzâvî’nin bereketiyle zâlimler ıslah olup, Şam halkı da pek çok zulümden korunmuş oldu. Her türlü günah işleyenlerin barındığı bir evi zulmetten kurtarıp, Muradı Medresesi diye anılan bir ilim yuvası hâline getirdi. Ayrıca Saruca sokakta da bir medrese yaptırdı. Bu medreselerde okuyan talebelerin ihtiyâçları için vakıflar yaptırdı. 1092 (m. 1681) senesinde otuzsekiz yaşında iken İstanbul’a teşrîf etti. Eyyûb Sultan semtinde, Eyyûb Sultan hazretlerinin kabri civârında ikâmet etti. Bu arada dördüncü defa hacca gitti. Hac dönüşü Şam’a gelip, orada bir seneye yakın kaldıktan sonra, beşinci defa Hicaz’a gitti. Bir sene kadar Mekke-i mükerremede kaldı. Taliblere ilim ve edeb öğretti. 1120 (m. 1708) senesinde ikinci defa İstanbul’u şereflendirdi. Bu defa Yavuz Selîm’de, Bıçaklı Efendi menzilinde ikâmet etti. Halk akın akın sohbetine koştu. Murâd-i Münzâvî bir ara Bursa’ya gitti. Bir müddet Bursa’da ikâmetten sonra, tekrar İstanbul’a döndü. Eyyûb’de, Reîs-ül-etibbâ Nûh Efendi yalısında kaldı. Eyyûb Sultan ile Edirnekapı arasında Nişancı Mustafa Paşa caddesindeki Şeyh Murâd dergâhında İstanbul halkına yıllarca ilim ve edep öğretti. Kerâmetleri her tarafa yayıldı. Huzûruna gelenler ne kadar münkir (inkarcı) olsalar, mutlaka onun feyz ve bereketine kavuşur, başka bir hâl kazanırlardı. Muhibbî, İbn-i Abdülhâdî diye bilinen Şeyh Muhammed bin Ahmed Ömeri’nin hayâtını anlatırken şöyle der: “İbn-i Abdülhâdî vefât ettiği gün, büyük âlim Murâd-i Münzâvî, Katife denilen yerde bulunuyordu. Arkadaşları ile beraber münâsib bir saatte Şam’a gitmeyi kararlaştırdılar. Ancak bir müddet sonra yola çıkacakları zaman kendisine yolların korkulu ve tehlikeli olduğu, arkadaşsız yola çıkmanın mümkün olmayacağı söylendi. O ise; “Mühim birşey oldu. Mutlaka ona yetişmem lâzım” dedi. Süratli giden bir ata binerek yola koyuldu. Biz de onun peşine takıldık. Ona, Düme denilen yerde ancak yetişebildik. Burada bize Şeyh Muhammed Abdülhâdî’nin vefât ettiğini haber verdiler. Şam’a vardığımızda Murâd-i Münzâvî atından inmeden doğruca Emevî Câmii’ne gitti. İbn-i Abdülhâdî’nin cenâze namazına yetişti.” Âriflerden Mustafa Bekrî (rahmetullahi aleyh), “Süyûf-ül-Haddâd” kitabında şöyle anlatır: “Murâd-i Münzâvî (r.aleyh) ile birkaç kere görüştüm. Onun simasında (yüzünde) Allah adamlarının (evliyânın) alâmetlerini gördüm. Sâlihleri görmek büyük saadettir. Murâd-i Münzâvî, Muhammed Ma’sûm’un mümtaz (seçilmiş) bir talebesidir. Şeyh Abdülkerîm Kattân bana, Murâd-i Münzâvî’nin Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine olan bağlılığından çok bahseder, onunla görüşmeye teşvik ederdi. Hattâ Murâd-i Münzâvî’yi bir gece rü’yâmda üç defa gördüm.” Muhyiddîn-i Arabî’nin kabrinin hizmetçisi Şeyh İbrâhim Ekrem de bana; (Mustafa Bekrî’ye); Murâd-i Münzâvî’nin her hâlinde, Kitab (Kur’ân-ı kerîm) ve sünnete uyduğundan, titizlik ve dikkatinden, güzel ahlâk ve yaşayışından bahsederdi. Şeyh Hasen Dağıstânî de şöyle anlatır: “Murâd-i Münzâvî hazretleri uykudan uyandığında ve hizmetçisi abdest alacağı suyu geciktirdiği zamanlarda hemen oracıkta toprakla teyemmüm etmek sûretiyle abdest alır asla abdestsiz kalmazdı.” Mustafa Bekrî (rahmetullahi aleyh), aynı eserinde şöyle der: “Sohbetinde bulunduğum evliyâdan birisi de Hocam Molla Abdürrahîm Hindî’dir. Molla Abdürrahîm, Murâd-i Münzâvî’ye çok hürmet ederdi. On’a çok bağlı idi. Hattâ, onun ilim ve ameldeki makamına hayrandı. Molla Abdürrahîm yüksek hâller, dereceler sâhibi idi. Bu sebeble, Murâd-i Münzâvî’nin derecesini herkesten daha iyi biliyordu. Çünkü, o, gözünden ma’nevî perdelerin kaldırıldığı bir zât idi.” Yine şöyle anlatır: “Şam’ın ileri gelenlerinden birisi, Murâd-i Münzâvî’yi da’vet etti ve ayrıca gelirken Molla Abdürrahîm’i de beraberinde getirmesini söyledi. Bunun üzerine Murâd-i Münzâvî ona; “Siz da’vet sâhibisiniz da’veti siz yapınız” buyurdu. Da’vet sahibi Molla Abdürrahîm’e gidip; “Şeyh Murâd-i Münzâvî yarın bizim eve teşrîf etmenizi istiyor” dedi. Ertesi gün Murâd-i Münzâvî ve Molla Abdürrahîm, Şam’ın ileri gelenlerinden olan da’vet sahibinin evine gittiler. Bir müddet orada kaldıktan sonra, Molla Abdürrahîm hoşuna gitmeyen bir şeyden dolayı evine döndü ve; “Keşke Şeyh Murâd-i Münzâvî, ev sahibine beni çağırttırmasaydı” dedi. Bir ara uyudu. Bu sırada rü’yâsında Murâd-i Münzâvî’yi gördü. Huzûruna varıp selâm verdi. Münzâvî ona dönüp; “Sizin bize ihtiyâcınız yok” deyip, onun hâlini beğenmediğini ifâde eden bir tavır takındı. (Çünkü uyumazdan önce Murâd-i Münzâvî’ye niçin kendisini çağırttığı için sitem etmişti.) Molla Abdürrahîm heyecanla uykudan uyandı. Hemen Murâd-i Münzâvî’nin evine gitti. Murâd-i Münzâvî onu görünce: “Geldin mi?” buyurdu. O da; “Evet efendim” deyip özür diledi. Murâd-i Münzâvî’nin elini öptü. Bu sırada büyük ni’metlere ve hâllere kavuştu. Murâd-i Münzâvî’nin kapısından bir daha ayrılmadı.” Muhammed Bedîrî Dimyâtî şöyle anlattı: “Bir kerre Murâd-i Münzâvî’yi ziyâret etmiştim. Huzûruna varınca Allahü teâlânın vergisi olan ilimlerin diğer ilimlere olan üstünlüğünü uzun uzun anlattı.” Mustafa Bekrî şöyle dedi: “Bana da Bedîrî anlattı: “Murâd-i Münzâvî’ye buğzeden (kötüleyen) birisi ile görüşmüştüm. Bana ona buğzetmeyi îcâbettiren bir şey anlatmıştı. Ben de ona muvafakat etmiştim. O şahsa da Murâd-i Münzâvî’nin yanına çok gittiğimi, bundan sonra onun yanına gitmiyeceğimi söyledim. Ertesi gün beni seven aile dostlarımdan birisi geldi ve; “Haydi Murâd-i Münzâvî’nin ziyâretine gidelim” dedi. Onu kırmayıp teklifini kabûl ettim. Fakat içimden de bu teklifi çabucak kabûl etmeme hayret ettim. Yine kendi kendime; “Hani sen onun ziyâretine gitmeyeceğine söz vermiştin ya” dedim. Bu sırada nefsimin çok mahcûb olduğunu gördüm. Buna rağmen Murâd-i Münzâvî’yi ziyârete gittim. Ancak her zamanki gidişlerimde hemen huzûruna girerdim. Fakat bu sefer bana: “Biraz bekle, Münzâvî’nin bir mazereti var” kabilinden sözler söylediler. Bunun üzerine oturup kendi kendimi kınamaya; “Böyle eşiklerde oturup beklemeye niçin râzı oluyorsun. Hem sen bir daha ziyârete gelmiyeceğine karar vermemiş miydin?” demeye başladım. Bir saat sonra bana ve arkadaşıma izin verildi. Onunla beraber Murâd-ı Münzâvî’nin huzûruna girdik. Beni yakınına çağırdı ve selâm verdi. Sonra arkadaşıma döndü ve şöyle dedi: “Dün şöyle bir şey oldu. İnsanlardan birisinin yanına başka birisi geldi. İkisi beraber birisine dil uzattılar. Birisi; “O şöyledir” dedi. Diğeri onu tasdik etti” diyerek birgün önce olan şeyleri bir bir saydı. Dünkü zemmettiğimiz (kötülediğimiz) hâli aynen anlattı. Sonra bana döndü; “Bu anlattıklarım oldu mu?” buyurdu. Ben de; “Evet efendim” diyerek özür diledim. “Hayır olmadı” diye inkâr etmedim. Sonra; “Şimdi zemden (kötülemekten) vazgeçtim. Dünkü zem hâlimiz geçici bir şey idi. Şimdi o hâl geçti. Şeytan aramıza girdi. Allahü teâlâ onu sizin vesilenizle def eyledi” dedim. Sonra da tasavvuf yoluna dâir bilgiler öğrendim. Bana lüzumlu bilgileri yazdı. Murâd-i Münzâvî’nin pek yüksek hâlleri vardı.” Murâd-ı Münzâvî’nin (r.aleyh) kabrini ziyâret edenler, orada rûhanî bir zevk ve lezzet duyarlar. Celveti büyüklerinden İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri Ahîdnâme’sinde; “İlâhî aşk sahiplerine, Murâd-i Münzâvî’nin kabrini ziyâret etmek lâzımdır. Bereketi görülen makamlardandır” buyurmuştur. Murâd-ı Münzâvî dergâhının bânisi (yaptıranı) Şeyhülislâm Minkâri-zâde Yahyâ Efendi’nin dâmâdı Çankırılı Mustafa Efendi idi. Burası medrese olmak üzere bina edildi. Vakfeden zâtın oğlu da Ebü’l-Hayr Ahmed Efendi olup, 1144 (m. 1731) senesi Şa’bân ayı sonlarında şeyhülislâm oldu. 1154 (m. 1741) senesi Zilhicce ayında vefât edince, dergâhta pederi yanına defnolundu. Sultan Mahmûd Hân’ın şeyhülislâmlarından olan Ebü’l-Hayr Ahmed Efendi, Murâd-i Münzâvî vefât ettiğinde, onu medresenin dershânesine defnettirdi. Medreseyi de dergâha tebdil ettirdi. Sonraları Murâd-i Münzâvî’nin mübârek türbesi yıkılmak üzere iken, 1402 (m. 1982) senesinde ta’mirine başlandı, fakat henüz bitirilmedi. Murâd-i Münzâvî’nin eserlerinden ba’zıları şunlardır: 1- El-Müfredât-il-Kur’âniyye tefsîri: Çok kıymetli olup, tefsîrler, Arabî, Fârisî ve Türkçe bir aradadır. 2- Silsilet-üz-zeheb fis-sülûki vel-edeb. 3- Risale fit-tasavvuf. Murâd-i Münzâvî hazretleri tasavvufla ilgili eserinde buyurdu ki: “Allahü teâlâ insanın yüreğine rûh âleminden bir gönül ya’nî kalb yerleştirmiştir. Bu gönülün; bilmek, tanımak, istemek, sevmek gibi husûsiyetleri vardır. Meselâ bu gönüle birbirine zıt iki şeyin sevgisi sığmaz. Bu gönüle: kendisini yaratanı bilmek, O’nu sevmek, rızâsına kavuşmayı arzu etmek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmanın yolu olan Resûlullaha ( aleyhisselâm ) her bakımdan tâbi olmak, O’ndan başka herşeyden alâkayı kesmek, bu geçici dünyâda kalb huzûru içinde vakti Allahü teâlâya ibâdetle geçirmek ve Allahü teâlânın rızâsına muvafık şekilde konuşmak lâyıktır. Böyle bir gönüle sahip olmayan bir kimse, insan sûretinde bir mahlûktur. Böyle bir se’âdetten mahrûm olan kimse, kat’î olarak hastadır. Bunun ilâcı ise, gafletten uyanıp pişman olmak, af ve mağfiret etmesi için Allahü teâlâya yalvarmak, kabûlünü, tevfîkini ve yardımını istemek, üzerinde bulunan Allahü teâlânın ve kulların haklarını Ödemek, hak sahiplerini râzı etmektir. Eğer o anda bu hakları ödemek gücüne sahip değilse, bunları gücü yettiği zaman ödemeye kat’î karar vermeli, sünnet-i seniyyeye uyup, işlerinde azîmetlere (nefse zor gelen şeylere) sarılmalı, bid’at ve ruhsatlardan sakınmak ya’nî her işinde ve her hâlinde Resûl-i ekreme ( aleyhisselâm ) ve onun Eshâb-ı kirâmına tâbi olmalıdır. İ’tikâdda ehl-i hak, ya’nî Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı üzere bulunup, bilinmesi zarurî olan fıkıh bilgilerini öğrenerek onlara uygun amel etmelidir. Kalbinde Allahü teâlânın rızâsından başka birşey bulunmaması için doğruluk ve ihlâsta kemâl sahibi kimseler ile konuşmalı, onların sohbetinde bulunmalı, dilde ve gönülde dâima Allahü teâlâyı anmalı, bunda asla gevşeklik göstermemelidir. Allahü teâlâdan başka herşeyi unutmalıdır. Allahü teâlâdan başkası hatıra geldikçe istiğfar okumak, mâsivâdan kurtarması için Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Bu şekilde kalb huzûruna kavuşmaya çalışmalı, zorlama ile de olsa mâsivâyı (Allahtan başka herşeyi) unutmaya gayret etmelidir. Zâhirde halk ile bâtında Hak ile bulunmalı, böylece gönülde Allahü teâlânın rızâsından başkası kalmamalı, mâsivâyı tamamen unutmalı, nefsi de benlik dâvâsından kurtarıp, kalb huzûru ve rahatlığı ile kulluğa dâir bütün vazîfeleri yapmalıdır. Böylece Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile fâni-fillah ve bâkî-billah olunur ve Allahü teâlânın pekçok feyz ve ma’rifetlerine kavuşulur. Bu mertebeye erişebilmek için, nefy ve isbâtı kendisinde bulunduran Kelime-i tayyibeyi ya’nî “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah”ı çok söylemelidir. Ma’nâsı; hak olan ma’bûd yalnız Allahü teâlânın zât-ı pâkidir. O’nun rızâsından başka hakîkî bir maksûd yoktur. Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın resûlüdür. O’na tâbi olmak vâcibdir. İşte bu Kelime-i tayyibe ile bahsedilen se’âdete kavuşulur.” | |||
| Muiniddini Cesti Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:16:41 | |
Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Hasen bin Gıyâsüddîn Hüseyn el-Hüseynî’dir. Mu’înüddîn lakabı olup, bu isimle tanınmıştır. 531 (m. 1136) senesinde doğdu. 634 (m. 1236) senesinde Ecmîr’de vefât etti. Kabri oradadır. Soyu Peygamber efendimize ulaşmakta olup, seyyiddir. Babası Gıyâsüddîn Hasen, aslen Senceristanlı, sâlih ve son derece müttekî (haramlardan sakınan) bir zât idi. Mu’înüddîn-i Çeştî, Horasan’da büyüyüp yetişmiştir. Onbir yaşında iken babası vefât etti. Babasının vefâtından sonra kalan miras üç kardeş arasında taksim edilmişti. Bu taksimde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine babasından miras olarak bir bağ düşmüştü. Bu bağıyla meşgûl oluyordu. Birgün bağında bulunduğu sırada, İbrâhim Kandûzî adında bir meczub evliyâ yanından geçerken, ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra bağına da’vet edip, bir ağacın gölgesine oturttu. Bir tabağa üzüm doldurup, ikram etti. Fakat o zât üzüme rağbet etmeyip, koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Bu ekmekten dişi ile biraz koparıp, Mu’îhüddîn-i Çeştî’nin ağzına koydu. O da yedi. Bu kuru ekmek parçasını yer yemez, kalbinde birdenbire bir nûr tecellî etti. Dünyâya olan bütün bağlılıklarından tamamen soğudu. Kalbinde büyük bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Bu hâlinden sonra, babasından kalan bağı ve diğer malları fakirlere sadaka olarak verdi. İlim öğrenmek için seyahatlere çıktı. Önce Horasan’a gidip orada Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Aklî ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand’a geçti. Burada fazla kalmayıp, Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yolu Hârûn kasabasından geçerken zamanının en meşhûr evliyâsı olan Osman Hârûnî hazretlerini tanımakla şereflendi ve ona talebe oldu. Hocası Osman Hârûnî’nin sohbetine kavuşunca, ondan çok alâka gördü. Birgün ona; “Mu’înüddîn, abdestini tazele” buyurdu. O da, tazeledi. Sonra; “Kıbleye karşı otur, Bekâra sûresini oku” buyurdu, okudu. Sonra; “Yirmi defa salevât oku” buyurdu. O da okudu. Sonra; “Yüzünü semâya kaldırıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini elinden tuttu ve buyurdu ki: “Mu’înüddîn! Seni Allahü teâlânın rızâsına kavuşturdum ve makbûllerden eyledim.” Sonra başına sarık sarıp, hırka giydirdi ve buyurdu ki: “Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs sûresini bin defa oku”. Mu’înüddîn-i Çeştî hocasının bu emrini de yerine getirip, tekrar huzûruna geldi. Huzûruna gelince hocası; “Mu’înüddîn! Başını yukarı kaldır bak” buyurdu. O da kaldırıp baktı. “Ne görüyorsun?” buyurdu. “Yedi kat semâyı ve Arş’ı görüyorum” dedi. Tekrar bin İhlâs sûresi daha oku” buyurdu. İhlâs sûresini bin defa daha okudu. Sonra; “Başını semâya kaldır bak” buyurdu. Kaldırıp baktı. “Ne görüyorsun?” deyince, “Azamet perdesine kadar herşeyi görüyorum” dedi. Sonra; “Gözlerini yum” buyurdu. O da gözlerini kapattı. “Tekrar oku” buyurdu. Emri yerine getirdi. “Ne görüyorsun?” deyince, “Onsekizbin âlemi seyrediyorum” dedi. Bunun üzerine hocası; “Ey Mu’înüddîn, senin işin tamam oldu” buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. “Bunu al” buyurdu. Alınca, kerpiç altın oldu. “Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır” buyurdu. O da paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizmetinde ve sohbetinde bulunup, pekçok feyze kavuştu ve tasavvufda yükseldi. Nakledilir ki; hocası ile birlikte Kâ’be-i muazzamayı ziyârete gitmişlerdi. Kâ’be yanında el açıp duâ ettiklerinde, “Mu’înüddîn bizim dostumuzdur” diye seslenen bir ses işitildi. Daha sonra buradan Medîne-i münevvereye, Peygamberimiz Server-i kâinatın mübârek kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabrinin başına vardıklarında, hocası; “Mu’înüddîn, selâm ver” buyurdu. O da selâm verdi. Kabirden; “Ve aleykesselâm ey şeyhlerin kutbu” diye ses gelip, selâmına cevap verildi. Ziyâretten sonra Bağdad’a döndüler. Senelerce hocası Osman Hârûnî’nin derslerine ve sohbetlerine devam edip, tasavvufda yükseldi ve bu hocasının halîfesi oldu. Bundan sonra elliiki yaşında iken seyahatlere çıktı. Bağdad’a gitmek üzere yola çıktı. Yolculuğu sırasında, Sencer kasabasında büyük âlim Necmüddîn Kübrevî ile tanışıp, onunla birlikte Bağdad’a gitti. Bir müddet orada kalıp, Hemedan’a geçti. Hemedan’da Mürşid-i kâmil Yûsuf Hemedânî’yi tanıyarak sohbetlerinde bulundu ve ondan çok istifâde edip, feyz aldı. Buradan da Hirat’a ve Belh’e giden Mu’înüddîn Çeştî, ilimde ve tasavvufta çok yükselip, pekçok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği talebeleri: Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî el-Ûşî, kendi oğlu Hâce Faridüddîn, Hamîdüddîn, Nâgûri Sûfî, Şeyh Vecihüddîn Sa’d bin Zeyd, Hâce Burhâneddîn, kızı Bibi Hâfıza-i Cemâl, Şeyh Muhammed Türk, Şeyh Ali Sencerî, Hâce Yadigâr, Abdullah Beyâbânî gibi çok sayıda kıymetli zâtlardır. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri Hindistan meşâyihi arasında Çeştî tarikatının İmâmı sayılır. Çünkü onun gayreti ve hizmetleri ile Hindistan’da İslâmiyet yayılmıştır. Sohbetinde bulunan kimseleri çok kısa zamanda tasavvuf hâllerinde yükseltirdi. Bir kimse üç gün onun sohbetine devam etse, yükselir, kerâmet ve ma’rifet sahibi olmakla şereflenirdi. Mübârek nazarları nasipli olan kime tesadüf ederse, o kimse doğru yola kavuşurdu. Yedi günde bir, beş miskal (24 gr.) kuru ekmeği suya batırır ve öyle yerdi. Hırkasını yamayıp giyer, eskidikçe yine eski yamaları temizleyip, tekrar yamardı. Her gece ve gündüz bir hatim okurdu. Kur’ân-ı kerîmi hatmedince, gâibden; “Ey Mu’înüddîn, hatmin kabûl edildi” diye bir ses işitilirdi. Mu’înüddîn-i Çeştî, gittiği her beldede kabristanları ziyâret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde tanınıp meşhûr olunca, orada durmazdı. Kimsenin haberi olmadan, gizlice çıkıp giderdi. Bu seyahatlerinden biri de Mekke’ye olmuştur. Mekke-i mükerremeye gidip, Kâ’be-i muazzamayı ziyâret etti. Bir müddet Mekke’de kalıp, oradan Medîne-i münevvereye gitti. Peygamberimiz server-i âlem Muhammed aleyhisselâmın kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bir müddet de Medine’de kaldı. Birgün Mescid-i Nebî’de iken, Ravda-i mutahharadan, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesinden; “Mu’înüddîn’i çağırınız” diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedâr; “Mu’înüddîn” diye bağırdı. Birkaç yerden, “Efendim” sesi işitildi. Sonra da; “Hangi Mu’înüddîn’i istiyorsunuz? Burada birçok Mu’înüddîn isimli kişi var” dediler. Bunun üzerine türbedâr geri dönüp, Ravda-i mutahharanın kapısında ayakta durdu, iki defa, “Mu’înüddîn-i Çeştî’yi çağır” diye nidâ eden bir ses işitti. Türbedâr bu emir üzerine cemâate karşı: “Mu’înüddîn-i Çeştî’yi istiyorlar” diye bağırdı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve salevât okuyarak Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesine yaklaştı ve edeble ayakta durdu. Bu sırada; “Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel” diye bir ses işitti. Bunun üzerine kendinden geçmiş bir hâlde Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesine girdi ve Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı görmekle şereflendi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan’a gitmen gerekir, Hindistan’a git. Hindistan’da Ecmîr denilen bir şehir vardır. Orada benim evlâdımdan (torunlarımdan) Seyyid Hüseyn adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle gitmişti. O şu anda şehîd oldu. Orası kâfirlerin eline düşmek üzere, senin oraya gitmen sebeb ve bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakîr olacaklar, güçsüz ve te’sîrsiz kalacaklar.” Sonra ona bir nar verdi ve; “Bu nara dikkatle bak ki, nereye gitmen gerekiyor görüp, anla” buyurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) verdiği narı alıp, emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamamen gördü. Gideceği Ecmîr şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) göremedi. Fâtiha okuyup, duâ etti ve yardım dileyip, Ravda-i mutahharadan (Peygamberimizin türbesinden) ayrıldı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri bu hâdise üzerine, kendisine Hindistan’da İslâmiyete hizmet etme vazîfesinin verildiğini anlayıp, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) emrine uyarak derhal Hindistan’ın yolunu tuttu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini sevenlerden kırk kişi de onunla birlikte yola çıktılar. Bir müddet yolculuktan sonra Hindistan’a ulaştılar. Ecmîr’e doğru yaklaştıklarında, bölgenin Râcesi (Prensi), Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin Ecmîr’e gelmekte olduğunu öğrendi. Bunun üzerine emirler yazıp, her tarafa gönderdi. Mü’înüddîn-i Çeştî’yi ( radıyallahü anh ) ta’rîf ederek, şu kıyâfette ve şu şekilde bir kimse Ecmîr’e doğru gelmektedir. Onu gördüğünüz yerde derhâl öldürün emrini verdi. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yola devam etti. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr Racesinden emir alanlar. Mu’înüddîn-i Çeştî’yi yolda gördükleri hâlde, hiçbiri kendinde onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Mu’înüddîn-i Çeştî yola devam edip, Ecmîr şehrine girdi. Yanındaki kırk kişi ile birlikte, şehir kenarında bir ağacın altına oturup, istirahat etti. Oturdukları bu yer, adı Mihrace olan, Ecmîr Râcesi’nin develerinin yattığı bir meydan idi. Onlar orada bir müddet oturduktan sonra, bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemâatin oturduğunu gördü. Ey fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce’nin (Ecmîr Prensi’nin) develeri yatar dedi. Orada bulunanlar hiçbir karşılık vermediler. Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve “Biz buradan gidiyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar” dedi. Sonra oradan, güzel bir havuzun başına gidip oturdular. Burası, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin çok hoşuna gitti. Burada oturarak ibâdetle meşgûl olup, sohbet ediyorlardı. Onlar burada iken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve bakıcısı yanlarına geldi. Mu’înüddîn-i Çeştî’ye dedi ki: “Sizi kaldırdığımız yere akşam develer bırakıldı. Sabah olunca, kervancı develeri kaldırmak için çok uğraştı. Fakat develeri bir türlü kaldıramadı. Develer asla kalkmıyor.” Mu’înüddîn-i Çeştî’yi ( radıyallahü anh ) ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu iş başlarına gelmişti. Mu’înüddîn-i Çeştî, ikâmet ettiği havuz başında iken, bir şahıs ona; “Ey muhterem zât, bu oturduğumuz yer, Mîr Seyyid Hüseyn’in ( radıyallahü anh ) makamıdır. Zamanında bu diyar onun emrinde idi” dedi. Mu’înüddîn-i Çeştî bunu öğrenince; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, kardeşimin mülkünde bulunuyorum” dedi ve; “Ecmîr şehrinde putperestlere âit pekçok puthâne vardır. İnşâallah Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yardımı ile bu puthâneleri yıkacağım” buyurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî yerleştiği yerde oturuyordu, Hizmetçileri arada bir, bir inek satın alıp kesiyorlar ve onu yiyorlardı. Bu durum, ineğe tapanlar ve putperestler tarafından öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya başladılar. Toplanıp, Mu’înüddîn-i Çeştî ve talebelerini oradan çıkarmayı kararlaştırdılar. Nihâyet putperestler, büyük bir kalabalık hâlinde, ellerinde taş, sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperestler yanlarına geldikleri sırada, Mu’înüddîn-i Çeştî namaz kılıyordu. O namazda iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üzerine gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak aldı. Âyet-el-Kürsî’yi okuyup avcundaki toprağı gelen putperestlere doğru attı. Atılan toprağın isâbet ettiği her putperest, olduğu yerde kaskatı kesilip, hareket edemez hâlde kaldı. Böylece hepsi ne yapacaklarını şaşırdılar ve perişan oldular. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmetleri karşısında tutunamayan putperestler savaşmaktan vazgeçtiler. Dönüp puthânelerine gittiler. Orada bir cinleri bulunuyordu. Bu cinlerinin önüne gidip, ağlaşarak yardım istediler. Cin bir müddet susup, sonra; “Ey dostlarım, sizin o karşılaştığınız kimse, kendi dîninde kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yenerim” dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden tâlim etti. Okudu. Sonra putperestlerin önüne düştü. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin bulunduğu yere doğru yürüdüler. Mu’înüddîn-i Çeştî’ye durum bildirilince; “Onun sihri bâtıl bir iştir, hiç te’sîri olmaz. İnşâallah onların cini doğru yola girecek” buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, onun namaz kıldığını gördüler ve hiçbirinin yürümeye gücü, takati kalmadı. Oldukları yerde donup kaldılar, yaklaşamadılar. Mu’înüddîn-i Çeştî namazını bitirince dönüp, onlara doğru baktı. Önlerine düşüp gelen cinleri Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin mübârek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye başladı Bu hâlden kurtulmak için her ne kadar putlarının ismini söylemek, Râm, Râm demek istediyse de, ağzından hep Rahîm, Rahîm diye ses çıkıyor. Allahü teâlânın ismini söylüyordu. Toplayıp getirdiği kâfirler onun bu hâline şaşıp, sen ne yapıyorsun? diyerek, şaşkınlıklarını bildirip, onu kınıyorlardı. Cin ise onların bu sözleri karşısında, eline taş, sopa ne geçerse, alıp üzerlerine saldırıp vurmaya başladı. Çoğunu helak edip, hepsini dağıttı. Mu’înüddîn-i Çeştî, sihirbaz cinin kâfirlere karşı yaptığı bu hareketten çok memnun olup, ona aferin sana dedi. Sonra hizmetçilerinden birine bir bardak su verip, cine vermesini söyledi. O da alıp cine verdi. Cin, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü temizlenip, küfür zulmetinden kurtuldu ve hemen Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapanarak müslüman oldu. Sonra; “Ey mübârek zât, bu dîne girmekle son derece şâduman (sevinçli, mutlu oldum)” dedi. Mu’înüddîn-i Çeştî, müslüman olan bu cine; “Bundan sonra senin ismini Şâdî Cin (mutlu olan cin) koydum” buyurdu. Nihâyet putperestler perişan olup, çâresiz kaldılar. Mihrâceye (prense) gidip, olup biten hâdiselerin hepsini anlattılar, Râce; “Sakın ona karşı başka bir hareket yapmayınız. Böyle kimseler ile başa çıkmak kolay değildir” dedi. Bu sırada Râce’nin develerine bakan kimse, onların önce develerin kaldığı gölgeliğe oturduklarını ve oradan onları kaldırıp develeri götürdüğünü, fakat develeri oraya yatırdıktan sonra ne yaptılarsa bir türlü kaldıramadıklarını söyledi. Râce, develerine bakan kimseye dedi ki: “O bahsettiğin kimseye git yalvar, develerin kalkmadığını söyle” dedi. O da Mu’înüddîn-i Çeştî’nin huzûruna gidip durumunu anlattı. Gelen deve bakıcısına, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri; “Git develerin kalkmış olacak” buyurdu. Gidip baktığında, gerçekten develer kalkmışlardı. Deve bakıcısı, bu hâdiseyi de gidip Râce’ye anlattı. Râce, bütün olanları hayretle ta’kib ediyor ve bir taraftan da endişeleniyordu. Ecmîr Râcesi, bu hâdiselerden sonra, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı, beldesinde bulunan ve Hindistan’ın en meşhûr sihirbazı ve tılsımcısı olan Ecîpâl adında bir cûkiyi çıkardı. Cûkî Ecipâl’ın binbeşyüz sihirbaz talebesi vardı. Bunlardan yediyüzü bu işte ileri seviyede idi. Ecipal bu husûsta Hindistan’da bir benzeri daha olmayan biriydi. Râce, Cûkî Ecîpâle son derece güveniyordu. Bu bakımdan, onu yanına çağırttı. Ecîpâl ile görüştü. Çünkü, Ecîpâl kendine son derece güveniyor ve neş’e ile hep sihirbazlığından bahsediyordu. Râce onu dinledikçe, doğru söylüyorsun diyerek tasdik ediyor ve ona çok güveniyordu. Nihâyet Râce ve sihirbaz Ecîpâl, bütün şehir halkını toplayıp, büyük bir kızgınlık ve kin ile Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine ve yanında bulunan talebelerine doğru yürüdüler. Sihirbaz Ecîpâl, bir ceylan derisi üzerine oturup, havada uçarak talebelerinin ve kalabalığın önünde gidiyor, gürültüleri her tarafa yayılıyordu. Sihirbaz Ecîpâl, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine doğru giderken, yapmak istediği bir sihiri düşünüp hazırlanmak istiyor, fakat aklına gelen sihiri o anda unutuyordu. Bir başka sinirini yapmaya hazırlanıyor, fakat onu da unutuyordu. Defalarca böyle oldu. Bir türlü zihnini toplayıp, sihir yapma gücünü kendinde bulamadı. Hind cûkîlerinin, putperestlerin büyük bir kalabalık hâlinde üzerlerine gelmekte oldukları Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) haber verildi. Bu haber üzerine, gayet sakin bir hâlde kalkıp, tam bir abdest aldı. Sonra etrâflarına, yere geniş bir dâire çizdi. Talebelerine, bu dâireden dışarı çıkmamalarını tenbîh etti. Bu arada üzerlerine gelmekte olan putperestler, yanlarına iyice yaklaştılar. Ne kadar sihir yapdılarsa da, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin çizdiği dâireden içeri giremediler. Bütün çabalarına ve uğraşmalarına rağmen, çizgiden bir adım bile içeri geçemediler. Meşhûr sihirbazların sihirleri bozuldu. Gelenler, önceden kendileri ile birlikte olan Şâdî Cin’in. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin huzûrunda edeble durduğunu görüp, müslüman olduğunu anladılar. Ona: “Ey bizim cinimiz, biz sana senelerce hizmet ettik. Senin için nice masraflar yaptık. Sen ise bizi bırakıp müslüman oldun” dediler. Şadî Cin onların bu sözlerine hiç kulak asmadı. Kalabalık hâlindeki putperestler, bağırıp çağırarak gürültü yaparken, sihirbazlar da bir taraftan sihir yapmak için uğraşıyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ortalığı gürültüye boğan kalabalığa karşı dönüp; “Ey bedbaht insanlar, ne kıvranıp duruyor ve ne bağırışıyorsunuz?” dedi. Onlar; “Biz, senelerden beri kendisine taptığımız cinimize nasihat ediyoruz, bizi bırakıp müslüman olmasını kınıyoruz” dediler. Cûkî Ecîpâl ve putperestler, Şâdî Çin’e her ne kadar yumuşak söyleyip, kendilerine dönmesini istediler ise de, Şâdî Cin onların yumuşak sözlerine, va’dlerine ve yalvarmalarına hiç aldırmadı. Mu’înüddîn-i Çeştî, putperestlerin daha önce tapındığı, şimdi ise müslüman olan Şâdî Cin adını alan cini; “Şâdî Cin!”, diyerek çağırdı. O da hemen: “Buyurun efendim” dedi. Gelenler ise, Şâdî Cin’in Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı sevgisini, bağlılığını ve edebini görüp, hayretle bakakaldılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, Şâdî Cin’e elinde tuttuğu bir su bardağını verip; “Ey Şâdî Cin, şu bardağı al, şu güzel havuzdan doldur. Doldururken Allahü teâlânın isimlerinden “Bedûh” ismini söyle, “Yâ Bedûh” de!” buyurdu. Şâdî Cin bardağı alıp, havuzun başına gitti. “Yâ Bedûh” diyerek, bardağı içi su dolu kocaman havuza daldırdı. Bardak doldu, havuzda hiç su kalmadı. Az önce içi su ile dolu olan koca havuz, kupkuru kaldı. Şâdî Cin, doldurduğu bardağı Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) götürdü. Sihirbaz Ecîpâl, sihirde meşhûr talebeleri ve yanlarında bulunan putperest halk bu hâdiseyi görüp, son derece şaşırdılar, hayrette kaldılar. Sihirbazlar, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmeti karşısında, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler. Noksan akılları bu işe ermedi. Bu hâdiseyi gören sihirbazlar, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin yanında, bütün uğraşmalarına rağmen bir türlü sihir yapamadılar. Nihâyet iş o hâle vardı ki, sihirbazlar, oradan uzaklaşmak sûretiyle sihir yapmaya karar verdiler. Sihir ile, dağdan yüzbinlerce yılanı Mu’înüddîn-i Çeştî ve talebelerinin üzerine gönderdiler. Yılanlar, onlara doğru her tarafı kaplayarak su gibi akıp yaklaştılar. Fakat, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin sihirbazlar gelirken çizdiği dâireden içeri giremediler. Yılanlar çizginin kenarında durup, sürü hâlinde her tarafı kapladılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri talebelerine; “Bu yılanlardan korkmayınız. Tutup, dağa doğru fırlatınız” buyurdu. Talebeleri derhal emrine uyup, yılanları tutup tutup dağa doğru attılar. Attıkları yılanlar, düştüğü yerde birer ağaç fidanı oldu. Sihirbazlar bu işte de âciz kalınca, başka bir sihir yapmaya karar verdiler. Bu sefer sihir ile üzerlerine ateş yağdırmaya başladılar. Fakat sihirleri te’sîrsiz kalıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin daha önce dâire çizerek ayırdığı yere bir ateş kıvılcımı bile düşüremediler. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) kerâmeti karşısında bu sihirleri de tutmadı. Putperestler, sihirbazlarının âciz kaldıklarını görerek, birşey yapamayacaklarını anladılar ve çaresiz, perişan bir hâlde dönüp gittiler. Âciz ve çaresiz kalındığını gören sihirbaz Ecîpâl, Ecmîr şehrinin râcesine gidip şöyle dedi: “Bütün sihirbazlar âciz kaldılar. Fakat bu iş benim işimdir. Ancak ben bu işi tek başıma başarırım” dedi. Ceylan derisi üzerinde havada oturduğu hâlde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin yanına doğru yaklaşıp çirkin sözler söyledi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) bir müddet sustu. Sonra talebelerine dönüp; “Bunun hâli, âciz kalmış bir köpeğin havlamasına benzemektedir” buyurdu. Sihirbaz Ecîpâl daha da ileri gidip, pek çirkin sözler söylemeye başladı. Kendi kendine tehditler savurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri tebessüm ederek; “Sen yerde ne yaptın ki, havada ne yapabilirsin?” dedi. Bu sözleri işiten sihirbaz Ecîpâl, bu sözden iyice etkilenip, havada, üzerinde oturduğu ceylan derisi üstünde olduğu hâlde yükselmeye başladı. Semâda o kadar yükseldi ki, artık gözden kaybolup, görünmez oldu. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri buyurdu ki: “Ey ayakkabılarım, gidin, saadetten mahrûm bu bedbahd kâfirin başına vura vura yere indirin” buyurdu. Sonra talebelerinden birine işâret etti. Talebesi ayakkabısını çıkardı. Ayakkabılar, sihirbaz Ecîpâl’e doğru yükselip yanına ulaştı. Başına tak tak, vura vura Ecîpâl’i yere indirdiler. Sihirbaz Ecîpâl, ayakkabılardan darbe yiye yiye yere inince, acizliğini ve yanlış bir yolda olduğunu anladı. Yaptığı işlere pişman olup, koşarak Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bunun üzerine, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri Ecîpâl’e bir bardak su verdi. Ecîpâl suyu alıp, hemen içti. Suyu içer içmez birdenbire değişiverdi. Gönlü aydınlanıp, küfür ve sapıklıktan dönüp, Kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldu. Mu’înûddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) onu yanına yaklaştırıp, eliyle başını okşayarak; “Ey Ecîpâl, şu anda hatırına ne geliyorsa söyle, dilediğini iste” buyurdu. Bunun üzerine Ecîpâl, fevkalâde bir hürmet ve edeble şöyle dedi: “Hakkı arayanlar, uzun müddet çalışarak, riyâzet ve mücâhede ile ve belli bir müddet bir rehberin sohbetinde bulunup ona tâbi olmak sûretiyle yüksek makamlar, üstün dereceler ve hâller kazanırlar.” Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ); “Doğrudur” buyurunca, Ecîpâl; “İşte ben de o makamlara kavuşmayı arzu ediyorum” diyerek, evliyâlık makamına kavuşmak istediğini bildirdi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp, Ecîpâl’e teveccüh nazarlarıyla öyle bir baktı ki, Ecîpâl birden bire değişiverdi. Bir anda tasavvuf derecelerinde yükselip, bâtın ilmine kavuştu. Üstün hâlleri ve kerâmetleri ile tanınıp, hâli dillerde dolaştı hep anlatıldı. Bütün bu hâdiseler, Ecmîr Râcesi ve Hindistan’ın diğer râceleri tarafından hayret ve şaşkınlıkla ta’kib edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin karşısında âciz ve çaresiz kaldılar. Müslüman olmakla ve Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine tâbi olmakla şereflenen Şâdî Cin ve Ecîpâl, hocalarına; “Efendim, Ecmîr şehrinin ortasında bir yere yerleşmenizi ve böylece bütün halkın sizden istifâde etmesini arzu ediyoruz” dediler. Bu teklifleri kabûl edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî, talebeleri arasından Muhammed adında bir talebesine; “Git, şehrin ortasında bizim için münâsib bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz” buyurdu. Talebesi gidip yerleşmeleri için bir yer buldu ve hazırladı. Mu’înüddîn-i Çeştî, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup, talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, hazırlanan yere yerleştikden sonra, talebelerinden birkaç kişiyi Râce’ye gönderdi. “Ona deyin ki, ey katı kalbli kimse, putperestliği bırak! Allahü teâlâya îmân edip, müslüman ol. Yoksa hakîr, zelîl ve çok pişman olur, âh edersin” buyurdu. Talebeleri de emir üzerine gidip, Râce ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler. Fakat Râce’nin kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve asla îmân etmedi, müslüman olmaktan mahrûm kaldı. Gelenleri geri çevirdi. Fârisî beyt tercümesi: “Bahtı kara olan kimsenin, yüzkarasını, Kevser çeşmesinin suyu da beyazlatmaz.” Râce’yi İslama da’vet etmek için giden talebeler, Râce’nin kabûl etmemesi üzerine gelip, durumu Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; “Eğer bu bedbaht kimse, Allahü teâlâya îmân etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim ederim” buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu Ecmîr’e geldi. Nakledilir ki; Sultan Şihâbüddîn (bir adı da Nûreddîn Sam’dır.) Horasan’da bulunduğu sırada bir rü’yâ görmüştü. Rü’yâsında Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini gördü. Onun huzûrunda edeble ayakta duruyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) ona buyurdu ki: “Şihâbüddîn! Allahü teâlâ sana Hindistan sultanlığını ihsân etmiştir. Hemen bu tarafa doğru harekete geç! Bedbaht râceyi tutup, cezasını ver.” Sultan Şihâbüddîn uyanınca bu rü’yâdan dolayı hayrete düşüp, hemen gidip, rü’yâsını fazilet sahibi âlimlere anlatıp, ta’birini sordu. Âlimler, sana müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, sen oraları fethedeceksin. Endişelenme, gönlünü hoş tut. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri sana himmet edecek dediler. Bunun üzerine Sultan Şihâbüddîn ordusunu alıp, Hindistan’a doğru hareket etti. Hindistan’a varınca, Ecmîr Râcesi ordusuyla onun karşısına çıktı. Şiddetli savaşlar yapıldı. Neticede, Sultan Şihâbüddîn, Ecmîr Râcesi’nin ordusunu mağlup etti. Râce de yakalanıp esîr edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr’den Dehlî üzerine yürüyen İslâm ordusu, orada da şiddetli bir savaştan sonra, Dehlî Râcesi Pethûrâ’nın ordusunu mağlup edip, Râce Pethûrâ’yı da esîr aldılar. Sultan Şihâbüddîn, 686 (m. 1287)’da Dehlî’de saltanat tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan’da kaldıktan sonra Horasan’a döndü. Böylece Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmet ve tasarruflarıyla, İslâmiyet Hindistan’da her tarafa yayıldı. Pekçok insan küfür bataklığından kurtulup, müslüman olmakla şereflendi. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan’da asırlarca İslama hizmet ettiler. Menkıbelerinden bir kısmı da şöyledir: Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin evinde, hergün yemek pişirilir ve şehrin bütün fakirleri gelip yemek yerlerdi. Bu işi bir hizmetçi yürütürdü. Hergün, masrafları karşılayacak parayı almak için Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna gelip, edeble dururdu. Namaz kıldığı köşede bir çekmece var idi. O çekmeceyi çekince, içinde çokça hazîne gözükürdü. Hizmetçiye, lâzım olduğu kadar altını oradan al buyururdu. O da o gün yetecek kadar alır, yiyecek alır, yemek pişirir ve fakirlere dağıtırdı. Bağdad’da ateşe tapanlardan yedi kişi, çok sıkı bir riyâzet çekiyorlardı. O hâle gelmişlerdi ki, altı yada bir lokma ekmek yiyorlardı. Bu hâllerinden dolayı, halkın ekserisi onları üstün kimseler zannediyorlardı. Bu yedi mecûsî birgün Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ile görüşüp konuşmak için yanına geldiler. Huzûruna girdiklerinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin bakışları karşısında dehşete kapıldılar. Huzûrunda benizleri solup, titremeye başladılar ve ayaklarına kapandılar. Onlara; “Ey dinsiz kimseler! Allahü teâlâdan utanmıyor musunuz da ateşe tapıyorsunuz?” Onlar; “Biz ateşten korkuyoruz. Bizi yakmasın diye ona tapıyoruz” dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ey ahmaklar! Eğer Allahü teâlâya îmân edip, O’na kulluk yapmazsanız, ateşte yanmaktan hiç kurtulamazsınız.” Dediler ki: “Siz Allaha inanıyor ve kulluk yapıyorsunuz, eğer ateş seni yakmazsa, biz de îmân edeceğiz.” “Allahü teâlânın izni ile ateş Mu’înüddîn’i yakmaz” buyurarak, yanlarında yanmakta olan ateşi avuçladı. Ateş, elini yakmadı ve birden sönüp soğudu. Bu sırada; “Ateşin ne gücü vardı ki, senin elini yakabilsin” diye bir ses işitildi. Bu sesi, orada bulunanların hepsi işitti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin büyüklüğünü ve böylece İslâmiyetin hak din olduğunu anlayan ateşperestler, hemen orada müslüman oldular. Bundan sonra Mu’înüddîn-i Çeştî’ye talebe olup, sohbetinde bulundular, tasavvufda yetişip evliyâ oldular. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) o kadar feyz saçan bir evliyâ idi ki, yüzünü gören nice imansız kimseler müslüman olmakla şereflenmişlerdir. Hattâ onun Bağdad’da bulunduğu sırada, Bağdad’da hiç gayr-i müslim kalmamış, hepsi îmân etmişti. Belh şehrinde bulunduğu sırada, hikmet ilmine sahip, fakat mağrur, Hakîm Ziyâüddîn adında bir kimse vardı. Evliyânın hâllerini ve üstünlüğünü kabûl etmeyen biriydi. Birgün Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, bir dağ eteğinde talebeleri ile birlikte turna kuşunu kızartıp yiyecekleri sırada, Hakîm Ziyâüddîn oradan geçiyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî kuş kebabından ona bir parça verdi. Hakîm Ziyâüddîn eti yer yemez, kendisini öyle bir hâl kapladı ki, yere düşüp bayıldı. Bir müddet öyle kaldı. Sonra kendine geldi. Bu işin Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin tasarrufu ve kerâmetiyle olduğunu anlayıp, yanlış düşüncelerinden vazgeçti. Tam bir tövbe edip, ona talebe oldu, hikmet ilminin esâsını ondan öğrendi. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin en başta gelen talebesi ve halîfesi Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî şöyle anlatmıştır: “Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin hizmetinde çok bulundum. Hiç kimseye i’tirâz edip, azarladığını görmedim. Birgün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk. Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir adam gelip, Şeyh Ali Rızâ’nın yakasından tutarak; senden alacağım var, borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu yoktu. Bu sebepten çok mahcûb oldu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri adama yaklaşarak, son derece yumuşak ve gayet nâzik bir hâlde birkaç gün daha mühlet vermesini söyledi. Fakat adam diretip, asla kabûl etmedi. Bunun üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş ile doldu. O adama; “Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma” dedi. Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı olan miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu. Feryâd ederek; “Tövbe ettim, bana duâ ediniz, bu hâlden kurtulayım” diyerek yalvardı. Mu’înüddîn-i Çeştî adamın bu hâline acıyıp lütfederek, kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden ayrılmadı. Böylece saadete kavuştu.” Birgün Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna biri geldi. Edebli bir tavırla oturup; “Çoktanberi sizin sohbetinize kavuşmak isterdim, hamdolsun ki bugün bu büyük saadet nasîb oldu” dedi. Adamın bu sözü üzerine, Mu’înüddîn-i Çeştî ona doğru bakıp tebessüm etti. Bir müddet durduktan sonra da; “Haydi, buraya ne maksatla gelmişsen onu yapsana!” dedi. Adam bu sözü işitince, maksadının anlaşıldığının farkına varıp, şiddetle titremeye başladı. Başını yerlere koyup durmadan yalvarıyordu. Sonra şöyle dedi: “Ey efendim. Beni bir kimse buraya sizi öldürmem için gönderdi. Siz onu da kerâmetinizle bilirsiniz. Benim, aslında size bir kastım ve düşmanlığım yok idi” dedi. Sonra elini koynuna sokup bir bıçak çıkardı ve orada bulunanların önüne attı. Ortaya çıkıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı ve; “Bana dilediğiniz cezayı verin!” dedi. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ); “Bizim yolumuzda, bize kötülük yapana biz iyilik yaparız!” buyurdu. Sonra yerde perişan bir hâlde ezilip, büzülen, pişmanlığından ne yapacağını şaşıran adamı tutup kaldırdı, “Seni buraya gönderen kimsenin de ismini açıklama” buyurdu. Sonra; “Ey yüce Allahım! Bu kuluna iyilikler ve muvaffakiyet ihsân eyle” diyerek, ona duâ etti. Bu adam, tövbe edip Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin duâsını aldıktan sonra ona talebe oldu. Aldığı duânın bereketiyle, çok ni’metlere kavuştu. Kendisine kırkbeş defa hac yapmak nasîb oldu. Nihâyet Kâ’be’nin civârında vefât etti ve Mekke-i mükerremede mücavirlerin defn edildiği kabristana defn edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ), bir defasında Şeyh Evhadüddîn Kirmanî ve Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî ( radıyallahü anh ) ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu sırada, henüz o zaman küçük yaşta olan Sultan Şemsüddîn Türkmânî, elinde ok ve yay olduğu hâlde ava gidiyordu. Yanlarından geçti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ona dikkatle baktı. Sonra birden şöyle buyurdu: “Ey dostlar, bana keşf olundu ki, şu küçük çocuk Dehlî şahı olacak ve Dehlî sultanlığı yapmadan bu dünyâdan göçmeyecek” buyurdu. Neticede işâret ettiği gibi Şemseddîn Türkmânî bir müddet Dehlî sultanlığı yaptı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin “Enîs-ül-ervâh” adlı bir eseri vardır. Bu eserinde hocasının sohbetlerini yazmıştır. Hocası ona şöyle buyurmuştur: “Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasihat et ve tehlikeyi bildir.” Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehlî’de bulunan talebesi Hâce Kutbüddîn’in acilen Ecmîr’e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn’e ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı. Ecmîr’e geldi. Birgün talebelerine; “Ey dervişler! Biliniz ki ben bir müddet sonra bu dünyâdan ayrılırım” buyurdu. Bu söz talebelerin ve onu tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu olarak çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Senceri’ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyar Kâkî’nin Dehlî’de bulunmasını, oraya gitmesini emreden bir ferman yazdırdı. “Onu, benim vekîlim olarak ta’yin ettim. Bizim Çeştî hâcegâhının (Çeştiyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini (bunlara mahsûs olan ba’zı eşyayı) ona verdim” buyurdu ve Hâce Kutbüddîn’e hitaben; “Senin yerin Dehlî’dir” buyurdu. Hâce Kutbüddîn hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: “Dehlî’ye gitmek üzere Ecmîr’den ayrılacağım zaman hocamın huzûruna çıktım. Külahını başıma koydu. Mübârek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî’nin asasını, kendi okuduğu Kur’ân-ı kerîmi, seccadesini, nalınlarını verdi ve sonra: “Bunlar, bana hocam Hâce Osman Hârûnî tarafından emânet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emânetlerdir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emânetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek isbât etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emânetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için kıyâmet günü Allahü teâlânın, Resûlullahın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzûrunda mahcûb olurum” buyurdu. Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn bu ni’metlere şükür olarak ve çok mes’ûliyetli olan vazîfesinde kolaylık vermesi için Allahü teâlâya niyaz ile iki rek’at namaz kılıp göz yaşları içinde duâ etti. Daha sonra Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin elini tutarak) “Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, bulunduğum mertebeye seni yükselterek vazîfemi yapmış bulunuyorum ve seni Allahü teâlâya emânet ediyorum” dedi. Sonra şöyle buyurdu: Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esâslarındandır: 1. Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir sâlik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde olarak görünmelidir. 2. Fakirleri maddî ve ma’nevî olarak doyurmalıdır. 3. Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’metlere şükredemediği, O’na lâyık ibâdet yapamadığı, akıbetinin ise nasıl olacağını bilemediği için kendi içinden dâima üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek, asık suratlı imiş gibi görünmemek için, dışarıdan çok neş’eli, mes’ûd ve memnun görünmelidir. 4. Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri, insanlara karşı lüzumlu olan nezâket ve sevgiyi her zaman göstermelidir.” Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsâade etmeyip, hemen onu kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar, Hâce Mu’înüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; “Büyüklerimizin bildirdiği saadet yolundan ayrılmayınız! Bu mübârek vazîfede cesur bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!” şeklinde idi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın te’sîri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn Dehlî’ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri vefât etti. Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, vefât edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi, hattâ husûsî eshâbını bile almadı. Ancak ba’zı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah namazına kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da, kapı açılmadı. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin vefât edip, Hakka kavuşmuş olduğunu gördüler. O gece orada bulunan birçok evliyâ, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda görmüşler ve Sevgili Peygamberimiz onlara; “Biz bugün, Allahın sevgili kulu Şeyh Mu’înüddîn’i karşılamağa geldik” buyurmuştur. Vefâtında, gaibden alnına şu ibâre yazılmıştı: “Habîbullah mâtefî hubbillah” (Allahü teâlânın sevgili kulu, Allah sevgisi ile vefât etti.) Ecmîr’de dergâhının bulunduğu yerde defn edildi. Kabri önce kerpiçden, daha sonra taştan yapıldı, önce Hâce Hasen Nakûri tarafından tamir ettirildi. Daha sonra Şihâbüddîn Muhammed Şah Cihan tarafından, türbesi yanına mermerden gayet güzel bir mescid yaptırılmıştır. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinden dört asır sonra Hindistan’da yetişen ve ikinci bin yılının müceddidi olan, İslâmiyeti Hindistan’a ve diğer beldelere yayan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, 1033 (m. 1623) senesinde Ecmîr’e gittiğinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hâce hazretleri merhamet eyledi. İhsânda bulundu. Husûsî bereketlerinden ziyâfetler verdi. Çok konuştuk, esrâr (sırlar) açıldı.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri onun kabrini ziyâret ettiği sırada, türbesine hizmet eden türbedarlar, kabri üzerindeki örtüyü ona hediye verdiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri de kabûl ederek; “Hâce hazretleri, en yakın elbisesini bize ihsân etti. Bunu kefenim olması için saklayalım” buyurdu. Bir sene sonra vefât edince, o örtüyü kefen yaptılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri buyurdu ki: “Sâdık talebe, bağlı olduğu hocasının, rehberinin söylediği sözleri, onun nasihat ve tavsiyelerini can kulağı ile dinler. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yapar (nefsin istemediği şeyleri yapar, nefsin istediği şeyleri yapmaz, nefsine uymaz), büyük âlimlerin yoluna uyup, çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun büyükleri, ondört şeyi usûl edinmişler ve yapmışlardır. Maksada kavuşmakta bunu zarurî görmüşler ve bunları yapanlar maksada kavuşmuşlardır. Bu ondört makam şunlardır: 1. Tövbe, tövbekârlar makamıdır. Bu, Âdem aleyhisselâmın makamına işârettir. 2. İbâdet makamı. Bu makam, İdrîs aleyhisselâmın makamıdır. 3. Zâhidlik, dünyâya ve dünyalığa düşkün olmamak. Bu makam, Îsâ aleyhisselâmın makamıdır. 4. Rızâ makamı. Kedere rızâ göstermek. Bu makam, Eyyûb aleyhisselâmın makamıdır. 5. Kanaatkârlık. Bu makam, Ya’kûb aleyhisselâmın makamıdır. 6. Cehd, gayret ve nefsin isteklerine uymamak. Bu makam, Yûnus aleyhisselâmın makamıdır. 7. Sıddîklık makamı. Bu makam, Yûsuf aleyhisselâmın makamıdır. 8. Tefekkür makamı. Bu makam, Şuayb aleyhisselâmın makamıdır. 9. İrşâd makamı. Bu makam, Şist aleyhisselâmın makamıdır. 10. Sâlihler makamı. Bu makam, Dâvûd aleyhisselâmın makamıdır. 11. Muhlisler makamı. Bu makam, Nûh aleyhisselâmın makamıdır. 12. Ârifler makamı. Bu makam, Hızır aleyhisselâmın makamıdır. 13. Şükredenler makamı. Bu makam, İbrâhim aleyhisselâmın makamıdır. 14. Makâm-ı Muhibbandır (muhabbet makamıdır). Bu makam, Peygamberlerin en üstünü olan Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) makamıdır. Buyurdular ki: Ahlâk ilminde (tasavvufda) yükselmek isteyenlerin şu on şarta uyması lâzımdır: 1. Hakkı aramak. 2. Bir mürşid-i kâmile, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehbere tâbi olmak. 3. Edeb. 4. Rızâ (kadere râzı olmak). 5. Muhabbet ve fuzûlî şeyleri terk etmek. 6. Takvâ (haramlardan sakınmak). 7. İstikâmet (dînin emirlerine tam uymak). 8. Az yemek ve az uyumak. 9. Uzlet. 10. Çok namaz kılmak ve çok oruç tutmak. “Hakîkat ehli olmak için şu on şarta uymak lâzımdır: 1. Tam bir ma’rifete sahip olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak. 2. Hiç kimseyi incitmemek ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek. 3. Dâima hak yolu gösterip, insanlarla hep fâideli şeyler konuşmak. 4. Tevâzu sahibi olmak. 5. Uzlet. 6. Bütün müslümanları iyi bilip, kendini herkesten aşağı görmek. 7. Rızâ, kadere râzı olmak ve teslimiyet. 8. Sabır ve tahammül. 9. Yanıp erimek, acz ve niyaz içinde olmak. 10. Kanâat ve tevekkül üzere olmak. Yine buyurdu ki: “Rabbini tanıyıp seven kimse, her ân O’nun aşkıyla kendinden geçer. Ancak Allahü teâlânın zikri ile ayakta durur ve yürüyebilir. Çünkü o, Allahü teâlânın azameti karşısında kendini unutmuş, kaybetmiştir. “Allahü teâlâyı tanımanın alâmeti, halkı bırakmak ve ma’rifeti açmamaktır.” Fakr ismine müstehak olmak için, ölmeden önce ölmek gerekir.” Tövbekâr mürîd kime denir? diye sorulunca; “Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler. Hocam Osman Hârûnî’den işittim, buyurdu ki: Bir kimsede şu üç haslet bulunursa, o kimse Allahü teâlânın dostudur, sevgili kuludur. Birincisi; cömertliktir, çünkü cömertlik bir deryadır, ikincisi; şefkattir. Şefkat güneş gibi aydınlatıcıdır. Üçüncüsü; tevâzudur. Tevâzu, toprak gibidir (toprakta gül biter).” “Muhabbetin alâmeti itaat etmektir. Muhabbette gevşeklik olmaz.” “Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyâcını söyleyen hiç kimseyi mahrûm etmez, ihtiyâçlarını karşılar.” “Senelerce ilim ve ma’rifet taleb edip, dergâhda kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb (Allahü teâlâya yakınlık) menziline ulaştım. Dünyâ ehlini, dünyâya düşkün olanları, dünyâ ile meşgûl buldum. Âhıreti düşünen âhıret ehlini mahcûb buldum. Tasavvuf ehli ve takvâ sahibi olduğunu iddia eden sahtekâr kimselerden ise uzak durdum, yüz çevirdim.” “Kurtuluş; sâlihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne kadar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunmak onu kurtarır ve yükseltir. Sâlihlerin sohbetine devam eden kimse iyi bir kişi ise, kısa zamanda olgunlaşıp yükselir.” | |||
| Muinuddini Cesti Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:14:02 | |
Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Hasen bin Gıyâsüddîn Hüseyn el-Hüseynî’dir. Mu’înüddîn lakabı olup, bu isimle tanınmıştır. 531 (m. 1136) senesinde doğdu. 634 (m. 1236) senesinde Ecmîr’de vefât etti. Kabri oradadır. Soyu Peygamber efendimize ulaşmakta olup, seyyiddir. Babası Gıyâsüddîn Hasen, aslen Senceristanlı, sâlih ve son derece müttekî (haramlardan sakınan) bir zât idi. Mu’înüddîn-i Çeştî, Horasan’da büyüyüp yetişmiştir. Onbir yaşında iken babası vefât etti. Babasının vefâtından sonra kalan miras üç kardeş arasında taksim edilmişti. Bu taksimde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine babasından miras olarak bir bağ düşmüştü. Bu bağıyla meşgûl oluyordu. Birgün bağında bulunduğu sırada, İbrâhim Kandûzî adında bir meczub evliyâ yanından geçerken, ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra bağına da’vet edip, bir ağacın gölgesine oturttu. Bir tabağa üzüm doldurup, ikram etti. Fakat o zât üzüme rağbet etmeyip, koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Bu ekmekten dişi ile biraz koparıp, Mu’îhüddîn-i Çeştî’nin ağzına koydu. O da yedi. Bu kuru ekmek parçasını yer yemez, kalbinde birdenbire bir nûr tecellî etti. Dünyâya olan bütün bağlılıklarından tamamen soğudu. Kalbinde büyük bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Bu hâlinden sonra, babasından kalan bağı ve diğer malları fakirlere sadaka olarak verdi. İlim öğrenmek için seyahatlere çıktı. Önce Horasan’a gidip orada Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Aklî ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand’a geçti. Burada fazla kalmayıp, Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yolu Hârûn kasabasından geçerken zamanının en meşhûr evliyâsı olan Osman Hârûnî hazretlerini tanımakla şereflendi ve ona talebe oldu. Hocası Osman Hârûnî’nin sohbetine kavuşunca, ondan çok alâka gördü. Birgün ona; “Mu’înüddîn, abdestini tazele” buyurdu. O da, tazeledi. Sonra; “Kıbleye karşı otur, Bekâra sûresini oku” buyurdu, okudu. Sonra; “Yirmi defa salevât oku” buyurdu. O da okudu. Sonra; “Yüzünü semâya kaldırıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini elinden tuttu ve buyurdu ki: “Mu’înüddîn! Seni Allahü teâlânın rızâsına kavuşturdum ve makbûllerden eyledim.” Sonra başına sarık sarıp, hırka giydirdi ve buyurdu ki: “Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs sûresini bin defa oku”. Mu’înüddîn-i Çeştî hocasının bu emrini de yerine getirip, tekrar huzûruna geldi. Huzûruna gelince hocası; “Mu’înüddîn! Başını yukarı kaldır bak” buyurdu. O da kaldırıp baktı. “Ne görüyorsun?” buyurdu. “Yedi kat semâyı ve Arş’ı görüyorum” dedi. Tekrar bin İhlâs sûresi daha oku” buyurdu. İhlâs sûresini bin defa daha okudu. Sonra; “Başını semâya kaldır bak” buyurdu. Kaldırıp baktı. “Ne görüyorsun?” deyince, “Azamet perdesine kadar herşeyi görüyorum” dedi. Sonra; “Gözlerini yum” buyurdu. O da gözlerini kapattı. “Tekrar oku” buyurdu. Emri yerine getirdi. “Ne görüyorsun?” deyince, “Onsekizbin âlemi seyrediyorum” dedi. Bunun üzerine hocası; “Ey Mu’înüddîn, senin işin tamam oldu” buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. “Bunu al” buyurdu. Alınca, kerpiç altın oldu. “Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır” buyurdu. O da paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizmetinde ve sohbetinde bulunup, pekçok feyze kavuştu ve tasavvufda yükseldi. Nakledilir ki; hocası ile birlikte Kâ’be-i muazzamayı ziyârete gitmişlerdi. Kâ’be yanında el açıp duâ ettiklerinde, “Mu’înüddîn bizim dostumuzdur” diye seslenen bir ses işitildi. Daha sonra buradan Medîne-i münevvereye, Peygamberimiz Server-i kâinatın mübârek kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabrinin başına vardıklarında, hocası; “Mu’înüddîn, selâm ver” buyurdu. O da selâm verdi. Kabirden; “Ve aleykesselâm ey şeyhlerin kutbu” diye ses gelip, selâmına cevap verildi. Ziyâretten sonra Bağdad’a döndüler. Senelerce hocası Osman Hârûnî’nin derslerine ve sohbetlerine devam edip, tasavvufda yükseldi ve bu hocasının halîfesi oldu. Bundan sonra elliiki yaşında iken seyahatlere çıktı. Bağdad’a gitmek üzere yola çıktı. Yolculuğu sırasında, Sencer kasabasında büyük âlim Necmüddîn Kübrevî ile tanışıp, onunla birlikte Bağdad’a gitti. Bir müddet orada kalıp, Hemedan’a geçti. Hemedan’da Mürşid-i kâmil Yûsuf Hemedânî’yi tanıyarak sohbetlerinde bulundu ve ondan çok istifâde edip, feyz aldı. Buradan da Hirat’a ve Belh’e giden Mu’înüddîn Çeştî, ilimde ve tasavvufta çok yükselip, pekçok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği talebeleri: Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî el-Ûşî, kendi oğlu Hâce Faridüddîn, Hamîdüddîn, Nâgûri Sûfî, Şeyh Vecihüddîn Sa’d bin Zeyd, Hâce Burhâneddîn, kızı Bibi Hâfıza-i Cemâl, Şeyh Muhammed Türk, Şeyh Ali Sencerî, Hâce Yadigâr, Abdullah Beyâbânî gibi çok sayıda kıymetli zâtlardır. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri Hindistan meşâyihi arasında Çeştî tarikatının İmâmı sayılır. Çünkü onun gayreti ve hizmetleri ile Hindistan’da İslâmiyet yayılmıştır. Sohbetinde bulunan kimseleri çok kısa zamanda tasavvuf hâllerinde yükseltirdi. Bir kimse üç gün onun sohbetine devam etse, yükselir, kerâmet ve ma’rifet sahibi olmakla şereflenirdi. Mübârek nazarları nasipli olan kime tesadüf ederse, o kimse doğru yola kavuşurdu. Yedi günde bir, beş miskal (24 gr.) kuru ekmeği suya batırır ve öyle yerdi. Hırkasını yamayıp giyer, eskidikçe yine eski yamaları temizleyip, tekrar yamardı. Her gece ve gündüz bir hatim okurdu. Kur’ân-ı kerîmi hatmedince, gâibden; “Ey Mu’înüddîn, hatmin kabûl edildi” diye bir ses işitilirdi. Mu’înüddîn-i Çeştî, gittiği her beldede kabristanları ziyâret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde tanınıp meşhûr olunca, orada durmazdı. Kimsenin haberi olmadan, gizlice çıkıp giderdi. Bu seyahatlerinden biri de Mekke’ye olmuştur. Mekke-i mükerremeye gidip, Kâ’be-i muazzamayı ziyâret etti. Bir müddet Mekke’de kalıp, oradan Medîne-i münevvereye gitti. Peygamberimiz server-i âlem Muhammed aleyhisselâmın kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bir müddet de Medine’de kaldı. Birgün Mescid-i Nebî’de iken, Ravda-i mutahharadan, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesinden; “Mu’înüddîn’i çağırınız” diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedâr; “Mu’înüddîn” diye bağırdı. Birkaç yerden, “Efendim” sesi işitildi. Sonra da; “Hangi Mu’înüddîn’i istiyorsunuz? Burada birçok Mu’înüddîn isimli kişi var” dediler. Bunun üzerine türbedâr geri dönüp, Ravda-i mutahharanın kapısında ayakta durdu, iki defa, “Mu’înüddîn-i Çeştî’yi çağır” diye nidâ eden bir ses işitti. Türbedâr bu emir üzerine cemâate karşı: “Mu’înüddîn-i Çeştî’yi istiyorlar” diye bağırdı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve salevât okuyarak Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesine yaklaştı ve edeble ayakta durdu. Bu sırada; “Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel” diye bir ses işitti. Bunun üzerine kendinden geçmiş bir hâlde Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesine girdi ve Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı görmekle şereflendi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan’a gitmen gerekir, Hindistan’a git. Hindistan’da Ecmîr denilen bir şehir vardır. Orada benim evlâdımdan (torunlarımdan) Seyyid Hüseyn adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle gitmişti. O şu anda şehîd oldu. Orası kâfirlerin eline düşmek üzere, senin oraya gitmen sebeb ve bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakîr olacaklar, güçsüz ve te’sîrsiz kalacaklar.” Sonra ona bir nar verdi ve; “Bu nara dikkatle bak ki, nereye gitmen gerekiyor görüp, anla” buyurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) verdiği narı alıp, emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamamen gördü. Gideceği Ecmîr şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) göremedi. Fâtiha okuyup, duâ etti ve yardım dileyip, Ravda-i mutahharadan (Peygamberimizin türbesinden) ayrıldı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri bu hâdise üzerine, kendisine Hindistan’da İslâmiyete hizmet etme vazîfesinin verildiğini anlayıp, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) emrine uyarak derhal Hindistan’ın yolunu tuttu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini sevenlerden kırk kişi de onunla birlikte yola çıktılar. Bir müddet yolculuktan sonra Hindistan’a ulaştılar. Ecmîr’e doğru yaklaştıklarında, bölgenin Râcesi (Prensi), Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin Ecmîr’e gelmekte olduğunu öğrendi. Bunun üzerine emirler yazıp, her tarafa gönderdi. Mü’înüddîn-i Çeştî’yi ( radıyallahü anh ) ta’rîf ederek, şu kıyâfette ve şu şekilde bir kimse Ecmîr’e doğru gelmektedir. Onu gördüğünüz yerde derhâl öldürün emrini verdi. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yola devam etti. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr Racesinden emir alanlar. Mu’înüddîn-i Çeştî’yi yolda gördükleri hâlde, hiçbiri kendinde onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Mu’înüddîn-i Çeştî yola devam edip, Ecmîr şehrine girdi. Yanındaki kırk kişi ile birlikte, şehir kenarında bir ağacın altına oturup, istirahat etti. Oturdukları bu yer, adı Mihrace olan, Ecmîr Râcesi’nin develerinin yattığı bir meydan idi. Onlar orada bir müddet oturduktan sonra, bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemâatin oturduğunu gördü. Ey fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce’nin (Ecmîr Prensi’nin) develeri yatar dedi. Orada bulunanlar hiçbir karşılık vermediler. Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve “Biz buradan gidiyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar” dedi. Sonra oradan, güzel bir havuzun başına gidip oturdular. Burası, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin çok hoşuna gitti. Burada oturarak ibâdetle meşgûl olup, sohbet ediyorlardı. Onlar burada iken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve bakıcısı yanlarına geldi. Mu’înüddîn-i Çeştî’ye dedi ki: “Sizi kaldırdığımız yere akşam develer bırakıldı. Sabah olunca, kervancı develeri kaldırmak için çok uğraştı. Fakat develeri bir türlü kaldıramadı. Develer asla kalkmıyor.” Mu’înüddîn-i Çeştî’yi ( radıyallahü anh ) ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu iş başlarına gelmişti. Mu’înüddîn-i Çeştî, ikâmet ettiği havuz başında iken, bir şahıs ona; “Ey muhterem zât, bu oturduğumuz yer, Mîr Seyyid Hüseyn’in ( radıyallahü anh ) makamıdır. Zamanında bu diyar onun emrinde idi” dedi. Mu’înüddîn-i Çeştî bunu öğrenince; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, kardeşimin mülkünde bulunuyorum” dedi ve; “Ecmîr şehrinde putperestlere âit pekçok puthâne vardır. İnşâallah Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yardımı ile bu puthâneleri yıkacağım” buyurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî yerleştiği yerde oturuyordu, Hizmetçileri arada bir, bir inek satın alıp kesiyorlar ve onu yiyorlardı. Bu durum, ineğe tapanlar ve putperestler tarafından öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya başladılar. Toplanıp, Mu’înüddîn-i Çeştî ve talebelerini oradan çıkarmayı kararlaştırdılar. Nihâyet putperestler, büyük bir kalabalık hâlinde, ellerinde taş, sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperestler yanlarına geldikleri sırada, Mu’înüddîn-i Çeştî namaz kılıyordu. O namazda iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üzerine gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak aldı. Âyet-el-Kürsî’yi okuyup avcundaki toprağı gelen putperestlere doğru attı. Atılan toprağın isâbet ettiği her putperest, olduğu yerde kaskatı kesilip, hareket edemez hâlde kaldı. Böylece hepsi ne yapacaklarını şaşırdılar ve perişan oldular. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmetleri karşısında tutunamayan putperestler savaşmaktan vazgeçtiler. Dönüp puthânelerine gittiler. Orada bir cinleri bulunuyordu. Bu cinlerinin önüne gidip, ağlaşarak yardım istediler. Cin bir müddet susup, sonra; “Ey dostlarım, sizin o karşılaştığınız kimse, kendi dîninde kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yenerim” dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden tâlim etti. Okudu. Sonra putperestlerin önüne düştü. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin bulunduğu yere doğru yürüdüler. Mu’înüddîn-i Çeştî’ye durum bildirilince; “Onun sihri bâtıl bir iştir, hiç te’sîri olmaz. İnşâallah onların cini doğru yola girecek” buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, onun namaz kıldığını gördüler ve hiçbirinin yürümeye gücü, takati kalmadı. Oldukları yerde donup kaldılar, yaklaşamadılar. Mu’înüddîn-i Çeştî namazını bitirince dönüp, onlara doğru baktı. Önlerine düşüp gelen cinleri Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin mübârek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye başladı Bu hâlden kurtulmak için her ne kadar putlarının ismini söylemek, Râm, Râm demek istediyse de, ağzından hep Rahîm, Rahîm diye ses çıkıyor. Allahü teâlânın ismini söylüyordu. Toplayıp getirdiği kâfirler onun bu hâline şaşıp, sen ne yapıyorsun? diyerek, şaşkınlıklarını bildirip, onu kınıyorlardı. Cin ise onların bu sözleri karşısında, eline taş, sopa ne geçerse, alıp üzerlerine saldırıp vurmaya başladı. Çoğunu helak edip, hepsini dağıttı. Mu’înüddîn-i Çeştî, sihirbaz cinin kâfirlere karşı yaptığı bu hareketten çok memnun olup, ona aferin sana dedi. Sonra hizmetçilerinden birine bir bardak su verip, cine vermesini söyledi. O da alıp cine verdi. Cin, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü temizlenip, küfür zulmetinden kurtuldu ve hemen Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapanarak müslüman oldu. Sonra; “Ey mübârek zât, bu dîne girmekle son derece şâduman (sevinçli, mutlu oldum)” dedi. Mu’înüddîn-i Çeştî, müslüman olan bu cine; “Bundan sonra senin ismini Şâdî Cin (mutlu olan cin) koydum” buyurdu. Nihâyet putperestler perişan olup, çâresiz kaldılar. Mihrâceye (prense) gidip, olup biten hâdiselerin hepsini anlattılar, Râce; “Sakın ona karşı başka bir hareket yapmayınız. Böyle kimseler ile başa çıkmak kolay değildir” dedi. Bu sırada Râce’nin develerine bakan kimse, onların önce develerin kaldığı gölgeliğe oturduklarını ve oradan onları kaldırıp develeri götürdüğünü, fakat develeri oraya yatırdıktan sonra ne yaptılarsa bir türlü kaldıramadıklarını söyledi. Râce, develerine bakan kimseye dedi ki: “O bahsettiğin kimseye git yalvar, develerin kalkmadığını söyle” dedi. O da Mu’înüddîn-i Çeştî’nin huzûruna gidip durumunu anlattı. Gelen deve bakıcısına, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri; “Git develerin kalkmış olacak” buyurdu. Gidip baktığında, gerçekten develer kalkmışlardı. Deve bakıcısı, bu hâdiseyi de gidip Râce’ye anlattı. Râce, bütün olanları hayretle ta’kib ediyor ve bir taraftan da endişeleniyordu. Ecmîr Râcesi, bu hâdiselerden sonra, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı, beldesinde bulunan ve Hindistan’ın en meşhûr sihirbazı ve tılsımcısı olan Ecîpâl adında bir cûkiyi çıkardı. Cûkî Ecipâl’ın binbeşyüz sihirbaz talebesi vardı. Bunlardan yediyüzü bu işte ileri seviyede idi. Ecipal bu husûsta Hindistan’da bir benzeri daha olmayan biriydi. Râce, Cûkî Ecîpâle son derece güveniyordu. Bu bakımdan, onu yanına çağırttı. Ecîpâl ile görüştü. Çünkü, Ecîpâl kendine son derece güveniyor ve neş’e ile hep sihirbazlığından bahsediyordu. Râce onu dinledikçe, doğru söylüyorsun diyerek tasdik ediyor ve ona çok güveniyordu. Nihâyet Râce ve sihirbaz Ecîpâl, bütün şehir halkını toplayıp, büyük bir kızgınlık ve kin ile Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine ve yanında bulunan talebelerine doğru yürüdüler. Sihirbaz Ecîpâl, bir ceylan derisi üzerine oturup, havada uçarak talebelerinin ve kalabalığın önünde gidiyor, gürültüleri her tarafa yayılıyordu. Sihirbaz Ecîpâl, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine doğru giderken, yapmak istediği bir sihiri düşünüp hazırlanmak istiyor, fakat aklına gelen sihiri o anda unutuyordu. Bir başka sinirini yapmaya hazırlanıyor, fakat onu da unutuyordu. Defalarca böyle oldu. Bir türlü zihnini toplayıp, sihir yapma gücünü kendinde bulamadı. Hind cûkîlerinin, putperestlerin büyük bir kalabalık hâlinde üzerlerine gelmekte oldukları Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) haber verildi. Bu haber üzerine, gayet sakin bir hâlde kalkıp, tam bir abdest aldı. Sonra etrâflarına, yere geniş bir dâire çizdi. Talebelerine, bu dâireden dışarı çıkmamalarını tenbîh etti. Bu arada üzerlerine gelmekte olan putperestler, yanlarına iyice yaklaştılar. Ne kadar sihir yapdılarsa da, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin çizdiği dâireden içeri giremediler. Bütün çabalarına ve uğraşmalarına rağmen, çizgiden bir adım bile içeri geçemediler. Meşhûr sihirbazların sihirleri bozuldu. Gelenler, önceden kendileri ile birlikte olan Şâdî Cin’in. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin huzûrunda edeble durduğunu görüp, müslüman olduğunu anladılar. Ona: “Ey bizim cinimiz, biz sana senelerce hizmet ettik. Senin için nice masraflar yaptık. Sen ise bizi bırakıp müslüman oldun” dediler. Şadî Cin onların bu sözlerine hiç kulak asmadı. Kalabalık hâlindeki putperestler, bağırıp çağırarak gürültü yaparken, sihirbazlar da bir taraftan sihir yapmak için uğraşıyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ortalığı gürültüye boğan kalabalığa karşı dönüp; “Ey bedbaht insanlar, ne kıvranıp duruyor ve ne bağırışıyorsunuz?” dedi. Onlar; “Biz, senelerden beri kendisine taptığımız cinimize nasihat ediyoruz, bizi bırakıp müslüman olmasını kınıyoruz” dediler. Cûkî Ecîpâl ve putperestler, Şâdî Çin’e her ne kadar yumuşak söyleyip, kendilerine dönmesini istediler ise de, Şâdî Cin onların yumuşak sözlerine, va’dlerine ve yalvarmalarına hiç aldırmadı. Mu’înüddîn-i Çeştî, putperestlerin daha önce tapındığı, şimdi ise müslüman olan Şâdî Cin adını alan cini; “Şâdî Cin!”, diyerek çağırdı. O da hemen: “Buyurun efendim” dedi. Gelenler ise, Şâdî Cin’in Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı sevgisini, bağlılığını ve edebini görüp, hayretle bakakaldılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, Şâdî Cin’e elinde tuttuğu bir su bardağını verip; “Ey Şâdî Cin, şu bardağı al, şu güzel havuzdan doldur. Doldururken Allahü teâlânın isimlerinden “Bedûh” ismini söyle, “Yâ Bedûh” de!” buyurdu. Şâdî Cin bardağı alıp, havuzun başına gitti. “Yâ Bedûh” diyerek, bardağı içi su dolu kocaman havuza daldırdı. Bardak doldu, havuzda hiç su kalmadı. Az önce içi su ile dolu olan koca havuz, kupkuru kaldı. Şâdî Cin, doldurduğu bardağı Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) götürdü. Sihirbaz Ecîpâl, sihirde meşhûr talebeleri ve yanlarında bulunan putperest halk bu hâdiseyi görüp, son derece şaşırdılar, hayrette kaldılar. Sihirbazlar, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmeti karşısında, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler. Noksan akılları bu işe ermedi. Bu hâdiseyi gören sihirbazlar, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin yanında, bütün uğraşmalarına rağmen bir türlü sihir yapamadılar. Nihâyet iş o hâle vardı ki, sihirbazlar, oradan uzaklaşmak sûretiyle sihir yapmaya karar verdiler. Sihir ile, dağdan yüzbinlerce yılanı Mu’înüddîn-i Çeştî ve talebelerinin üzerine gönderdiler. Yılanlar, onlara doğru her tarafı kaplayarak su gibi akıp yaklaştılar. Fakat, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin sihirbazlar gelirken çizdiği dâireden içeri giremediler. Yılanlar çizginin kenarında durup, sürü hâlinde her tarafı kapladılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri talebelerine; “Bu yılanlardan korkmayınız. Tutup, dağa doğru fırlatınız” buyurdu. Talebeleri derhal emrine uyup, yılanları tutup tutup dağa doğru attılar. Attıkları yılanlar, düştüğü yerde birer ağaç fidanı oldu. Sihirbazlar bu işte de âciz kalınca, başka bir sihir yapmaya karar verdiler. Bu sefer sihir ile üzerlerine ateş yağdırmaya başladılar. Fakat sihirleri te’sîrsiz kalıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin daha önce dâire çizerek ayırdığı yere bir ateş kıvılcımı bile düşüremediler. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) kerâmeti karşısında bu sihirleri de tutmadı. Putperestler, sihirbazlarının âciz kaldıklarını görerek, birşey yapamayacaklarını anladılar ve çaresiz, perişan bir hâlde dönüp gittiler. Âciz ve çaresiz kalındığını gören sihirbaz Ecîpâl, Ecmîr şehrinin râcesine gidip şöyle dedi: “Bütün sihirbazlar âciz kaldılar. Fakat bu iş benim işimdir. Ancak ben bu işi tek başıma başarırım” dedi. Ceylan derisi üzerinde havada oturduğu hâlde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin yanına doğru yaklaşıp çirkin sözler söyledi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) bir müddet sustu. Sonra talebelerine dönüp; “Bunun hâli, âciz kalmış bir köpeğin havlamasına benzemektedir” buyurdu. Sihirbaz Ecîpâl daha da ileri gidip, pek çirkin sözler söylemeye başladı. Kendi kendine tehditler savurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri tebessüm ederek; “Sen yerde ne yaptın ki, havada ne yapabilirsin?” dedi. Bu sözleri işiten sihirbaz Ecîpâl, bu sözden iyice etkilenip, havada, üzerinde oturduğu ceylan derisi üstünde olduğu hâlde yükselmeye başladı. Semâda o kadar yükseldi ki, artık gözden kaybolup, görünmez oldu. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri buyurdu ki: “Ey ayakkabılarım, gidin, saadetten mahrûm bu bedbahd kâfirin başına vura vura yere indirin” buyurdu. Sonra talebelerinden birine işâret etti. Talebesi ayakkabısını çıkardı. Ayakkabılar, sihirbaz Ecîpâl’e doğru yükselip yanına ulaştı. Başına tak tak, vura vura Ecîpâl’i yere indirdiler. Sihirbaz Ecîpâl, ayakkabılardan darbe yiye yiye yere inince, acizliğini ve yanlış bir yolda olduğunu anladı. Yaptığı işlere pişman olup, koşarak Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bunun üzerine, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri Ecîpâl’e bir bardak su verdi. Ecîpâl suyu alıp, hemen içti. Suyu içer içmez birdenbire değişiverdi. Gönlü aydınlanıp, küfür ve sapıklıktan dönüp, Kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldu. Mu’înûddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) onu yanına yaklaştırıp, eliyle başını okşayarak; “Ey Ecîpâl, şu anda hatırına ne geliyorsa söyle, dilediğini iste” buyurdu. Bunun üzerine Ecîpâl, fevkalâde bir hürmet ve edeble şöyle dedi: “Hakkı arayanlar, uzun müddet çalışarak, riyâzet ve mücâhede ile ve belli bir müddet bir rehberin sohbetinde bulunup ona tâbi olmak sûretiyle yüksek makamlar, üstün dereceler ve hâller kazanırlar.” Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ); “Doğrudur” buyurunca, Ecîpâl; “İşte ben de o makamlara kavuşmayı arzu ediyorum” diyerek, evliyâlık makamına kavuşmak istediğini bildirdi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp, Ecîpâl’e teveccüh nazarlarıyla öyle bir baktı ki, Ecîpâl birden bire değişiverdi. Bir anda tasavvuf derecelerinde yükselip, bâtın ilmine kavuştu. Üstün hâlleri ve kerâmetleri ile tanınıp, hâli dillerde dolaştı hep anlatıldı. Bütün bu hâdiseler, Ecmîr Râcesi ve Hindistan’ın diğer râceleri tarafından hayret ve şaşkınlıkla ta’kib edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin karşısında âciz ve çaresiz kaldılar. Müslüman olmakla ve Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine tâbi olmakla şereflenen Şâdî Cin ve Ecîpâl, hocalarına; “Efendim, Ecmîr şehrinin ortasında bir yere yerleşmenizi ve böylece bütün halkın sizden istifâde etmesini arzu ediyoruz” dediler. Bu teklifleri kabûl edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî, talebeleri arasından Muhammed adında bir talebesine; “Git, şehrin ortasında bizim için münâsib bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz” buyurdu. Talebesi gidip yerleşmeleri için bir yer buldu ve hazırladı. Mu’înüddîn-i Çeştî, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup, talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, hazırlanan yere yerleştikden sonra, talebelerinden birkaç kişiyi Râce’ye gönderdi. “Ona deyin ki, ey katı kalbli kimse, putperestliği bırak! Allahü teâlâya îmân edip, müslüman ol. Yoksa hakîr, zelîl ve çok pişman olur, âh edersin” buyurdu. Talebeleri de emir üzerine gidip, Râce ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler. Fakat Râce’nin kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve asla îmân etmedi, müslüman olmaktan mahrûm kaldı. Gelenleri geri çevirdi. Fârisî beyt tercümesi: “Bahtı kara olan kimsenin, yüzkarasını, Kevser çeşmesinin suyu da beyazlatmaz.” Râce’yi İslama da’vet etmek için giden talebeler, Râce’nin kabûl etmemesi üzerine gelip, durumu Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; “Eğer bu bedbaht kimse, Allahü teâlâya îmân etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim ederim” buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu Ecmîr’e geldi. Nakledilir ki; Sultan Şihâbüddîn (bir adı da Nûreddîn Sam’dır.) Horasan’da bulunduğu sırada bir rü’yâ görmüştü. Rü’yâsında Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini gördü. Onun huzûrunda edeble ayakta duruyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) ona buyurdu ki: “Şihâbüddîn! Allahü teâlâ sana Hindistan sultanlığını ihsân etmiştir. Hemen bu tarafa doğru harekete geç! Bedbaht râceyi tutup, cezasını ver.” Sultan Şihâbüddîn uyanınca bu rü’yâdan dolayı hayrete düşüp, hemen gidip, rü’yâsını fazilet sahibi âlimlere anlatıp, ta’birini sordu. Âlimler, sana müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, sen oraları fethedeceksin. Endişelenme, gönlünü hoş tut. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri sana himmet edecek dediler. Bunun üzerine Sultan Şihâbüddîn ordusunu alıp, Hindistan’a doğru hareket etti. Hindistan’a varınca, Ecmîr Râcesi ordusuyla onun karşısına çıktı. Şiddetli savaşlar yapıldı. Neticede, Sultan Şihâbüddîn, Ecmîr Râcesi’nin ordusunu mağlup etti. Râce de yakalanıp esîr edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr’den Dehlî üzerine yürüyen İslâm ordusu, orada da şiddetli bir savaştan sonra, Dehlî Râcesi Pethûrâ’nın ordusunu mağlup edip, Râce Pethûrâ’yı da esîr aldılar. Sultan Şihâbüddîn, 686 (m. 1287)’da Dehlî’de saltanat tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan’da kaldıktan sonra Horasan’a döndü. Böylece Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmet ve tasarruflarıyla, İslâmiyet Hindistan’da her tarafa yayıldı. Pekçok insan küfür bataklığından kurtulup, müslüman olmakla şereflendi. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan’da asırlarca İslama hizmet ettiler. Menkıbelerinden bir kısmı da şöyledir: Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin evinde, hergün yemek pişirilir ve şehrin bütün fakirleri gelip yemek yerlerdi. Bu işi bir hizmetçi yürütürdü. Hergün, masrafları karşılayacak parayı almak için Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna gelip, edeble dururdu. Namaz kıldığı köşede bir çekmece var idi. O çekmeceyi çekince, içinde çokça hazîne gözükürdü. Hizmetçiye, lâzım olduğu kadar altını oradan al buyururdu. O da o gün yetecek kadar alır, yiyecek alır, yemek pişirir ve fakirlere dağıtırdı. Bağdad’da ateşe tapanlardan yedi kişi, çok sıkı bir riyâzet çekiyorlardı. O hâle gelmişlerdi ki, altı yada bir lokma ekmek yiyorlardı. Bu hâllerinden dolayı, halkın ekserisi onları üstün kimseler zannediyorlardı. Bu yedi mecûsî birgün Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ile görüşüp konuşmak için yanına geldiler. Huzûruna girdiklerinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin bakışları karşısında dehşete kapıldılar. Huzûrunda benizleri solup, titremeye başladılar ve ayaklarına kapandılar. Onlara; “Ey dinsiz kimseler! Allahü teâlâdan utanmıyor musunuz da ateşe tapıyorsunuz?” Onlar; “Biz ateşten korkuyoruz. Bizi yakmasın diye ona tapıyoruz” dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ey ahmaklar! Eğer Allahü teâlâya îmân edip, O’na kulluk yapmazsanız, ateşte yanmaktan hiç kurtulamazsınız.” Dediler ki: “Siz Allaha inanıyor ve kulluk yapıyorsunuz, eğer ateş seni yakmazsa, biz de îmân edeceğiz.” “Allahü teâlânın izni ile ateş Mu’înüddîn’i yakmaz” buyurarak, yanlarında yanmakta olan ateşi avuçladı. Ateş, elini yakmadı ve birden sönüp soğudu. Bu sırada; “Ateşin ne gücü vardı ki, senin elini yakabilsin” diye bir ses işitildi. Bu sesi, orada bulunanların hepsi işitti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin büyüklüğünü ve böylece İslâmiyetin hak din olduğunu anlayan ateşperestler, hemen orada müslüman oldular. Bundan sonra Mu’înüddîn-i Çeştî’ye talebe olup, sohbetinde bulundular, tasavvufda yetişip evliyâ oldular. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) o kadar feyz saçan bir evliyâ idi ki, yüzünü gören nice imansız kimseler müslüman olmakla şereflenmişlerdir. Hattâ onun Bağdad’da bulunduğu sırada, Bağdad’da hiç gayr-i müslim kalmamış, hepsi îmân etmişti. Belh şehrinde bulunduğu sırada, hikmet ilmine sahip, fakat mağrur, Hakîm Ziyâüddîn adında bir kimse vardı. Evliyânın hâllerini ve üstünlüğünü kabûl etmeyen biriydi. Birgün Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, bir dağ eteğinde talebeleri ile birlikte turna kuşunu kızartıp yiyecekleri sırada, Hakîm Ziyâüddîn oradan geçiyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî kuş kebabından ona bir parça verdi. Hakîm Ziyâüddîn eti yer yemez, kendisini öyle bir hâl kapladı ki, yere düşüp bayıldı. Bir müddet öyle kaldı. Sonra kendine geldi. Bu işin Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin tasarrufu ve kerâmetiyle olduğunu anlayıp, yanlış düşüncelerinden vazgeçti. Tam bir tövbe edip, ona talebe oldu, hikmet ilminin esâsını ondan öğrendi. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin en başta gelen talebesi ve halîfesi Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî şöyle anlatmıştır: “Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin hizmetinde çok bulundum. Hiç kimseye i’tirâz edip, azarladığını görmedim. Birgün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk. Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir adam gelip, Şeyh Ali Rızâ’nın yakasından tutarak; senden alacağım var, borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu yoktu. Bu sebepten çok mahcûb oldu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri adama yaklaşarak, son derece yumuşak ve gayet nâzik bir hâlde birkaç gün daha mühlet vermesini söyledi. Fakat adam diretip, asla kabûl etmedi. Bunun üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş ile doldu. O adama; “Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma” dedi. Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı olan miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu. Feryâd ederek; “Tövbe ettim, bana duâ ediniz, bu hâlden kurtulayım” diyerek yalvardı. Mu’înüddîn-i Çeştî adamın bu hâline acıyıp lütfederek, kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden ayrılmadı. Böylece saadete kavuştu.” Birgün Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna biri geldi. Edebli bir tavırla oturup; “Çoktanberi sizin sohbetinize kavuşmak isterdim, hamdolsun ki bugün bu büyük saadet nasîb oldu” dedi. Adamın bu sözü üzerine, Mu’înüddîn-i Çeştî ona doğru bakıp tebessüm etti. Bir müddet durduktan sonra da; “Haydi, buraya ne maksatla gelmişsen onu yapsana!” dedi. Adam bu sözü işitince, maksadının anlaşıldığının farkına varıp, şiddetle titremeye başladı. Başını yerlere koyup durmadan yalvarıyordu. Sonra şöyle dedi: “Ey efendim. Beni bir kimse buraya sizi öldürmem için gönderdi. Siz onu da kerâmetinizle bilirsiniz. Benim, aslında size bir kastım ve düşmanlığım yok idi” dedi. Sonra elini koynuna sokup bir bıçak çıkardı ve orada bulunanların önüne attı. Ortaya çıkıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı ve; “Bana dilediğiniz cezayı verin!” dedi. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ); “Bizim yolumuzda, bize kötülük yapana biz iyilik yaparız!” buyurdu. Sonra yerde perişan bir hâlde ezilip, büzülen, pişmanlığından ne yapacağını şaşıran adamı tutup kaldırdı, “Seni buraya gönderen kimsenin de ismini açıklama” buyurdu. Sonra; “Ey yüce Allahım! Bu kuluna iyilikler ve muvaffakiyet ihsân eyle” diyerek, ona duâ etti. Bu adam, tövbe edip Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin duâsını aldıktan sonra ona talebe oldu. Aldığı duânın bereketiyle, çok ni’metlere kavuştu. Kendisine kırkbeş defa hac yapmak nasîb oldu. Nihâyet Kâ’be’nin civârında vefât etti ve Mekke-i mükerremede mücavirlerin defn edildiği kabristana defn edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ), bir defasında Şeyh Evhadüddîn Kirmanî ve Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî ( radıyallahü anh ) ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu sırada, henüz o zaman küçük yaşta olan Sultan Şemsüddîn Türkmânî, elinde ok ve yay olduğu hâlde ava gidiyordu. Yanlarından geçti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ona dikkatle baktı. Sonra birden şöyle buyurdu: “Ey dostlar, bana keşf olundu ki, şu küçük çocuk Dehlî şahı olacak ve Dehlî sultanlığı yapmadan bu dünyâdan göçmeyecek” buyurdu. Neticede işâret ettiği gibi Şemseddîn Türkmânî bir müddet Dehlî sultanlığı yaptı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin “Enîs-ül-ervâh” adlı bir eseri vardır. Bu eserinde hocasının sohbetlerini yazmıştır. Hocası ona şöyle buyurmuştur: “Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasihat et ve tehlikeyi bildir.” Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehlî’de bulunan talebesi Hâce Kutbüddîn’in acilen Ecmîr’e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn’e ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı. Ecmîr’e geldi. Birgün talebelerine; “Ey dervişler! Biliniz ki ben bir müddet sonra bu dünyâdan ayrılırım” buyurdu. Bu söz talebelerin ve onu tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu olarak çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Senceri’ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyar Kâkî’nin Dehlî’de bulunmasını, oraya gitmesini emreden bir ferman yazdırdı. “Onu, benim vekîlim olarak ta’yin ettim. Bizim Çeştî hâcegâhının (Çeştiyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini (bunlara mahsûs olan ba’zı eşyayı) ona verdim” buyurdu ve Hâce Kutbüddîn’e hitaben; “Senin yerin Dehlî’dir” buyurdu. Hâce Kutbüddîn hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: “Dehlî’ye gitmek üzere Ecmîr’den ayrılacağım zaman hocamın huzûruna çıktım. Külahını başıma koydu. Mübârek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî’nin asasını, kendi okuduğu Kur’ân-ı kerîmi, seccadesini, nalınlarını verdi ve sonra: “Bunlar, bana hocam Hâce Osman Hârûnî tarafından emânet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emânetlerdir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emânetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek isbât etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emânetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için kıyâmet günü Allahü teâlânın, Resûlullahın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzûrunda mahcûb olurum” buyurdu. Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn bu ni’metlere şükür olarak ve çok mes’ûliyetli olan vazîfesinde kolaylık vermesi için Allahü teâlâya niyaz ile iki rek’at namaz kılıp göz yaşları içinde duâ etti. Daha sonra Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin elini tutarak) “Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, bulunduğum mertebeye seni yükselterek vazîfemi yapmış bulunuyorum ve seni Allahü teâlâya emânet ediyorum” dedi. Sonra şöyle buyurdu: Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esâslarındandır: 1. Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir sâlik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde olarak görünmelidir. 2. Fakirleri maddî ve ma’nevî olarak doyurmalıdır. 3. Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’metlere şükredemediği, O’na lâyık ibâdet yapamadığı, akıbetinin ise nasıl olacağını bilemediği için kendi içinden dâima üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek, asık suratlı imiş gibi görünmemek için, dışarıdan çok neş’eli, mes’ûd ve memnun görünmelidir. 4. Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri, insanlara karşı lüzumlu olan nezâket ve sevgiyi her zaman göstermelidir.” Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsâade etmeyip, hemen onu kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar, Hâce Mu’înüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; “Büyüklerimizin bildirdiği saadet yolundan ayrılmayınız! Bu mübârek vazîfede cesur bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!” şeklinde idi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın te’sîri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn Dehlî’ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri vefât etti. Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, vefât edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi, hattâ husûsî eshâbını bile almadı. Ancak ba’zı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah namazına kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da, kapı açılmadı. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin vefât edip, Hakka kavuşmuş olduğunu gördüler. O gece orada bulunan birçok evliyâ, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda görmüşler ve Sevgili Peygamberimiz onlara; “Biz bugün, Allahın sevgili kulu Şeyh Mu’înüddîn’i karşılamağa geldik” buyurmuştur. Vefâtında, gaibden alnına şu ibâre yazılmıştı: “Habîbullah mâtefî hubbillah” (Allahü teâlânın sevgili kulu, Allah sevgisi ile vefât etti.) Ecmîr’de dergâhının bulunduğu yerde defn edildi. Kabri önce kerpiçden, daha sonra taştan yapıldı, önce Hâce Hasen Nakûri tarafından tamir ettirildi. Daha sonra Şihâbüddîn Muhammed Şah Cihan tarafından, türbesi yanına mermerden gayet güzel bir mescid yaptırılmıştır. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinden dört asır sonra Hindistan’da yetişen ve ikinci bin yılının müceddidi olan, İslâmiyeti Hindistan’a ve diğer beldelere yayan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, 1033 (m. 1623) senesinde Ecmîr’e gittiğinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hâce hazretleri merhamet eyledi. İhsânda bulundu. Husûsî bereketlerinden ziyâfetler verdi. Çok konuştuk, esrâr (sırlar) açıldı.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri onun kabrini ziyâret ettiği sırada, türbesine hizmet eden türbedarlar, kabri üzerindeki örtüyü ona hediye verdiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri de kabûl ederek; “Hâce hazretleri, en yakın elbisesini bize ihsân etti. Bunu kefenim olması için saklayalım” buyurdu. Bir sene sonra vefât edince, o örtüyü kefen yaptılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri buyurdu ki: “Sâdık talebe, bağlı olduğu hocasının, rehberinin söylediği sözleri, onun nasihat ve tavsiyelerini can kulağı ile dinler. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yapar (nefsin istemediği şeyleri yapar, nefsin istediği şeyleri yapmaz, nefsine uymaz), büyük âlimlerin yoluna uyup, çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun büyükleri, ondört şeyi usûl edinmişler ve yapmışlardır. Maksada kavuşmakta bunu zarurî görmüşler ve bunları yapanlar maksada kavuşmuşlardır. Bu ondört makam şunlardır: 1. Tövbe, tövbekârlar makamıdır. Bu, Âdem aleyhisselâmın makamına işârettir. 2. İbâdet makamı. Bu makam, İdrîs aleyhisselâmın makamıdır. 3. Zâhidlik, dünyâya ve dünyalığa düşkün olmamak. Bu makam, Îsâ aleyhisselâmın makamıdır. 4. Rızâ makamı. Kedere rızâ göstermek. Bu makam, Eyyûb aleyhisselâmın makamıdır. 5. Kanaatkârlık. Bu makam, Ya’kûb aleyhisselâmın makamıdır. 6. Cehd, gayret ve nefsin isteklerine uymamak. Bu makam, Yûnus aleyhisselâmın makamıdır. 7. Sıddîklık makamı. Bu makam, Yûsuf aleyhisselâmın makamıdır. 8. Tefekkür makamı. Bu makam, Şuayb aleyhisselâmın makamıdır. 9. İrşâd makamı. Bu makam, Şist aleyhisselâmın makamıdır. 10. Sâlihler makamı. Bu makam, Dâvûd aleyhisselâmın makamıdır. 11. Muhlisler makamı. Bu makam, Nûh aleyhisselâmın makamıdır. 12. Ârifler makamı. Bu makam, Hızır aleyhisselâmın makamıdır. 13. Şükredenler makamı. Bu makam, İbrâhim aleyhisselâmın makamıdır. 14. Makâm-ı Muhibbandır (muhabbet makamıdır). Bu makam, Peygamberlerin en üstünü olan Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) makamıdır. Buyurdular ki: Ahlâk ilminde (tasavvufda) yükselmek isteyenlerin şu on şarta uyması lâzımdır: 1. Hakkı aramak. 2. Bir mürşid-i kâmile, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehbere tâbi olmak. 3. Edeb. 4. Rızâ (kadere râzı olmak). 5. Muhabbet ve fuzûlî şeyleri terk etmek. 6. Takvâ (haramlardan sakınmak). 7. İstikâmet (dînin emirlerine tam uymak). 8. Az yemek ve az uyumak. 9. Uzlet. 10. Çok namaz kılmak ve çok oruç tutmak. “Hakîkat ehli olmak için şu on şarta uymak lâzımdır: 1. Tam bir ma’rifete sahip olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak. 2. Hiç kimseyi incitmemek ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek. 3. Dâima hak yolu gösterip, insanlarla hep fâideli şeyler konuşmak. 4. Tevâzu sahibi olmak. 5. Uzlet. 6. Bütün müslümanları iyi bilip, kendini herkesten aşağı görmek. 7. Rızâ, kadere râzı olmak ve teslimiyet. 8. Sabır ve tahammül. 9. Yanıp erimek, acz ve niyaz içinde olmak. 10. Kanâat ve tevekkül üzere olmak. Yine buyurdu ki: “Rabbini tanıyıp seven kimse, her ân O’nun aşkıyla kendinden geçer. Ancak Allahü teâlânın zikri ile ayakta durur ve yürüyebilir. Çünkü o, Allahü teâlânın azameti karşısında kendini unutmuş, kaybetmiştir. “Allahü teâlâyı tanımanın alâmeti, halkı bırakmak ve ma’rifeti açmamaktır.” Fakr ismine müstehak olmak için, ölmeden önce ölmek gerekir.” Tövbekâr mürîd kime denir? diye sorulunca; “Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler. Hocam Osman Hârûnî’den işittim, buyurdu ki: Bir kimsede şu üç haslet bulunursa, o kimse Allahü teâlânın dostudur, sevgili kuludur. Birincisi; cömertliktir, çünkü cömertlik bir deryadır, ikincisi; şefkattir. Şefkat güneş gibi aydınlatıcıdır. Üçüncüsü; tevâzudur. Tevâzu, toprak gibidir (toprakta gül biter).” “Muhabbetin alâmeti itaat etmektir. Muhabbette gevşeklik olmaz.” “Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyâcını söyleyen hiç kimseyi mahrûm etmez, ihtiyâçlarını karşılar.” “Senelerce ilim ve ma’rifet taleb edip, dergâhda kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb (Allahü teâlâya yakınlık) menziline ulaştım. Dünyâ ehlini, dünyâya düşkün olanları, dünyâ ile meşgûl buldum. Âhıreti düşünen âhıret ehlini mahcûb buldum. Tasavvuf ehli ve takvâ sahibi olduğunu iddia eden sahtekâr kimselerden ise uzak durdum, yüz çevirdim.” “Kurtuluş; sâlihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne kadar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunmak onu kurtarır ve yükseltir. Sâlihlerin sohbetine devam eden kimse iyi bir kişi ise, kısa zamanda olgunlaşıp yükselir.” | |||
| Muhyiddini Arabi Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:16:16 | |
Evliyânın büyüklerinden. Sofiyye-i âliyyedendir. Adı, künyesi ve sıfatı ile birlikte Şeyh-i Ekber Ebû Bekr-i Muhammed bin Ali’dir. Ebû Bekr İbn-i Arabî ismi ile de meşhûrdur. 560 (m. 1165)’da, Endülüs’de Mürsiye kasabasında doğdu. Müctehid idi. Nakil ettiği bilgilerin hepsi birer vesîkadır. Devlet ve mevki sahiblerinden gelen hediyelerin hepsini fakirlere dağıtırdı. Beşyüzden fazla kitap yazdı. Câhiller onun büyüklüğünü anlıyamadı. Âlimler, ârifler ise, veliy-yi kâmil olduğunu anladı. 638 (m. 1240)’de Şam’da vefât etti.
Muhyiddîn-i Arabî sekiz yaşında iken, babası, ba’zı sebepler yüzünden İşbiliyye’ye gitti. Orada, başta İbn-i Beşküval olmak üzere pekçok meşhûr âlimden ilim öğrendi. Zekâsı çok keskin, hafızası pek kuvvetli olup, fesahat ve belagat sahibi idi.
Birgün Muhyiddîn-i Arabî hastalandı. Hastalığın te’sîrinden bayıldı. Öyle ki, kendisini öldü zannettiler. Muhyiddîn-i Arabî baygın hâlde iken, kendisine, çirkin kara yüzlü ba’zı kimselerin eziyet etmek, sıkıntı vermek istediklerini gördü. Ayrıca bu kara yüzlüleri kovalamaya çalışan nûrânî yüzlü, hoş kokulu bir kimse kendisine yardım ediyordu. Nihâyet bu güzel kimse, ötekileri dağıttı. Onların şerrinden kendisini kurtardı. O şahsa kim olduğunu sorduğunda; “Yasin sûresi” cevâbını aldı. Kendisine gelip gözlerini açtığında, başında bekleyen, gözleri yaşla dolmuş olan babasını gördü. Yâsîn-i şerîfi okuyordu.
Muhyiddîn-i Arabî, 598 (m. 1201) yılında Endülüs’ten doğuya gidip, bir müddet Mekke’de kaldı. Sonra Mısır, Şam, Irak, Cezîre ve Anadolu taraflarına seyahat etti. Hadîs ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü’l-Ferec İbn-il-Cevzî, İbn-i Sekîne, İbn-i Ülvan, Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek sûretiyle, fen ve din ilimlerinde çok iyi yetişti.
Tefsîr, hadîs, fıkıh, kırâat gibi pekçok ilimlerde, büyük âlim oldu. Tasavvufda, Ebû Midyen Magribî, Cemaleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Abdullah Temim, Ebü’l-Hasen ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhûr oldu.
Gavs-ül-a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, birgün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ’yı yanına çağırdı. Ona buyurdu ki: “Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddîn isminde, Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin.” Yûnus bin Yahyâ, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddîn-i Arabî’ye hocasının vasıyyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, zamanında, ilminden ve feyzinden istifâde etmek için kendisine müracaat edilen bellibaşlı büyük âlimlerden oldu. Bir aralık Konya’ya gelip, Selçuklu Sultânı tarafından çok ikram ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat ta’yin olunduğu ve hediyeler gönderildiği hâlde, hepsini fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Sofiyye-i âliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî’nin hocası ve üvey babası oldu.
Hocasının üstadı olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hırkasını, üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddîn-i Konevî’ye giydirdi.
Muhyiddîn-i Arabî, öğretmekte ve tasavvufda ilerletmekte çok kabiliyet sahibiydi. Vehhâbîlerin türeyeceğini ve yollarının bozuk olacağını tâ o zamanda kerâmet olarak haber verdiği için, Vehhâbîler Muhyiddîn-i Arabî’yi sevmez ve hakkında çirkin sözler sarf ederler. Büyük âlimler, Muhyiddîn-i Arabî’nin hâl, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu bildirmişlerdir. Evliyânın büyüklerinden Ebû Midyen Magribî ona; “Âriflerin Sultânı” demişdir. Şeyh Safiyyüddîn bin Ebû Mensûr onun hakkında; “O, şeyhdir, imamdır. Hem de tam kâmil ve hakîkati bulanlardandır. Onu üstün irfan sahiplerinin başında saymak lâzımdır, öyle açık gönül âlemi vardı ki, özüne erip, bulduğu herşeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşf âlemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hâllere gelince, ancak “Hârika” diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak âlemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı. Bilhassa velâyet ahkâmına dâir tasavvuf deryasında pek uzun kulaçlar atardı. O ummanın da sür’atli bir yüzücüsü idi. Ve nihâyet o, bu yolda vaz geçilmez bir zât idi. Böyle kabûl edip, onun şânını bu şekilde yüceltmek ona lâyıktır” derdi.
Talebelerinden Sadreddîn-i Konevî şöyle anlatmıştır: “Hocam İbn-i Arabî, geçmiş peygamberlerin ve velîlerin rûhlarından istediği ile rü’yâsında veya uyanık iken görüşürdü.”
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Hızır aleyhisselâm ile karşılaşmasını şöyle anlatır: “Hocalarımdan Ebü’l-Abbâs hazretleri bir zâtı anlatıyordu. Ben, hocamın bu zât hakkında beslediği hüsn-i zanna hayret ettim. O kimsenin ba’zı uygun olmayan hareketlerinin olduğunu söyledim. O gün evime giderken, yolda bir kimse ile karşılaştım. O zâtın yüzü nûr ile dolu olup, ayın ondördü gibi parlıyordu. Bana selâm verdikten sonra; “Ey Muhyiddîn! Üstadın Ebü’l-Abbâs’ın o zât hakkındaki sözleri doğrudur. Onu tasdik et” buyurdu. Ben hayret etmiştim. Geriye dönüp hocama durumu anlattım. Bana; “Sana söylediğim sözün doğru olduğunu isbât etmek için Hızır aleyhisselâmdan yardım istedim” buyurdu. Bunun üzerine hocama i’tirâz şeklinde hiçbir sözde bulunmayacağıma söz verdim ve tövbe ettim.”
“Yine birgün Tunus limanında idim. Vakit gece idi. Kıyıya yanaşmış gemilerden birisinin güvertesine çıktım. Etrâfı seyretmeye başladım. Denizin üzerinde ay doğmuş, fevkalâde güzel bir manzara teşkil ediyordu. Bu manzarayı, cenâb-ı Hakkın herşeyi ne kadar güzel ve yerli yerinde yarattığını tefekkür ederken dalmıştım. Birden ürperdim. Uzaktan, uzun boylu, beyaz sakallı bir kimsenin suyun üzerinde yürüyerek geldiğini gördüm. Nihâyet yanıma geldi. Selâm verip ba’zı şeyler söyledi. Bu arada ayaklarına dikkatle baktım, ıslak değildi. Konuşmamız bittikten sonra, uzakta bir tepe üzerindeki Menare şehrine doğru yürüdü. Her adımında uzun bir mesafe katediyordu. Hem yürüyor, hem de Allahü teâlânın ismini zikrediyordu. O kadar güzel, kalbe işleyen bir zikri vardı ki, kendimden geçmiştim. Ertesi gün şehirde bir kimse yanıma yaklaşarak selâm verdi ve; “Gece gemide Hızır aleyhisselâm ile neler konuştunuz? O neler sordu, sen ne cevap verdin?” dedi. Böylece gece gemiye gelenin Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Daha sonraları Hızır aleyhisselâm ile zaman zaman görüşüp sohbet ettik, ondan edeb öğrendim.
“Bir defasında uzak memleketlere seyahate çıkmıştım. Gemimiz bir şehirde mola verdi. Vakit öğle üzeriydi. Namaz kılmak için harâb olmuş bir mescide gittim. Oraya gayr-i müslim bir kimse de gelmiş etrâfı seyrediyordu. Onunla biraz konuştuk. Peygamberlerden (aleyhimüsselâm) meydana gelen mu’cizelerle, evliyâdan hâsıl olan kerâmetlere inanmıyordu. Biz konuşurken, mescide birkaç seyyah geldi. Namaza durdular, içlerinden biri, yerdeki seccadeyi alıp, havaya doğru kaldırıp yere paralel durdurdu. Sonra üzerine çıkıp namazını kıldı. Dikkatlice baktığımda, onun Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Namazdan sonra bana dönerek; “Bunu, şu münkir kimse için yaptım” dedi. Mu’cize ve kerâmete inanmıyan o gayr-i müslim, bu sözleri işitince insaf edip müslüman oldu.”
Muhyiddîn-i Arabî, birgün Ebü’l-Abbâs hazretlerine yazdığı mektûbunda; “Bana duâ ve teveccüh etmenizi istirhâm ediyorum. O halde geleyim ki, kalbinizden geçirdiğiniz bir suâlin cevâbını verebileyim” diye yazdı. Bir zaman sonra Ebü’l-Abbâs’dan mektûbun cevabı geldi. Yazıyordu ki: “Evvelki gece, ma’nâ âleminde bir dâire şeklinde toplanan velîleri gördüm. Onların da ortalarında iki zât var idi. Bunlardan birisi Ebü’l-Hasen bin Sibân idi. Diğeri de Endülüslü idi. O sırada kalbime hafiften bir nidâ geldi. Bir âyet-i kerîme okundu. Bunun üzerine ikisi birden secdeye kapandılar. Yine hafiften; “Secdeden hangisi önce kalkarsa, o “Kutb” ve “Gavs” dır” denildi. Merakla bekliyorduk, önce Endülüslü başını kaldırdı. Endülüslüye dilimi oynatmadan ya’nî kalbimden bir suâl sordum. Bana dönerek bir defa üfürdü. Onun bu nefesinde sorduğum sorunun cevâbı var idi. Onun bu cevâbına, hem ben, hem de oradaki bütün velîler hayran kaldılar. Endülüslünün yüzüne dikkatle baktım, sen idin.”
Zenginlerden biri, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine kıymetli bir ev bağışlamıştı, İbn-i Arabî hazretleri bu evde oturuyordu. Birgün bir fakir gelip dedi ki: “Allah rızâsı için bana birşey ver.” Muhyiddîn-i Arabî hazretleri de buyurdu ki “Bu evden başka birşeyim yoktur. Al onu sana vereyim. Senin olsun.” Böyle söyleyip, evi o fakire verip orayı terketti.
Birgün sohbetine inkarcı bir felsefeci gelmişti. Bu felsefeci Peygamberlerin mu’cizelerini inkâr ediyor, filozof olduğu için herşeyi felsefe ile çözmeye kalkışıyordu. Soğuk bir kış günüydü. Ortada, içinde ateş bulunan büyük bir mangal vardı. Filozof dedi ki: “Avamdan insanlar, Hazreti İbrâhim’in (aleyhisselâm) ateşe atıldığı ve yanmadığı kanâatindedirler. Bu nasıl olur? Zîrâ ateş herşeyi yakar kavurur. Çünkü yakma özelliği vardır.” Devam edip bir takım sözler söyleyince Muhyiddîn-i Arabî hazretleri; “Allahü teâlâ, Enbiyâ sûresinin 69. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biz de: Ey ateş İbrâhim’e karşı serin ve selâmet ol, dedik” buyurmaktadır.” dedi. Ortada bulunan mangalı alıp, içindeki ateşi filozofun eteğine döktü ve eliyle ateşi iyice karıştırdı. Bu hâli gören filozof donup kalmıştı. Ateşin, elbisesini ve Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin elini yakmadığını ve tekrar mangala doldurduğunu görünce iyice şaşırmıştı. Ateşi tekrar mangala doldurup, filozofa; “Yaklaş ve ellerini ateşe sok” deyince, filozof ellerini uzatır uzatmaz, ateşin te’sîrinden hemen geri çekti. Muhyiddîn-i Arabî bunun üzerine; “Ateşin yakıp yakmaması, Allahü teâlânın dilemesiyledir” buyurdu. Filozof onun bu kerâmetini görünce, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, İmâm-ı Gazâlî’ye muhabbet ve bağlılığından, Şam’da Gazâliye Medresesi’nde çok oturur, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin eserlerini okurdu. Birgün müderris derse gelmedi. Muhyıddîn-ı Arabî orada idi. Fakîhler kendisine; “Efendim, bugün bize dersi siz veriniz deyip ısrar ettiler. O da; “Ben Mâlikî mezhebindenim. Madem ki çok ısrar ediyorsunuz akşamki dersinizi söyleyiniz” buyurdu. İmâm-ı Gazâlînin fıkha dâir (Vesît) kitabından bir yer gösterdiler. Muhyiddîn-i Arabî onlara ders verdi. Uzun uzun îzâh ve açıklamalar yaptı. Öyle ki, onlar, “Biz böyle bir üstâd görmedik” dediler.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, “Fütûhât-i Mekkiyye” isimli kitabını Mekke’de yazdı, sonra Irak’a geldi. Bu kitabı kendisinden istediler. “Yazdığım nüsha Mekke’dedir” dedi. “Yanınızda olmasını ve onu okumayı çok isterdik!” dediler. Bunun üzerine, bu büyük kitabı ezberden onlara söyledi, yazdılar. Mekke’deki nüsha gelince, karşılaştırdılar, aralarında hiç fark yok idi.
Horasan’da Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine çok dil uzatan, ona ve onu sevenlere eziyet eden bir adam vardı. Çok eziyet görenler, Muhyiddin-i Arabî’ye bunu şikâyet edip, sabra tahammülümüz kalmadı, cezasını veriniz dediler. O da; “Bana şöyle şöyle bir bıçak getirin” buyurdu. Bir kâğıdı insan şeklinde yapıp, bıçakla kesti ye; “Ey cemâat, şu anda, Horasan’daki o inatçı adamı boğazladım. Evindeki duvarın çatısındaki köprü şeklindeki kalası kaldırdım ve bıçağı onun altına koydum. Onu yirmi kişiden az insan kaldıramaz. Bıçağın üzerine, onun kanı ile, bunu Muhyiddîn-i Arabî boğazladı diye yazdım” buyurdu. Şikâyet edenlerden biri Horasan’a gitti. O evi buldu. Filân kimse, falan günde, falan saatte onu kesti dediler. Hâdise, hocalarının buyurduğu şekildeydi. Onlara vâkı’ayı anlattı. Birçokları töhmetten kurtuldu. Bildirilen kalası kaldırdılar. Bıçağı ve yazıyı, Muhyiddîn-i Arabî’nin buyurduğu hâlde buldular.
Bir kimse, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz, ona buğz ederdi. Her namazının sonunda da ona on defa la’net etmeyi kendisine büyük bir vazîfe kabûl ederdi. Aradan aylar geçti, adam öldü. Cenâzesinde Muhyiddîn-i Arabî de bulundu. Cenâzenin affedilmesi için cenâb-ı Hakka yalvardı. Definden sonra arkadaşlarından biri, Muhyiddîn-i Arabî’yi evine da’vet etti. O evde bir müddet murâkabe hâlinde bekledi. Bu arada yemekler gelmiş, soğumuştu. Ancak saatler sonra murâkabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: “Bana hergün namazlarının sonunda on defa la’net okuyan bu kimse, af ve mağfiret edilinceye kadar Allahü teâlâya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Yetmişbin Kelime-i tevhîd okuyarak rûhuna bağışladım. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.”
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî Mısır’a giderken, yolda şâhid olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatır: “Yolda, otlar arasında hayâtının otuz yılını geçiren bir kimseyle karşılaştım. Bu zâtın hâllerini çok beğendim. Yanında kaldığım üç gün zarfında hep ibâdetle meşgûl oldu. Yalnız o, günde bir defa deniz kenarına gidip üç balık tutardı. Bunlardan birini yer, birini misâfirine ikrâm eder, birini de yeniden suya bırakırdı. Ayrılacağım zaman vedâlaştık, sonra nereye gideceğimi sordu. Mısır’a gideceğimi söyleyince; “Benim üstadım da Mısır’dadır. Acaba oraya varınca hocama, benim hürmet ve selâmlarımı söyler misin? Bana nasihat buyurmasını istirhâm ediyorum” dedi. Ben de; “Peki” dedim. Fakat hayret ettim. Çünkü hocam diye bahsettiği o kimseyi tanıyordum. Dünyâya meyl etmiş zengin bir kimse idi. Nihâyet onu, Mısır’da sarayda buldum. Görünüşte büyük debdebe içinde bir hayâtı vardı. Talebesinin selâm ve hürmetini söyledikten sonra, nasihat istediğini de bildirdim.” Dedi ki: “Ona söyleyiniz, gönlünden dünyâ muhabbetini silsin.” Bu kimsenin yaşadığı hayat ile söylediği söze hayretim daha çok arttı. Dönüşümde, o talebeye hocasının sözlerini aktarınca derinden bir ah çekti ve; “Ben burada otuz senedir cenâb-ı Hakka ibâdet yapıyorsam da, hakîkatta gönlümde hâlâ dünyâ sevgisi vardır. Üstadım dünyâ ni’metleri ve zînetleri içinde yaşıyorsa da, kalbinde zerre kadar dünyâ muhabbeti yoktur, İşte aramızdaki fark budur” dedi.”
Şeyh-i Ekber anlatır. “Mısır’da âlimlerin ve velîlerin da’vet edildiği bir ziyâfete gittik, yemekten sonra duâ yapıldı. O sırada güveç yemeğinin yapıldığı çömlek, durduğu yerde parçalandı. Âlimlerden birisi; “Ey âlimler ve ma’rifet sahipleri, bu çömleğin kırılmasındaki hikmet nedir?” dedi. Ba’zıları; “Bu çömlek, hâl lisânı ile; “Allahü teâlânın sevdiği kullar benden yemek yedi. Bu şeref bana kâfidir. Eğer kırılmasam, bundan sonra benimle yine yemek pişirerek, soğanla sarımsakla kokuturlar. Bu kazandığım zevki bir daha bulamam korkusuyla kırıldım” diyor dediler. Herkes kendisine göre çömleğin kırılmasındaki hikmeti anlatırlarken bana da sordular. Ben de; “Bu çömlek, lisân-ı hâl ile; “Bir kalbin içine Allahü teâlânın muhabbeti girdikten sonra başka birşeyin muhabbeti girmemelidir. Şayet girerse, o kalb benim gibi kırılmalıdır” diyor” dedim. Bu söze orada buluhan herkes memnun oldu. Doğrusu da budur, dediler.
Muhibbüddîn-i Taberî, vâlidesinden şu hâdiseyi rivâyet etti: “Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, birgün Kâ’be-i muazzamada, Kâ’be’nin ma’nâsı hakkında bir va’z veriyordu. İçimden onun söylediklerini inkâr ettim. O gece, ma’nevî ma’nâda Kâ’be’nin Muhyiddîn-i Arabî’nin etrâfında döndüğünü, onu tavaf ettiğini gördüm.”
Şihâbüddîn Sühreverdî ile Muhyiddîn İbni Arabî yolda karşılaştılar. Bir saat kadar sonra birşey konuşmadan ayrıldılar. Daha sonra Sühreverdî’ye denildi ki: “İbn-i Arabî hakkında ne dersin?” Buyurdu ki: “Hakîkatler deryası, kutb-i kebîr ve gavs’dır.”
İbn-i Arabî’ye Sühreverdî’den sorulunca buyurdu ki: “Baştan ayağa kadar sünnet-i seniyye ile doludur.”
“Rûhlar ile nasıl görüşüyorsunuz?” diye sordular. Onlara verdiği cevapta; “Üç şekilde: 1) Rü’yâ yoluyla, 2) Onların rûhâniyetlerini da’vet edip görüşerek, 3) Bedenimden rûhumu ayırıp, rûhumla onların yanına giderek” buyurdu.
Muhyiddîn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye kitabında buyuruyor ki: “Âdem aleyhisselâm, Hazreti Yahyâ, Hazreti Yûsuf, Hazreti İdrîs, Hazreti Mûsâ, Hazreti İbrâhim aleyhimüsselâm ile görüştüm. Hepsinden ma’rifete âit bilgiler öğrendim. Her biri bana iltifât ederek; “Hoş geldin yâ Vâris-i Muhammedi dediler.”
Yine Fütûhât’ın başka bir sahifesinde; “Fas’da bir câmide namaz kıldırıyordum. Mihrâbda iken bir anda vücûdumun her tarafı bir göz oldu. Her tarafımdan görüyordum. Etrâfımdaki insanları, cemâate sonradan gelenleri gördüğüm gibi, Kâ’be-i muazzamayı dahî görüyordum” buyuruyor.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri vasıyyetinde buyuruyor ki: “Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse. Herşeyden önce sana lâzım olan, sana kendi ayıb ve kusûrlarını gösterecek, seni nefsine itâattan kurtaracak bir üstâd (hoca) lâzımdır. Şayet böyle bir zâtı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana ba’zı nasihatlerde bulunayım. O zâtı bulduğun zaman, onun huzûrunda, yıkayıcının elindeki meyyit, (ölü) gibi ol. (Çünkü meyyit, yıkayıcının irâdesine göre hareket eder. Yıkayıcı onu istediği tarafa çevirir. Meyyit, yıkayıcıya asla i’tirâz etmez.) Sakın hatırına o zâta karşı i’tirâz gelmesin. Hâlini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzûrunda, kölenin, efendisinin huzûrunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rü’yânı veya başka bir hâlini arz ettiğin zaman, ona cevâbını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile beraber olma. Arkadaşlık etme. Hocanı seveni sev ve ona yardımcı ol.
O zâta, hiçbir işinde i’tirâz etme. Bunu niçin böyle yaptın? deme. Sana ne iş vermişse onu yap. Öyle otur ki, o zâtın, senin oturuşundan haberdâr olduğunu unutma. Edebi asla terketme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayayı azaltır, ona karşı hürmeti kalbten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak sûretiyle göster. O zâta yemek ve yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lâzım olan şeyler ile beraber önüne bırak, kapının yanında edeble dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada birşeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, i’tirâz etmeden ye. Başkasına verme.
O zâtın mekrinden çok sakın ve kork. Çünkü ba’zan onların, talebelerine mekirleri vardır. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zâta karşı edebe uymayan bir husûs meydana gelip, onun bundan haberi olduğu hâlde, sana müsamaha gösterdiğini, seni cezalandırmadığını görürsen, bil ki bu onun sana mekridir. O zât, bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman ona nereye gidiyorsun? deme. Ona, işleri husûsunda sana görüşünü sormadan, görüş beyân etme. Şayet seninle istişâre ederse, ona göre muvâfık olanın, sana göre de muvafık olduğunu söyle. Haddizatında onun seninle meşveret etmesi, senin görüşüne muhtaç olduğundan değil, sana olan sevgisindendir.
Böyle bir zâtı aradığın müddet içerisinde, şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri râzı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyan içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgûl olmaktır. Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdestini al. Abdest aldığın zaman iki rek’at namaz kıl. Cemâatle beş vakit namaza ve evinde nafile namaza devam et.
Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyâyı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı yıkarken okunan duâları oku. Tevâzu ve huşû’ içersinde, kibir hâlinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü haya ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hâli üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabûl eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da müşâhede toprağına basmak için yıka. Sonra Allahü teâlâya hamd-ü senada bulun. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) salât-ü selâm oku. Sonra, namaz kılarken, Allahü teâlânın huzûrunda durur gibi dur. Yüzün ile Kâ’be-i muazzamaya döndüğün gibi, kalbin ile de Allahü teâlâya dön. Kul olduğunu, Rabbine ibâdet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbîr al. Rükû’dan kalkınca, secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allahü teâlânın kudreti ile yaşadığını düşün. Selâm verinceye kadar ve selâm verdikten sonra, bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rek’at namaz kıl.
Acıkmadıkca yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemeği ihtiyâcın kadar ye. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük alma. Orta derecede al. Lokmayı ağzına kor iken, Besmele-i şerîfeyi oku. Lokmayı iyice çiğne, sonra yut Yemekten sonra Allahü teâlâya hamd-ü senada bulun.”
Muhyiddîn-i Arabî ( radıyallahü anh ), “Şeceret-ül-Kevn” isimli risalesinde buyuruyor ki: İbn-i Abbâs’dan ( radıyallahü anh ) nakledilen hadîs-i şerîfi, Mu’âz bin Cebel şöyle rivâyet etti: “Birgün Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) ile birlikte, Ensârdan birinin evinde toplanmıştık. Cemâat hâlinde otururken kapı vurularak; “Ey ev sahibi! İçeridekiler! İçeri girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim ve görülecek bir işim var” dedi. Bunun üzerine herkes, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek yüzüne bakmaya başladı. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) duruma vâkıf oldu ve buyurdu ki: “Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?” Biz hep birden; “Allahü teâlânın Resûlü daha iyi bilir” dedik. Bunun üzerine Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “O, la’in İblîs’tir. Allahın la’neti onun üzerine olsun” buyurdu. Bunun üzerine hemen Hazreti Ömer, “Yâ Resûlallah! izin veriniz onu öldüreyim” dedi. Peygamber efendimiz, bu izni vermeyip buyurdular ki; “Dur, yâ Ömer! Bilmiyor musun ki, ona belli bir zamana kadar mühlet verilmiştir, öldürmeyi bırak.” Sonra şöyle buyurdu: “Kapıyı ona açın gelsin. O buraya gelmek için izin almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz!”
Kapıyı ona açtılar, içeri ihtiyâr bir kimse girdi. Gözü şaşı idi. Köse olan çenesinde, altı veya yedi kadar kıl sallanıyordu. At kılı gibiydi. Gözleri yukarı doğru açılmıştı. Dudakları, bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle selâm verdi: “Selâm sana Yâ Muhammed! Selâm size ey cemâat-ı müslimîn!” Onun bu selâmına Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle mukâbele buyurdular: “Selâm Allahındır yâ la’in! Bir iş için geldiğini duydum. Nedir o iş?” Şeytan şöyle anlattı: “Benim buraya gelişim, kendi arzumla değildir. Mecbûr kaldığım için geldim.”
Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Nedir o mecbûriyet?” diye sordular. Şeytan; “İzzet sahibi olan Allahın katından bana bir melek gelip dedi ki: “Allahü teâlâ sana emrediyor. Zelîl bir hâlde, tevâzu ile habîbim Muhammedin huzûruna gideceksin. Âdemoğullarını nasıl aldattığını, O’na bir bir anlatacaksın. Sonra O, sana ne sorarsa, doğrusunu söyleyeceksin. Söylediklerine bir yalan katarak doğruyu söylemezsen, seni kül ederim. Rüzgâr savunur. Düşmanlarının önünde seni rüsvâ ederim” buyurdu. “Yâ Muhammed! işte sana bunun için geldim, istediğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem, düşmanlarım benimle eğlenecek. Muhakkak olan şudur ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan bana daha ağır ve zor gelen birşey yoktur” dedi! Bundan sonra Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Madem ki sözlerinde doğru olacaksın, o halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?” İblîs la’ininin cevâbı biraz gecikti. Zira Resûlullahın şahsı ile alâkalı idi. Bu konuşmaları hepimiz merakla ve sabırla dinliyorduk. Çünkü bu konuşma, ümmet-i Muhammedin geleceği ile alâkalı idi. Belki de böyle bir hâdiseye bir daha rastlıyamayacak, düşmanımızın tavrını tesbitte güçlük çekecektik. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) sorusunu tekrarladılar “Madem ki yalan söylemeyeceksin, o hâlde bana anlat. En çok sevmediğin kimdir?” Şeytan, “Sensin Yâ Muhammed! Allahın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki?” diye cevap verdi. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) tekrar sordular “Benden sonra ençok kimlere buğz edip sevmezsin?” Şeytan; “Allahın emir ve yasaklarına uyan, haramlardan kaçınan, varlığını Allah yoluna veren bir gence buğz edip, onu sevmem” dedi. Bundan sonraki konuşmalar soru-cevap şeklinde şöyle devam etti: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Sonra kimi sevmezsin?” “Din-i İslama hizmette sabırlı olup, şüpheli işlerden sakınan âlimi” “Sonra” “İhtiyâcını hiç kimseye söylemiyen ve hâlinden şikâyet etmiyen sabırlı fakiri.” “Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?” “Ey Muhammed! ihtiyâcını kendi gibi birisine açmaz! Her kim ihtiyâcını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabreden kimse böyle olmaz. Dolayısıyla onun sabrını, hâlinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım.” “Sonra kim?” “Şükreden zengin.” “Peki o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?” “Aldığını helâl yoldan kazanıyor ve hayırlı olan yere harcediyorsa, bilirim ki o şükreden bir zengindir.” Peygamber efendimiz mevzûu değiştirerek buyurdu ki: “Peki ümmetim namaza kalkınca senin hâlin nice olur?” “Yâ Muhammed! Beni bir sıtma tutar, titrerim.” “Neden böyle oluyorsun ey la’in?” “Çünkü, bir kul Allah için secde ederse, bir derece yükselir.” “Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?” “Onlar iftar edinceye kadar bağlanırım.” “Ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?” “O zaman çıldırırım.” “Ya Kur’ân-ı kerîm okudukları zaman nasıl olursun?” “O zaman da tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.” “Ya sadaka verdikleri zaman hâlin nasıl olur?” “İşte o zaman hâlim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, testereyi eline alıp beni ikiye böler.” Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Neden böyle testere ile ikiye biçilirsin yâ Ebâ Mürre?” diye sebebini sordular. Bunun üzerine şeytan, “Anlatayım. Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Bunlar: 1. Allah sadaka verenin malına bereket ihsân eder. 2. O sadaka, vereni, insanlara sevdirir. 3. Allahü teâlâ, onun verdiği sadakayı Cehennemle arasında bir perde yapar. 4. Allahü teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve günahları ondan def eder.”
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Eshâb-ı Kirâm hakkında da ba’zı sorular sordu: “Ebû Bekr için ne dersin?” Şeytan dedi ki: “O, bana câhiliyet devrinde dahî itaat etmedi, İslâma girdikten sonra bana nasıl itaat eder?” “Peki ya Ömer bin Hattâb için ne dersin?” İblîs dedi ki: “Allaha yemîn ederim ki, onu her gördüğüm yerden kaçtım.” “Peki, Osman bin Affân için ne dersin?” İblîs dedi ki: “Ondan çok utanırım. Allahü teâlânın melekleri ondan nasıl utanırlarsa, ben de öyle utanırım.” “Peki, Ali bin Ebî Talib için ne dersin?” “Onun elinden bir kurtulabilsem, benim yakamı bırakıp kendi başıma bir kalabilsem. Fakat o beni hiç bırakmaz.”
Bundan sonra Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Ümmetime saadet ihsân eden, seni de tâ belli bir zamana kadar şaki kılan Allaha hamdolsun.” Bu sözleri işiten la’in şeytan şöyle dedi: “Heyhat! Ümmetinin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için kendini nasıl rahat hissedersin. Ben, onların damarlarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu hâlimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve kıyâmet kopuncaya kadar bana hayat veren Allaha yemîn ederim ki, onların hepsini azdırırım. Câhillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını, fâcirlerini ve âbidlerini, hâsılı bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Ancak Allahın ihlâslı olan hâlis kullarını azdıramam.” Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Sana göre ihlâs sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?” İblîs dedi ki: “Yâ Muhammed! Bir kimse parasının, malının ve mülkünün sevgisini kalbine koymuşsa, o ihlâs sahibi değildir. Para ve mal sevgisini kalbine koymamışsa, övülmekten ve medhedilmekten hoşlanmıyorsa, bilirim ki o ihlâs sahibidir. Hemen onu bırakıp kaçarım. Bir kimse, malı ve övülmeyi sevdiği, kalbi de dünyâ arzularına bağlı kaldığı müddetçe, bana ençok itaat edenler arasına girmiştir. Bildiğiniz gibi mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Ayrıca baş olma sevgisi de büyük günahların arasındadır.
Yâ Muhammed! Bilmez misin ki, benim yetmişbin çocuğum var. Bunların herbirinin vazîfesi başkadır. Ayrıca herbirine yetmişbin şeytan yardımcıdır. Bunların bir kısmını, âlimlerin yoldan çıkması için vazîfelendirdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Ba’zılarını ihtiyâr kadınlara musallat ettim. Gençlerle aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla çok iyi geçiniriz. Çocuklar ise bizimkilerle istedikleri gibi oynarlar. Çocuklarımın bir kısmını âbidlerin, bir kısmını da zâhidlerin peşine gönderdim. Onlar, bunların yanına girer, hâlden hâle sokarlar. Bir tepeden diğerine dolaştırıp dururlar. O hâle gelirler ki, sebeblerden herhangi birine sövmeye başlarlar, işte böylece onları ihlâssız hâle getiririm. Artık yaptıkları ibâdeti ihlâssız yaparlar da farkında bile olmazlar. Bilmezmisin yâ Muhammed? Râhib Bersisa, Allaha tam yetmiş yıl ihlâs ile ibâdet etti. Ona öyle ihsânlarda bulunuldu ki, her duâ ettiği hasta, onun duâsı bereketiyle şifâ buluyordu. Onun peşine takıldım, hiç bırakmadım. Zinâ etti, katil oldu. Sonunda da küfre girip kâfir oldu.”
İblîs, bundan sonra kötü huylar üzerinde durarak, bunların herbirinden nasıl istifâde ettiğini anlattı.
“Yâ Muhammed! Bilirsin ki, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Kim yalan söylerse, o benim dostumdur. Kim yalan yere yemîn ederse, o da benim sevgilimdir. Âdem’e ve Havva’ya yalan yere Allah adına yemîn ettim, dedim ki: “Muhakkak, ben size nasihat ediyorum.” Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemîn gönlümün eğlencesidir.
Gıybet ve koğuculuk, benim meyvelerim ve şenliğimdir.
Yâ Muhammed! Şimdi de namazını kılmayıp da tehir edenleri anlatayım. O, her ne zaman namaza kalkmak isterse tutar, ona vesvese veririm. Derim ki, henüz vakit var. Sen ise meşgûlsün. Şimdilik işine bak, sonra kılarsın. Böylece o, vakti çıktıktan sonra namazını kılar. Bu sebepten, onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse, ona insan şeytanlarından birini gönderirim. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyarım. O, bunda da beni mağlup ederse, bu defa onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazda iken, “Sağa bak, sola bak” derim. O da bakar. Bakınca, onun yüzünü okşar, alnından öperim. Sonra ona; “Sen yaramaz bir iş yaptın” diyerek huzûrunu bozarım. Şayet yine ona mağlup olursam, tek başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve, çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da, namazını çabuk kılmaya başlar. Tıpkı horozun, gagasıyla yerden birşeyler topladığı gibi. Bu işi ona yaptıramazsam, bu defa cemâatle namaz kılarken onun yanına varırım. Başına bir gem takar, başını İmâmdan evvel secdeden ve rükû’dan kaldırırım. Yine İmâmdan evvel de secde ve rükû’ yaptırırım. O böyle yaptığı için, kıyâmet günü Allah onun başını merkep başına çevirir. O kimse beni burada da mağlup ederse, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o kimse, beni tesbih edenlerden olur. Şayet bu işi ona namaz içinde yaptıramazsam, ona esneme veririm. Bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa, onun içine küçük bir şeytan girer. Onun dünyâ hırsını ve dünyâya olan bağlarını çoğaltır, işte bundan sonra o kimse, bize hep itaat edenlerden olur. Sözümü dinler, dediklerimi yapar.”
Şeytan konuşmasına devam ederek dedi ki: “Sen, ümmetinin saadeti için nasıl ferah duyabilirsin ki? Ben onlara ne tuzaklar kurarım, ne tuzaklar... Onların miskinlerine çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emreder, namaz size göre değildir. O Allahın afiyet ihsân ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir derim. Sonra hastalara gider, namaz kılmayı bırakın, derim. Çünkü Allahü teâlâ; “Hastalara zorluk yok” buyurdu. İyi olduğun zaman çokça kılarsın derim. O da böylece namazını bırakır. Hattâ küfre bile girebilir. Şayet hastalığında namazı terkederek ölüp giderse, Allahü teâlâyı gadaplı bulur.”
İblîs konuşmasına şöyle devam etti: “Yâ Muhammed! Eğer sözlerime yalan kattımsa beni akrep soksun. Eğer yalan söyledimse, Allahtan dile, beni kül eylesin. Yâ Muhammed! Sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın? Ben onların altıdabirini dinden çıkardım.” Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Ey la’in! Senin oturma arkadaşın kimdir?” İblîs dedi ki: “Faiz yiyen.” “Dostun kim?” “Zinâ eden.” “Yatak arkadaşın kim?” “Sarhoş.” “Misâfirin kim?” “Hırsız.” “Elçin kim?” “Sihirbazlar.” “Gözünün nûru nedir?” “Hanım boşamak.” “Sevgilin kimdir?” “Cum’a namazını bırakanlar.”
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bu sefer başka bir mevzûya geçti. Buyurdu ki: “Ey la’in! Senin kalbini ne kırar? İblîs: “Allah yolunda cihâda giden atların kişnemesi” dedi. “Peki, senin cismini ne eritir?” “Tövbe edenlerin tövbesi.” “Ciğerini ne parçalar ve ne çürütür?” “Gece ve gündüz yapılan istiğfar.” “Yüzünü ne buruşdurur?” “Gizli verilen sadaka.” “Gözlerini kör eden nedir?” “Gece kılınan namaz.” “Başını eğdiren nedir?” “Cemâatle kılınan namaz.”
Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), başka bir mevzûya geçerek buyurdular ki: “Ey İblîs! Seni işinden alıkoyan nedir?” “Ulemâ meclisleri” “Yemeğini nasıl yersin?” “Sol elimle ve parmağımın ucuyla.” “Peki, sam yeli esip, ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?” “İnsanların uzamış tırnakları arasında.”
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) başka bir mevzûda tekrar buyurdular ki: “Ey İblîs! Rabbinden neler taleb ettin?” “On şey taleb ettim: 1. Allahtan, beni insanların malına ve evlâdına ortak etmesini istedim. Kabûl etti.
Her Besmelesiz kesilen hayvan etinden, faiz ve haram karışan yemekten de yerim. Şeytandan, Allaha sığınılmayan malın da ortağıyım. Hanımı ile cinsî yakınlık ânında, şeytandan Allaha sığınmayan kimse ile beraber olurum. Bu yakınlıktan meydana gelen çocuk, bize itaat eder, sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken helâl olan yere gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol ve binek arkadaşı olurum. 2. Allahü teâlâdan bir ev vermesini istedim. Bana hamamları ev olarak verdi. 3. Bir mescid vermesini istedim. Pazar yerlerini bana mescid olarak verdi. 4. Okuyacağım bir kitap istedim. Bana (müstehcen) şiirleri okuma kitabı olarak verdi. 5. Benim için bir ezan vermesini istedim. Çalgı âletlerini verdi. 6. Bir yatak arkadaşı istedim. Sarhoşları verdi. 7. Bana yardımcılar vermesini istedim. Kaderiye bozuk fırkasına mensûp olanları verdi. 8. Bana kardeşler vermesini istedim. Mallarını boş yere isrâf edenleri ve parasını günah olan yerlere harcayanları verdi. Bu durum, Kur’ân-ı kerîmde İsrâ sûresinin yirmiyedinci âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle anlatılmaktadır “Çünkü isrâf yapanlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankör bulunuyor.” Bir ara sevgili Peygamberimiz ( aleyhisselâm ); “Eğer söylediklerini Allahü teâlânın kitabındaki âyetlerle isbât etmeseydin seni tasdik etmezdim.” buyurdular. 9. “Yâ Muhammed! Allahtan, Âdemoğulları beni görmesin, fakat ben onları göreyim istedim. Bu dileğimi de kabûl etti. 10. Âdemoğullarının damarlarını bana yol yapmasını istedim. Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. İstediğim gibi gezerim. Bütün bu isteklerimin hepsinin bana ihsân edildiği bildirildi. İşte ben bu hâllerimle iftihar ederim. Şunu da söyleyeyim ki, benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. Bu şekilde, kıyâmete kadar Âdemoğullarının çoğu benimle beraberdirler.
Benim bir oğlum vardır ki, ismi Ateme’dir. Bir kimse yatsı namazını kılmadan uyursa, onun kulağına gidip bevleder. Eğer insanlar böyle olduğunu bilselerdi, imkânı yok namazını kılmadan uyumazlardı. Benim bir oğlum daha vardır ki, onun adı da Mütekazi’dir. Bunun da vazîfesi, yapılan gizli amelleri yaymağa çalışmaktır. Bir kimse gizli bir tâat işlerse, Mütekazi onu dürter. Nihâyet o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarılmasına muvaffak Olur. Böylece, Allahü teâlâ o amel sahibinin yüz sevâbından doksandokuzunu imha eder, biri kalır. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için yüz sevâb verilir. Benim Kühayl isminde bir oğlum daha vardır. Bunun da vazîfesi, insanların gözlerine sürme çekmektir. Bilhassa âlimlerin meclislerinde ve hutbe okurken bu sürme gözlere çekildi mi, uyuklamaya başlarlar. Konuşan âlimin sözlerini işitmez ve hiç sevâb alamamış olurlar.”
İblîs sözüne şöyle devam etti: “Hangi kadın olursa olsun, onun kucağına bir şeytan oturur. Kadın kalktığı zaman da, oturduğu yere bir şeytan oturur. Kadını, bakanlara güzel gösterir. Sonra kadına ba’zı emirler verir. Meselâ; elini, kolunu dışarı çıkarıp göster, der. O da bu emri yerine getirir, elini kolunu açar gösterir. Böylece o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.”
İblîs, bundan sonra Peygamberimize ( aleyhisselâm ) kendi durumunu anlatmaya başladı. “Yâ Muhammed! Bir kimseyi ben kendi elimle dalâlete sürükleyemem. Ben ancak, vesvese veririm ve o şeyi güzel gösteririm. Hepsi o kadar. Eğer dalâlete sürüklemek elimde olsaydı, yeryüzünde “Allahtan başka ilâh yoktur. Muhammed, Allahın Resûlüdür” diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı dahî hiç bırakmaz, hepsini dalâlete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde hidâyet cinsinden birşey yoksa, benim de o kimseyi doğru yoldan çıkaracağıma dâir birşey yoktur. Sen, ancak Allahın Resûlüsün ve tebliğ etmeye me’mursun. Eğer hidâyet elinde olsaydı, yeryüzünde bir tek kâfir bırakmazdın. Sen, Allahın yarattığı insanlar üzerine bir huccetsin. Ben de, kendisi için ezelde şaki yazılan kimselere bir sebebim. Saîd olanlar tâ ana karnında iken sa’îddir. Şaki olan da, ana karnında iken şakidir. Se’âdet ehlinden yapan da, şekavet ehlinden yapan da Allahtır.” Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ): “Ey Ebâ Mürre! Acaba senin bir tövbe etmen ve Allahü teâlâya dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum. Söz veririm” buyurdu. Bunun üzerine şeytan; “Yâ Muhammed! iş, verilen hükme göre oldu. Kıyâmete kadar takdîr edilen işler olacaktır. Seni Peygamberlerin efendisi kılan, Cennet ehlinin hatîbi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve onların arasında gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve Cehennem ehlinin odunu eyleyen Allahü teâlâ, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Son sözümü söylüyorum ki, bu anlattıklarımın hepsi de doğrudur.”
Şeyh-i Ekber, Tâbût-üs-Sekîne isimli kitabında buyuruyor ki: “Allahü teâlâ bana öyle ni’metler ihsân etti, bildirdi ki, istersem kıyâmete kadar gelecek bütün velileri, kutubları, isim ve nesebleriyle bildirebilirim. Fakat ba’zıları inkâr ederler de, ma’nevî kazançlarından kaybederler diye korkuyorum.”
Muhyiddîn-i Arabî ( radıyallahü anh ), kendisinden yüzlerce sene sonra keşfedilen telgrafın çalışma tekniğini haber verdi. Edison dahî Ona; “Üstadım” diye hitâb etmiştir.
Muhyiddîn-i Arabî, kerâmet göstererek, kendisinden iki asır sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın İstanbul’u feth edeceğini bildirdi.
Şeyh-i Ekber, “Şeceret-ün-Nu’mâniye fî Devlet-il-Osmâniye” isimli eserinde; “Sin, Şın’a gelince, Muhyiddîn’in kabri meydana çıkar” buyurdu. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, 638 (m. 1240) senesinde Şam’da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlıyamadılar. Rebî’ul-âhır ayının 28. Cum’a günü, yetmişsekiz yaşında iken Şam’da fâni dünyâdan âhırete irtihâl etti. Sâlihiyye’de defn olundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı Sultânı Yavuz Selim Hân Şam’a geldiğinde; “Sin, Şın’a gelince, Muhyiddîn’in kabri meydana çıkar” sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir câmi ve imâret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddîn-i Arabî’nin vefâtından önce ayağını yere vurarak, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” buyurduğu yeri tesbit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, “Siz, Allahü teâlâya değil de, paraya tapıyorsunuz” demek istediği anlaşıldı.
Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin, onu çok seven bir hizmetçisi vardı. Onun vefâtından sonra gece gündüz ağlardı. Bir gece hizmetçinin kapısı açıldı, içeriye Muhyiddîn-i Arabî sağlığındaki haliyle girdi. Hizmetçisine; “Ağlamayınız” diyerek onu teselli etti.
Evi, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbesine çok yakın olan Ahmed Halebî, bizzat gözleriyle gördüğü şu kerâmeti anlattı: “Bir gece yatsı namazından sonraydı. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerini kötüleyenlerden biri, elinde bir ateşle türbeye doğru yaklaştı. Maksadı sandukasını yakmaktı. Hemen ateşi atacağı zaman, ateş söndü ve kabr-i şerîfinin yanıbaşında, ayaklarının altında bir çukur açıldı ve adam aniden çukurun içinde kayboldu. Hâne halkı, onun kaybolduğunu anlayınca aramağa çıktılar. Ben durumu kendilerine haber verdim. Gelip gömüldüğü yeri kazmaya başladılar ve başını buldular. Çekip çıkarmak istediler. Fakat bütün uğraşmaları boşuna oldu. Zîrâ, onlar çıkarmağa çalıştıkça, o, durmadan aşağı doğru indi. Kazıldıkça indi ve çıkarmaları mümkün olmadı. Nihâyet kurtaramayacaklarını anladılar. Kazdıkları yeri tekrar toprakla doldurup, yorgun ve perişan bir hâlde, elleri boş olarak bırakıp gittiler.”
Muhyiddîn-i Arabî ( radıyallahü anh ), “Fütuhat” kitabının ellibirinci babında buyuruyor ki: “Hiçbir insan, cinden Allahü teâlâya âit bir bilgi edinmemiştir. Çünkü, cinnin din bilgileri pek azdır. Onlardan dünyâ bilgileri edineceğini sanan kimse de aldanmaktadır. Çünkü, fâidesiz şeyle vakit geçirmeğe sebep olurlar. Onlarla tanışanlar, kibirli olur. Hâlbuki, Allahü teâlâ kibirli olanı sevmez.” Molla Câmi hazretlerinin halîfesi, Abdülgafûr-i Lârî, Muhyiddîn-i Arabî’nin bir risalesinde şöyle buyurduğunu bildiriyor “Cinnin ilk babaları İblîs değildir. İblîs, cin tâifesindendir. Cinler, ateş ve havadan yaratıldığı için çok latifdirler. Çabuk hareket ederler. İnsan bunlara hafif çarpınca hemen ölürler. Bunun için ömürleri kısadır. Din bilgileri azdır. Kibirli olduklarından, birbirleri ile hep mücâdele, muharebe ederler. Ateşten müte’essir olmazlar. Cehennemlik olanları, Zemherîr’de, ya’nî soğuk Cehennemde azâb göreceklerdir. İblîs ve çocukları, hak ve sevâb olan iyi şeyleri yapmayı da hatırlatırlar. Fakat, bunları yaparken, nefsde ucb, riya hâsıl olarak veya farzın kaçırılmasına sebeb olarak, insan çok günaha girer.” (Cin ile tanışmağa özenmemeli, evliyâ-i Kirâmın rûhâniyetlerinden istifâde etmeğe çalışmalıdır. Evliyânın rûhları görünmeden de, kendi beşerî şeklinde görünerek de sevdiklerine fâide verir ve belâlardan korur. Evliyâyı tanımağa, sevmeye ve sevilmeğe uğraşmalıdır. İnsanın cin ile tanışması, arkadaş olması kıymetli birşey değildir, zararlıdır. Onlarla konuşmak, fâsık insanla arkadaşlık etmek gibidir. Onlarla tanışan kimse, fâide görmemiştir.)
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî ( radıyallahü anh ) cinlerin var olduğuna, şu âyet-i kerîmeleri delîl olarak gösteriyor:
1. Zâriyat sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen; “İnsanları ve cinleri ancak, beni bilip, itaat ve ibâdet etmeleri için yarattım” buyuruluyor.
2. Rahmân sûresi, yetmişdördüncü âyetinde, cinlerin Cennete gireceği bildiriliyor.
3. Rahmân sûresinin otuzbirinci âyetinde; “Sekalân” buyuruluyor. Ya’nî “Ey insanlar ve cinnîler” demektir. Resûl-i sekâleyn, müftîyüssekaleyn, gavsüssekaleyn (ya’nî insanların ve cinlerin Peygamberi, müftîsi, velîsi) gibi isimler de cinlerin varlığını göstermektedir.
Kitaplı kâfirlerin hepsi, ateşe tapanlar, puta tapanlar, budistler, müşrikler ve Yunan feylesoflarının çoğu ve tasavvuf büyükleri cinlerin var olduğuna inanıyor. Kur’ân-ı kerîmde zikredilen, Süleymân aleyhisselâmın vak’ası da, cinlerin varlığını göstermektedir.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, “Müsâmere” adındaki kitabında diyor ki: “Eshâb-ı Kirâmdan Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) hazretlerinin haber verdiği hadîs-i şerîfte; “Bir zaman gelir ki, müslümanlar birbirlerinden ayrılır, parçalanırlar. Şerî’ati bırakıp, kendi düşüncelerine, görüşlerine uyarlar. Kur’ân-ı kerîmi mizmarlardan, ya’nî çalgılardan şarkı gibi okurlar. Allah için değil, keyf için okurlar. Böyle okuyanlara ve dinleyenlere, hiç sevâb verilmez. Allahü teâlâ bunlara la’net eder. Azâb verir” buyuruldu.
Muhyiddîn-i Arabî; “İslâmiyetin emirlerinden bir emri yapmayanın ma’rifeti sahih değildir” buyurdu.
Muhyiddîn-i Arabî; “Ârifin niyeti, maksadı olmaz” buyuruyor, İslâm âlimleri bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: “Allahü teâlâyı tanıyan kimse, belâdan kurtulmak için birşeye başvurmaz demektir. Çünkü, derd ve belâların sevgiliden geldiğini, O’nun dileği olduğunu bilmektedir. Dostun gönderdiği şeyden ayrılmak ister mi ve o şeyin geri gitmesini özler mi? Evet duâ ederek, gitmesini söyler. Fakat, duâ etmeğe emr olunduğu için, bu emre uymakdadır. Yoksa, gitmesini hiç istemez. O’ndan gelen herşeyi de sever, hepsi kendine tatlı gelir. Evet, çünkü sevgilinin düşmanlığı, düşmanlar içindir. Dostlarına düşmanlığı, görünüştedir. Bu ise merhametini, acımasını bildirmektedir. Böyle düşman görünmesinin, sevene nice fâideleri vardır ki, anlatılmakla bitmez. Bundan başka, dostlarına düşmanlık gibi görünen işler yapması, bunlara inanmıyanları harâb etmekte, onların belâlarına sebeb olmaktadır.”
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî ( radıyallahü anh ), hadîs ilminde sâhib-i isnâd ve fıkıh ilminde ictihâd makamında idi. Buyururdu ki: “Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) “Hesaba çekilmeden evvel, hesabınızı görünüz” emri ile, ba’zı meşâyıh, hergün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesaba çekiyor. Ben, hesâbda onları geçtim ve işlediklerimle beraber, düşündüklerimde de hesabımı görüyorum.”
Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” “Fütûhât-ül-mekkiyye” kitabında “Kaza, belâ” bahsinde; “Belâlardan, tehlikelerden, gücünüz yettiği kadar sakınınız. Çünkü, takat getirilemiyen, dayanılamıyan şeylerden uzaklaşmak. Peygamberlerin âdetidir” buyurmaktadır.
Muhyiddîn-i Arabî ( radıyallahü anh ), yine aynı kitabında, bir hadîs-i şerîf bildiriyor. Bu hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ, yüzbin Âdem yaratmıştır” buyurmaktadır. Muhyiddîn-i Arabî, sonra âlem-i misâlden gördüğü birkaç şeyi yazıyor ve diyor ki, “Kâ’be-i muazzamayı tavaf ederken, yanımda birkaç kişi vardı. Bunları hiç tanımıyordum. Tavaf yaparken, Arabî iki beyt okudular. Bir beytin ma’nâsı şöyle idi. Nazm:
Yıllarca, biz de sizin gibi.
Hepimiz tavaf ettik bu evi.
Bu beyti duyunca, bu kimselerin âlem-i misâlden olması hâtırıma geldi. Böyle düşünürken, içlerinden biri, bana bakarak; “Ben senin dediklerinden birisiyim” dedi. “Sen öleli kaç sene oldu?” dedim. “Kırkbin seneden çok” dedi. Bu sözüne şaştım ve; “Tarihçiler, İnsanların ilk babası olan Âdem’den (aleyhisselâm) bugüne kadar, yedibin sene geçmediğini söylüyor” dedim. “Sen, hangi Âdem’i diyorsun?” “Ben, yedibin seneden çok önceki zamanlarda yaşıyan Âdem’in evlâdındanım” dedi. Bunu işitince, yukarıdaki hadîs-i şerîfi hatırladım.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri bunu şöyle îzâh buyuruyor:
“Muhyiddîn-i Arabî’nin ( radıyallahü anh ) kırkbin sene önce ölen dedesi, âlem-i şehâdetdeki dedesinin latife ve sıfatlarından birinin âlem-i misâldeki varlığı idi. Kâ’be-i muazzamayı âlem-i misâlde tavaf etmişti. Çünkü her şey gibi, Kâ’be’nin de âlem-i misâlde sûreti, benzeri vardır. Bu fakîr çok düşünüyor araştırıyorum. Âlem-i şehâdette, bir Âdem’den başka göremiyorum, âlem-i misâldeki görünüşlerden gayrı bir şey bulamıyorum. Kırkbin sene önce yaşadığını söyleyen kimsenin, ben senin dedelerinden biriyim, demesi de gösteriyor ki, Âdem aleyhisselâmdan önce bulunan Âdemler, Âdem aleyhisselâmın latifelerinin ve sıfatlarının görünüşleridir... Âdem aleyhisselâmdan başka bir varlık değildir. Çünkü, başka Âdem’in oğulları, bu Âdem aleyhisselâmın oğullarının dedesi olamaz.”
Yûsuf Nebhânî, “Câmi’u kerâmât”ında der ki: Dört mezhebin âlim ve ârifleri, Muhyiddîn-i Arabî’yi hep medhetmişlerdir. İmâm-ı Şa’rânî “El-Yevâkit vel-cevâhir”inde ondan uzun uzun bahsetmekte, Şeyh Abdülganî Nablûsî ve ârif-i billah Seyyid Mustafâ Bekrî, onun için ayrı birer kitap yazmışlardır. Abdülganî Nablûsî’nin eseri “Er-Redd-ül-metin alâ müntakıs-il-ârif Muhyiddîn”, Seyyid Mustafâ Bekrî’nin eseri, “Es-Süyûf-ül-hıdad fî a’nâki ehl-iz-zendeka vel-ilhâd”dır. Şihâbüddîn Sühreverdî, Şeyhülislâm Zekeriyyâ, İbn-i Hacer Heytemî, Hâfız Süyûtî, Ali bin Meymûn, Celâlüddîn Devânî, Seyyid Abdülkâdir Ayderûsî, İbn-i Kemâl Paşa, Kâmûs sahibi Necmüddîn Fîrûzâbâdî hep onu medh etmişlerdir.
Osmanlı devletinin yetiştirdiği âlimlerin en büyüklerinden olan İbn-i Kemâl Paşa hazretleri, İbn-i Arabî hakkında sorulan bir suâle şöyle cevap vermiştir: “Kullarından sâlih âlimler yaratan, bu âlimleri Peygamberlerine vâris kılan Allahü teâlâya hamd olsun. Dalâlette olanlara doğru yolu göstermek için gönderilen Muhammed Mustafâ’ya, O’nun Ehl-i beytine ve dînimizin emirlerini tatbikte gayretli olan Eshâbına salât ve selâm olsun. Ey insanlar, biliniz ki; Şeyh-i a’zam âriflerin kutbu, muvahhidlerin İmâmı, Muhammed bin Ali İbni Arâbî et-Tâî el-Endülüsî, kâmil bir müctehid, fâzıl bir mürşid, hayret verici menkıbeler, garip hârikalar sahibi bir âlimdir. Çok talebesi olup, İbn-i Arabî, âlimler, fâzıllar indinde makbûldür, İbn-i Arabî’yi inkâr eden hatâ etmiştir. Hatâsında ısrar eden sapıtmıştır. Sultânın onu edeblendirmesi ve bu bozuk i’tikâddan sakındırması lâzımdır. Zîrâ, Sultan iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak ile me’mûrdur (vazîfelidir).
İbn-i Arabî’nin birçok eseri vardır. Füsûs-i Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin ba’zı mes’eleleri lafz ve ma’nâ bakımından ma’lûm olup, emr-i ilâhîye ve şer’i Nebevî’ye uygun, ba’zı mes’eleleri ise, zâhir ehlinin idrâkından hafidir (gizlidir). Bunu ancak ehl-i keşf ve bâtın (gönül ehilleri) bilirler. Meram olan ma’nâyı anlayamayan kimsenin, bu makamda susması gerekir. Zîrâ Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: “Hakkında bilgi sahibi olmadığın birşeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur” (İsrâ-36). Allahü teâlâ doğru yola götürendir.”
Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin eserlerinde yazdığı vahdeti vücûd bilgilerinin ba’zıları ve velîlere mahsûs bir hâl olan sekr (şuursuzluk) hâlinde iken söylediği sözleri, hem âlimler, hem de ârifler arasında, yaşadığı zamanda ve daha sonra tartışılmış ve onun hakkındaki sözler farklı olmuştur. Tasavvufun kıymetli hâl ve ma’rifetlerinden olan vahdet-i vücûd (varlığı bir görmek) bilgilerini açıklamakta Muhyiddîn-i Arabî hazretleri çok yüksek derecelere ulaşmış, bu sahada kendisine mahsûs bir sistem kurmuştur. Ancak bu yüksek ve ince bilgiler uzun zaman zâhir âlimlerini ve velîlerin çoğunu tereddüt içinde bırakmış, nihâyet onun hâlini ulemâ-i râsihînin reîslerinden ikinci binin müceddidi. İmâm-ı Rabbânî ile oğlu Muhammed Ma’sûm, âlimlerin ve âriflerin anlıyacağı şekilde Ehl-i sünnet i’tikâdına göre îzâh etmişler, bu husûsta şaşırmış kalmış olanlara doğru yolu göstermişler ve tereddüdlere son vermişlerdir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, mektûplarında Muhyiddîn-i Arabî’nin “Allahü teâlânın kudreti, âhırette görülmesi ve daha birçok sözlerinin Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymamasının çok şaşılacak birşey olduğunu” yazdıktan sonra onun hâlini şöyle îzâh etmektedir:
“Muhyiddîn-i Arabî’nin bu hatâları, keşfinde, ya’nî kalbe doğan bilgilerde olduğu için, belki kabahat sayılmaz, îctihâddaki hatâlar gibi, birşeyler söylenemez. Onun büyük olduğu ve hatâlarının kusur sayılmayacağını, yalnız bu fakîr söylüyorum. Onu büyük bilir ve severim. Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim. Sofiyyûndan bir kısmı, onu beğenmiyor ve çirkin şeyler söylüyor. Bütün ilimlerini yanlış ve bozuk biliyorlar. Bir kısmı da, ona uyarak, bütün ilimlerini, yazılarını olduğu gibi alıyor. Hepsini doğru biliyor ve doğruluklarını isbât etmeye kalkışıyor. Bu iki kısım da yanılıyor, adâletten ayrılıyor. Bir kısmı haddi aşıyor. Birisi de büsbütün mahrûm kalıyor. Evliyânın büyüklerinden olan Muhyiddîn-i Arabî, keşflerindeki hatâsından dolayı büsbütün red olunabilir mi? Fakat, Ehl-i sünnetin doğru bilgilerine uymayan, hatalı bilgilerine uyulur mu ve herşeyi de kabûl olunur mu? Burada doğru yol, cenâb-ı Hakkın bize ihsân ettiği, iki tarafa sapmayan orta yoldur. Vahdet-i vücûd bilgisinde, Sofiyyenin çoğunun Muhyiddîn-i Arabî ile beraber olduğu meydandadır. Kendisi burada da husûsî bir yol tutmuş ise de, sözün esâsında ortakdırlar. Bu bilgileri de, görünüşte, Ehl-i sünnet i’tikâdına uymuyor ise de, uydurulması kolaydır ve ikisini birleştirmek mümkündür. Bu fakîr, cenâb-ı Hakkın yardımı ile, üstadımın (Muhammed Bakî Billah hazretlerinin) “Rubâiyyât’ını açıklarken, bu bilgileri, Ehl-i sünnet i’tikâdı ile birleştirdim. Aradaki farkın yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu göstererek, her iki tarafın şüphe ettikleri yerleri, öyle bir aydınlattık ki, okuyanların hiç şüphesi kalmaz. Görünce anlaşılır.”
İmâm-ı Süyûtî, “Tenbîh-ül-gabî” kitabında, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğünü vesîkalarla isbât etmektedir. Ebüssuûd Efendi fetvâlarında da, ona dil uzatılamayacağı yazılıdır.
Bununla beraber, îmân, i’tikâd ve ibâdet bilgilerine tam vâkıf olmayanların ve tasavvufun inceliklerini iyi bilmeyenlerin, Muhyîddîn-i Arabî’nin kitaplarını okumaları ve sözleri üzerinde düşünmeleri, çok defa zararlı olmaktadır. Geçmiş asırlardaki velîlerin ve âlimlerin ba’zıları dahî, onun sözlerini anlamakta acze düşmüşler ve yanlış yollar tutmuşlardır. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücûd bilgisi ve mertebesi çok yüksek ve kıymetli olmakla beraber, nihâyetin nihâyeti değildir. Asıl maksad yanında, bu mertebe çok gerilerde kalmaktadır. (Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddîn-i Arabî hakkında, Hakîkat Kitabevi tarafından yayınlanan Müjdeci Mektûplar ve Se’âdet-i Ebediyye kitaplarında geniş bilgiler vardır.) | |||
| Muhammed Sıbgatullah Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:22:09 | |
Hindistan evliyâsının büyüklerinden. Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin büyük oğlu, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de torunudur. İsmi, Muhammed Sibgatullah’dır. Yüksek dedeleri İmâm-ı Rabbânî’nin sağlığında, 1033 (m. 1624) senesi Rebî’ul-âhır ayının onibirinci günü Serhend şehrinde dünyâya geldi. Kayyûm-i zaman ismiyle meşhûrdur. 1122 (m. 1710) senesi Rebî’ul-âhır ayının dokuzunda Cum’a günü vefât etti. Muhammed Sibgatullah’ın doğduğu sırada, İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh), vaktin sultânı ile birlikte Hindistan’ın büyük şehirlerinden olan Ecmîr’de bulunuyordu, İmâm-ı Ma’sûm da babalarını ziyâret maksadıyla Ecmîr’e gitmişti. Bu çocuğun doğumundan sonra temiz annesi, evliyâlık bahçesinin yeni açmış gülü misâli olan bu çocuğunun isminin konulmasını, yüksek dedesinin ve babasının tasvîbine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Ma’sûm, Ecmîr’den dönerken yolda bu oğullarının doğum haberi geldi. Her ikisi de bu habere çok sevindiler. Çünkü husûsi hâllerinin vârisi olacak cevher dünyâya gelmiş bulunuyordu. Beyt: Senin gelişinden gül gibi açtım, Her tarafa bahar kokusu saçtım. İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Ma’sûm Serhend’e geldiklerinde hemen bu çocuklarını görmek istediler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri onu görür görmez; “Esselâmü aleyküm Molla Sibgatullah” buyurdu. Sonra mübârek yüzünü, o çocuğun kulağına yaklaştırıp, o mes’ûd kulağına, kimsenin duymadığı gizli gizli birşeyler söyledi. Husûsi sırları, kendilerine mahsûs ilim ve ma’rifetleri müjdeledi. Ne büyük bir saadettir ki, dili süt emmeye henüz alışmadan, kulağı Müceddid’in ya’nî İmâm-ı Rabbânî’nin bereketli iltifâtlarına, gizli esrârına kavuşmuş oluyordu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu çocuğun babasına ya’nî İmâm-ı Ma’sûm’a hitaben; “Senin bu oğlunda asâletten bir sıfat buldum” buyurdu. Zîrâ İmâm-ı Rabbânî’ye göre asâlet olmayınca, kayyûmluk, kutbluk bulunması çok zordu. Bu çocukta asâletten pay görünce, ma’nevî firâset ile, onun evliyâlık yolunda yüksek derece sahibi olacağını ve Kayyûm-i zaman olacağını anladılar. Bu, Allahü teâlânın çok büyük bir ihsânıdır. Dilediğine nasîb eder. Mısra’; “Gül bahçemi gör de baharımı anla.” Muhammed Sibgatullah, daha beş-altı aylık iken şiddetli bir hastalığa yakalandı. Doktorlar çâre bulmaktan âciz kalıp, ölecek zannettiler. Nihâyet nabzının atması bile hissedilemez oldu. Babası ve annesi techiz ve tekfin işine (cenâze kaldırma hazırlıklarına) başladılar. Bu durum İmâm-ı Rabbânî’nin mübârek kulağına ulaşınca, hemen bu hasta torununun yanına geldi. Çocuğun o güzel yüzünden örtüyü kaldırıp mübârek eliyle temiz yüzüne dokundu ve tebessüm ederek; “Baba! Annene-babana yaptığın bu naz yetişir. Onları üzdüğün yeter. Haydi artık kalk. Onlar da sıkıntıdan kurtulup rahat bir yemek yesinler ve rahatça uyusunlar” buyurdu. Bu söz üzerine, ölüm derecesinde hasta olmasına rağmen, çocuk hemen gözünü açtı. Ağlayarak hareket etmeye başladı ve tamamen iyileşti. Sanki hiç hasta olmamış gibi idi. Sonra, Müceddîd-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî, oğlu Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm’a hitâb edip; “İnsanlar bu çocuğun yaşamasından ümidi kesmişler. Ben ise bu evlâdımı, iyileşmiş uzun ömürlü olarak yaşamış, yetişip kemâle gelmiş, sakalları beyazlamış, büyük bir velî olmuş, huzûrunda binlerce insan oturmuş, herkes bunun nûrundan istifâde ediyor görüyorum” buyurdular. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kendi sağlığında bir yaşından büyük olmayan bu torunu hakkında öyle yüksek işâret ve alâmetler bildirdi ki, hepsini yazmak imkânsızdır. Nitekim; “Senenin bereketi baharından belli olur” denilmiştir. O yüce zâtın ya’nî yüksek dedesinin eşsiz teveccüh ve nazarlarına kavuşup, çok büyük müjdelere mazhar oldu. Bundan sonra babası İmâm-ı Ma’sûm’un huzûrunda yetişti. Zâhirî ve bâtınî ilimlerin ve kalbe âit ince ma’rifetlerin tamâmını ondan öğrendi. İmâm-ı Ma’sûm hazretleri, bu yüksek oğluna, diğer talebeleri ve hattâ diğer oğulları arasında husûsen iltifât eder, onda bulunan yüksekliği bildiği için, onu daha çok severdi. Bu hâli bildirmek için birgün bu oğluna şöyle buyurdu: “Siz benim oğullarım arasında Eshâb-ı Kirâma benzersiniz. Ya’nî siz, babam Müceddîd-i elf-i sani’yi görmüş, zamanında bulunmuşsunuz. Diğerleri böyle değildir. Bu farkı az görme ki, Eshâb-ı Kirâmdan (aleyhimürrıdvân) biri, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sohbetinde bir defa bulunmakla öyle yüksek derecelere kavuşmuştur ki, Eshâb-ı Kirâmdan olmayan en büyük velî bile onların en aşağısının derecesine kavuşamadı. Bu velî zât ister Uveys-i Karnî olsun, ister Ömer-i Mervânî olsun (k.sirruhümâ).” Çünkü Müceddîd-i elf-i sânî’nin Peygamber efendimize olan bağlılığı son derece olduğundan, onun sohbeti, Resûl aleyhisselâmın yüksek sohbetinden pay almıştı. O’na benziyordu. Nitekim tam uyanın, uyduğu kimsenin bütün kemâlâtından nasîbi vardır. Yine İmâm-ı Muhammed Ma’sûm hazretleri, başka bir defasında şöyle buyurdu: “Melâike-i Kirâmın büyüklerinden, üstünlerinden bir melek-i mukarreb insan şekline girip yeryüzüne gelseydi, oğlum Muhammed Sibgatullah’ın şeklinde gelirdi.” Muhammed Sibgatullah hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki tahsilini ve evliyâlık yolundaki derecelerini tamamlayarak yetiştikten sonra, yüksek babasının emir ve işâretiyle talebe yetiştirmeğe başladı. En küçük kardeşleri olan Muhammed Sıddîk, babalarının şöyle buyurduğunu nakleder: “Oğlum Muhammed Sibgatullah’ın talebeleri ile kendi talebelerim arasında hiç fark görmüyorum. Diğer oğullarım böyle değildir. Vasıtalı veya vasıtasız olarak bir fark vardır.” Bu söz, hazret-i Kayyûm-i zaman’ın ma’nevî irtibât ve bağlılığının kemâlini, tam olduğunu göstermektedir. Babalarıyla arasında olan bu tam münâsebet, bağlılık diğerlerinde böyle değildir. Çünkü Kayyûm-i zaman da, babası gibi asâletten bir pay almıştır. Bunun için diğerleri arasında seçilmiş, mümtaz olmuş, farklı bir hâle gelmiştir. Bir Ramazân-ı şerîfde Muhammed Sibgatullah hazretleri, evlerinin bitişiğinde bulunan bir mescidde Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Hatim yaklaştığı sırada babasının bulunduğu yere gelerek, kalan sûreleri orada bitirdi. Maksadı hatmin bereketini, babası Urvet-ül-vüskâ’nın bereketi ile birleştirmek ve birçok ma’nevî hâllere sahip olmak, kavuşmak idi. Velhâsıl, arzu ettiği şekilde yaptı. Son birkaç sûreyi Urvet-ül-vüskâ’nın yanında okudu. Bunları dinlerken, mecliste olanların hepsi kendisinden geçti, nûr ve huzûra daldılar. Hatim bitince Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm hazretleri, Kayyûm-i zaman’a hitaben buyurdu ki: “Siz okurken öyle bir sırra muttali’ oldum ki, o sır anlatılacak gibi değil. “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği” sözüne uygundur. Örtülmesi, anlatılmaması îcâbeden sırlardan olduğunu söyleyebilirim. Parlaklığı yerin dibinden tâ Arş’a kadar uzanan pek süslü, çok kıymetli bir tacın sizin başınızda parladığını gördüm. Bunun, oğlum Muhammed Sibgatullah’ın (ya’nî senin) Kur’ân-ı kerîm okuması sebebiyle olduğu anlaşıldı...” Hâce Muhammed Sıddîk-ı Peşâverî, Urvet-ül-vüskâ İmâm-ı Muhammed Ma’sûm hazretlerinin en yüksek halîfelerinden idi. Bu zât şöyle anlatır: “Bir defasında mübârek hocamı ziyârete gitmiştim. Bu esnada hocamın bütün oğullarının takvâ ve vera’da anlatılamıyacak kadar ileride olduklarını, her birinin dînimizin emirlerine uygun amel etmekte, tasavvuf yolunda başkalarını yetiştirip ma’nevî olarak terbiye etmekte, ilim ve edeb âşıklarına rehberlik etmekte çok yüksek derecede bulunduklarını gördüm. Hepsinin Allahü teâlâya yakınlıklarının aynı olduğunu düşündüm. Bu esnada kalbime; “Acaba aralarında hiç fark var mıdır? Varsa hangisi daha yüksektir?” düşüncesi geldi. Ne kadar uğraştı isem de, bu düşünceden kurtulamadım. Bu düşünceyi aklımdan çıkaramıyordum. Bu hâli hocama arzetmeyi düşündüm. Nihâyet düşüncelerimi kendisine arzettim. Tebessüm eyledi ve; “Hâce! Bu manânın halli, siz Peşâver’e vardıktan bir gece sonra olacaktır” buyurdu. Bu fakîr birkaç gün sonra Serhend’den ayrılıp Peşâver yoluna koyuldum. Peşâver’e geldiğimde gayet sevinçli ve neş’eli idim. Zîrâ, o gece, yüksek üstadımın bereketi ile uzun zamandır süregelen ve beni rahatsız edip, kalbimi meşgûl eden bir suâlim cevaplandırılacaktı. Akşam oldu. Karanlık bastırdı. Ben heyecanla bekliyordum. Yatsı namazından sonra uyumuşum. Rü’yâmda Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) ziyâretle şereflendim. Dört halîfesi ile birlikte yanıma geldiler. Urvet-ül-vüskâ’yı da oğullarıyla birlikte, Resûl aleyhisselâm efendimizin huzûrlarında, büyük bir hürmet ve edeb ile ellerini bağlamış olarak beklediklerini gördüm. Bu esnada Resûlullah efendimiz, bu hizmetçisine hitâb ederek buyurdular ki: “Urvet-ül-vüskâ’nın oğullarının kendine nisbeti (bağlılığı), dört halîfenin bana olan nisbeti gibidir.” işâret parmaklarını halîfelerine doğru uzattılar ve sonra Ebû Bekr-i Sıddîk’ı ( radıyallahü anh ) göstererek; “Büyüğü-büyüktür” buyurdular. Hazret-i Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah, Urvet-ül-vüskâ’nın oğullarının en büyüğü idi. Böyle olunca talebelerinin ve halîfelerinin de en büyüğü idi. Ben bunu bizzat Resûlullah efendimizin işâret ve bildirmeleri ile anlamış oldum ve kalbimi meşgûl eden o düşünce ve suâlim cevaplanmış oldu.” Urvet-ül-vüskâ, bu yüksek oğlu hakkında buyurdu ki: “Kayyûm-i zaman’ın hâli, bağlılığının çokluğundan, kendisine bağlananların fazlalığından, arayanların, sevenlerinin ziyâdeliğinden öyle oldu ki, dünyâ ve içindekileri geride bıraktı. Yalnız âhırete çalışmağa ve yalnız hakiki matlûba gönlünü vermeye öyle daldı ki, evliyânın çoğu buna kavuşamamıştır. Evliyânın çoklarının derecesi ile onun derecesi arasında hayli mesafe vardır. Yine Urvet-ül-vüskâ hazretleri, vefâtına yakın zamanda da Kayyûm-i zaman’ın hâlini şöyle medhetmiştir: “Sizin emsalsiz hâliniz, dâima makbûlümüz ve mahbûbumuzdur. Ya’nî kabûlümüz ve sevdiğimizdir. Gevşeme ve değişme, bu emsalsiz hâlinize yol bulamaz.” Kayyûm-i zaman Muhammed Sıbgatullah hazretleri, hâllerini çok gizlerdi. Evliyâlık yolunda üstün makamlara, çok yüksek derecelere ulaşmış olduğu hâlde, bunları izhâr etmeyi, açığa çıkarmayı istemezdi. Hattâ talebelerinden ba’zıları; “Efendimiz! Bu kadar sırlar ve varidat ya’nî ma’nevî hâller içerisinde bulunduğunuz hâlde, bunları bu kadar örtmenizdeki, gizlemenizdeki sebep nedir?” diye arzettiler. Cevâbında buyurdu ki: “Söylenmesi ve yazılması doğru ve lâzım olanlar, hazret-i Müceddîd-i elf-i sânî ve Urvet-ül-vüskâ (yüksek dedem ve babam) tarafından söylenmiş ve yazılmışlardır. Bu zamanda onların söyleyip yazdıklarından daha iyi söz söyleyecek kimse yoktur.” Hâllerini o kadar gizler ve bu husûsta o kadar titiz davranırdı ki, yüksek hâllere kavuştuğunu kendisine müjdeleyen babasının mektûplarını kimseye göstermez ve kimsenin bilmesini istemezdi. Urvet-ül-vüskâ’nın Mektûbât’ında, onun adına yazılmış olan mektûplar, kendisine varmadan evvel kopyesi alınan mektûplardır. Yoksa kendisine ulaşan mektûpları, o mektûplarda kendisi için yer alan yüksek müjdeleri açıklamamıştır. Hâllerini bu kadar sakladığı ve bu kadar örttüğü hâlde, yine de kendisinden görülen kerâmet ve tasarruflar, Müceddid’in (ya’nî mübârek dedesinin) yolunda kimsede görülmemiştir. Urvet-ül-vüskâ İmâm-ı Ma’sûm hazretleri, büyük oğlu Kayyûm-i zaman için, hattâ bütün oğulları için çok müjdeler verdi. Bir defasında buyurdu ki: “Oğullarımın hepsi Muhammedi meşrebdirler. Hepsi de mahbûbiyyet makamı ile tebrik edilip, müjdelenirler. Burada da Kayyûm-i zaman’ın husûsî durumu ve asâleti vardır. Kayyûm-i zaman derecesinde olabilmek için ise asâlet muhakkak lâzımdır. Bunun için diğer kardeşleri arasında mümtazdır, seçilmiştir. Kayyûmiyyet sıfatına sahip olması sebebiyle diğerlerinden ayrıldı. Onlardan farklı ve çok yüksek olmak üzere başka sırlara ve hâllere kavuştu.” İmâm-ı Muhammed Ma’sûm’un altı oğlu vardı. Hepsi de babalarına uymakta en yüksek derecede idiler. İttibâ’ ya’nî uyma derecelerinden hiçbirinde ondan ayrılmamışlardır. Tam uyanın, uyduğu zâtın bütün üstünlüklerinden büyük payı olur. Kayyûmiyyet makamı da babalarına mahsûs bir makam idi. Oğullarının her biri de tam uymaları sebebiyle böylece kayyûmluk kemâlâtına, yüksekliklerine kavuşmuşlar ve bunu kendilerinde müşâhede eylemişlerdir. Bunun için hepsini kayyûm bilmek ve söylemek lâzımdır. Ama asâleten bu kayyûmluk makamı, delîller, işâretler ve müjdelerle Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah’a mahsûstur. Hazret-i Kayyûm-i zaman’ın gündüz ve gecedeki bütün amelleri tamamen sünnete, ya’nî dînimizin her emrine tam uygun idi. Bir sünneti yerine getirememek endişesi, gözünde gönlünde dağ gibi görünürdü. Yemekte, içmekte, oturmakta, kalkmakta, seferde (yolculuk hâlinde), hazerde (ikâmet hâlinde), giyinmede, her zaman okunması îcâbeden duâlarda ve diğer duâlarda, dil ile ve kalb ile yapılan zikrlerde, oruç, namaz, hac, umre, zekât, güzel ahlâk, ihsân, tevekkül, hilm (yumuşaklık), ilim, cömertlik, iyilik yapmak, sabır, tahammül ve diğer güzel huylarda pek ileride idi. Bu güzel huyların îcâblarını yerine getirmekte o kadar dikkatli idi ki, kıl ucu kadar gevşeklik ve ayrılık kat’iyyen görülmezdi. Gündüz ve gece yaptıklarından, inceden inceye kendini hesaba çekerdi. İhlâs ile ibâdet etmekte ve her edebe riâyet etmekte pek ileride idi. Bununla beraber niyetlerini ve amellerini, kâmil olmaktan uzak, ayıblı ve kusurlu görürdü. Bunun için pişman olur, istiğfar ederdi. Hiçbir zaman iyi bir amel yapabildiğini düşünmez, kendini ve amellerini çok kusurlu görürdü. Bu sebepledir ki, dâima mahzûn ve üzüntülü dururdu. “Amel et ve istiğfar et” kelâmını kendine düstur edinmişti. Dînimizin emirlerine uygun görünmeyen keşf ve kerâmetlere kıymet vermez, i’tibâr etmezdi. Kayyûm-i zaman hazretleri, zamanının irşâd kutbu ve kayyûmu olduğu gibi, evliyâlık yolunda çok üstün derece ve makam olan Gavsıyyet ve Ferdiyyet makamlarının da sahibi idi. Gavsiyyet makamı, kendisine, cinlerin ve insanların üstadı, Gavs-üs-sekaleyn Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî tarafından ma’nevî bir şekilde ihsân edilmiş idi. Mübârek yüzünde öyle bir nûr vardı ki, güzel yüzünü bir kat daha güzelleştiriyor ve yüzüne bakanlara, lisân-ı hâl ile; “Bu görünen, insanlar gibi insan değil, bir güzel melektir” dedirtiyordu. Kayyûm-i zaman hazretleri, ömrünün sonlarına doğru Kur’ân-ı kerîmi çok yavaş sesle okurdu. Kendisine çok bağlı olan talebelerinden biri, müsâid bir vakitte; “Böyle düşük sesle okumanızın hikmeti nedir?” diye arzetti. Bir müddet sustu ve sonra; “Hazret-i Urvet-ül-vüskâ (ya’nî babam) ömrünün sonuna doğru böyle okurdu” buyurdu. Başka bir defasında talebelerinden birisi yine bu husûsun sebebini suâl ettiğinde cevaben buyurdu ki: “Okurken bütün mevcûdat beraber okuyorlar ve bu fakiri yüksek sesle okumaya bırakmıyorlar.” Kayyûm-i zaman’ın yakın talebelerinden Mirzâ Muhammed Kâbilî’nin (rahmetullahi aleyh) hanımı vefât etmişti. Kayyûm-i zaman, ta’ziye (başsağlığı) için Mirzâ’nın evine gitti. Mirzâ Muhammed, hanımının Kayyûm-i zaman’a olan muhabbet ve bağlılığının fazlalığından bahsetti ve; “Eğer kabûl buyurursanız ve zahmet olmazsa, kabri hemen şuracıktadır. Beraber gitsek çok memnun olurdum” diye arzetti. O da kabûl edip kabri ziyâret ettiler. Kayyûm-i zaman o hanımın mağfiret olunması için duâ etti. Sonra murâkabeye daldı. Duâ ve murâkabe esnasında yüzünde bir ferahlık ve neş’e göründü. Ziyâretten sonra beraberce dönerlerken, Mirzâ; “Efendim, duâ re murâkabe esnasında mübârek yüzünüzde neş’e ve sevinç alâmetleri gördüm. Acaba hikmeti neydi?” diye suâl etti. Kayyûm-i zaman hazretleri bura cevap olarak buyurdu ki: “O esnada bana ilham olundu ve hattâ söyleyen sesi duydum. Şöyle buyuruluyordu: “Seni ve kıyâmete kadar vasıtalı ve vasıtasız olarak seni tevessül edenleri (seni vâsıta ederek bana yalvaranları) mağfiret eyledim. Bu hanım da onlardandır.” Allahü teâlânın nihâyetsiz inâyetinin (ihsânının) bu fakire geldiğini gördüm ve bu hanımın, umûmun yanında husûsî olarak zikredildiğini duydum. Bunun için Allahü teâlâya çok şükreyledim. Yüzümdeki neş’e ve sevinç alâmeti bu sebeple idi.” Daha evvel, bu ilhama İmâm-ı Rabbânî ve oğlu İmâm-ı Ma’sûm kavuşmuşlar idi. Onlardan sonra bu oğulları da bu ilhamla şereflendi. Eşsiz dedesi ve yüksek babası, bu ihsânı bu evlâtlarına da ihsân eylediler. Onları tevessül edenlere ve yüksek yollarında bulunanlara müjdeler olsun. Muhammed Sibgatullah hazretleri, bir sefere çıktığında yolda hastalandı, bir eli de kırıldı. Yol üzerinde bir eve misâfir oldu. O evin avlusunda hurma ağaçları vardı ve o ağaçların altında oturuluyordu. Kayyûm-i zaman sandalyede değil yerde oturdu. Herkes istirahate çekildikten sonra o, rahatsızlığından ve kolunun kırık olmasından bütün gece uyumadı. Yere düşen hurmaları ve hurma yapraklarını hürmetle alıp edeble yüksekçe bir yere koydu. Sabah olunca ev sahibi onun uyumadığını, yere düşen hurma ve hurma yapraklarını toplamakla ve yüksek bir yere koymakla meşgûl olduğunu, görünce bu hâlinin sebebini sordu. Ona cevaben buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfte; “Halanız olan hurmaya saygı gösteriniz. Çünkü bu ağaç Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır” buyuruldu. Emre uyarak hurmayı azîz tutmak, ona saygılı olmak îcâbediyor.” Muhammed Sibgatullah’ın (rahmetullahi aleyh) takvâ ve edebde bu kadar ileride olduğuna dâir başka misâller pekçoktur. Bu takvâsı sebebiyle, Allahü teâlâ onun mübârek varlığını Kayyûm-i zaman eyledi. Âlemin ve âlemde bulunanların kıyâmlarını (ayakta durmalarını, varlıklarını devam ettirmelerini) ona havale etti. Allahü teâlâ dedesine ve babasına mahsûs olan Kayyûmluk makamını diğer kardeşleri arasında ona ihsân etti. Umdet-ül-makâmât kitabının sahibi olan Hâce Muhammed Fadlullah, Muhammed Sibgatullah’ın torunu olan Gulâm Muhammed Ma’sûm’un torununun torunudur. Kitabında diyor ki: “Allahü teâlâya hamdolsun ki, beni onu sevenlerden ve evlâdından eyledi. Kuvvetli ümidim ve büyük ricam; Allahü teâlânın beni, zâhiren onun soyundan getirdiği gibi, kalbe âit hâllerinden de tam pay ihsân etmesidir. O, duâları kabûl edicidir.” Daha yaşı çok genç iken, babası İmâm-ı Ma’sûm hacca gidiyordu. Yanlarında talebelerinden bir kısmı ile Muhammed Sibgatullah da vardı. Muhammed Sibgatullah’ın yaşı çok genç olduğu için, kâfilede bulunanların ekmek ve su ihtiyâçlarını te’min etmek vazîfesi ona verilmişti. Birgün diğer hizmetçilerin başı, Muhammed Sibgatullah’a gelerek arzetti ki: “Etrâfta çalı, çırpı, odun görünmüyor. Hamur hazır, fakat ateş olmadığı için pişirip ekmek yapamıyoruz. Hamur olduğu gibi duruyor. Arkadaşların ise yemek zamanı yaklaşıyor. Bu duruma bir çâre bulunuz.” Bu söz üzerine Muhammed Sibgatullah; “Hamuru buraya getirin” buyurdu. Hamuru getirdiler. Hamuru eline aldı. “Kimse gelmesin. Ben şu tümseğin arkasında pişirip getireyim” dedi ve gitti. Hemen başını açtı. Bir parça hamur alıp başına koydu. Çabucak pişiverdi. Böylece bütün hamuru ekmek yapıyordu. Arkadaşlarından biri, gideyim bakayım, ekmeği ne ile pişiriyor deyip, yanına geldi. Vaziyeti gördü. O da başını kapadı ve hâlini örtmek istedi. Az bir hamur kalmıştı. Ekmeklerle ve az hamurla babasının yanına gelip; “Odun kâfi gelmedi, hepsini pişiremedim, efendim” deyince, kerâmetler hazînesi yüksek babası tebessüm ederek; “Şu arkadaş gelmeseydi, odun yetişecekti değil mi?” buyurdu. Mirzâ Muhammed Efdal Kâbilî şöyle anlatır: “Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah, Kabil’de bulunduğu günlerin birinde, oğullarına haber vermesi için bir hizmetçiyi Serhend’e gönderdi. Gidecek olan hizmetçi, kendisinden yol parası istedi. O sırada Muhammed Sibgatullah’ın elinde bir kerpiç bulunuyordu. Kerpici hizmetçiye verdi. Kerpiç bir anda altın oluverdi. Orada bulunan; Mir Zarif, Mir Gulâm Hüseyn, Mirzâ Muhammed Mes’ûd ve daha birçok zât bu hâdiseye şâhid olduk. Hizmetçi, elinde bulunan altını paraya çevirmek istiyordu. Orada olanlar bu altını satın almakta tereddüt ettiler. Fakat, Mîr Gulâm Hüseyn hepimizden atîk davrandı ve altını hizmetçiden satın alıp, teberrüken sakladı.” Hazret-i Kayyûm-i zaman’ın hizmetçilerinden biri yolculuğa çıkmıştı. Yolculuk esnasında yol arkadaşlarını kaybetti. Yolunu şaşırıp bir dağ başına geldi. Orası hiç bilmediği, tanımadığı bir yerdi. Her taraf öyle yeşil, öyle güzel idi ki, sanki hazân rüzgârları bu yapraklara hiç dokunmamıştı. Burada dört mevsim birleşmiş, hepsi bahar gibi olmuştu. Rengârenk güller, boy boy sünbüller, deste deste, demet demet açmış, her taraf güzelliklerle donanmış, boş bir yer kalmamıştı. O talebe orada kalıp, uzun zaman oranın Cennet bahçesi misâli gönül açıcı güzelliklerinin seyrine daldı. Bir müddet sonra, yolunu kaybettiğini, buraya yanlışlıkla geldiğini hatırladı. Üstelik etrâfta hiç insan görünmüyordu. Bir insan ile karşılaşır konuşurum ümidiyle etrâfta dolaşmaya başladı. İnsan bulunduğuna dâir bir işâret bulunmadığı gibi, hep de vahşî Hayvanlar ve yırtıcı kuşlar ile karşılaşıyordu. Vücûdunda bir ürperti meydana geldi. İyice korkmaya başladı. Her tarafı iyice aradı. Ama kimseyi bulamayınca, ümidi iyice azaldı. Korkusu da iyice şiddetlendi. Artık o güzel bahçeyi, canını almak isteyen bir belâ gibi görüyordu. Bu sırada gönüllerin sultânı olan hocası Kayyûm-i zaman’ı hatırladı. Kalbi ile ondan yardım ve imdâd istedi. Tam o anda hocasını karşısında buldu. Kayyûm-i zaman orada, bu talebesine; “Gözlerini kapat!” diye emretti. O da kapattı. Bir anda kulağına kâfile arkadaşlarının sesleri gelmeye başladı. Gözlerini açtığında kâfilenin yanında idi ve kendisini oraya getiren hocası da ortada yoktu. Allahü teâlânın izni ve hocasının kerâmeti ile bir anda oraya geldiğini anladı. Kayyûm-i zaman, Emk beldesinde, o memleketin kadısının evinde misâfir olarak bulunuyordu. O sırada kadı evde yoktu. Ramazân-ı şerîf ayı idi. Teravih namazı kılıyorlardı. Aniden şehirde bir gürültü ve büyük bir karışıklık meydana geldi. Bu karışıldık ve kavga sesleri, şehrin kadısının evine ya’nî Kayyûm-i zaman’ın bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Bin kişi kadar olduğu tahmin edilen kalabalığın, Emk kadısının evini yağma etmeye geldikleri anlaşıldı. Kadının ailesi ve yakınları bu hâli haber alınca, çok korkup üzüldüler ve ağlamaya başladılar. Bu kalabalık eve yaklaştıklarında durakladılar ve gerilemeye başladılar. Birbirine girdiler. Birçoğunun başının kesildiği görüldü. O memleketi terkedip gidinceye kadar karışık hâlleri devam etti. Ortalık yatışınca onlara bu gerilemelerinin ve hezimetlerinin sebebi sorulduğunda, dediler ki: “Kadının evine yaklaştığımızda, beyaz sakallı, heybetli bir zât gördük. Elinde öyle bir kılıç vardı ki, kime sallasa başını gövdesinden ayırıyordu. Bu hâli görünce can korkusundan geri çekildik. Çoğumuz da o keskin kılıçtan kurtulamayıp telef oldu. Kılıç sallayan zâtı iyice ta’rîf ettiklerinde, Kayyûm-i zaman’ı gördükleri anlaşıldı. Hâlbuki, kendisi o sırada, bütün düşüncelerden arınmış olarak namaz kılıyordu. Onun bu kerâmeti, o memlekette ve havâlisinde en çok anlatılan kerâmetidir. Muhammed Sibgatullah hazretlerinin talebelerinin ve halîfelerinin önde gelenlerinden ma’rifetler sahibi Sûfî Muhammed Refi’ı Kâbilî şöyle anlatır: “Bir deniz yolculuğunda idim. Bir ara denize düştüm. Boğulacak hâle gelmiştim. O sırada hocamı hatırladım. Kendisinden yardım istedim. Tam o anda Kayyûm-i zaman hazretlerinin mübârek elini gördüm. Beni tuttu. Sahile çıkardı ve sonra kayboldu. Normal olarak, bulunduğu yer ile aramızdaki mesafe çok fazla idi. Kerâmet olarak hâlimi anladı ve beni kurtardı.” Sûfî Abdüllatîf isminde bir zât şöyle anlatır: “Kayyûm-i zaman hazretleri Kabil’e teşrîf etmişti. Huşti köprüsünün yanında, Mirzâ Muhammed Âdil ismindeki bir zâtın evinde kalıyordu. Ayaklarında nikris denilen rahatsızlık vardı. Bu sebeble doktorlar soğuk su içmesini yasaklamışlardı. Bu yüzden yanında bulunanlar kendisine buzlu su getirmezlerdi. Kayyûm-i zaman (r.aleyh) birgün bu fakire buyurdu ki: “Ba’zı pınarlar vardır ki, suyu kardan daha soğuk olur. Bu yakınlarda böyle bir pınar biliyor musun?” “Buralarda öyle bir pınar yoktur efendim” diye arzettim. “Görmeden cevap vermeyin, kalkın, arayın” buyurdu. Bu yakınlarda böyle bir pınarın bulunmadığını bildiğim hâlde emirlerine uyarak talebelerinden bir kısmı ile çıktık. Daha kapıdan çıkar çıkmaz bir pınar göründü. Duvarın dibinde su kaynıyordu. Oraya yaklaştığımda öyle bir su gördüm ki, hakkında; “Sütten daha beyaz, baldan daha tatlı ve kardan daha soğuk” sözü söylenebilirdi. Bu duruma oradan gelip geçenler de şaşırdı. Önce o sudan ben içtim. Sonra kabı doldurup huzûruna getirdim. Buralarda böyle bir suyun bulunmadığını, bu hâlin, kendilerinin tasarruf ve himmetleriyle olduğunu arzettim. Sevindi ve Allahü teâlâya şükreyledi. O pınara, “Nûr pınarı” ismini verdi. O pınar, o güzel haliyle epey müddet durdu.” Kayyûm-i zaman hazretlerini sevenlerden bir zât ağır bir hastalığa yakalanmış idi. Bir akşam şifâya kavuşabilmek niyetiyle duâ istemek üzere onun huzûruna geldi. Kayyûm-i zaman o sırada yemek yiyordu. Hasta içeri girdiği zaman daha bir şey söylemeden, Kayyûm-i zaman ona; “Bu yemeklerin hangisinden yemek istersin?” dedi. O da; “Hepsinden yemek isterim. Hepsini seviyorum. Ama ne yapayım ki, perhiz ediyorum” dedi. O hastayı muayene edip, ilâç veren doktor da Kayyûm-i zaman’ın sevdiklerinden idi ve o sırada orada bulunuyordu. Kayyûm-i zaman, doktora dönerek; “Bu yemekler ona zarar verir mi?” dedi. Doktor, “Efendim, tıb bilgimize göre, bu yemekler bu hastaya zehir gibi gelir. Ya’nî hastayı zehirler, öldürür” diye arzetti. Bunun üzerine hastaya dönüp; “Bu yemeklerden yeyiniz. Sizin şifânız bunlardadır” buyurdu. Hasta da tam bir iştah ile ve hocasının sözüne sığınarak o çeşit çeşit yemeklerden doyuncaya kadar yedi ve Allahü teâlânın izni ile hemen orada sıhhate kavuştu. Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerinden hilâfet almakla şereflenenlerden Hâfız Ciyû diye tanınmış Hâfız Nizâm-ı Kâbilî şöyle anlatır: “Bir zamanlar hasta idim. Şiddetli sıtma hastalığına yakalanmıştım. Mübârek hocam beni ziyârete geldi. Oğlum, hocama ikram için üzüm ve kavun getirip, önüne koydu. O sırada beni muayene edip hastalığımla alâkalanan doktor da yanımda idi. Kayyûm-i zaman doktora; “Bu yemişler, Hâfız Ciyû için nasıldır?” diye sordu. Doktor; “Çok zararlıdır efendim. Zehirlenme yapar” dedi. Hocam, kendi eliyle birkaç dilim kavun ve bir iki salkım üzüm ayırarak bana verdi. Doktor hayretle bakıyor, müdâhele de edemiyordu. Hocam onları verdikten sonra; “Hâfız! Allahü teâlâ zehiri ilâç yapmaya kâdirdir. Yiyiniz!” buyurdu. Verilen şeyleri şifâ niyeti ile yedim. Daha yer yemez hastalığımdan eser kalmadı. Bu hâl hocamın tasarruf ve himmeti ile olmuş ve orada bulunanlar da buna şâhid olmuşlardı.” Bir zamanlar Hindistan’da büyük bir kıtlık vâki oldu ve uzun zaman devam etti. Aynı zamanda veba salgını da başgösterdi. Birçok kimse duâ etmesi için huzûruna gelip; “Bu belâ ne zaman geçecektir. Bu kıtlık ve bu veba salgınından insanlar ne zaman kurtulacaktır?” diye arzettiler. “Sabrediniz!” buyurdu. Her ne zaman gökte bir bulut görülse, insanlar Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelirler; “Havada bir başkalık var. Acaba yağmur yağacak mı ki?” derler, onun ağzından bir cevap beklerlerdi. Bunlara cevap olarak ba’zan; “Bu bulut yağmur vermeden geçer” der, ba’zan da; “Bu bulutta yağmur yok” derdi. Birgün buyurdu ki: “Bakınız! Gökyüzünde bir bulut görülüyor,” Oradakiler baktılar ve önceki bulutlara göre bunda da yağmur yok zannettiler. Buyurdu ki: “Bu, her tarafı yağmur ile dolduracak bir buluttur.” Böyle derdemez o bulut büyüdü, büyüdü, her tarafa yayıldı. Gök gürültüsünün ardından rüzgâr ile birlikte şimşek çakmaya ve gayet şiddetli yağmur yağmaya başladı. Üç gün üç gece öyle devam eti. Yağmur, Hindistan’ın her tarafına aynı şekilde yağdı. Allahü teâlânın ihsânı ve bu yağmur sebebi ile, kıtlık ve veba kalmadı. Sanki Hindistan yeni baştan tazelenmiş gibi oldu. Kayyûm-i zaman hazretlerinin kıymetli oğlu Meyan Şeyh Ehlullah, sıtma hastalığına yakalanmıştı. Bir sene geçtiği hâlde, iyileşemedi. Doktorlar bir çâre bulamayacaklarını i’tirâf ettiler. Bu hastalık devam ederken, bir gün Kayyûm-i zaman talebelerine buyurdu ki: “Oğlum Şeyh Ehlullah’ın hastalığı çok uzadı. Çok zayıf düştü. Hastalığı gittikçe de artıyor. Hastalığı kendime çekmem ve bundan sonraki ağrılarını benim yüklenmem îcâb ediyor.” Bunu söyler söylemez oğlu tam sıhhate kavuştu. Kendisi ise iki sene kadar bu sıtma hastalığından hasta yattı. Sonra kendisi de iyileşti. Rivâyet edilir ki, bir bedbaht kimse, Kayyûm-i zaman hazretlerinin talebelerinden iken ayrılıp, başka yerlere gitti. Kayyûm-i zaman’a, bu talebesinin kendisinden ayrılıp başka yere, başka yola gittiği haber verilince; “Bizden ne götürdü? Ne yaptıysa kendine yaptı” buyurdu. Hakîkaten o ayrılıp giden kimse hemen aklını kaçırdı. Eline kelepçe vurup hapishâneye attılar. O zavallı kimse, helak ve perişan oldu. Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretleri zamanında, Hüsrev Bek isminde hırsızlık ve dolandırıcılıkta meşhûr olmuş bir kimse vardı. Bu, güçlü kuvvetli olup, çok cesur ve yiğit idi. Hırsızlık ve yankesicilikte zamanın meşhûru idi. Bulunduğu yerin civarında bulunan köylerde tek bir ev yoktu ki, onun eziyet ve cefâsından kurtulmuş olsun. Oralarda ulaşmadığı yer yoktu. Bir ara Kayyûm-i zaman hazretleri Meyve Hâtun isimli bir köye gitmişti. Bu meşhûr Hüsrev Bek de orada idi ve Kayyûm-i zaman’ın ziyâretine gitti. Birkaç gün sohbette bulundu. Geceleri, arkadaşları ile beraber Ya’kûb Türkmân köyünde kalırdı. O günlerde köyün yakınındaki kervansaraya büyük bir kervan gelmişti. Kervanda, Belh şehrinin büyük tüccârları vardı. Bu meşhûr hırsız, kervanın kervansaraya geldiğini haber alınca ve bilhassa kervandaki tüccârların mallarının çokluğunu ve bu arada çok kıymetli bir atın da bulunduğunu öğrenince, gece arkadaşları ile beraber kervansaraya doğru yola çıktılar. Kervansaray gayet muhkem idi. Hırsızların reîsi olan Hüsrev Bek kimseye sezdirmeden kervansaraya girdi. Arkadaşlarını da dışarıda bıraktı. Kendisi ise doğruca o çok kıymetli atın bulunduğu yere gitti. Atı çözecekken at kişnedi. Kişnemeyi duyan atın sahibi kalkıp atın yanına geldi. Hırsız da yakalanmamak için, görünmeyecek şekilde kendini yere attı. O kuytu yerde gizlenirken atın dizgininin daha sağlam olması için sahibi bir çivi daha çakdı. Çaktığı çivi hırsızın eline geldi. Hırsız bütün ızdırâbına rağmen yakalanmamak için sesini çıkarmadı. Böylece eli duvara mıhlanmış olan hırsız için, artık kaçıp kurtulmak ihtimâli de kalmamıştı. Orada sabaha kadar çok büyük sıkıntılar çekti. Buna rağmen, bağırmıyor, soğukkanlılığını muhafaza etmeye çalışıyordu. Fakat çok daralmıştı. Yaptığı işin kötülüğünü anladı. Adetâ, kendi kendinden nefret etmeye başladı.” Bu belâdan kurtulursam ertesi gün Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gideceğim. Tövbe edip talebelerinden olacağım” diye düşündü. Tam bir acizlik içinde ve büyük bir samimiyetle böyle düşündüğü için, o anda Kayyûm-i zaman’ı yanında gördü. Kayyûm-i zaman o çiviyi çıkardı. “Hadi git. Seni kurtardık” dedi ve gözden kayboldu: Hüsrev Bek büyük bir ferahlık hissetti ve kervansaraya girdiği yerden dışarı çıktı. Arkadaşları ise hâlâ onu bekliyorlardı. Arkadaşlarına başından geçenleri anlatan Hüsrev Bek; “Ben Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gidip hırsızlıktan tövbe edeceğim ve kabûl buyurursa talebeleri arasına gireceğim” dedi. Arkadaşları da; “Hırsızlıkta bizim reîsimiz olduğun gibi, tövbede de reîsimiz olursun” diyerek hepsi tövbe ettiklerini bildirdiler. Böylece bu hırsızların başı olan Hüsrev Bek ve bütün arkadaşları Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelip tövbe ettiler. Onun muhlis talebelerinden oldular. O ana kadar çaldıkları malları mümkün olduğu kadar yerlerine sahiplerine ulaştırdılar, yahut helâllaştılar. Bundan sonra bu büyükler yolunda ilerlemeye başlayıp, kısa zamanda yüksek dereceler, kemâl mertebeler elde eden Hüsrev Bek, hocası Kayyûm-i zaman hazretlerinden hilâfet ve icâzet aldı. Hocası ona; “Fakîrullah” ismini verdi. Çok gayret gösterdi. Birçok kimse onun vesilesiyle bu büyükler yoluna girdi. O diyarda bulunan insanlar, zamanımıza kadar onun menkıbe ve faziletlerini anlatmaktadırlar. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Câhiliye zamanında seçkin olanlarınız, İslâmda da seçkinleriniz olur” buyurulmuştur. Kayyûm-i zaman hazretlerinin muhlis talebelerinden olan Gülendâm isimli bir zât şöyle anlatır: “Şeytan bana çok musallat olur, lüzumsuz hayal ve düşüncelerle beni meşgûl eder, kötü işler yapmam için bana yol gösterirdi. Bir gece bu düşüncelere dalmış iken, kalbime; “Sen Kayyûm-i zaman’ın yüksek kapısına ulaşanlardansın. Ne için hâlini o dergâhta hizmet görenlere açmıyorsun. Açarsan bu belâdan kurtulursun” diye bir ses geldi. Bir gece teheccüd namazı vaktinde hocamı yalnız bulup, hâlimi arzeyledim. “Şeytan, sizden ümidini kesti” buyurdu. O günden bu güne kadar seneler geçti de bir daha bana musallat olmadı. Hiçbir şekilde, hiçbir işime karışmadı. Hattâ o zamandan beri ihtilâm bile olmadım.” Rivâyet edilir ki, Serhend’den ayrı bir şehirde, Kayyûm-i zaman’ın çok sevdiği kıymetli bir talebesi vardı. Bu talebe hocasına olan muhabbet ve bağlılığı sebebiyle, memleketinden ayrılıp Serhend’e gelerek yerleşti. Çoluk-çocuğunu da getirdi. Böylece hocasına daha yakın oldu. Onun mübârek kalbinden feyz aldı. Çok kimseye nasîb olmayan yüksek nisbete kavuştu. Birgün bir talebenin hanımı şiddetli bir hastalığa tutuldu. Ölmek üzere idi. Talebe, Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelip, bu hastanın şifâ bulması için duâ buyurmasını arzetti. Kayyûm-i zaman buyurdu ki: “Hiç üzülme! Hastalığı geçecek, sıhhate kavuşacaktır.” Talebe sevinip hastasının yanına döndü. Fakat bir müddet sonra hastanın durumu ağırlaştı. Artık ümîd kesilmişti. Bir gece can vermek üzere idi. Rûhunu can alıcı meleğe teslim edip, gözleri, elleri ve ayakları ölülerdeki gibi oldu. Bu hâli gören o talebe, üzülerek, ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve hastasının Hakkın rahmetine kavuştuğunu söyleyip; “Mağfireti için duâ buyurunuz efendim” dedi. O sırada Kayyûm-i zaman hazretleri teheccüd namazı için kalkmıştı. Bu talebesine buyurdu ki: “O hasta ölmemiştir.” Talebe; “Efendim. Elleri ve ayakları düz ve hareketsiz duruyor. Gözleri de kapandı. Vefât ettiğini iyice anladıktan sonra huzûrunuza geldim” dedi. Kayyûm-i zaman yine; “Mümkün değil ölmemiştir” dedi ve yiyecek bir şeyler verip; “Gidin. Ne yapıp yapın. Ağzını açın ve bu yemeği ağzına koyun. Yaşadığından hiç şüphe etmeyin” buyurdu. O talebe şaşkın bir vaziyette bildirileni yapmak üzere evine döndü. Hastanın yatağının yanına geldi. Ağzını zorla açtı. Hocasından getirdiği yiyecek şeylerden ağzına koydu. Daha ağzına koyar-koymaz, yemek o hanımın ağzında oynamaya, hareket etmeye başladı. Yemeği yuttu ve o ölü hâli geçip yaşama emareleri görülmeye başladı. Birden tam sıhhate kavuştu ve aç olduğunu bildirip çorba istedi. Kayyûm-i zaman’ın bu kerâmet ve tasarrufu sebebiyle çok kimsenin onun yüksekliğine olan i’tikâdları ve ona bağlılıkları arttı. Birçok kimsenin dilinde; “Kayyûm-i zaman hazretleri, Allahü teâlânın izni ile ölüleri diriltiyor. Allahü teâlâ ona bu kerâmeti ihsân etti” sözleri dolaşmaya başladı, Îsâ aleyhisselâm da Allahü teâlânın izniyle ölüleri diriltirdi. Nitekim hadîs-i şerîfde; “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâil’in peygamberleri gibidir” buyurulmuştur. Kayyûm-i zaman’ın talebelerinden birisi huzûruna gelip; “Efendim! Bizim bahçede bir ağaç var. Meyve vermiyor” diye arzetti. O talebeye buyurdu ki: “Asamı (bastonumu) al. O ağacın gövdesine dokundur. İnşâallahü teâlâ meyve vereceğini ümîd ediyorum. Hem de çok lezzetli meyveler verecektir.” O talebe diyor ki: “Asayı alıp ağaca dokundurdum. Allahü teâlâ hocamın o asasının bereketi ile o ağaca o kadar meyve ihsân etti ki, bütün şehirde darb-ı mesel hâlini aldı. Herkes ondan bahseder oldu. Kayyûm-i zaman’ın halîfelerinden Sûfî Abdüllatîf-i Kâbilî şöyle anlatır: “Üstadım Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerini çok görmek istiyordum. Birgün bu arzum şiddetlendi. Kalbim yanıyor, yerimde duramıyordum. Ben Kabil’de, o ise, irşâd diyarı olan mübârek Serhend şehrinde idi. Yüksek babası Urvet-ül-vüskâ, Hâce Muhammed Hanîf-i Kâbilî’nin da’veti üzerine bir anda Serhend’den Kabil’e gelip, yine bir anda geri dönmüştü. Birden aklıma bu hâdise geldi. Hocam Muhammed Sibgatullah ki her husûsta babasına uymuştu ve onun kemâlâtına kavuşmuştu. O hâlde Allahü teâlânın izni ile o da bir anda gelebilirdi. Bu zavallı âşığı mübârek yüzü ile şereflendirir ve bu arzu ateşime bir çâre bulurdu. Bu lütuf onun kerîmliğinden, iyilik ve ihsânından beklenir, ümîd olunur diye düşündüm. Bu düşünceler içinde çarşıya doğru gidiyordum. Aniden, karşımdan bana doğru yaklaştığını ve yüz yüze geldiğimizi gördüm. Hemen ellerine kapandım. Bir müddet beraber kaldık. Daha sonra gözümden kayboluverdi. Beyt: “Baba nûr, oğul nur” sözü meşhûrdur, Bunun için derler “Nûrun alâ nur”. Kayyûm-i zaman hazretlerinin talebelerinden birinin, devamlı kız çocuğu oluyordu. Hiç erkek çocuğu yoktu. Erkek çocuğu olmasını da çok istiyordu. Bunun için hocası Kayyûm-i zaman’a gelerek hâlini arzetti ve; “Eğer hazretiniz bana duâ buyurursanız, Allahü teâlâ duânız bereketiyle fakire bir erkek çocuk verir” dedi. O da duâ edip; “İnşâallah bu seferki çocuğunuz erkek olacaktır” buyurdu. Hakîkaten buyurduğu gibi oldu ve o talebenin bir erkek çocuğu doğdu. Ma’den-i cevâhir kitabında anlatıldığına göre, Kayyûm-i zaman zamanında evliyâlık yolunda bulunmak arzusunda olan bir kimse, bu yüksek Müceddidiyye yoluna girmeden evvel, Kübreviyye yoluna girmişti. Fakat, kalbinde hiçbir açılma olmadı. Bir ilerleme hissetmedi. Kendi kendine; “Acaba bu büyük devlet, geçmiş büyük velîlere mi mahsûs idi de, şimdi netice vermiyor. Anka kuşu gibi ele geçmez oldu” diye düşündü. Bu kararsız hâlde iken evliyânın tâcı olan Kayyûm-i zaman’ın mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Onun hâli kendisine o kadar te’sîrli oldu ki, hemen atından inip, Kayyûm-i zaman’ın ellerine sarıldı. Bir müddet beraber gitti ve sohbetinde bulundu. Yüksek teveccühlerine kavuştu. Derhal gönlünde açılma ve ilerleme hâsıl olduğunu hissetti. Bu yüksek zât hakkındaki i’tikâdı yüzlerce misli arttı. İlk asırdaki lezzetleri bu son zamanda hissetmeye başladı ve; “Ümmetim yağmur gibidir. Evvelkileri mi, sonrakileri mi hayırlıdır, bilinemez” hadîs-i şerîfinin ma’nâsı zuhur eyledi. Beyt: O mes’ûd insanlar ki, ma’nâya erişirler, Kalblere hükmetmeyi bir anda öğrenirler. Bir defasında Kayyûm-i zaman’ın yanına ihtiyâç sahibi bir kimse geldi. O anda ona verecek bir şeyi yoktu. Orada atılmış vaziyette duran bir taşa dikkatle bakınca taş altın oluverdi. O altını alıp orada bekleyen ihtiyâç sahibi kimseye verdi. O kimse de çok sevinerek ve çok duâ ederek gitti. Berekât-ı Ma’sûmî kitabının yazarı olan Sefer Ahmed (r.aleyh) şöyle anlatır: “Birgün bu fakîr, Kayyûm-i zaman’ın huzûrunda idim. Kendisine hizmet etmekle şerefleniyordum. O esnada çok müşâhede ve hâllere kavuştum. Dekken beldesine gidince gönlüme; “Acaba bir daha hocamın yüksek huzûrunda bulunabilecek miyim?” Sohbet ve hizmetle şereflenebilecek miyim? Yoksa bir daha göremiyecek miyim?” gibi düşünceler geldi. O anda hocamı karşımda gördüm. Bana; “Ebû Sa’îd Ebü’l-Hayr buyuruyor ki” diye başlayıp o yüksek velînin şu meâldeki beytini okudu: “Dünyâda ismimizden başka birşey kalmadı Varlık sabahımızda akşamdan başka kalmadı. Bir kuş ki düşmüş idi, şu varlık tuzağına, Uçup gitti, tuzaktan başka bir şey kalmadı. Fakir, bu şiirden vefâtının yaklaşmış olduğunu anladım. Çünkü, sırları, gizli hâlleri, rumuz ve işâretlerle anlatmak, bildirmek âdeti idi.” Serhendliler ile kâfirler arasında bir harb olmuştu. Kayyûm-i zaman cihâda gitmek istedi ise de yaşı çok ilerlemiş olduğundan gelmemesini rica ettiler. Muharebenin her iki tarafta da şiddetlendiği, kılıçların, okların, silâhların ölüm saçtığı bir gece idi. Kayyûm-i zaman merak edip durumu öğrenmek için muharebenin yapıldığı yere doğru gitmişti. Bir ara ayakları kayıp yere düştü. Hizmetçiler yetişip kendisini kaldırdıkları zaman vücûdunda kılıç yarasına benzer bir yara gördüler. Anlaşıldı ki harbeden müslümanlar arasına gitmiş ve orada yaralanmıştı. Daha sonra, böyle mi olduğu kendisine suâl edilmiş, o ise ses çıkarmamıştı. Yaptığı güzel ve fâideli bir işi hiç söylemezdi. Bu yarayı muharebe meydanında almış olduğu anlaşıldı. Kâfirlerin pek’ kalabalık oldukları bu harbde, müslümanların imdâdına yetişmiş ve kâfirlerin yenilmesine yardımcı olmuştu. Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretleri, bu yara ile altı ay yattı. Acı ve ızdıraplar çekti. Sonra şehîdlik mertebesi ile Allahü teâlâya kavuştu. Bundan sonra şehirdeki cemiyet, hattâ dünyâdaki cemiyet bozuldu. Ya’nî o öyle yüksek, öyle üstün idi ki, vefâtı ile meydana gelen boşluk, duyulan hüzün her tarafta anlaşılır, hissedilir oldu. Vefâtı 1122 (m. 1710) senesi Rebî’ul-âhır ayının dokuzunda Cum’a günü ikindi vaktinde vâki oldu. Vefâtında seksendokuz yaşında idi. Onu çok sevenler, vefât târihini bildirmek için ebced hesabı ile 1122’yi gösteren çok şiirler ve mısra’lar söylemişler, yazmışlardır. Bunlardan birkaç misâl şöyledir: An âyet-i rahmet bûd: O rahmet âyeti idi. (1122) Fadl-ı Rabbî: Rabbimin ihsânı. (1122) Hâce-i Nakşibend (1122) Ah yâ Rab İmâm-ı âlem reft: Ah yâ Rabbî! Âlemin İmâmı öldü. (1122) Kayyûm-i Ma’sûm reft. (1122) Ferzendi Mahbûb-u Müceddid-i elf-i sânî: Müceddîd-i elf-i sânî (İmâm-ı Rabbânî hazretleri)’nin sevgili evlâdı. (1122) Ân a’zam-i evliyâ bûd; O evliyânın en büyüğü idi. (1122) Kayyûm-i zaman hazretleri vefât ettiği gün ikindi namazını kılmış, namazdan sonra Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) yüz salevât-ı şerîfe okumuş idi. Bundan sonra rûhunu teslim etti. Seksen yaşına yaklaştığında; “Allahü teâlâ, seksen yaşındakileri Cehennemden âzâd eyler” buyurdu. Seksen yaşını geçtikten sonra Allahü teâlânın rahmetinden daha fazla ümitlendi. Dâima hamd eder ve şehîd olarak ölmeyi taleb ederdi. Bunun için Allahü teâlâ ona şehîdlik mertebesini ihsân etti. Cenâze namazında çok büyük kalabalık vardı. Yüksek babası İmâm-ı Ma’sûm’un türbesinde medfûndur. Kayyûm-i zaman’ın; Şeyh Ebü’l-Kâsım, Muhammed İsmâil, Şeyhullah ve Rahmetullah isimlerinde dört oğlu olup, oğullarının herbiri babalarından icâzet ve hilâfet almış, olgun ve yüksek velî zâtlar idi. Kayyûm-i zaman’ın oğullarından başka birçok halîfeleri de vardı. Ba’zılarının isimleri şöyledir: 1-Ma’den-i cevâhir ve Berekât-ı Ma’sûmî kitaplarının müellifi Meyan Sefer Ahmed, 2- Şeyh Zeynel’âbidîn. Meyan Fakîrullah Burhânpûrî ismi ile meşhûrdur. 3- Mîr Azîz, 4- Mîr Muhammed Ganî, 5- Ebû Nasr Sultanpûrî, 6-Muhammed Refî’ı Kâbilî, 7-Abdüllatîf-i Kâbilî, 8- Şeyh Fakîrullah. Ya’kûb Türkmân köyünden olup, önceki adı Hüsrev Bek idi, 9- Hâfız Muhammed Nizâm, Kâbilî, 10- Sûfî Elif-i Belhî, 11- Sûfî Muhammed Kâbilî. | |||
| Muhammed Sıbgatullah Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:20:54 | |
Hindistan evliyâsının büyüklerinden. Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin büyük oğlu, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de torunudur. İsmi, Muhammed Sibgatullah’dır. Yüksek dedeleri İmâm-ı Rabbânî’nin sağlığında, 1033 (m. 1624) senesi Rebî’ul-âhır ayının onibirinci günü Serhend şehrinde dünyâya geldi. Kayyûm-i zaman ismiyle meşhûrdur. 1122 (m. 1710) senesi Rebî’ul-âhır ayının dokuzunda Cum’a günü vefât etti. Muhammed Sibgatullah’ın doğduğu sırada, İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh), vaktin sultânı ile birlikte Hindistan’ın büyük şehirlerinden olan Ecmîr’de bulunuyordu, İmâm-ı Ma’sûm da babalarını ziyâret maksadıyla Ecmîr’e gitmişti. Bu çocuğun doğumundan sonra temiz annesi, evliyâlık bahçesinin yeni açmış gülü misâli olan bu çocuğunun isminin konulmasını, yüksek dedesinin ve babasının tasvîbine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Ma’sûm, Ecmîr’den dönerken yolda bu oğullarının doğum haberi geldi. Her ikisi de bu habere çok sevindiler. Çünkü husûsi hâllerinin vârisi olacak cevher dünyâya gelmiş bulunuyordu. Beyt: Senin gelişinden gül gibi açtım, Her tarafa bahar kokusu saçtım. İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Ma’sûm Serhend’e geldiklerinde hemen bu çocuklarını görmek istediler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri onu görür görmez; “Esselâmü aleyküm Molla Sibgatullah” buyurdu. Sonra mübârek yüzünü, o çocuğun kulağına yaklaştırıp, o mes’ûd kulağına, kimsenin duymadığı gizli gizli birşeyler söyledi. Husûsi sırları, kendilerine mahsûs ilim ve ma’rifetleri müjdeledi. Ne büyük bir saadettir ki, dili süt emmeye henüz alışmadan, kulağı Müceddid’in ya’nî İmâm-ı Rabbânî’nin bereketli iltifâtlarına, gizli esrârına kavuşmuş oluyordu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu çocuğun babasına ya’nî İmâm-ı Ma’sûm’a hitaben; “Senin bu oğlunda asâletten bir sıfat buldum” buyurdu. Zîrâ İmâm-ı Rabbânî’ye göre asâlet olmayınca, kayyûmluk, kutbluk bulunması çok zordu. Bu çocukta asâletten pay görünce, ma’nevî firâset ile, onun evliyâlık yolunda yüksek derece sahibi olacağını ve Kayyûm-i zaman olacağını anladılar. Bu, Allahü teâlânın çok büyük bir ihsânıdır. Dilediğine nasîb eder. Mısra’; “Gül bahçemi gör de baharımı anla.” Muhammed Sibgatullah, daha beş-altı aylık iken şiddetli bir hastalığa yakalandı. Doktorlar çâre bulmaktan âciz kalıp, ölecek zannettiler. Nihâyet nabzının atması bile hissedilemez oldu. Babası ve annesi techiz ve tekfin işine (cenâze kaldırma hazırlıklarına) başladılar. Bu durum İmâm-ı Rabbânî’nin mübârek kulağına ulaşınca, hemen bu hasta torununun yanına geldi. Çocuğun o güzel yüzünden örtüyü kaldırıp mübârek eliyle temiz yüzüne dokundu ve tebessüm ederek; “Baba! Annene-babana yaptığın bu naz yetişir. Onları üzdüğün yeter. Haydi artık kalk. Onlar da sıkıntıdan kurtulup rahat bir yemek yesinler ve rahatça uyusunlar” buyurdu. Bu söz üzerine, ölüm derecesinde hasta olmasına rağmen, çocuk hemen gözünü açtı. Ağlayarak hareket etmeye başladı ve tamamen iyileşti. Sanki hiç hasta olmamış gibi idi. Sonra, Müceddîd-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî, oğlu Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm’a hitâb edip; “İnsanlar bu çocuğun yaşamasından ümidi kesmişler. Ben ise bu evlâdımı, iyileşmiş uzun ömürlü olarak yaşamış, yetişip kemâle gelmiş, sakalları beyazlamış, büyük bir velî olmuş, huzûrunda binlerce insan oturmuş, herkes bunun nûrundan istifâde ediyor görüyorum” buyurdular. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kendi sağlığında bir yaşından büyük olmayan bu torunu hakkında öyle yüksek işâret ve alâmetler bildirdi ki, hepsini yazmak imkânsızdır. Nitekim; “Senenin bereketi baharından belli olur” denilmiştir. O yüce zâtın ya’nî yüksek dedesinin eşsiz teveccüh ve nazarlarına kavuşup, çok büyük müjdelere mazhar oldu. Bundan sonra babası İmâm-ı Ma’sûm’un huzûrunda yetişti. Zâhirî ve bâtınî ilimlerin ve kalbe âit ince ma’rifetlerin tamâmını ondan öğrendi. İmâm-ı Ma’sûm hazretleri, bu yüksek oğluna, diğer talebeleri ve hattâ diğer oğulları arasında husûsen iltifât eder, onda bulunan yüksekliği bildiği için, onu daha çok severdi. Bu hâli bildirmek için birgün bu oğluna şöyle buyurdu: “Siz benim oğullarım arasında Eshâb-ı Kirâma benzersiniz. Ya’nî siz, babam Müceddîd-i elf-i sani’yi görmüş, zamanında bulunmuşsunuz. Diğerleri böyle değildir. Bu farkı az görme ki, Eshâb-ı Kirâmdan (aleyhimürrıdvân) biri, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sohbetinde bir defa bulunmakla öyle yüksek derecelere kavuşmuştur ki, Eshâb-ı Kirâmdan olmayan en büyük velî bile onların en aşağısının derecesine kavuşamadı. Bu velî zât ister Uveys-i Karnî olsun, ister Ömer-i Mervânî olsun (k.sirruhümâ).” Çünkü Müceddîd-i elf-i sânî’nin Peygamber efendimize olan bağlılığı son derece olduğundan, onun sohbeti, Resûl aleyhisselâmın yüksek sohbetinden pay almıştı. O’na benziyordu. Nitekim tam uyanın, uyduğu kimsenin bütün kemâlâtından nasîbi vardır. Yine İmâm-ı Muhammed Ma’sûm hazretleri, başka bir defasında şöyle buyurdu: “Melâike-i Kirâmın büyüklerinden, üstünlerinden bir melek-i mukarreb insan şekline girip yeryüzüne gelseydi, oğlum Muhammed Sibgatullah’ın şeklinde gelirdi.” Muhammed Sibgatullah hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki tahsilini ve evliyâlık yolundaki derecelerini tamamlayarak yetiştikten sonra, yüksek babasının emir ve işâretiyle talebe yetiştirmeğe başladı. En küçük kardeşleri olan Muhammed Sıddîk, babalarının şöyle buyurduğunu nakleder: “Oğlum Muhammed Sibgatullah’ın talebeleri ile kendi talebelerim arasında hiç fark görmüyorum. Diğer oğullarım böyle değildir. Vasıtalı veya vasıtasız olarak bir fark vardır.” Bu söz, hazret-i Kayyûm-i zaman’ın ma’nevî irtibât ve bağlılığının kemâlini, tam olduğunu göstermektedir. Babalarıyla arasında olan bu tam münâsebet, bağlılık diğerlerinde böyle değildir. Çünkü Kayyûm-i zaman da, babası gibi asâletten bir pay almıştır. Bunun için diğerleri arasında seçilmiş, mümtaz olmuş, farklı bir hâle gelmiştir. Bir Ramazân-ı şerîfde Muhammed Sibgatullah hazretleri, evlerinin bitişiğinde bulunan bir mescidde Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Hatim yaklaştığı sırada babasının bulunduğu yere gelerek, kalan sûreleri orada bitirdi. Maksadı hatmin bereketini, babası Urvet-ül-vüskâ’nın bereketi ile birleştirmek ve birçok ma’nevî hâllere sahip olmak, kavuşmak idi. Velhâsıl, arzu ettiği şekilde yaptı. Son birkaç sûreyi Urvet-ül-vüskâ’nın yanında okudu. Bunları dinlerken, mecliste olanların hepsi kendisinden geçti, nûr ve huzûra daldılar. Hatim bitince Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm hazretleri, Kayyûm-i zaman’a hitaben buyurdu ki: “Siz okurken öyle bir sırra muttali’ oldum ki, o sır anlatılacak gibi değil. “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği” sözüne uygundur. Örtülmesi, anlatılmaması îcâbeden sırlardan olduğunu söyleyebilirim. Parlaklığı yerin dibinden tâ Arş’a kadar uzanan pek süslü, çok kıymetli bir tacın sizin başınızda parladığını gördüm. Bunun, oğlum Muhammed Sibgatullah’ın (ya’nî senin) Kur’ân-ı kerîm okuması sebebiyle olduğu anlaşıldı...” Hâce Muhammed Sıddîk-ı Peşâverî, Urvet-ül-vüskâ İmâm-ı Muhammed Ma’sûm hazretlerinin en yüksek halîfelerinden idi. Bu zât şöyle anlatır: “Bir defasında mübârek hocamı ziyârete gitmiştim. Bu esnada hocamın bütün oğullarının takvâ ve vera’da anlatılamıyacak kadar ileride olduklarını, her birinin dînimizin emirlerine uygun amel etmekte, tasavvuf yolunda başkalarını yetiştirip ma’nevî olarak terbiye etmekte, ilim ve edeb âşıklarına rehberlik etmekte çok yüksek derecede bulunduklarını gördüm. Hepsinin Allahü teâlâya yakınlıklarının aynı olduğunu düşündüm. Bu esnada kalbime; “Acaba aralarında hiç fark var mıdır? Varsa hangisi daha yüksektir?” düşüncesi geldi. Ne kadar uğraştı isem de, bu düşünceden kurtulamadım. Bu düşünceyi aklımdan çıkaramıyordum. Bu hâli hocama arzetmeyi düşündüm. Nihâyet düşüncelerimi kendisine arzettim. Tebessüm eyledi ve; “Hâce! Bu manânın halli, siz Peşâver’e vardıktan bir gece sonra olacaktır” buyurdu. Bu fakîr birkaç gün sonra Serhend’den ayrılıp Peşâver yoluna koyuldum. Peşâver’e geldiğimde gayet sevinçli ve neş’eli idim. Zîrâ, o gece, yüksek üstadımın bereketi ile uzun zamandır süregelen ve beni rahatsız edip, kalbimi meşgûl eden bir suâlim cevaplandırılacaktı. Akşam oldu. Karanlık bastırdı. Ben heyecanla bekliyordum. Yatsı namazından sonra uyumuşum. Rü’yâmda Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) ziyâretle şereflendim. Dört halîfesi ile birlikte yanıma geldiler. Urvet-ül-vüskâ’yı da oğullarıyla birlikte, Resûl aleyhisselâm efendimizin huzûrlarında, büyük bir hürmet ve edeb ile ellerini bağlamış olarak beklediklerini gördüm. Bu esnada Resûlullah efendimiz, bu hizmetçisine hitâb ederek buyurdular ki: “Urvet-ül-vüskâ’nın oğullarının kendine nisbeti (bağlılığı), dört halîfenin bana olan nisbeti gibidir.” işâret parmaklarını halîfelerine doğru uzattılar ve sonra Ebû Bekr-i Sıddîk’ı ( radıyallahü anh ) göstererek; “Büyüğü-büyüktür” buyurdular. Hazret-i Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah, Urvet-ül-vüskâ’nın oğullarının en büyüğü idi. Böyle olunca talebelerinin ve halîfelerinin de en büyüğü idi. Ben bunu bizzat Resûlullah efendimizin işâret ve bildirmeleri ile anlamış oldum ve kalbimi meşgûl eden o düşünce ve suâlim cevaplanmış oldu.” Urvet-ül-vüskâ, bu yüksek oğlu hakkında buyurdu ki: “Kayyûm-i zaman’ın hâli, bağlılığının çokluğundan, kendisine bağlananların fazlalığından, arayanların, sevenlerinin ziyâdeliğinden öyle oldu ki, dünyâ ve içindekileri geride bıraktı. Yalnız âhırete çalışmağa ve yalnız hakiki matlûba gönlünü vermeye öyle daldı ki, evliyânın çoğu buna kavuşamamıştır. Evliyânın çoklarının derecesi ile onun derecesi arasında hayli mesafe vardır. Yine Urvet-ül-vüskâ hazretleri, vefâtına yakın zamanda da Kayyûm-i zaman’ın hâlini şöyle medhetmiştir: “Sizin emsalsiz hâliniz, dâima makbûlümüz ve mahbûbumuzdur. Ya’nî kabûlümüz ve sevdiğimizdir. Gevşeme ve değişme, bu emsalsiz hâlinize yol bulamaz.” Kayyûm-i zaman Muhammed Sıbgatullah hazretleri, hâllerini çok gizlerdi. Evliyâlık yolunda üstün makamlara, çok yüksek derecelere ulaşmış olduğu hâlde, bunları izhâr etmeyi, açığa çıkarmayı istemezdi. Hattâ talebelerinden ba’zıları; “Efendimiz! Bu kadar sırlar ve varidat ya’nî ma’nevî hâller içerisinde bulunduğunuz hâlde, bunları bu kadar örtmenizdeki, gizlemenizdeki sebep nedir?” diye arzettiler. Cevâbında buyurdu ki: “Söylenmesi ve yazılması doğru ve lâzım olanlar, hazret-i Müceddîd-i elf-i sânî ve Urvet-ül-vüskâ (yüksek dedem ve babam) tarafından söylenmiş ve yazılmışlardır. Bu zamanda onların söyleyip yazdıklarından daha iyi söz söyleyecek kimse yoktur.” Hâllerini o kadar gizler ve bu husûsta o kadar titiz davranırdı ki, yüksek hâllere kavuştuğunu kendisine müjdeleyen babasının mektûplarını kimseye göstermez ve kimsenin bilmesini istemezdi. Urvet-ül-vüskâ’nın Mektûbât’ında, onun adına yazılmış olan mektûplar, kendisine varmadan evvel kopyesi alınan mektûplardır. Yoksa kendisine ulaşan mektûpları, o mektûplarda kendisi için yer alan yüksek müjdeleri açıklamamıştır. Hâllerini bu kadar sakladığı ve bu kadar örttüğü hâlde, yine de kendisinden görülen kerâmet ve tasarruflar, Müceddid’in (ya’nî mübârek dedesinin) yolunda kimsede görülmemiştir. Urvet-ül-vüskâ İmâm-ı Ma’sûm hazretleri, büyük oğlu Kayyûm-i zaman için, hattâ bütün oğulları için çok müjdeler verdi. Bir defasında buyurdu ki: “Oğullarımın hepsi Muhammedi meşrebdirler. Hepsi de mahbûbiyyet makamı ile tebrik edilip, müjdelenirler. Burada da Kayyûm-i zaman’ın husûsî durumu ve asâleti vardır. Kayyûm-i zaman derecesinde olabilmek için ise asâlet muhakkak lâzımdır. Bunun için diğer kardeşleri arasında mümtazdır, seçilmiştir. Kayyûmiyyet sıfatına sahip olması sebebiyle diğerlerinden ayrıldı. Onlardan farklı ve çok yüksek olmak üzere başka sırlara ve hâllere kavuştu.” İmâm-ı Muhammed Ma’sûm’un altı oğlu vardı. Hepsi de babalarına uymakta en yüksek derecede idiler. İttibâ’ ya’nî uyma derecelerinden hiçbirinde ondan ayrılmamışlardır. Tam uyanın, uyduğu zâtın bütün üstünlüklerinden büyük payı olur. Kayyûmiyyet makamı da babalarına mahsûs bir makam idi. Oğullarının her biri de tam uymaları sebebiyle böylece kayyûmluk kemâlâtına, yüksekliklerine kavuşmuşlar ve bunu kendilerinde müşâhede eylemişlerdir. Bunun için hepsini kayyûm bilmek ve söylemek lâzımdır. Ama asâleten bu kayyûmluk makamı, delîller, işâretler ve müjdelerle Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah’a mahsûstur. Hazret-i Kayyûm-i zaman’ın gündüz ve gecedeki bütün amelleri tamamen sünnete, ya’nî dînimizin her emrine tam uygun idi. Bir sünneti yerine getirememek endişesi, gözünde gönlünde dağ gibi görünürdü. Yemekte, içmekte, oturmakta, kalkmakta, seferde (yolculuk hâlinde), hazerde (ikâmet hâlinde), giyinmede, her zaman okunması îcâbeden duâlarda ve diğer duâlarda, dil ile ve kalb ile yapılan zikrlerde, oruç, namaz, hac, umre, zekât, güzel ahlâk, ihsân, tevekkül, hilm (yumuşaklık), ilim, cömertlik, iyilik yapmak, sabır, tahammül ve diğer güzel huylarda pek ileride idi. Bu güzel huyların îcâblarını yerine getirmekte o kadar dikkatli idi ki, kıl ucu kadar gevşeklik ve ayrılık kat’iyyen görülmezdi. Gündüz ve gece yaptıklarından, inceden inceye kendini hesaba çekerdi. İhlâs ile ibâdet etmekte ve her edebe riâyet etmekte pek ileride idi. Bununla beraber niyetlerini ve amellerini, kâmil olmaktan uzak, ayıblı ve kusurlu görürdü. Bunun için pişman olur, istiğfar ederdi. Hiçbir zaman iyi bir amel yapabildiğini düşünmez, kendini ve amellerini çok kusurlu görürdü. Bu sebepledir ki, dâima mahzûn ve üzüntülü dururdu. “Amel et ve istiğfar et” kelâmını kendine düstur edinmişti. Dînimizin emirlerine uygun görünmeyen keşf ve kerâmetlere kıymet vermez, i’tibâr etmezdi. Kayyûm-i zaman hazretleri, zamanının irşâd kutbu ve kayyûmu olduğu gibi, evliyâlık yolunda çok üstün derece ve makam olan Gavsıyyet ve Ferdiyyet makamlarının da sahibi idi. Gavsiyyet makamı, kendisine, cinlerin ve insanların üstadı, Gavs-üs-sekaleyn Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî tarafından ma’nevî bir şekilde ihsân edilmiş idi. Mübârek yüzünde öyle bir nûr vardı ki, güzel yüzünü bir kat daha güzelleştiriyor ve yüzüne bakanlara, lisân-ı hâl ile; “Bu görünen, insanlar gibi insan değil, bir güzel melektir” dedirtiyordu. Kayyûm-i zaman hazretleri, ömrünün sonlarına doğru Kur’ân-ı kerîmi çok yavaş sesle okurdu. Kendisine çok bağlı olan talebelerinden biri, müsâid bir vakitte; “Böyle düşük sesle okumanızın hikmeti nedir?” diye arzetti. Bir müddet sustu ve sonra; “Hazret-i Urvet-ül-vüskâ (ya’nî babam) ömrünün sonuna doğru böyle okurdu” buyurdu. Başka bir defasında talebelerinden birisi yine bu husûsun sebebini suâl ettiğinde cevaben buyurdu ki: “Okurken bütün mevcûdat beraber okuyorlar ve bu fakiri yüksek sesle okumaya bırakmıyorlar.” Kayyûm-i zaman’ın yakın talebelerinden Mirzâ Muhammed Kâbilî’nin (rahmetullahi aleyh) hanımı vefât etmişti. Kayyûm-i zaman, ta’ziye (başsağlığı) için Mirzâ’nın evine gitti. Mirzâ Muhammed, hanımının Kayyûm-i zaman’a olan muhabbet ve bağlılığının fazlalığından bahsetti ve; “Eğer kabûl buyurursanız ve zahmet olmazsa, kabri hemen şuracıktadır. Beraber gitsek çok memnun olurdum” diye arzetti. O da kabûl edip kabri ziyâret ettiler. Kayyûm-i zaman o hanımın mağfiret olunması için duâ etti. Sonra murâkabeye daldı. Duâ ve murâkabe esnasında yüzünde bir ferahlık ve neş’e göründü. Ziyâretten sonra beraberce dönerlerken, Mirzâ; “Efendim, duâ re murâkabe esnasında mübârek yüzünüzde neş’e ve sevinç alâmetleri gördüm. Acaba hikmeti neydi?” diye suâl etti. Kayyûm-i zaman hazretleri bura cevap olarak buyurdu ki: “O esnada bana ilham olundu ve hattâ söyleyen sesi duydum. Şöyle buyuruluyordu: “Seni ve kıyâmete kadar vasıtalı ve vasıtasız olarak seni tevessül edenleri (seni vâsıta ederek bana yalvaranları) mağfiret eyledim. Bu hanım da onlardandır.” Allahü teâlânın nihâyetsiz inâyetinin (ihsânının) bu fakire geldiğini gördüm ve bu hanımın, umûmun yanında husûsî olarak zikredildiğini duydum. Bunun için Allahü teâlâya çok şükreyledim. Yüzümdeki neş’e ve sevinç alâmeti bu sebeple idi.” Daha evvel, bu ilhama İmâm-ı Rabbânî ve oğlu İmâm-ı Ma’sûm kavuşmuşlar idi. Onlardan sonra bu oğulları da bu ilhamla şereflendi. Eşsiz dedesi ve yüksek babası, bu ihsânı bu evlâtlarına da ihsân eylediler. Onları tevessül edenlere ve yüksek yollarında bulunanlara müjdeler olsun. Muhammed Sibgatullah hazretleri, bir sefere çıktığında yolda hastalandı, bir eli de kırıldı. Yol üzerinde bir eve misâfir oldu. O evin avlusunda hurma ağaçları vardı ve o ağaçların altında oturuluyordu. Kayyûm-i zaman sandalyede değil yerde oturdu. Herkes istirahate çekildikten sonra o, rahatsızlığından ve kolunun kırık olmasından bütün gece uyumadı. Yere düşen hurmaları ve hurma yapraklarını hürmetle alıp edeble yüksekçe bir yere koydu. Sabah olunca ev sahibi onun uyumadığını, yere düşen hurma ve hurma yapraklarını toplamakla ve yüksek bir yere koymakla meşgûl olduğunu, görünce bu hâlinin sebebini sordu. Ona cevaben buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfte; “Halanız olan hurmaya saygı gösteriniz. Çünkü bu ağaç Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır” buyuruldu. Emre uyarak hurmayı azîz tutmak, ona saygılı olmak îcâbediyor.” Muhammed Sibgatullah’ın (rahmetullahi aleyh) takvâ ve edebde bu kadar ileride olduğuna dâir başka misâller pekçoktur. Bu takvâsı sebebiyle, Allahü teâlâ onun mübârek varlığını Kayyûm-i zaman eyledi. Âlemin ve âlemde bulunanların kıyâmlarını (ayakta durmalarını, varlıklarını devam ettirmelerini) ona havale etti. Allahü teâlâ dedesine ve babasına mahsûs olan Kayyûmluk makamını diğer kardeşleri arasında ona ihsân etti. Umdet-ül-makâmât kitabının sahibi olan Hâce Muhammed Fadlullah, Muhammed Sibgatullah’ın torunu olan Gulâm Muhammed Ma’sûm’un torununun torunudur. Kitabında diyor ki: “Allahü teâlâya hamdolsun ki, beni onu sevenlerden ve evlâdından eyledi. Kuvvetli ümidim ve büyük ricam; Allahü teâlânın beni, zâhiren onun soyundan getirdiği gibi, kalbe âit hâllerinden de tam pay ihsân etmesidir. O, duâları kabûl edicidir.” Daha yaşı çok genç iken, babası İmâm-ı Ma’sûm hacca gidiyordu. Yanlarında talebelerinden bir kısmı ile Muhammed Sibgatullah da vardı. Muhammed Sibgatullah’ın yaşı çok genç olduğu için, kâfilede bulunanların ekmek ve su ihtiyâçlarını te’min etmek vazîfesi ona verilmişti. Birgün diğer hizmetçilerin başı, Muhammed Sibgatullah’a gelerek arzetti ki: “Etrâfta çalı, çırpı, odun görünmüyor. Hamur hazır, fakat ateş olmadığı için pişirip ekmek yapamıyoruz. Hamur olduğu gibi duruyor. Arkadaşların ise yemek zamanı yaklaşıyor. Bu duruma bir çâre bulunuz.” Bu söz üzerine Muhammed Sibgatullah; “Hamuru buraya getirin” buyurdu. Hamuru getirdiler. Hamuru eline aldı. “Kimse gelmesin. Ben şu tümseğin arkasında pişirip getireyim” dedi ve gitti. Hemen başını açtı. Bir parça hamur alıp başına koydu. Çabucak pişiverdi. Böylece bütün hamuru ekmek yapıyordu. Arkadaşlarından biri, gideyim bakayım, ekmeği ne ile pişiriyor deyip, yanına geldi. Vaziyeti gördü. O da başını kapadı ve hâlini örtmek istedi. Az bir hamur kalmıştı. Ekmeklerle ve az hamurla babasının yanına gelip; “Odun kâfi gelmedi, hepsini pişiremedim, efendim” deyince, kerâmetler hazînesi yüksek babası tebessüm ederek; “Şu arkadaş gelmeseydi, odun yetişecekti değil mi?” buyurdu. Mirzâ Muhammed Efdal Kâbilî şöyle anlatır: “Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah, Kabil’de bulunduğu günlerin birinde, oğullarına haber vermesi için bir hizmetçiyi Serhend’e gönderdi. Gidecek olan hizmetçi, kendisinden yol parası istedi. O sırada Muhammed Sibgatullah’ın elinde bir kerpiç bulunuyordu. Kerpici hizmetçiye verdi. Kerpiç bir anda altın oluverdi. Orada bulunan; Mir Zarif, Mir Gulâm Hüseyn, Mirzâ Muhammed Mes’ûd ve daha birçok zât bu hâdiseye şâhid olduk. Hizmetçi, elinde bulunan altını paraya çevirmek istiyordu. Orada olanlar bu altını satın almakta tereddüt ettiler. Fakat, Mîr Gulâm Hüseyn hepimizden atîk davrandı ve altını hizmetçiden satın alıp, teberrüken sakladı.” Hazret-i Kayyûm-i zaman’ın hizmetçilerinden biri yolculuğa çıkmıştı. Yolculuk esnasında yol arkadaşlarını kaybetti. Yolunu şaşırıp bir dağ başına geldi. Orası hiç bilmediği, tanımadığı bir yerdi. Her taraf öyle yeşil, öyle güzel idi ki, sanki hazân rüzgârları bu yapraklara hiç dokunmamıştı. Burada dört mevsim birleşmiş, hepsi bahar gibi olmuştu. Rengârenk güller, boy boy sünbüller, deste deste, demet demet açmış, her taraf güzelliklerle donanmış, boş bir yer kalmamıştı. O talebe orada kalıp, uzun zaman oranın Cennet bahçesi misâli gönül açıcı güzelliklerinin seyrine daldı. Bir müddet sonra, yolunu kaybettiğini, buraya yanlışlıkla geldiğini hatırladı. Üstelik etrâfta hiç insan görünmüyordu. Bir insan ile karşılaşır konuşurum ümidiyle etrâfta dolaşmaya başladı. İnsan bulunduğuna dâir bir işâret bulunmadığı gibi, hep de vahşî Hayvanlar ve yırtıcı kuşlar ile karşılaşıyordu. Vücûdunda bir ürperti meydana geldi. İyice korkmaya başladı. Her tarafı iyice aradı. Ama kimseyi bulamayınca, ümidi iyice azaldı. Korkusu da iyice şiddetlendi. Artık o güzel bahçeyi, canını almak isteyen bir belâ gibi görüyordu. Bu sırada gönüllerin sultânı olan hocası Kayyûm-i zaman’ı hatırladı. Kalbi ile ondan yardım ve imdâd istedi. Tam o anda hocasını karşısında buldu. Kayyûm-i zaman orada, bu talebesine; “Gözlerini kapat!” diye emretti. O da kapattı. Bir anda kulağına kâfile arkadaşlarının sesleri gelmeye başladı. Gözlerini açtığında kâfilenin yanında idi ve kendisini oraya getiren hocası da ortada yoktu. Allahü teâlânın izni ve hocasının kerâmeti ile bir anda oraya geldiğini anladı. Kayyûm-i zaman, Emk beldesinde, o memleketin kadısının evinde misâfir olarak bulunuyordu. O sırada kadı evde yoktu. Ramazân-ı şerîf ayı idi. Teravih namazı kılıyorlardı. Aniden şehirde bir gürültü ve büyük bir karışıklık meydana geldi. Bu karışıldık ve kavga sesleri, şehrin kadısının evine ya’nî Kayyûm-i zaman’ın bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Bin kişi kadar olduğu tahmin edilen kalabalığın, Emk kadısının evini yağma etmeye geldikleri anlaşıldı. Kadının ailesi ve yakınları bu hâli haber alınca, çok korkup üzüldüler ve ağlamaya başladılar. Bu kalabalık eve yaklaştıklarında durakladılar ve gerilemeye başladılar. Birbirine girdiler. Birçoğunun başının kesildiği görüldü. O memleketi terkedip gidinceye kadar karışık hâlleri devam etti. Ortalık yatışınca onlara bu gerilemelerinin ve hezimetlerinin sebebi sorulduğunda, dediler ki: “Kadının evine yaklaştığımızda, beyaz sakallı, heybetli bir zât gördük. Elinde öyle bir kılıç vardı ki, kime sallasa başını gövdesinden ayırıyordu. Bu hâli görünce can korkusundan geri çekildik. Çoğumuz da o keskin kılıçtan kurtulamayıp telef oldu. Kılıç sallayan zâtı iyice ta’rîf ettiklerinde, Kayyûm-i zaman’ı gördükleri anlaşıldı. Hâlbuki, kendisi o sırada, bütün düşüncelerden arınmış olarak namaz kılıyordu. Onun bu kerâmeti, o memlekette ve havâlisinde en çok anlatılan kerâmetidir. Muhammed Sibgatullah hazretlerinin talebelerinin ve halîfelerinin önde gelenlerinden ma’rifetler sahibi Sûfî Muhammed Refi’ı Kâbilî şöyle anlatır: “Bir deniz yolculuğunda idim. Bir ara denize düştüm. Boğulacak hâle gelmiştim. O sırada hocamı hatırladım. Kendisinden yardım istedim. Tam o anda Kayyûm-i zaman hazretlerinin mübârek elini gördüm. Beni tuttu. Sahile çıkardı ve sonra kayboldu. Normal olarak, bulunduğu yer ile aramızdaki mesafe çok fazla idi. Kerâmet olarak hâlimi anladı ve beni kurtardı.” Sûfî Abdüllatîf isminde bir zât şöyle anlatır: “Kayyûm-i zaman hazretleri Kabil’e teşrîf etmişti. Huşti köprüsünün yanında, Mirzâ Muhammed Âdil ismindeki bir zâtın evinde kalıyordu. Ayaklarında nikris denilen rahatsızlık vardı. Bu sebeble doktorlar soğuk su içmesini yasaklamışlardı. Bu yüzden yanında bulunanlar kendisine buzlu su getirmezlerdi. Kayyûm-i zaman (r.aleyh) birgün bu fakire buyurdu ki: “Ba’zı pınarlar vardır ki, suyu kardan daha soğuk olur. Bu yakınlarda böyle bir pınar biliyor musun?” “Buralarda öyle bir pınar yoktur efendim” diye arzettim. “Görmeden cevap vermeyin, kalkın, arayın” buyurdu. Bu yakınlarda böyle bir pınarın bulunmadığını bildiğim hâlde emirlerine uyarak talebelerinden bir kısmı ile çıktık. Daha kapıdan çıkar çıkmaz bir pınar göründü. Duvarın dibinde su kaynıyordu. Oraya yaklaştığımda öyle bir su gördüm ki, hakkında; “Sütten daha beyaz, baldan daha tatlı ve kardan daha soğuk” sözü söylenebilirdi. Bu duruma oradan gelip geçenler de şaşırdı. Önce o sudan ben içtim. Sonra kabı doldurup huzûruna getirdim. Buralarda böyle bir suyun bulunmadığını, bu hâlin, kendilerinin tasarruf ve himmetleriyle olduğunu arzettim. Sevindi ve Allahü teâlâya şükreyledi. O pınara, “Nûr pınarı” ismini verdi. O pınar, o güzel haliyle epey müddet durdu.” Kayyûm-i zaman hazretlerini sevenlerden bir zât ağır bir hastalığa yakalanmış idi. Bir akşam şifâya kavuşabilmek niyetiyle duâ istemek üzere onun huzûruna geldi. Kayyûm-i zaman o sırada yemek yiyordu. Hasta içeri girdiği zaman daha bir şey söylemeden, Kayyûm-i zaman ona; “Bu yemeklerin hangisinden yemek istersin?” dedi. O da; “Hepsinden yemek isterim. Hepsini seviyorum. Ama ne yapayım ki, perhiz ediyorum” dedi. O hastayı muayene edip, ilâç veren doktor da Kayyûm-i zaman’ın sevdiklerinden idi ve o sırada orada bulunuyordu. Kayyûm-i zaman, doktora dönerek; “Bu yemekler ona zarar verir mi?” dedi. Doktor, “Efendim, tıb bilgimize göre, bu yemekler bu hastaya zehir gibi gelir. Ya’nî hastayı zehirler, öldürür” diye arzetti. Bunun üzerine hastaya dönüp; “Bu yemeklerden yeyiniz. Sizin şifânız bunlardadır” buyurdu. Hasta da tam bir iştah ile ve hocasının sözüne sığınarak o çeşit çeşit yemeklerden doyuncaya kadar yedi ve Allahü teâlânın izni ile hemen orada sıhhate kavuştu. Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerinden hilâfet almakla şereflenenlerden Hâfız Ciyû diye tanınmış Hâfız Nizâm-ı Kâbilî şöyle anlatır: “Bir zamanlar hasta idim. Şiddetli sıtma hastalığına yakalanmıştım. Mübârek hocam beni ziyârete geldi. Oğlum, hocama ikram için üzüm ve kavun getirip, önüne koydu. O sırada beni muayene edip hastalığımla alâkalanan doktor da yanımda idi. Kayyûm-i zaman doktora; “Bu yemişler, Hâfız Ciyû için nasıldır?” diye sordu. Doktor; “Çok zararlıdır efendim. Zehirlenme yapar” dedi. Hocam, kendi eliyle birkaç dilim kavun ve bir iki salkım üzüm ayırarak bana verdi. Doktor hayretle bakıyor, müdâhele de edemiyordu. Hocam onları verdikten sonra; “Hâfız! Allahü teâlâ zehiri ilâç yapmaya kâdirdir. Yiyiniz!” buyurdu. Verilen şeyleri şifâ niyeti ile yedim. Daha yer yemez hastalığımdan eser kalmadı. Bu hâl hocamın tasarruf ve himmeti ile olmuş ve orada bulunanlar da buna şâhid olmuşlardı.” Bir zamanlar Hindistan’da büyük bir kıtlık vâki oldu ve uzun zaman devam etti. Aynı zamanda veba salgını da başgösterdi. Birçok kimse duâ etmesi için huzûruna gelip; “Bu belâ ne zaman geçecektir. Bu kıtlık ve bu veba salgınından insanlar ne zaman kurtulacaktır?” diye arzettiler. “Sabrediniz!” buyurdu. Her ne zaman gökte bir bulut görülse, insanlar Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelirler; “Havada bir başkalık var. Acaba yağmur yağacak mı ki?” derler, onun ağzından bir cevap beklerlerdi. Bunlara cevap olarak ba’zan; “Bu bulut yağmur vermeden geçer” der, ba’zan da; “Bu bulutta yağmur yok” derdi. Birgün buyurdu ki: “Bakınız! Gökyüzünde bir bulut görülüyor,” Oradakiler baktılar ve önceki bulutlara göre bunda da yağmur yok zannettiler. Buyurdu ki: “Bu, her tarafı yağmur ile dolduracak bir buluttur.” Böyle derdemez o bulut büyüdü, büyüdü, her tarafa yayıldı. Gök gürültüsünün ardından rüzgâr ile birlikte şimşek çakmaya ve gayet şiddetli yağmur yağmaya başladı. Üç gün üç gece öyle devam eti. Yağmur, Hindistan’ın her tarafına aynı şekilde yağdı. Allahü teâlânın ihsânı ve bu yağmur sebebi ile, kıtlık ve veba kalmadı. Sanki Hindistan yeni baştan tazelenmiş gibi oldu. Kayyûm-i zaman hazretlerinin kıymetli oğlu Meyan Şeyh Ehlullah, sıtma hastalığına yakalanmıştı. Bir sene geçtiği hâlde, iyileşemedi. Doktorlar bir çâre bulamayacaklarını i’tirâf ettiler. Bu hastalık devam ederken, bir gün Kayyûm-i zaman talebelerine buyurdu ki: “Oğlum Şeyh Ehlullah’ın hastalığı çok uzadı. Çok zayıf düştü. Hastalığı gittikçe de artıyor. Hastalığı kendime çekmem ve bundan sonraki ağrılarını benim yüklenmem îcâb ediyor.” Bunu söyler söylemez oğlu tam sıhhate kavuştu. Kendisi ise iki sene kadar bu sıtma hastalığından hasta yattı. Sonra kendisi de iyileşti. Rivâyet edilir ki, bir bedbaht kimse, Kayyûm-i zaman hazretlerinin talebelerinden iken ayrılıp, başka yerlere gitti. Kayyûm-i zaman’a, bu talebesinin kendisinden ayrılıp başka yere, başka yola gittiği haber verilince; “Bizden ne götürdü? Ne yaptıysa kendine yaptı” buyurdu. Hakîkaten o ayrılıp giden kimse hemen aklını kaçırdı. Eline kelepçe vurup hapishâneye attılar. O zavallı kimse, helak ve perişan oldu. Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretleri zamanında, Hüsrev Bek isminde hırsızlık ve dolandırıcılıkta meşhûr olmuş bir kimse vardı. Bu, güçlü kuvvetli olup, çok cesur ve yiğit idi. Hırsızlık ve yankesicilikte zamanın meşhûru idi. Bulunduğu yerin civarında bulunan köylerde tek bir ev yoktu ki, onun eziyet ve cefâsından kurtulmuş olsun. Oralarda ulaşmadığı yer yoktu. Bir ara Kayyûm-i zaman hazretleri Meyve Hâtun isimli bir köye gitmişti. Bu meşhûr Hüsrev Bek de orada idi ve Kayyûm-i zaman’ın ziyâretine gitti. Birkaç gün sohbette bulundu. Geceleri, arkadaşları ile beraber Ya’kûb Türkmân köyünde kalırdı. O günlerde köyün yakınındaki kervansaraya büyük bir kervan gelmişti. Kervanda, Belh şehrinin büyük tüccârları vardı. Bu meşhûr hırsız, kervanın kervansaraya geldiğini haber alınca ve bilhassa kervandaki tüccârların mallarının çokluğunu ve bu arada çok kıymetli bir atın da bulunduğunu öğrenince, gece arkadaşları ile beraber kervansaraya doğru yola çıktılar. Kervansaray gayet muhkem idi. Hırsızların reîsi olan Hüsrev Bek kimseye sezdirmeden kervansaraya girdi. Arkadaşlarını da dışarıda bıraktı. Kendisi ise doğruca o çok kıymetli atın bulunduğu yere gitti. Atı çözecekken at kişnedi. Kişnemeyi duyan atın sahibi kalkıp atın yanına geldi. Hırsız da yakalanmamak için, görünmeyecek şekilde kendini yere attı. O kuytu yerde gizlenirken atın dizgininin daha sağlam olması için sahibi bir çivi daha çakdı. Çaktığı çivi hırsızın eline geldi. Hırsız bütün ızdırâbına rağmen yakalanmamak için sesini çıkarmadı. Böylece eli duvara mıhlanmış olan hırsız için, artık kaçıp kurtulmak ihtimâli de kalmamıştı. Orada sabaha kadar çok büyük sıkıntılar çekti. Buna rağmen, bağırmıyor, soğukkanlılığını muhafaza etmeye çalışıyordu. Fakat çok daralmıştı. Yaptığı işin kötülüğünü anladı. Adetâ, kendi kendinden nefret etmeye başladı.” Bu belâdan kurtulursam ertesi gün Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gideceğim. Tövbe edip talebelerinden olacağım” diye düşündü. Tam bir acizlik içinde ve büyük bir samimiyetle böyle düşündüğü için, o anda Kayyûm-i zaman’ı yanında gördü. Kayyûm-i zaman o çiviyi çıkardı. “Hadi git. Seni kurtardık” dedi ve gözden kayboldu: Hüsrev Bek büyük bir ferahlık hissetti ve kervansaraya girdiği yerden dışarı çıktı. Arkadaşları ise hâlâ onu bekliyorlardı. Arkadaşlarına başından geçenleri anlatan Hüsrev Bek; “Ben Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gidip hırsızlıktan tövbe edeceğim ve kabûl buyurursa talebeleri arasına gireceğim” dedi. Arkadaşları da; “Hırsızlıkta bizim reîsimiz olduğun gibi, tövbede de reîsimiz olursun” diyerek hepsi tövbe ettiklerini bildirdiler. Böylece bu hırsızların başı olan Hüsrev Bek ve bütün arkadaşları Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelip tövbe ettiler. Onun muhlis talebelerinden oldular. O ana kadar çaldıkları malları mümkün olduğu kadar yerlerine sahiplerine ulaştırdılar, yahut helâllaştılar. Bundan sonra bu büyükler yolunda ilerlemeye başlayıp, kısa zamanda yüksek dereceler, kemâl mertebeler elde eden Hüsrev Bek, hocası Kayyûm-i zaman hazretlerinden hilâfet ve icâzet aldı. Hocası ona; “Fakîrullah” ismini verdi. Çok gayret gösterdi. Birçok kimse onun vesilesiyle bu büyükler yoluna girdi. O diyarda bulunan insanlar, zamanımıza kadar onun menkıbe ve faziletlerini anlatmaktadırlar. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Câhiliye zamanında seçkin olanlarınız, İslâmda da seçkinleriniz olur” buyurulmuştur. Kayyûm-i zaman hazretlerinin muhlis talebelerinden olan Gülendâm isimli bir zât şöyle anlatır: “Şeytan bana çok musallat olur, lüzumsuz hayal ve düşüncelerle beni meşgûl eder, kötü işler yapmam için bana yol gösterirdi. Bir gece bu düşüncelere dalmış iken, kalbime; “Sen Kayyûm-i zaman’ın yüksek kapısına ulaşanlardansın. Ne için hâlini o dergâhta hizmet görenlere açmıyorsun. Açarsan bu belâdan kurtulursun” diye bir ses geldi. Bir gece teheccüd namazı vaktinde hocamı yalnız bulup, hâlimi arzeyledim. “Şeytan, sizden ümidini kesti” buyurdu. O günden bu güne kadar seneler geçti de bir daha bana musallat olmadı. Hiçbir şekilde, hiçbir işime karışmadı. Hattâ o zamandan beri ihtilâm bile olmadım.” Rivâyet edilir ki, Serhend’den ayrı bir şehirde, Kayyûm-i zaman’ın çok sevdiği kıymetli bir talebesi vardı. Bu talebe hocasına olan muhabbet ve bağlılığı sebebiyle, memleketinden ayrılıp Serhend’e gelerek yerleşti. Çoluk-çocuğunu da getirdi. Böylece hocasına daha yakın oldu. Onun mübârek kalbinden feyz aldı. Çok kimseye nasîb olmayan yüksek nisbete kavuştu. Birgün bir talebenin hanımı şiddetli bir hastalığa tutuldu. Ölmek üzere idi. Talebe, Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelip, bu hastanın şifâ bulması için duâ buyurmasını arzetti. Kayyûm-i zaman buyurdu ki: “Hiç üzülme! Hastalığı geçecek, sıhhate kavuşacaktır.” Talebe sevinip hastasının yanına döndü. Fakat bir müddet sonra hastanın durumu ağırlaştı. Artık ümîd kesilmişti. Bir gece can vermek üzere idi. Rûhunu can alıcı meleğe teslim edip, gözleri, elleri ve ayakları ölülerdeki gibi oldu. Bu hâli gören o talebe, üzülerek, ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve hastasının Hakkın rahmetine kavuştuğunu söyleyip; “Mağfireti için duâ buyurunuz efendim” dedi. O sırada Kayyûm-i zaman hazretleri teheccüd namazı için kalkmıştı. Bu talebesine buyurdu ki: “O hasta ölmemiştir.” Talebe; “Efendim. Elleri ve ayakları düz ve hareketsiz duruyor. Gözleri de kapandı. Vefât ettiğini iyice anladıktan sonra huzûrunuza geldim” dedi. Kayyûm-i zaman yine; “Mümkün değil ölmemiştir” dedi ve yiyecek bir şeyler verip; “Gidin. Ne yapıp yapın. Ağzını açın ve bu yemeği ağzına koyun. Yaşadığından hiç şüphe etmeyin” buyurdu. O talebe şaşkın bir vaziyette bildirileni yapmak üzere evine döndü. Hastanın yatağının yanına geldi. Ağzını zorla açtı. Hocasından getirdiği yiyecek şeylerden ağzına koydu. Daha ağzına koyar-koymaz, yemek o hanımın ağzında oynamaya, hareket etmeye başladı. Yemeği yuttu ve o ölü hâli geçip yaşama emareleri görülmeye başladı. Birden tam sıhhate kavuştu ve aç olduğunu bildirip çorba istedi. Kayyûm-i zaman’ın bu kerâmet ve tasarrufu sebebiyle çok kimsenin onun yüksekliğine olan i’tikâdları ve ona bağlılıkları arttı. Birçok kimsenin dilinde; “Kayyûm-i zaman hazretleri, Allahü teâlânın izni ile ölüleri diriltiyor. Allahü teâlâ ona bu kerâmeti ihsân etti” sözleri dolaşmaya başladı, Îsâ aleyhisselâm da Allahü teâlânın izniyle ölüleri diriltirdi. Nitekim hadîs-i şerîfde; “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâil’in peygamberleri gibidir” buyurulmuştur. Kayyûm-i zaman’ın talebelerinden birisi huzûruna gelip; “Efendim! Bizim bahçede bir ağaç var. Meyve vermiyor” diye arzetti. O talebeye buyurdu ki: “Asamı (bastonumu) al. O ağacın gövdesine dokundur. İnşâallahü teâlâ meyve vereceğini ümîd ediyorum. Hem de çok lezzetli meyveler verecektir.” O talebe diyor ki: “Asayı alıp ağaca dokundurdum. Allahü teâlâ hocamın o asasının bereketi ile o ağaca o kadar meyve ihsân etti ki, bütün şehirde darb-ı mesel hâlini aldı. Herkes ondan bahseder oldu. Kayyûm-i zaman’ın halîfelerinden Sûfî Abdüllatîf-i Kâbilî şöyle anlatır: “Üstadım Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerini çok görmek istiyordum. Birgün bu arzum şiddetlendi. Kalbim yanıyor, yerimde duramıyordum. Ben Kabil’de, o ise, irşâd diyarı olan mübârek Serhend şehrinde idi. Yüksek babası Urvet-ül-vüskâ, Hâce Muhammed Hanîf-i Kâbilî’nin da’veti üzerine bir anda Serhend’den Kabil’e gelip, yine bir anda geri dönmüştü. Birden aklıma bu hâdise geldi. Hocam Muhammed Sibgatullah ki her husûsta babasına uymuştu ve onun kemâlâtına kavuşmuştu. O hâlde Allahü teâlânın izni ile o da bir anda gelebilirdi. Bu zavallı âşığı mübârek yüzü ile şereflendirir ve bu arzu ateşime bir çâre bulurdu. Bu lütuf onun kerîmliğinden, iyilik ve ihsânından beklenir, ümîd olunur diye düşündüm. Bu düşünceler içinde çarşıya doğru gidiyordum. Aniden, karşımdan bana doğru yaklaştığını ve yüz yüze geldiğimizi gördüm. Hemen ellerine kapandım. Bir müddet beraber kaldık. Daha sonra gözümden kayboluverdi. Beyt: “Baba nûr, oğul nur” sözü meşhûrdur, Bunun için derler “Nûrun alâ nur”. Kayyûm-i zaman hazretlerinin talebelerinden birinin, devamlı kız çocuğu oluyordu. Hiç erkek çocuğu yoktu. Erkek çocuğu olmasını da çok istiyordu. Bunun için hocası Kayyûm-i zaman’a gelerek hâlini arzetti ve; “Eğer hazretiniz bana duâ buyurursanız, Allahü teâlâ duânız bereketiyle fakire bir erkek çocuk verir” dedi. O da duâ edip; “İnşâallah bu seferki çocuğunuz erkek olacaktır” buyurdu. Hakîkaten buyurduğu gibi oldu ve o talebenin bir erkek çocuğu doğdu. Ma’den-i cevâhir kitabında anlatıldığına göre, Kayyûm-i zaman zamanında evliyâlık yolunda bulunmak arzusunda olan bir kimse, bu yüksek Müceddidiyye yoluna girmeden evvel, Kübreviyye yoluna girmişti. Fakat, kalbinde hiçbir açılma olmadı. Bir ilerleme hissetmedi. Kendi kendine; “Acaba bu büyük devlet, geçmiş büyük velîlere mi mahsûs idi de, şimdi netice vermiyor. Anka kuşu gibi ele geçmez oldu” diye düşündü. Bu kararsız hâlde iken evliyânın tâcı olan Kayyûm-i zaman’ın mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Onun hâli kendisine o kadar te’sîrli oldu ki, hemen atından inip, Kayyûm-i zaman’ın ellerine sarıldı. Bir müddet beraber gitti ve sohbetinde bulundu. Yüksek teveccühlerine kavuştu. Derhal gönlünde açılma ve ilerleme hâsıl olduğunu hissetti. Bu yüksek zât hakkındaki i’tikâdı yüzlerce misli arttı. İlk asırdaki lezzetleri bu son zamanda hissetmeye başladı ve; “Ümmetim yağmur gibidir. Evvelkileri mi, sonrakileri mi hayırlıdır, bilinemez” hadîs-i şerîfinin ma’nâsı zuhur eyledi. Beyt: O mes’ûd insanlar ki, ma’nâya erişirler, Kalblere hükmetmeyi bir anda öğrenirler. Bir defasında Kayyûm-i zaman’ın yanına ihtiyâç sahibi bir kimse geldi. O anda ona verecek bir şeyi yoktu. Orada atılmış vaziyette duran bir taşa dikkatle bakınca taş altın oluverdi. O altını alıp orada bekleyen ihtiyâç sahibi kimseye verdi. O kimse de çok sevinerek ve çok duâ ederek gitti. Berekât-ı Ma’sûmî kitabının yazarı olan Sefer Ahmed (r.aleyh) şöyle anlatır: “Birgün bu fakîr, Kayyûm-i zaman’ın huzûrunda idim. Kendisine hizmet etmekle şerefleniyordum. O esnada çok müşâhede ve hâllere kavuştum. Dekken beldesine gidince gönlüme; “Acaba bir daha hocamın yüksek huzûrunda bulunabilecek miyim?” Sohbet ve hizmetle şereflenebilecek miyim? Yoksa bir daha göremiyecek miyim?” gibi düşünceler geldi. O anda hocamı karşımda gördüm. Bana; “Ebû Sa’îd Ebü’l-Hayr buyuruyor ki” diye başlayıp o yüksek velînin şu meâldeki beytini okudu: “Dünyâda ismimizden başka birşey kalmadı Varlık sabahımızda akşamdan başka kalmadı. Bir kuş ki düşmüş idi, şu varlık tuzağına, Uçup gitti, tuzaktan başka bir şey kalmadı. Fakir, bu şiirden vefâtının yaklaşmış olduğunu anladım. Çünkü, sırları, gizli hâlleri, rumuz ve işâretlerle anlatmak, bildirmek âdeti idi.” Serhendliler ile kâfirler arasında bir harb olmuştu. Kayyûm-i zaman cihâda gitmek istedi ise de yaşı çok ilerlemiş olduğundan gelmemesini rica ettiler. Muharebenin her iki tarafta da şiddetlendiği, kılıçların, okların, silâhların ölüm saçtığı bir gece idi. Kayyûm-i zaman merak edip durumu öğrenmek için muharebenin yapıldığı yere doğru gitmişti. Bir ara ayakları kayıp yere düştü. Hizmetçiler yetişip kendisini kaldırdıkları zaman vücûdunda kılıç yarasına benzer bir yara gördüler. Anlaşıldı ki harbeden müslümanlar arasına gitmiş ve orada yaralanmıştı. Daha sonra, böyle mi olduğu kendisine suâl edilmiş, o ise ses çıkarmamıştı. Yaptığı güzel ve fâideli bir işi hiç söylemezdi. Bu yarayı muharebe meydanında almış olduğu anlaşıldı. Kâfirlerin pek’ kalabalık oldukları bu harbde, müslümanların imdâdına yetişmiş ve kâfirlerin yenilmesine yardımcı olmuştu. Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretleri, bu yara ile altı ay yattı. Acı ve ızdıraplar çekti. Sonra şehîdlik mertebesi ile Allahü teâlâya kavuştu. Bundan sonra şehirdeki cemiyet, hattâ dünyâdaki cemiyet bozuldu. Ya’nî o öyle yüksek, öyle üstün idi ki, vefâtı ile meydana gelen boşluk, duyulan hüzün her tarafta anlaşılır, hissedilir oldu. Vefâtı 1122 (m. 1710) senesi Rebî’ul-âhır ayının dokuzunda Cum’a günü ikindi vaktinde vâki oldu. Vefâtında seksendokuz yaşında idi. Onu çok sevenler, vefât târihini bildirmek için ebced hesabı ile 1122’yi gösteren çok şiirler ve mısra’lar söylemişler, yazmışlardır. Bunlardan birkaç misâl şöyledir: An âyet-i rahmet bûd: O rahmet âyeti idi. (1122) Fadl-ı Rabbî: Rabbimin ihsânı. (1122) Hâce-i Nakşibend (1122) Ah yâ Rab İmâm-ı âlem reft: Ah yâ Rabbî! Âlemin İmâmı öldü. (1122) Kayyûm-i Ma’sûm reft. (1122) Ferzendi Mahbûb-u Müceddid-i elf-i sânî: Müceddîd-i elf-i sânî (İmâm-ı Rabbânî hazretleri)’nin sevgili evlâdı. (1122) Ân a’zam-i evliyâ bûd; O evliyânın en büyüğü idi. (1122) Kayyûm-i zaman hazretleri vefât ettiği gün ikindi namazını kılmış, namazdan sonra Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) yüz salevât-ı şerîfe okumuş idi. Bundan sonra rûhunu teslim etti. Seksen yaşına yaklaştığında; “Allahü teâlâ, seksen yaşındakileri Cehennemden âzâd eyler” buyurdu. Seksen yaşını geçtikten sonra Allahü teâlânın rahmetinden daha fazla ümitlendi. Dâima hamd eder ve şehîd olarak ölmeyi taleb ederdi. Bunun için Allahü teâlâ ona şehîdlik mertebesini ihsân etti. Cenâze namazında çok büyük kalabalık vardı. Yüksek babası İmâm-ı Ma’sûm’un türbesinde medfûndur. Kayyûm-i zaman’ın; Şeyh Ebü’l-Kâsım, Muhammed İsmâil, Şeyhullah ve Rahmetullah isimlerinde dört oğlu olup, oğullarının herbiri babalarından icâzet ve hilâfet almış, olgun ve yüksek velî zâtlar idi. Kayyûm-i zaman’ın oğullarından başka birçok halîfeleri de vardı. Ba’zılarının isimleri şöyledir: 1-Ma’den-i cevâhir ve Berekât-ı Ma’sûmî kitaplarının müellifi Meyan Sefer Ahmed, 2- Şeyh Zeynel’âbidîn. Meyan Fakîrullah Burhânpûrî ismi ile meşhûrdur. 3- Mîr Azîz, 4- Mîr Muhammed Ganî, 5- Ebû Nasr Sultanpûrî, 6-Muhammed Refî’ı Kâbilî, 7-Abdüllatîf-i Kâbilî, 8- Şeyh Fakîrullah. Ya’kûb Türkmân köyünden olup, önceki adı Hüsrev Bek idi, 9- Hâfız Muhammed Nizâm, Kâbilî, 10- Sûfî Elif-i Belhî, 11- Sûfî Muhammed Kâbilî. | |||
| Muhammed Said Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:21:21 | |
İslâm âlimlerinin önderi, gözbebeği, velîlerin baş tacı, âriflerin ışığı, tasavvuf bilgilerinin mütehassısı ve İslâmın bekçisi olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin ikinci oğlu. Babası gibi büyük âlim ve velî idi. 1005 (m. 1596) senesinin Şa’bân ayında doğdu. Ahlâkının güzelliği, faziletlerinin çokluğu, güler yüzü, yumuşak sözü, işlerinin hâlis olması ile zînetlenmişti. Tahsilini genç yaşında bitirdi. Fen ve din ilimlerinde mütehassıs oldu. Babasının gayretli çalışmaları, yardımları sayesinde, büyüklerin sevgisine ve yüksek hâllere kavuştu. Onyedi yaşında ma’nevî kemâlâta vâsıl oldu. Birçok kıymetli kitaplara ta’likler ve haşiyeler yaptı. “Mişkât-i Mesâbih”e ta’likleri çok kıymetlidir. Namazda otururken parmak kaldırmamak için, Hanefî mezhebine göre yazdığı risalesi şaheserdir. Bu eserinde parmak kaldırmamanın daha iyi olduğunu isbât etmiştir. Yüksek pederinin garîb sırlarına, acâib ma’rifetlerine mahrem idi. “Mektûbât-ı Sa’îdiyye” kitabında yüz mektûp vardır. 1070 (m. 1660) senesinin Cemâzil-âhır ayının yirmiyedinci günü vefât etti. Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: “Muhammed Sa’îd, beş yaşında iken ağır bir hastalığa tutulmuştu. Bu hastalığın şiddetli zamanında, kendisine “Ne istersin?” diye sorulduğunda; “Hazret-i Hâce’yi isterim” dedi. (Babası, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek hocası Bâkî-billah’ı kastetmişti.) Bu durumu Bâkî-billah hazretlerine arzedilince şöyle buyurdu: “Muhammed Sa’îd’in hatırı sayılır. Bir söz söyledi ve gaybî olarak bizden nisbet aldı.” Beyt: “Beşikte iken konuşur ceddi ma’rifetinden, Sa’îd olan bilinir hakkındaki hadîsten.” Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Sa’îd, annesi karnında saîd (Cennetlik) olandır.” Hâce Bâkî-billah hazretleri, İmâm-ı Rabbânî’ye yazdığı mektûbların ba’zılarında, bu oğullarını, şefkat ve merhamet ile anıp duâ ederdi. Sevdiklerinden birine, Hazret-i İmâm’ın (kuddise sirruh) medhi hakkında yazdığı bir mektûpta şöyle yazıyordu: “Daha küçük olan Ahmed’in çocukları, hepsi esrâr-ı ilâhidir. Şaşılacak, inanılmayacak kabiliyetleri, istidatları vardır. Kısaca şecereyi tayyibedirler. Allahü teâlâ onları en güzel şekilde yarattı.” Hazret-i Hâce Bâkî-billah’ın bu şerefli sözleri, bütün oğullarının istidat ve kabiliyetlerinin, yaradılışlarının yüksek olduğunu gösteriyor, yüksek derecelere kavuştuklarını haber veriyordu. Bu Mahdûm-zâde de büyüyünce, zâhirî ilmin tahsili ile meşgûl oldu. İlminin bir kısmını, hazret-i İmâm’ın huzûrunda elde etti. Bir kısmını da ağabeyinin yanında kazandı. Ba’zı ilimleri de Şeyh Tâhir-i Lâhorî’nin yanında ikmâl eyledi. Aklî ve naklî bütün ilimlerde tam bir maharet elde etti. Bu tahsil esnasında yüksek babalarının tasarruf ve bereketli teveccühleriyle bu büyük yola bağlılığı kuvvetlendi ve yüksek hâllere kavuştu. Bütün bu zâhirî olgunlukları ve ma’nevî terakkileri onyedi yaşında ikmâl edip bitirmişti. O zamandan beri aklî ve naklî ince ilimlerde maharet, metanet, tahkîk ve tedkîk sahibi olup, dâima ders okutur, ba’zı kıymetli kitaplara ilâveler ve haşiyeler yapardı. Bunlardan biri Mişkât-ül-Mesâbih’e yaptığı ilâvelerdir. Hanefî mezhebi imamlarından alınan sağlam hadîsleri açık delîllerle, doğru şâhidlerle, en kıymetli kitaplardan alıp buraya yazmıştır. Okuyan âlimler, çok beğendiler. Onu medhedip, çok duâ eylediler. “Hayâli haşiyesi” üzerine de haşiyesi vardır. Bu eseri de çok sağlamdır. Hattâ bunda sırf kendine mahsûs sözleri de vardır. Zamanının âlimleri bu eseri okuyunca, Muhammed Sa’îd hazretlerinin son derece ince ilimlere sahip olduğunu kabûl etmişlerdir. Münâzarada, bütün Hindistan âlimlerini susturacak ayrı bir meziyeti vardı. Muhammed Hâşim-i Keşmî bu husûsta şöyle anlattı: “Birgün bu fakir de yanlarında idim. Âlimlerden biri kendilerinden usûl-i fıkha dâir çok zor bir mes’ele sordu. Bu soruyu, gayet açık ve geniş olarak cevaplandırdı. O âlim kulağıma eğilip, “Bu Mahdûmzâde’nin, ilimde bir eşi yoktur. Biliyor musun?” dedi. Yine bir gece, zamanın büyüklerinden biri büyük bir meclis hazırladı. O memleketin âlimlerini, meşâyıhını ve ileri gelenlerini de da’vet ettiler. O meclisde ta’zim secdesi ve ibâdetteki secdeler hakkında çok derin ilimler ortaya döküldü. Hazret-i Mahdûmzâde Muhammed Sa’îd, azîz kardeşi Muhammed Ma’sûm ile beraber bir tarafta idi. Âlimlerin büyüklerinden kalabalık bir grup bir tarafta idiler. Her ilimde sözü en yüksek dereceye getiriyorlardı. Mecliste olanlar bunların kim olduklarını bilmek için kalkıp, yanlarına gelip, bunları seyrediyorlardı. Bu iki kardeşi tanımadıklarından, bu azîzlerin kim olduklarını soruyorlardı. Hazret-i İmâm’ın oğulları olduklarını öğrenince: “Bu vilâvet sedefinden ne için böyle hidâyet incileri zuhura gelmesin?” dediler. Yine bu Mahdûm-zâde teşehhüdde parmak kaldırmamak hakkında Hanefî mezhebine göre, bir risale yazıp, buyurdular ki: “Evlâ olan, parmak kaldırmamaktır.” Parmak kaldırılmasının gerekli olduğunu iddia eden âlimler, risaledeki cevaplar karşısında şaşırıp kaldılar. Hâşim-i Keşmî anlattı: “Birgün hazret-i İmâm (kuddise sirruh) bu iki kardeşin zâhirî ve bâtınî ilimlere sahip olmaları hakkında bu fakire şöyle buyurdular! “Oğlum Muhammed Sâdık, vefât edince, kendi kendime; “Zâhir ilimlerde bu kadar faziletli, kalb hâllerinde bu kadar yüksek oğlu nerede bulurum?” dedim. Allahü teâlâ ihsân ederek, bu mübârek kardeşini, yüksek ağabeyinin vekîli eyledi. Bu ihsânından dolayı Allahü teâlâya hamdü senalar olsun.” Vaktin âlimlerinden Âsaf-ı Câhî, aklî ilimlerde derin bilgi sahibi olup, cevaplandıramadığı ba’zı mes’eleleri Muhammed Sa’îd’e arzederdi. Allahü teâlânın yardımıyla, ânında en güzel cevapları alır içi rahatlardı. Âsaf-ı Câhî zaman zaman Sultan Şah Cihan’ın huzûruna gider, Muhammed Sa’îd hazretlerini medh edip; “Şeyh Muhammed Sa’îd, Müceddîd-i elf-i sânî’nin oğludur. İlimde babası ile beraberdir” derdi. Muhammed Sa’îd ne zaman sultânın huzûrunda bulunsa, pâdişâh, ondan başkasına dînî suâl sormazdı. Hâlbuki pâdişâhın meclisinde her zaman yüksek âlimler bulunurdu. Muhammed Sa’îd hazretleri kalb ilimlerini de, zâhir ilimler gibi yüksek babasının sohbetinden elde etti. Kemâl derecesine kavuşup, bu büyükler yolunda, talipleri yetiştirmek için babalarından hilâfet ve icâzet aldı. Talebelerin yetişmesi ve terbiyesi ile meşgûl oldu. Hattâ babaları, ömürlerinin sonuna doğru talebeler ile meşgûl olmaktan el çekip, bunları bu oğlu ve diğer oğlu Hâce Muhammed Ma’sûm hazretlerine havale ettiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, fıkıh bilgileri üzerinde bir mes’eleyi araştırmak isteyince, bu oğlundan sorardı. Verdiği doğru ve sağlam cevaplardan çok hoşlanırdı. Ona duâ ederdi. Bu iki oğlu hakkında; “Her kutbun iki İmâmı olur. Siz ikiniz de imamsınız” buyurdular. Yine babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri, onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Muhammed Sa’îd, ulemâ-i râsihînden, derin âlimlerin önde gelenlerindendir. Allahü teâlânın halîlidir (dostudur). O’nun rahmet hazinesidir. Yarın kıyâmet günü rahmet hazînelerinin taksimi ona verilir. Şefaat makamından büyük payı vardır.” “Tasavvuf yolunda yükselirken ve inerken, kavuştuğum her makamda Muhammed Sa’îd yanımda idi.” İnişte, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin makamına geldiğimde gördüm ki, Muhammed Sa’îd benimle beraberdir.” Yine buyurdu ki: “İkinizi de (Muhammed Ma’sûm ile) Vilâyet-i Ahmedî makamında buluyorum.” “Keşf ve müşâhede hâlinde gördüm ki, kıyâmet kopmuş, Arasat meydanında toplanmışız. Ardımda eshâbımla sırat üzerindeyiz. Gördüm ki Muhammed Sa’îd önümüzden hızlı hızlı gidiyor. Defteri de sağ elindedir. Böylece Cennetin kapısına kadar geldik.” Hazret-i Mahdûm Muhammed Sa’îd buyurdu ki: “Veba günlerinde babama büyük musibetlerin vâki’ olduğu sıralarda, ya’nî, üç gün içinde ağabeyim Hâce Muhammed Sâdık, kardeşlerimden Muhammed Ferruh, Muhammed Îsâ ve daha başka yakınları ile vefât ettiklerinde, ben de ağır hastalanmıştım. Nerdeyse ümîd kesilmişti. Hazret-i İmâm çok üzüldüler. Bu sırada bir gece Hak teâlâ tarafından kendisine öyle husûsi tecelliler ve zuhurlar oldu ki, bunların bu musibetleri unutturan ilâhî teselli ve müjdeler oldukları bildirildi.” Hazret-i İmâm buyurdular ki: “Rabbimin bu lütuf ve ihsânları arasında iken, ma’nevî bir emir geldi ki: “Muhammed Sa’îd ile Muhammed Ma’sûm’u getirin!” Getirdiler, ikisini de dizlerime oturttular. Her ikisini de yaşlanmış ve sakalları ağarmış gördüm. Bana şöyle buyuruldu ki; “Bu iki oğlunu sana bağışladım. Çok yaşayacaklardır.” Hazret-i İmâm, Hak teâlânın bu lütfundan çok memnun olup kalktılar ve müjde verdiler. Hâlbuki bu iki oğulları henüz yirmi yaşına gelmemişlerdi. Muhammed Sa’îd buyurdu ki: “Yüksek babam vefâtından iki ay kadar önce buyurdular ki: “Çok derin sırlar bildiriliyor. Onları kime anlatayım. Siz her zaman burada olmuyorsunuz.” O günden i’tibâren dışarıdaki dersi bırakıp devamlı sohbet ve hizmetlerinde bulundum. Kimseden duyulmayan o sırları ve keşfleri dinler oldum. O günlerde bu cinsten olan ihsân ve ikramlar öncekilere kıyasla çok daha fazla idi. Bunlar gizli olup açıklamaya gelmez.” Yüksek babamın son hastalıklarında, imameti bana verdikleri zaman, namazda İmâm olmam sebebiyle, babama ihsân edilen ve örtülmesi lâzım olan sırlar bana da akmaya başladı. Yüksek babam buyurdular ki: “Muhammed Sa’îd! Bütün bunlar senin İmâm olman ve namazda öne geçmenin bereketlendir. Senin bu yüksek ihsânlardan ve derin sırlardan nasîbin ve payın tamdır.” Hazret-i İmâm’ın bu iki oğluna, ihsân, merhamet ve muhabbet nazarları son derece idi. Tenhâda ve kalabalıkta sırdaşı, hakîkat ve mahrem bilgilerinde muhatabı idiler. Dünyâ işlerinde emînleri, müşavirleri ve mutlak vekîlleri, ibâdet ve tâatlerinde en iyi hizmet edicileri hep bunlardı. Dünyâ ve âhıret husûsunda büyük yardımcısı Muhammed Sa’îd hazretleri idi. Muhammed Sa’îd hazretleri saniyesini bile boşa geçirmez, birgünde yapacağı işleri önceden plânlardı. Vakitlerini şöyle taksim etmişti. Sabah namazını kılar, ardından o vakitte okunacak ve yapılacak duâ ve vazîfeleri okurdu. Sonra Allahü teâlâyı kalbinden zikrederdi. İşrak vakti gelince, işrak namazını kılardı. Sıcak zamanlarda, gecenin uykusuzluğunu gidermek için iki-üç saat istirahat eder. Sonra kalkar, abdest alır, talebeye ders verir, öğleye kadar devam ederdi. Öğle namazını vaktin evvelinde eda eder, sonra hafızdan Kur’ân-ı kerîm dinlerdi. Bitirdikten sonra, kendisi Kur’ân-ı kerîm okurdu. Ba’zan da öğle namazından önce Kur’ân-ı kerîm okur, öğleden sonra ders ile meşgûl olup, ikindiye kadar devam ederdi. Sonra yeniden abdest alıp, ikindiyi kılar ve ardından va’z ederdi. Ba’zan ikindiyi kıldıktan sonra husûsî odasına gider, akşama kadar orada kalır, akşam olunca namaz için çıkar, akşam namazını vaktin evvelinde kılardı. Sonra akşam vazîfelerini okur, evvâbin namazını kılardı. Bu namazda uzun sûreler okurdu. İmâm-ı a’zam hazretlerinin mezhebine göre yatsı vakti girince, ya’nî ufukda beyazlık kaybolunca namazını kılıp, odalarına giderdi. Soğuk mevsimlerde gecenin üçte birine kadar yatsı namazını geciktirip, öyle kılardı. Gecenin sonuna doğru teheccüde kalkardı, namazda uzun sûreler okurdu. Çoğu zaman teheccüd namazının abdesti ile sabah namazını kılardı. Her vakitte okunması bildirilen duâları okur, ayrıca vakit belirtilmemiş duâları da okurdu. Bunlarla birlikte hergün beşbin kelime-i tayyibe okurdu. Bu kadar devamlı tâat, vakitleri gözetip değerlendirme ve ibâdet, insan gücünün dışında idi. Buna rağmen, talebenin yetiştirilmesinde eshâbıyla sohbetinde, eksiklik ve kusur etmezdi. Hak tâliblerine feyz saçar, onları ilerletir, yüksek makamlara kavuştururdu. Bu yolun talibleri çok uzak memleketlerden huzûruna gelir, yüksek makamlara kavuşurlardı. Eserlerine gelince: Hakîkatler ve ma’rifetler denizi olan pek kıymetli bir “Mektûbât’ı vardır. İçinde yüz mektûp vardır. Bu kitap mübârek kalbine akıtılmış olan ince ve gizli ilimlerle doludur. Bu eserinde buyurdu ki: “İhsânları bol olan Allahü teâlâ, kendi cezbe kemendleri ile, bizi bizden kurtarıp, kendi hakîkatine kavuştursun. Herbiri yüksek zâtına perde olan çeşitli bağlardan ve alâkalardan alıp, darlıkta ve genişlikte, zenginlikte ve fakirlikte, hastalıkta ve afiyette hep kendisiyle bulundursun.” “Seyr ve sülûkten, ya’nî büyükler yoluna girip ilerlemekten maksad, kulluk vazîfelerini yapacak hâle gelmek, nefsini hakkıyla tanımak, kendinin muhtaç olduğunu ve sahibine ihtiyâcını bilmek, bu vesile ile de Rabbini tanımaktır.” “Yeni evlendiğim zamanlardı. Yüksek babam ve mürşidim bana buyurdular ki: “Bu evlilikten çocukların olacak. Ama birincisi erkek olup, dört yaşına varmadan ölecek.” Gerçekten buyurdukları gibi oldu. O evlilikten beş çocuğum oldu. Birincisi erkek olup, dört yaşına varmadan vefât etti.” Sır mahremlerinden çok güvenilir biri anlattı: Bir defa Muhammed Sa’îd hazretleri hastalandı. Hastalığı uzadıkça ağırlaştı. Zayıfladı, bitkin hâle geldi. Tabibler çare bulamadılar. Birgün hazret-i İmâm (kuddise sirruh) yolda bir kâğıt gördü, eğilip aldı. Üzerinde, Allah ism-i şerîfi yazılı idi. Onu öpüp temiz bir yere koydular. Bunun üzerine Allahü teâlâ tarafından kendilerine; “Bizim ismimizi yücelttiğin için, oğlunu sana bağışladık ve hastalığını sıhhate çevirdik” diye ilham edildi ve kısa zamanda o hastalıktan iyileşti. Hâce Muhammed Sa’îd’in, makam, kerâmet ve harikulade hâlleri sayılamıyacak kadar çoktur. Kalblerden geçenleri bilmede, kabir hâllerini keşfde ayrı bir husûsiyeti vardı. Bir mes’ele hakkında birşey söylese, Allahü teâlâ onun hatırı için o işi söylediği gibi yaratırdı. Hadarât-ül-Kuds müellifi, Bedreddîn Serhendî hazretleri anlatır: “Geniş bir ova gördüm. Velîler, sâlihler ve diğer insanlar oraya toplanmıştı. Hâce Muhammed Sa’îd bir taht üzerinde oturuyor ve bütün bu kalabalık, ona yüz dönmüş onu dinliyordu. Bu kalabalığın İmâmı, büyüğü ve rehberi o idi.” Hazret-i Muhammed Sa’îd’in bağlılarından olan Vezîr Hân’ın hâmile olan hanımı, kendisine bir mektûp yazıp; “Hak teâlânın bana bir erkek evlâd vermesi için teveccüh buyurun” dedi. Hazreti Muhammed Sa’îd duâ etti ve cevâbında o hanıma; “Rahat olun, Allahü teâlâ en yakın zamanda sana bir erkek evlâd verecektir” diye yazdı. Hâmile olan o hanım, doğum yapınca, bir oğlu dünyâya geldi. Bir kimsenin oğlu ölmek üzere idi. Oğlunu çok sevdiği için, vefâtının biraz daha gecikmesini arzu ediyordu. Bu sebeple ağlayarak Muhammed Sa’îd hazretlerinin huzûruna geldi ve; “Ey İmâm hazretleri! Allahü teâlâ Hazreti Îsâ aleyhisselâma ölüleri diriltme mu’cizesini ihsân etti. Siz de peygamberlerin aleyhimüsselâm vârislerisiniz. Oğlum şu anda ölmek üzeredir. Hâline bir teveccüh buyurmanızı istirhâm ediyorum” diye yalvardı. Muhammed Sa’îd bir müddet cevap vermedi, murâkabe ettikten sonra başlarını kaldırıp; “Oğlunun canı geri geldi, dirildi ve sağlamlaştı.” buyurdular. O kimse sevinerek evine koştu. Evde yerinden kalkamayan, konuşamayan, sekerât-ı mevt hâlindeki oğlunu, iyileşmiş bir hâlde buldu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğullarına yazdığı bir mektûp aşağıdadır: “Allahü teâlâya hamd olsun. Resûlüne salât ve selâm olsun. Kıymetli oğullarım! Siz ne kadar, bizim sohbetimizi istiyorsanız, ben de o kadar sizi görmek, sizinle konuşmak istiyorum. Fakat ne yapalım ki, bütün arzular ele geçmiyor. Mısra’: “Rüzgar, ekseriye geminin istemediği taraftan eser.” Bu asker arasında, isteksiz ve rağbetsiz kalmamda, büyük fâideler görüyorum. Burada bir saat kalmağı, başka yerlerde bir çok saatler kalmaktan daha iyi buluyorum. Burada öyle şeyler ele geçiyor ki, başka yerlerde bunun zerresine kavuşacağımı zannetmiyorum. Buranın ma’rifetlerinin yüksekliği başka, hâlleri ve makamları ayrıdır. Sultânın buradan ayrılmama mâni olmasında, yüksek bir kemâl kapısı ve hakîki sahibimiz olan Allahü teâlânın rızâsını buluyorum. Kendi saadetimi bu hapiste düşünüyorum. Bilhassa bu karışık günlerde, acâib muâmeleler ve bu tefrika ve fitne zamanlarında çok garîb güzellikler görüyorum. Fakat bu şaşılacak yeni ve taze ni’metlerin gün be gün akıp gelmesi karşısında oğullarımı düşünüyorum. Onlardan uzak kaldığım, onların yanında olamadığım için kalbim yanıyor, ciğerim kavruluyor. Benim istememin, sizin isteğinizden daha fazla olduğunu zannederim. Meşhûr sözdür ki: “Babanın oğlunu istediği kadar oğul babayı istemez.” Her ne kadar asâlet ve füru’ olmak, bunun aksi ise de bu böyledir.” Muhammed Hâşim-i Keşmî anlattı: “Bir başka vakit, halvetde iken İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu fakire; “Çok daha yaşayacağımı zannetmiyorum. Bu dünyâdan göç yakın görünüyor. Muhammed Sa’îd’in bu mesnedde yerimde oturmasını istiyorum” buyurdular. Bu fakîr, onların bu sözlerini oğullarına söyledim. Tam bir tevâzu ile; “Benim gibi bir kabiliyetsiz, böyle şeylere kendimi hiçbir zaman lâyık görmüyorum. Hazret-i İmâm her nereye gitse, kardeşim Muhammed Ma’sûm’u, kendi yerine oturturlar, bana ise, ona hizmet ve uymayı emir buyururlardı. Eğer bu ümid, babamın yüksek hatırına gelmeseydi böyle buyurmazlardı. Ben şehrin dışında bulunan yüksek dedemin mezarının başında bir hücreye çekilir (ya’nî vefât edersem), bu mesnedi, o gözlerimin nûru Muhammed Ma’sûm’a havale ederim” buyurdular. Bu sözleri Muhammed Ma’sûm’a arzettim. O da ağladı ve şöyle buyurdu: “Azîz kardeşim Muhammed Sa’îd beni kendi hizmetine lâyık görmüyor. Hâllerin doğruluğuna, ihtiyâtlı olmağa, melek ahlâklı olmağa, ilmin kuvvetine ve buna benzer şeylere bakıyorum. Kendimi onların en aşağı talebesi buluyorum. Kendi saadetimi onlara hizmette görüyorum. Bu fakir bu hâdiseyi, halvette iken hazret-i İmâm’a arzettim. Çok hoşlarına gitti ve gözleri yaşardı. Bu fakire; “Görüyor musun, bu iki kardeş arasında nasıl muhabbet ve bağlılık var?” buyurdular. Onlara duâlar eylediler. Allah kabûl eylesin.” Hâşim-i Keşmî anlattı: “Hazret-i Mahdûm-zâde Muhammed Sa’îd bu fakire anlattı: “Bir gece kendi evimde, pencereleri içerden kapayıp uyuyordum. Gecenin bir kısmı geçmişti ki, bir kimse tam kuvvetle kapıya vurdu. “Acaba bu saatte kimdir?” diye hayret ettim. Her ne kadar; “Kim var orada?” deyip bağırdıysam da cevap vermedi. Kapının yanına gelip, kapıyı açmak istedim. O kimse kapıyı kendi tarafına çekti. Ben de bana doğru çektim. Bu esnada hazret-i İmâm’ın sesini duydum. Bana; “Muhammed Sa’îd hazır ol!” buyurdular. Onların sesi gelir gelmez, o kapıda olan kayboldu. Daha sonra babamın huzûruna gidince, daha ben olayı anlatmadan; “Bu gece senin evine cin girip sana eziyet vermek istedi. Bunu farkettim, bağırdım ve onu kovdum” buyurdular.” Buna temasla, hazret-i İmâm’ın yüksek talebelerinden bir kısmı, onların mübârek dillerinden naklederek şöyle anlattılar: “Bir gece evimde, uyumak için yattım. Tam gözlerim dalıp, uykuya dalarken, bir cinin bana te’sîr ve tasarruf etmek istediğini anladım. “La havle velâ kuvvete illâ billâh...” mübârek kelimesini okudum. Bu kelime ağzımdan çıkar çıkmaz meleklerin gelip, o cini parça parça ettiklerini, yanında olanları etrâfımdan koğduklarını ve filân yere götürdüklerini gördüm.” Bu hâdiseyi anlatan; “Aynı gün o yerden cinlerin musibetine uğrayan bir şahıs getirdiler” dedi. | |||
| Muhammed Said Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:21:04 | |
İslâm âlimlerinin önderi, gözbebeği, velîlerin baş tacı, âriflerin ışığı, tasavvuf bilgilerinin mütehassısı ve İslâmın bekçisi olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin ikinci oğlu. Babası gibi büyük âlim ve velî idi. 1005 (m. 1596) senesinin Şa’bân ayında doğdu. Ahlâkının güzelliği, faziletlerinin çokluğu, güler yüzü, yumuşak sözü, işlerinin hâlis olması ile zînetlenmişti. Tahsilini genç yaşında bitirdi. Fen ve din ilimlerinde mütehassıs oldu. Babasının gayretli çalışmaları, yardımları sayesinde, büyüklerin sevgisine ve yüksek hâllere kavuştu. Onyedi yaşında ma’nevî kemâlâta vâsıl oldu. Birçok kıymetli kitaplara ta’likler ve haşiyeler yaptı. “Mişkât-i Mesâbih”e ta’likleri çok kıymetlidir. Namazda otururken parmak kaldırmamak için, Hanefî mezhebine göre yazdığı risalesi şaheserdir. Bu eserinde parmak kaldırmamanın daha iyi olduğunu isbât etmiştir. Yüksek pederinin garîb sırlarına, acâib ma’rifetlerine mahrem idi. “Mektûbât-ı Sa’îdiyye” kitabında yüz mektûp vardır. 1070 (m. 1660) senesinin Cemâzil-âhır ayının yirmiyedinci günü vefât etti. Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: “Muhammed Sa’îd, beş yaşında iken ağır bir hastalığa tutulmuştu. Bu hastalığın şiddetli zamanında, kendisine “Ne istersin?” diye sorulduğunda; “Hazret-i Hâce’yi isterim” dedi. (Babası, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek hocası Bâkî-billah’ı kastetmişti.) Bu durumu Bâkî-billah hazretlerine arzedilince şöyle buyurdu: “Muhammed Sa’îd’in hatırı sayılır. Bir söz söyledi ve gaybî olarak bizden nisbet aldı.” Beyt: “Beşikte iken konuşur ceddi ma’rifetinden, Sa’îd olan bilinir hakkındaki hadîsten.” Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Sa’îd, annesi karnında saîd (Cennetlik) olandır.” Hâce Bâkî-billah hazretleri, İmâm-ı Rabbânî’ye yazdığı mektûbların ba’zılarında, bu oğullarını, şefkat ve merhamet ile anıp duâ ederdi. Sevdiklerinden birine, Hazret-i İmâm’ın (kuddise sirruh) medhi hakkında yazdığı bir mektûpta şöyle yazıyordu: “Daha küçük olan Ahmed’in çocukları, hepsi esrâr-ı ilâhidir. Şaşılacak, inanılmayacak kabiliyetleri, istidatları vardır. Kısaca şecereyi tayyibedirler. Allahü teâlâ onları en güzel şekilde yarattı.” Hazret-i Hâce Bâkî-billah’ın bu şerefli sözleri, bütün oğullarının istidat ve kabiliyetlerinin, yaradılışlarının yüksek olduğunu gösteriyor, yüksek derecelere kavuştuklarını haber veriyordu. Bu Mahdûm-zâde de büyüyünce, zâhirî ilmin tahsili ile meşgûl oldu. İlminin bir kısmını, hazret-i İmâm’ın huzûrunda elde etti. Bir kısmını da ağabeyinin yanında kazandı. Ba’zı ilimleri de Şeyh Tâhir-i Lâhorî’nin yanında ikmâl eyledi. Aklî ve naklî bütün ilimlerde tam bir maharet elde etti. Bu tahsil esnasında yüksek babalarının tasarruf ve bereketli teveccühleriyle bu büyük yola bağlılığı kuvvetlendi ve yüksek hâllere kavuştu. Bütün bu zâhirî olgunlukları ve ma’nevî terakkileri onyedi yaşında ikmâl edip bitirmişti. O zamandan beri aklî ve naklî ince ilimlerde maharet, metanet, tahkîk ve tedkîk sahibi olup, dâima ders okutur, ba’zı kıymetli kitaplara ilâveler ve haşiyeler yapardı. Bunlardan biri Mişkât-ül-Mesâbih’e yaptığı ilâvelerdir. Hanefî mezhebi imamlarından alınan sağlam hadîsleri açık delîllerle, doğru şâhidlerle, en kıymetli kitaplardan alıp buraya yazmıştır. Okuyan âlimler, çok beğendiler. Onu medhedip, çok duâ eylediler. “Hayâli haşiyesi” üzerine de haşiyesi vardır. Bu eseri de çok sağlamdır. Hattâ bunda sırf kendine mahsûs sözleri de vardır. Zamanının âlimleri bu eseri okuyunca, Muhammed Sa’îd hazretlerinin son derece ince ilimlere sahip olduğunu kabûl etmişlerdir. Münâzarada, bütün Hindistan âlimlerini susturacak ayrı bir meziyeti vardı. Muhammed Hâşim-i Keşmî bu husûsta şöyle anlattı: “Birgün bu fakir de yanlarında idim. Âlimlerden biri kendilerinden usûl-i fıkha dâir çok zor bir mes’ele sordu. Bu soruyu, gayet açık ve geniş olarak cevaplandırdı. O âlim kulağıma eğilip, “Bu Mahdûmzâde’nin, ilimde bir eşi yoktur. Biliyor musun?” dedi. Yine bir gece, zamanın büyüklerinden biri büyük bir meclis hazırladı. O memleketin âlimlerini, meşâyıhını ve ileri gelenlerini de da’vet ettiler. O meclisde ta’zim secdesi ve ibâdetteki secdeler hakkında çok derin ilimler ortaya döküldü. Hazret-i Mahdûmzâde Muhammed Sa’îd, azîz kardeşi Muhammed Ma’sûm ile beraber bir tarafta idi. Âlimlerin büyüklerinden kalabalık bir grup bir tarafta idiler. Her ilimde sözü en yüksek dereceye getiriyorlardı. Mecliste olanlar bunların kim olduklarını bilmek için kalkıp, yanlarına gelip, bunları seyrediyorlardı. Bu iki kardeşi tanımadıklarından, bu azîzlerin kim olduklarını soruyorlardı. Hazret-i İmâm’ın oğulları olduklarını öğrenince: “Bu vilâvet sedefinden ne için böyle hidâyet incileri zuhura gelmesin?” dediler. Yine bu Mahdûm-zâde teşehhüdde parmak kaldırmamak hakkında Hanefî mezhebine göre, bir risale yazıp, buyurdular ki: “Evlâ olan, parmak kaldırmamaktır.” Parmak kaldırılmasının gerekli olduğunu iddia eden âlimler, risaledeki cevaplar karşısında şaşırıp kaldılar. Hâşim-i Keşmî anlattı: “Birgün hazret-i İmâm (kuddise sirruh) bu iki kardeşin zâhirî ve bâtınî ilimlere sahip olmaları hakkında bu fakire şöyle buyurdular! “Oğlum Muhammed Sâdık, vefât edince, kendi kendime; “Zâhir ilimlerde bu kadar faziletli, kalb hâllerinde bu kadar yüksek oğlu nerede bulurum?” dedim. Allahü teâlâ ihsân ederek, bu mübârek kardeşini, yüksek ağabeyinin vekîli eyledi. Bu ihsânından dolayı Allahü teâlâya hamdü senalar olsun.” Vaktin âlimlerinden Âsaf-ı Câhî, aklî ilimlerde derin bilgi sahibi olup, cevaplandıramadığı ba’zı mes’eleleri Muhammed Sa’îd’e arzederdi. Allahü teâlânın yardımıyla, ânında en güzel cevapları alır içi rahatlardı. Âsaf-ı Câhî zaman zaman Sultan Şah Cihan’ın huzûruna gider, Muhammed Sa’îd hazretlerini medh edip; “Şeyh Muhammed Sa’îd, Müceddîd-i elf-i sânî’nin oğludur. İlimde babası ile beraberdir” derdi. Muhammed Sa’îd ne zaman sultânın huzûrunda bulunsa, pâdişâh, ondan başkasına dînî suâl sormazdı. Hâlbuki pâdişâhın meclisinde her zaman yüksek âlimler bulunurdu. Muhammed Sa’îd hazretleri kalb ilimlerini de, zâhir ilimler gibi yüksek babasının sohbetinden elde etti. Kemâl derecesine kavuşup, bu büyükler yolunda, talipleri yetiştirmek için babalarından hilâfet ve icâzet aldı. Talebelerin yetişmesi ve terbiyesi ile meşgûl oldu. Hattâ babaları, ömürlerinin sonuna doğru talebeler ile meşgûl olmaktan el çekip, bunları bu oğlu ve diğer oğlu Hâce Muhammed Ma’sûm hazretlerine havale ettiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, fıkıh bilgileri üzerinde bir mes’eleyi araştırmak isteyince, bu oğlundan sorardı. Verdiği doğru ve sağlam cevaplardan çok hoşlanırdı. Ona duâ ederdi. Bu iki oğlu hakkında; “Her kutbun iki İmâmı olur. Siz ikiniz de imamsınız” buyurdular. Yine babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri, onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Muhammed Sa’îd, ulemâ-i râsihînden, derin âlimlerin önde gelenlerindendir. Allahü teâlânın halîlidir (dostudur). O’nun rahmet hazinesidir. Yarın kıyâmet günü rahmet hazînelerinin taksimi ona verilir. Şefaat makamından büyük payı vardır.” “Tasavvuf yolunda yükselirken ve inerken, kavuştuğum her makamda Muhammed Sa’îd yanımda idi.” İnişte, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin makamına geldiğimde gördüm ki, Muhammed Sa’îd benimle beraberdir.” Yine buyurdu ki: “İkinizi de (Muhammed Ma’sûm ile) Vilâyet-i Ahmedî makamında buluyorum.” “Keşf ve müşâhede hâlinde gördüm ki, kıyâmet kopmuş, Arasat meydanında toplanmışız. Ardımda eshâbımla sırat üzerindeyiz. Gördüm ki Muhammed Sa’îd önümüzden hızlı hızlı gidiyor. Defteri de sağ elindedir. Böylece Cennetin kapısına kadar geldik.” Hazret-i Mahdûm Muhammed Sa’îd buyurdu ki: “Veba günlerinde babama büyük musibetlerin vâki’ olduğu sıralarda, ya’nî, üç gün içinde ağabeyim Hâce Muhammed Sâdık, kardeşlerimden Muhammed Ferruh, Muhammed Îsâ ve daha başka yakınları ile vefât ettiklerinde, ben de ağır hastalanmıştım. Nerdeyse ümîd kesilmişti. Hazret-i İmâm çok üzüldüler. Bu sırada bir gece Hak teâlâ tarafından kendisine öyle husûsi tecelliler ve zuhurlar oldu ki, bunların bu musibetleri unutturan ilâhî teselli ve müjdeler oldukları bildirildi.” Hazret-i İmâm buyurdular ki: “Rabbimin bu lütuf ve ihsânları arasında iken, ma’nevî bir emir geldi ki: “Muhammed Sa’îd ile Muhammed Ma’sûm’u getirin!” Getirdiler, ikisini de dizlerime oturttular. Her ikisini de yaşlanmış ve sakalları ağarmış gördüm. Bana şöyle buyuruldu ki; “Bu iki oğlunu sana bağışladım. Çok yaşayacaklardır.” Hazret-i İmâm, Hak teâlânın bu lütfundan çok memnun olup kalktılar ve müjde verdiler. Hâlbuki bu iki oğulları henüz yirmi yaşına gelmemişlerdi. Muhammed Sa’îd buyurdu ki: “Yüksek babam vefâtından iki ay kadar önce buyurdular ki: “Çok derin sırlar bildiriliyor. Onları kime anlatayım. Siz her zaman burada olmuyorsunuz.” O günden i’tibâren dışarıdaki dersi bırakıp devamlı sohbet ve hizmetlerinde bulundum. Kimseden duyulmayan o sırları ve keşfleri dinler oldum. O günlerde bu cinsten olan ihsân ve ikramlar öncekilere kıyasla çok daha fazla idi. Bunlar gizli olup açıklamaya gelmez.” Yüksek babamın son hastalıklarında, imameti bana verdikleri zaman, namazda İmâm olmam sebebiyle, babama ihsân edilen ve örtülmesi lâzım olan sırlar bana da akmaya başladı. Yüksek babam buyurdular ki: “Muhammed Sa’îd! Bütün bunlar senin İmâm olman ve namazda öne geçmenin bereketlendir. Senin bu yüksek ihsânlardan ve derin sırlardan nasîbin ve payın tamdır.” Hazret-i İmâm’ın bu iki oğluna, ihsân, merhamet ve muhabbet nazarları son derece idi. Tenhâda ve kalabalıkta sırdaşı, hakîkat ve mahrem bilgilerinde muhatabı idiler. Dünyâ işlerinde emînleri, müşavirleri ve mutlak vekîlleri, ibâdet ve tâatlerinde en iyi hizmet edicileri hep bunlardı. Dünyâ ve âhıret husûsunda büyük yardımcısı Muhammed Sa’îd hazretleri idi. Muhammed Sa’îd hazretleri saniyesini bile boşa geçirmez, birgünde yapacağı işleri önceden plânlardı. Vakitlerini şöyle taksim etmişti. Sabah namazını kılar, ardından o vakitte okunacak ve yapılacak duâ ve vazîfeleri okurdu. Sonra Allahü teâlâyı kalbinden zikrederdi. İşrak vakti gelince, işrak namazını kılardı. Sıcak zamanlarda, gecenin uykusuzluğunu gidermek için iki-üç saat istirahat eder. Sonra kalkar, abdest alır, talebeye ders verir, öğleye kadar devam ederdi. Öğle namazını vaktin evvelinde eda eder, sonra hafızdan Kur’ân-ı kerîm dinlerdi. Bitirdikten sonra, kendisi Kur’ân-ı kerîm okurdu. Ba’zan da öğle namazından önce Kur’ân-ı kerîm okur, öğleden sonra ders ile meşgûl olup, ikindiye kadar devam ederdi. Sonra yeniden abdest alıp, ikindiyi kılar ve ardından va’z ederdi. Ba’zan ikindiyi kıldıktan sonra husûsî odasına gider, akşama kadar orada kalır, akşam olunca namaz için çıkar, akşam namazını vaktin evvelinde kılardı. Sonra akşam vazîfelerini okur, evvâbin namazını kılardı. Bu namazda uzun sûreler okurdu. İmâm-ı a’zam hazretlerinin mezhebine göre yatsı vakti girince, ya’nî ufukda beyazlık kaybolunca namazını kılıp, odalarına giderdi. Soğuk mevsimlerde gecenin üçte birine kadar yatsı namazını geciktirip, öyle kılardı. Gecenin sonuna doğru teheccüde kalkardı, namazda uzun sûreler okurdu. Çoğu zaman teheccüd namazının abdesti ile sabah namazını kılardı. Her vakitte okunması bildirilen duâları okur, ayrıca vakit belirtilmemiş duâları da okurdu. Bunlarla birlikte hergün beşbin kelime-i tayyibe okurdu. Bu kadar devamlı tâat, vakitleri gözetip değerlendirme ve ibâdet, insan gücünün dışında idi. Buna rağmen, talebenin yetiştirilmesinde eshâbıyla sohbetinde, eksiklik ve kusur etmezdi. Hak tâliblerine feyz saçar, onları ilerletir, yüksek makamlara kavuştururdu. Bu yolun talibleri çok uzak memleketlerden huzûruna gelir, yüksek makamlara kavuşurlardı. Eserlerine gelince: Hakîkatler ve ma’rifetler denizi olan pek kıymetli bir “Mektûbât’ı vardır. İçinde yüz mektûp vardır. Bu kitap mübârek kalbine akıtılmış olan ince ve gizli ilimlerle doludur. Bu eserinde buyurdu ki: “İhsânları bol olan Allahü teâlâ, kendi cezbe kemendleri ile, bizi bizden kurtarıp, kendi hakîkatine kavuştursun. Herbiri yüksek zâtına perde olan çeşitli bağlardan ve alâkalardan alıp, darlıkta ve genişlikte, zenginlikte ve fakirlikte, hastalıkta ve afiyette hep kendisiyle bulundursun.” “Seyr ve sülûkten, ya’nî büyükler yoluna girip ilerlemekten maksad, kulluk vazîfelerini yapacak hâle gelmek, nefsini hakkıyla tanımak, kendinin muhtaç olduğunu ve sahibine ihtiyâcını bilmek, bu vesile ile de Rabbini tanımaktır.” “Yeni evlendiğim zamanlardı. Yüksek babam ve mürşidim bana buyurdular ki: “Bu evlilikten çocukların olacak. Ama birincisi erkek olup, dört yaşına varmadan ölecek.” Gerçekten buyurdukları gibi oldu. O evlilikten beş çocuğum oldu. Birincisi erkek olup, dört yaşına varmadan vefât etti.” Sır mahremlerinden çok güvenilir biri anlattı: Bir defa Muhammed Sa’îd hazretleri hastalandı. Hastalığı uzadıkça ağırlaştı. Zayıfladı, bitkin hâle geldi. Tabibler çare bulamadılar. Birgün hazret-i İmâm (kuddise sirruh) yolda bir kâğıt gördü, eğilip aldı. Üzerinde, Allah ism-i şerîfi yazılı idi. Onu öpüp temiz bir yere koydular. Bunun üzerine Allahü teâlâ tarafından kendilerine; “Bizim ismimizi yücelttiğin için, oğlunu sana bağışladık ve hastalığını sıhhate çevirdik” diye ilham edildi ve kısa zamanda o hastalıktan iyileşti. Hâce Muhammed Sa’îd’in, makam, kerâmet ve harikulade hâlleri sayılamıyacak kadar çoktur. Kalblerden geçenleri bilmede, kabir hâllerini keşfde ayrı bir husûsiyeti vardı. Bir mes’ele hakkında birşey söylese, Allahü teâlâ onun hatırı için o işi söylediği gibi yaratırdı. Hadarât-ül-Kuds müellifi, Bedreddîn Serhendî hazretleri anlatır: “Geniş bir ova gördüm. Velîler, sâlihler ve diğer insanlar oraya toplanmıştı. Hâce Muhammed Sa’îd bir taht üzerinde oturuyor ve bütün bu kalabalık, ona yüz dönmüş onu dinliyordu. Bu kalabalığın İmâmı, büyüğü ve rehberi o idi.” Hazret-i Muhammed Sa’îd’in bağlılarından olan Vezîr Hân’ın hâmile olan hanımı, kendisine bir mektûp yazıp; “Hak teâlânın bana bir erkek evlâd vermesi için teveccüh buyurun” dedi. Hazreti Muhammed Sa’îd duâ etti ve cevâbında o hanıma; “Rahat olun, Allahü teâlâ en yakın zamanda sana bir erkek evlâd verecektir” diye yazdı. Hâmile olan o hanım, doğum yapınca, bir oğlu dünyâya geldi. Bir kimsenin oğlu ölmek üzere idi. Oğlunu çok sevdiği için, vefâtının biraz daha gecikmesini arzu ediyordu. Bu sebeple ağlayarak Muhammed Sa’îd hazretlerinin huzûruna geldi ve; “Ey İmâm hazretleri! Allahü teâlâ Hazreti Îsâ aleyhisselâma ölüleri diriltme mu’cizesini ihsân etti. Siz de peygamberlerin aleyhimüsselâm vârislerisiniz. Oğlum şu anda ölmek üzeredir. Hâline bir teveccüh buyurmanızı istirhâm ediyorum” diye yalvardı. Muhammed Sa’îd bir müddet cevap vermedi, murâkabe ettikten sonra başlarını kaldırıp; “Oğlunun canı geri geldi, dirildi ve sağlamlaştı.” buyurdular. O kimse sevinerek evine koştu. Evde yerinden kalkamayan, konuşamayan, sekerât-ı mevt hâlindeki oğlunu, iyileşmiş bir hâlde buldu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğullarına yazdığı bir mektûp aşağıdadır: “Allahü teâlâya hamd olsun. Resûlüne salât ve selâm olsun. Kıymetli oğullarım! Siz ne kadar, bizim sohbetimizi istiyorsanız, ben de o kadar sizi görmek, sizinle konuşmak istiyorum. Fakat ne yapalım ki, bütün arzular ele geçmiyor. Mısra’: “Rüzgar, ekseriye geminin istemediği taraftan eser.” Bu asker arasında, isteksiz ve rağbetsiz kalmamda, büyük fâideler görüyorum. Burada bir saat kalmağı, başka yerlerde bir çok saatler kalmaktan daha iyi buluyorum. Burada öyle şeyler ele geçiyor ki, başka yerlerde bunun zerresine kavuşacağımı zannetmiyorum. Buranın ma’rifetlerinin yüksekliği başka, hâlleri ve makamları ayrıdır. Sultânın buradan ayrılmama mâni olmasında, yüksek bir kemâl kapısı ve hakîki sahibimiz olan Allahü teâlânın rızâsını buluyorum. Kendi saadetimi bu hapiste düşünüyorum. Bilhassa bu karışık günlerde, acâib muâmeleler ve bu tefrika ve fitne zamanlarında çok garîb güzellikler görüyorum. Fakat bu şaşılacak yeni ve taze ni’metlerin gün be gün akıp gelmesi karşısında oğullarımı düşünüyorum. Onlardan uzak kaldığım, onların yanında olamadığım için kalbim yanıyor, ciğerim kavruluyor. Benim istememin, sizin isteğinizden daha fazla olduğunu zannederim. Meşhûr sözdür ki: “Babanın oğlunu istediği kadar oğul babayı istemez.” Her ne kadar asâlet ve füru’ olmak, bunun aksi ise de bu böyledir.” Muhammed Hâşim-i Keşmî anlattı: “Bir başka vakit, halvetde iken İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu fakire; “Çok daha yaşayacağımı zannetmiyorum. Bu dünyâdan göç yakın görünüyor. Muhammed Sa’îd’in bu mesnedde yerimde oturmasını istiyorum” buyurdular. Bu fakîr, onların bu sözlerini oğullarına söyledim. Tam bir tevâzu ile; “Benim gibi bir kabiliyetsiz, böyle şeylere kendimi hiçbir zaman lâyık görmüyorum. Hazret-i İmâm her nereye gitse, kardeşim Muhammed Ma’sûm’u, kendi yerine oturturlar, bana ise, ona hizmet ve uymayı emir buyururlardı. Eğer bu ümid, babamın yüksek hatırına gelmeseydi böyle buyurmazlardı. Ben şehrin dışında bulunan yüksek dedemin mezarının başında bir hücreye çekilir (ya’nî vefât edersem), bu mesnedi, o gözlerimin nûru Muhammed Ma’sûm’a havale ederim” buyurdular. Bu sözleri Muhammed Ma’sûm’a arzettim. O da ağladı ve şöyle buyurdu: “Azîz kardeşim Muhammed Sa’îd beni kendi hizmetine lâyık görmüyor. Hâllerin doğruluğuna, ihtiyâtlı olmağa, melek ahlâklı olmağa, ilmin kuvvetine ve buna benzer şeylere bakıyorum. Kendimi onların en aşağı talebesi buluyorum. Kendi saadetimi onlara hizmette görüyorum. Bu fakir bu hâdiseyi, halvette iken hazret-i İmâm’a arzettim. Çok hoşlarına gitti ve gözleri yaşardı. Bu fakire; “Görüyor musun, bu iki kardeş arasında nasıl muhabbet ve bağlılık var?” buyurdular. Onlara duâlar eylediler. Allah kabûl eylesin.” Hâşim-i Keşmî anlattı: “Hazret-i Mahdûm-zâde Muhammed Sa’îd bu fakire anlattı: “Bir gece kendi evimde, pencereleri içerden kapayıp uyuyordum. Gecenin bir kısmı geçmişti ki, bir kimse tam kuvvetle kapıya vurdu. “Acaba bu saatte kimdir?” diye hayret ettim. Her ne kadar; “Kim var orada?” deyip bağırdıysam da cevap vermedi. Kapının yanına gelip, kapıyı açmak istedim. O kimse kapıyı kendi tarafına çekti. Ben de bana doğru çektim. Bu esnada hazret-i İmâm’ın sesini duydum. Bana; “Muhammed Sa’îd hazır ol!” buyurdular. Onların sesi gelir gelmez, o kapıda olan kayboldu. Daha sonra babamın huzûruna gidince, daha ben olayı anlatmadan; “Bu gece senin evine cin girip sana eziyet vermek istedi. Bunu farkettim, bağırdım ve onu kovdum” buyurdular.” Buna temasla, hazret-i İmâm’ın yüksek talebelerinden bir kısmı, onların mübârek dillerinden naklederek şöyle anlattılar: “Bir gece evimde, uyumak için yattım. Tam gözlerim dalıp, uykuya dalarken, bir cinin bana te’sîr ve tasarruf etmek istediğini anladım. “La havle velâ kuvvete illâ billâh...” mübârek kelimesini okudum. Bu kelime ağzımdan çıkar çıkmaz meleklerin gelip, o cini parça parça ettiklerini, yanında olanları etrâfımdan koğduklarını ve filân yere götürdüklerini gördüm.” Bu hâdiseyi anlatan; “Aynı gün o yerden cinlerin musibetine uğrayan bir şahıs getirdiler” dedi. | |||
| Muhammed Sadık Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:20:59 | |
Hindistan'ın büyük velîlerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan âriflerin ışığı, velîlerin önderi, İslâmın bekçisi ve müslümanların baştâcı olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin birinci oğludur. 1591 (H.1000) senesinde Serhend'de doğdu. 1599 senesinde pederi ile birlikte Hâce Muhammed Bâkî-billah ile görüştü. Ondan cenâb-ı Hakk'ı zikretmek, murâkabe etmek için vazife almakla ve ona bağlı bir talebe olmakla şereflendi. İstidâdı, fıtratı ve yaradılışı yüksek olduğundan, onların terbiyesi ve merhametli nazarlarının bereketleri sayesinde kıymetli hâllere, yüksek makamlara kavuştu. Daha çocukken, uzak yerlerdeki şeyleri, mezardaki hâlleri keşf ederdi. Sonra kendi peder-i âlîsinden feyz alarak, kemâl mertebelerinin sonuna erişti. Babasının esrarına mahrem oldu. 1616 (H.1025) senesinde tâûn hastalığından Serhend'de vefât etti. Muhammed Sâdık'ın, çocukluğunda, tâlim ve terbiyesi ile, yüksek dedesi Abdülehad hazretleri meşgûl oldu. Çok akıllı olup, nûr ve zekâ alâmetleri, yüzünden belliydi. Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Babam bana; "Sizin bu oğlunuz bana eşyânın hakîkatinden ve keyfiyetinden garip suâller soruyor. Çok zor cevap verebiliyorum" derdi." buyurdu. Muhammed Sâdık, yüksek kâbiliyet ve yaradılışı sebebiyle hazret-i İmâm'ın, rahmet nazarlarının ve terbiyelerinin bereketi ile, üstün hâllere, pahâ biçilmez muâmelelere kavuştu. Hazret-i Hâce Bâkî-billah'ın ve muhterem babalarının dâimî tasarrufları altında idi. O günlerde velîlikte görülen ve cezbe denilen hâlin kendilerinde gâlib olduğu zamanlarda bile, din ilimleri öğrenmekten geri kalmayıp, onları da bitirmeğe uğraştı. Hâşim-i Keşmî anlattı: "İşittim ki: O günlerde çok defâ kendinden geçmenin ve cezbeye kapılmanın çokluğundan, başı açık yalın ayak, her tarafa gider, fakat yine de ders okuduğu kitapları ezberlerdi. Birgün yağmur yağarken, bir grup çocukla başı açık perişân bir hâlde durmuştu. Muhammed Bâkî-billah oradan geçiyordu. Onu bu vaziyette görünce, tebessüm edip; "Bizim meczûbumuz bakın ne yapıyor?" buyurdu." Muhammed Sâdık hazretlerinin kendinden geçmesi, öyle bir hâle gelmişti ki, bu hâllerin kendini istilâ ettiği, kapladığı zamanlar, hazret-i Hâce (Muhammed Bâkî) bunları hafifletmek için, çarşıda pazarda satılan şeylerden, yemesini buyururdu. Hazret-i Hâce'nin bir mektubunda; "Gözümün nûru Muhammed Sâdık! Zâhir ve bâtınınız mübârek olsun. Hâlleriniz hamd edilecek derecede iyidir. İşte bu huzur içerisinde olunuz. Hâllere gark olmaktan endişe etmeyiniz." buyurdu. Muhammed Sâdık'ın yaşının küçük olduğu zamanlar, yerlerin ve kabirlerin keşfinde, görüşleri çok doğru idi. Hattâ hazret-i Hâce onun keşf ve firâsetine tam olarak îtimâd ederdi. Bâkî-billah hazretleri onu, mezarların başına götürür ve bu mezarlarda yatanların hâllerinin nasıl olduğunu sorardı. O da hemen herbirinin hâlini, gördüğü gibi anlatırdı. Bir defâsında amcası ticaret için bir sefere çıkacaktı. Amcasıyla birlikte dedesi Abdülehad hazretlerinin kabrini ziyâret ettiler. Kabrin başında bir müddet murâkabe de kaldılar, sonra başını kaldırıp; "Dedem, amcamın bu sefere çıkmasını istemiyor." dedi. Muhammed Sâdık, o zaman küçük olduğu için, amcası onun bu sözüne aldırmayıp sefere çıkmaktan vaz geçmedi. Nihâyet sefere çıktı. Fakat gittiği yerde malı helâk oldu, kendisi vefât edip, bir daha geri dönemedi. Hazret-i Hâce, sağlığında yetiştirmesi için talebelerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havâle edince, Muhammed Sâdık da onların arasındaydı. Belki de onların en iyisi idi. O da feyz alma elini, yüksek babalarının nûrlu eteklerine uzattı. Ancak bu şekilde kemâl ve ikmâl derecelerinin sonuna ulaşmak mümkün olurdu. Nitekim herkes; "Böyle babaya, böyle evlâd yakİŞİr." mısraını söylüyordu. İmâm-ı Rabbânî, Muhammed Bâkî'ye yazdıkları mektupda şöyle arzettiler: "MuhammedSâdık yaşının küçüklüğünden, kendini zabt edemiyor. Eğer huzûrunuza gelirken onu da getirirsem, çok terakki edeceğini zannediyorum. Dâmenkûh'a (dağ eteği) giderken yanımızda idi. Pek çok terakki eyledi. Hayret makâmında gark oldu. Hayret cihetinden bu fakîre çok benziyor." Onu görenler, onunla konuşma ve görüşme şerefine kavuşanlar Allahü teâlâyı hatırlar, dünyâyı unuturlardı.Hattâ bâzı zenginler; "Bu genci gördüğümüz zaman, dünyâdan soğuyoruz." derlerdi.Bir başkası bu Mahdumzâde'nin teslimiyetine temasla şöyle anlattı: "Bir gün bâzı komşuların sıkıntı ve cefâlarından ona şikâyet ederek; "Ne olur, bunların bâzılarına tenbih etseniz ve onları azarlasanız." dedim. Bu Mahdûmzâde temiz kalblerinden bir âh çekip; "Ey dostum! Eğer biz kızarsak, bizim, âdetlere uyan insanlarla aramızda ne fark olur." buyurdu. O derviş dedi ki: "Bu sözün mübârek ağzından öyle bir edâ ile çıkışı vardı ki sonunda, utandım ve kalbimde bir ağırlık gibi duran kin ve hırs tamâmen gitti." Aklî ve naklî ilimlerde çok kuvvetliydi. Bir gün Şîraz'dan Hindistan'a gelen âlimlerin en büyüklerinden birinin sohbetinde bulundu. Bu âlim aklî ilimlerde eşsizdi. Yaradılışı îcâbı, o âlim ile derin ilimlere dâir birkaç kelime konuştu. Sözlerini bitirince Şîrazlı âlim; "Bu genci görmeyince, Hindistan'daki talebelerden birinin, aklî ilimlerdeki derin meseleleri idrâk kuvvetini yakînen anlayamamıştım." dedi. Muhammed Sâdık hazretlerinin ilimdeki mahâreti, hâllerinin yüksekliği, yalnızlığı istemedeki fazlalığı, münâcaatları, Allahü teâlâya yalvarma arzuları, ziyâde idi. Yüksek babalarından ayrı kaldığı zamanlar, onlara bâzı mektuplar yazmışlardır. Bu mektuplardan bir parça aşağıdadır: "Canım Babacığım!Hiç bir ânımın, Allahü teâlânın rızâsının hilâfına geçmemesinden başka arzum yoktur. Bu da ele geçmiyor. Ancak o dergâhta hizmet edenlerin imdâd ve yardımı ile ele geçer. Mısra: "Kerîmler ile yapİlan iŞler kolaydİr" Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, hâlim şerefli teveccühünüzün bereketi ile, emrettiğiniz şekilde istikâmettedir. Bunda, az bile olsa bir gevşeklik olmuyor. Hattâ günden güne, artmakta ve yükselmekte olduğunu ümid ediyorum. Sabah, öğle ve ikindiden sonra, sohbete oturup, hâfızdan Kur'ân-ı kerîm dinliyoruz. Ey gönüllerin kıblesi! Bu fakîr, hemen hemen, her gece, hazretinizi rüyâda görmekle şereflenmekteyim. Bundan daha çok ne yazayım. Köleniz." Hazret-i İmâm'ın bu yüksek oğullarına yazdıkları birçok mektuplar vardır. Bu mektupların en büyüğü birinci cildde iki yüz altmışıncı mektup olup, kendi yollarını bildirmektedir. Bu mektubun bâzı kısımları aşağıda alınmıştır: "Elbette nâfilenin kıymeti, farzın kıymeti yanında hiç gibidir. Okyanus yanında, bir damla bile değildir. Nâfilenin kıymeti, sünnetin yanında da böyledir. Sünnet de, farzın yanında okyanus yanındaki bir damla su gibidir. Bu ikisinin yaklaştırması arasındaki büyük farkı, buradan anlamalıdır. Çok kimse, bu inceliği bilmedikleri için, farzları bırakıp, nâfilelerin yayılmasına çalışıyorlar. Câhil sofîler, zikre, fikre sarılıp, farzları ve sünnetleri yapmakta gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeği ve riyâzetler yapmağı beğeniyor. Cumâ namazına ve cemâate gitmiyorlar. Hâlbuki, bir farz namazı cemâatle kılmak, onların binlerle, kırk günlük çilelerinden daha faydalı olduğunu bilmiyorlar. Evet, İslamiyetin edeblerini gözetmek şartı ile, zikr ve fikir çok faydalı ve pek kıymetlidir. Câhil hocalar da, nâfilelerin yayılmasına çalışıyor, farzların yapılmasına aldırış etmiyor, terk edilmesine sebeb oluyorlar.Meselâ, Aşûre namazının, Resûlullah'tan haber verildiği iyi bilinmiyor. Bunu cemâatle ve ehemmiyet vererek kılıyorlar. Hâlbuki, nâfile namazı cemâatle kılmanın mekruh olduğunu fıkıh kitablarında okuyorlar. Farzları kılmakta gevşek davranıyorlar. Farzları müstehab olan zamanlarında kılanları pek azdır. Vaktinde bile kılmıyorlar. Farzları cemâatle kılmağa ehemmiyet vermiyorlar. Bir iki kişiden fazla cemâat toplandığı az görülüyor. Çok zaman da yalnız kılıyorlar. Din adamları böyle olursa, başkalarının nasıl yaptıklarını artık düşünmelidir. Bu kötü hâllerden dolayı müslümanlık zayıflamağa başladı. Böyle işlerin zulmeti ile, günahlar, bid'atler çoğaldı. Fârisî beyt tercümesi:
Az söyledim, dikkat ettim, kalbini kırmamağa, Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana!
Nâfile ibâdetleri yapmak, insanı zıllere kavuŞturur. Farzlarİ yapmak ise, asla ulaŞtİrİr. Ancak, farzlarİ tamamlayan nâfileler (Meselâ, farz namazlarİndan önce ve sonra kİlİnan sünnetler), asla kavuŞturmaya yardİm ederler. Farzlardan sayİlİrlar. Farzlarİn en üstünü, en yükse?i namazdİr."Namaz, müminin mîrâcİdİr." ve "Kulun, Rabbine en yakİn oldu?u zamânİ, namazda oldu?u zamandİr!..." hadîs-i Şerîfleri bunu haber vermektedir. "Allahü teâlâ ile öyle vakitlerim vardİr ki..." hadîs-i Şerîfinde bildirilen, Resûlullah efendimizin en kİymetli zamanlarİ, bu fakîre göre, namazdaki zamanİdİr. Günahlarİ örten namazdİr. İnsanİ kötü, çirkin Şeyleri yapmaktan koruyan, namazdİr. Resûlullah efendimizin; "Yâ Bilâl, beni ferâhlandİr!" buyurarak, rahatlandİrİlmak istedi?i Şey, namazdİr. Dînin dire?i namazdİr. Müslümanlİk ile, kafirli?i birbirinden ayİran, namazdır. Ey oğlum! Bu mutmeinne olan nefs, İslâmiyete karşı gelemez. Baş kaldıramaz. Bütün varlığı ile, Rabbine dönmüştür. O'na tutulmuştur. O'nun rızâsını kazanmaktan, O'na itâat ve ibâdet etmekten başka bir düşüncesi yoktur. Önce, mahlûkların en kötüsü olan nefs-i emmâre Şimdi itminân kazanmİŞ ve Allahü teâlâyİ râzİ etmiŞtir. Evet, Muhbir-i sâdİk yâni hep do?ru söyleyici; "Câhillikte en ileride olanİnİz, İslâm âlimi olunca, en ileriniz olur." buyurmuŞtur. Bundan sonra, insanda İslamiyete uymamak, baŞ kaldİrmak gibi Şeyler görülürse, bunlar cesedi meydana getiren maddelerden hâsİl olur. Gadab, Şehvet, hİrs gibi aŞa?İ düŞünceler, bu maddelerden ileri gelmektedir. Bir Şeye düŞkün olmak, cimrilik, baya?İ iŞler hep onlardan do?maktadİr. Hayvanlarda nefs-i emmâre yoktur. Hâlbuki bu kötülükler, hayvanlarda daha çok vardİr. Resûlullah efendimiz; "Küçük cihâddan döndük, cihâd-İ ekbere geldik!" buyurdu?unda, cihâd-İ ekber olarak, çok kimselerin dedi?i gibi nefsle cihâdİ de?il, belki cesed ile cihâdİ bildirmiŞtir. Çünkü nefsleri itminâna kavuŞmuŞ, Rablerinden râzİ olmuŞ, Rableri de o mübârek nefslerden râzı olmuştur. Bu nefsler İslâmiyetten ayrılamaz. Rablerine karşı baş kaldırmazlar.
Kıldan ince mânâlar var, kulağını eyle yakın! Her kürsîde nutk çekeni, bir şey bilir sanma sakın!
Sünnetlerin nûrunu, bid'atlerin zulmetleri ile örttüler. Resûlullah'ın milletinin parlaklığını yeni yeni bilgilerin kirleriyle söndürürler. Daha da çok şaşılır ki, birçokları, bu yenilikleri, bu reformları, güzel görüyorlar. Bid'atlere "hasene" adını takıyorlar. Bu bid'atlerle, dîni yükseltiyoruz, İslâmiyetin noksanlarını tamamlıyoruz diyorlar. Herkesin bu bid'atleri yapmasını körüklüyorlar. Allahü teâlâ, bunları doğru yola getirsin! Bilmiyorlar ki, din, bu bid'atlerden önce kâmil olmuŞtu. Allahü teâlânİn nîmeti tamam olmuŞtu. Allahü teâlâ bu dinden râzİ olmuŞtu. Allahü teâlâ, Mâide sûresinin üçüncü âyetinde meâlen; "Bugün, dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladİm ve size din olarak İslâmiyeti vermekle râzİ oldum" buyurdu.Dînin olgunlaşmasını, bu bid'atlerden, bu reformlardan beklemek, bu âyet-i kerîmeye inanmamak olur. Ey oğlum! Kutb-i irşâdın feyz vermesi ve ondan feyz almakla ilgili mârifetler, Mebde' ve Me'âd Risâlesi'nde, "İfâde ve istifâde" bâbında yazılmıştı. Sırası gelmiş iken, faydalı olan bu mârifeti de, buraya yazıyorum. Orada yazılı olan ile karşılaştırınız! Kutb-i irşâd, kemâlât-i ferdiyyeye de mâliktir. Çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küresinin ortasından tâ arşa kadar, herkese; rüşd, hidâyet, îmân ve mârifet onun yolu ile gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyanus gibi, (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ, sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhud, o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan kalbi feyz alır. Bunun gibi bir kimse, Allahü teâlâyı zikr ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse, meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat, birinci feyz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zâtı inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât, bu kimseye incinmiş ise, Allahü teâlâyı zikr etse bile, rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zât, bunun istifâdesini istese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikr etmeseler de, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Fârisî beyt tercümesi:
Sustum artık, zekîlere bu yeter, Çok bağırdım, dinleyen varsa eğer.
Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! O, rahmandır ve rahîmdir. O'nun resûlü Muhammed aleyhisselâma, Âline veEshâbına, sonsuz salât ve selâm olsun." 1616 (H.1025) senesinde Serhend'de şiddetli bir vebâ (tâûn) salgını başladı. Bu salgın her geçen gün şiddetleniyor, yüzlerce insan her gün kabre konuyordu. Bu hâli gören Muhammed Sâdık hazretleri; "Bu tâûn yağlı lokma istiyor. Biz gitmedikçe (ölmedikçe) geçmez." buyurdular. Hummâya yakalandılar veRebî'ül-evvel ayının dokuzuna rastlayan Pazartesi günü vefât eylediler. Bundan sonra, hastalık hafifledi, hastalardan birçoğu iyileşti. O şiddetli sıtma hâlinde olanlar anladılar ki, bu Mahdumzâde geldi, bu hastalığa yakalanan hastaların elinden tutup onları kurtardı ve; "Bugün bu belâyı biz üzerimize aldık." buyurdu. Biri rüyâda gördü ki, her kim bu Mahdumzâde'nin ismini yazıp, yanında taşırsa, bu belâdan kurtulur. İnsanlar bir müddet onun mübârek ismini yazıp yanlarında taşıdılar. Çok tesirini ve faydasını gördüler. Vefâtından sonra, yakınları, dedelerinin yanına gömmek istediler. Hazret-i İmâm bu hususta teveccüh eylediler. Şimdi gömülü bulundukları yerde, gömülmesini emir buyurdular. Hazret-i İmâm her Cumâ namazından sonra, ziyâretine gider, bir müddet murâkabe ederek otururlardı. Bunun gibi her Cumartesi sabahı, bütün eshâbı ile, sohbet halkasını, onun nûrlu mezârının başında kurarlardı. Birçok zamanlar, bu oğlunun âhiret hâllerinden garib şeyler beyân ederlerdi. Hazret-i İmâm'ın teveccüh ve duâları ile, çok yüksek ilerlemeler hâsıl olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, oğullarına verdiği ihsânları keşf ederlerdi. Bir gün oğullarının kabrinin başından kalkarken şöyle buyurdular: "Bugün oğluma teveccüh eyledim. Gördüm ki, her an nûrlar ve garîb eserler zahir oluyor. Her an, coşarak rahmet-i ilâhiyyeye âit garîb sırları açıklıyor." İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mevlânâ Sâlih'e gönderdiği bir mektupda oğulları hakkında şöyle buyurdu: "Allahü teâlânın nîmetlerine hamd olsun ve O'nun seçtiği kullarına selâm olsun! Kardeşim Molla Sâlih! Serhend'de bulunanların başına gelenleri dinle! Büyük oğlum iki küçük kardeşi Muhammed Ferrûh ve Muhammed Îsâ ile birlikte âhirete gittiler. "İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn." Allahü teâlâya sonsuz hamd olsun ki, önce geride kalanlara sabır gücünü ihsân eyledi. Bundan sonra, bu belâdan râzı olmağı nasîb eyledi. Fârisî beyt tercümesi:
Beni ne kadar incitsen, dönmem senden yine, Dayanmak tatlı olur sevgili elemine.
Merhûm oğlum, Hak teâlânın âyetlerinden bir âyet idi. Rabbül'âlemînin rahmetlerinden bir rahmet idi. Yirmi dört yaşında iken, öyle şeylere kavuştu ki, az kimseye nasîb olur. Mevleviyyet mertebesine, naklî ve aklî ilimlerin profesörlü?üne yükselmiŞti. Öyle olmuŞtu ki, yetiŞtirdi?i gençler Beydâvî Tefsîri'ni, Şerh-i Mevâkİf ve benzeri yüksek kitaplarİ okuyorlardİ. Mârifet ve irfânİnİ anlatmak ve şühûdünü, küşûfünü yazmak, başarılacak şey değildir. Bildiğiniz gibi, daha sekiz yaşında iken, kendisini öyle hâl kaplamıştı ki, hocamız hâlini yumuşatmak için, pazarların şübheli yemeklerini ona yedirirlerdi. "Muhammed Sâdık'ı sevdiğim gibi, hiçbir kimseyi sevmiyordum. Kendisi de, bizi sevdiği kadar kimseyi sevmiyor." buyururlardı. Onun büyüklüğünü bu sözden anlamalıdır. "Vilâyet-i Mûseviyye"yi son noktasına ulaştırmıştı. Bu vilâyetin işitilmemiş, şaşılacak şeylerini anlatırdı. Allah korkusundan her an yüreği titrer, edebi gözetirdi. O'na sığınır, O'na yalvarır, O'na boyun büker ve O'nun huzûrunda eğilirdi. "Evliyâdan herbiri, Hak teâlâdan bir şey istemiştir. Ben, O'na sığınmayı ve O'na yalvarmağı istedim." buyururdu. Muhammed Ferrûh'dan ne yazayım ki, on bir yaşında ilim talebesi idi. Kâfiye okuyordu.Tam anlıyarak ders görüyordu. Dâimâ âhiret azâbından korkar ve titrerdi. Çocuk iken, bu dünyâdan ayrılmak için ve böylece, âhiret azâbından kurtulmak için duâ ederdi. Ölüm yatağında iken, kendisine hizmet edenler, hiç işitilmemiş ve şaşılacak şeylerini gördüler. Sekiz yaşında vefât eden ve bu yaşta çok kerâmet ve hârikaları görünen Muhammed Îsâ'dan ne yazayım. Oğullarımın her üçü de, birer cevher idiler. Bize emânet verilmişlerdi. Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, bu emânetleri râzı olarak sâhibine teslim eyledik. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmetine bizi onların sevâbından mahrûm bırakma! Onlardan sonra, bizleri fitneye düşürme! Fârisî mısra tercümesi: "Her ne olursa olsun, dosttan konuŞmak daha tatlİ." (Birinci cild, üç yüz altıncı mektup.) Babasİ İmâm-İ Rabbânî hazretlerinin bu o?luna ve di?er o?ullarİna yazdİ?İ birçok mektuplarİMektûbât adİndaki eserinde toplanmıştır. Onun hakkında; "Aziz oğlum, bu fakîrin mârifetlerinin bir mecmûasıdır. Cezbe ve sülûk makamlarının bir nüshasıdır" ve "Oğlum, benim esrâr mahremimdir." gibi buyurduğu şeyler çoktur. İmâm-ıRabbânî hazretleri 1624 (H.1034) senesinde vefât edince, oğlu Muhammed Sâdık'ın mezârının kıble tarafına kabir hazırladılar. Mübârek cenâzelerini kabre koydukları an, oğluMuhammed Sâdık'ın kabri, peder-i âlîsine hürmet için ayak ucuna geldi ve iki kabrin arasındaki kısım kabardı. Görenler hayretler içinde kaldılar. | |||
| Muhammed Sadık Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:20:22 | |
Hindistan'ın büyük velîlerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan âriflerin ışığı, velîlerin önderi, İslâmın bekçisi ve müslümanların baştâcı olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin birinci oğludur. 1591 (H.1000) senesinde Serhend'de doğdu. 1599 senesinde pederi ile birlikte Hâce Muhammed Bâkî-billah ile görüştü. Ondan cenâb-ı Hakk'ı zikretmek, murâkabe etmek için vazife almakla ve ona bağlı bir talebe olmakla şereflendi. İstidâdı, fıtratı ve yaradılışı yüksek olduğundan, onların terbiyesi ve merhametli nazarlarının bereketleri sayesinde kıymetli hâllere, yüksek makamlara kavuştu. Daha çocukken, uzak yerlerdeki şeyleri, mezardaki hâlleri keşf ederdi. Sonra kendi peder-i âlîsinden feyz alarak, kemâl mertebelerinin sonuna erişti. Babasının esrarına mahrem oldu. 1616 (H.1025) senesinde tâûn hastalığından Serhend'de vefât etti. Muhammed Sâdık'ın, çocukluğunda, tâlim ve terbiyesi ile, yüksek dedesi Abdülehad hazretleri meşgûl oldu. Çok akıllı olup, nûr ve zekâ alâmetleri, yüzünden belliydi. Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Babam bana; "Sizin bu oğlunuz bana eşyânın hakîkatinden ve keyfiyetinden garip suâller soruyor. Çok zor cevap verebiliyorum" derdi." buyurdu. Muhammed Sâdık, yüksek kâbiliyet ve yaradılışı sebebiyle hazret-i İmâm'ın, rahmet nazarlarının ve terbiyelerinin bereketi ile, üstün hâllere, pahâ biçilmez muâmelelere kavuştu. Hazret-i Hâce Bâkî-billah'ın ve muhterem babalarının dâimî tasarrufları altında idi. O günlerde velîlikte görülen ve cezbe denilen hâlin kendilerinde gâlib olduğu zamanlarda bile, din ilimleri öğrenmekten geri kalmayıp, onları da bitirmeğe uğraştı. Hâşim-i Keşmî anlattı: "İşittim ki: O günlerde çok defâ kendinden geçmenin ve cezbeye kapılmanın çokluğundan, başı açık yalın ayak, her tarafa gider, fakat yine de ders okuduğu kitapları ezberlerdi. Birgün yağmur yağarken, bir grup çocukla başı açık perişân bir hâlde durmuştu. Muhammed Bâkî-billah oradan geçiyordu. Onu bu vaziyette görünce, tebessüm edip; "Bizim meczûbumuz bakın ne yapıyor?" buyurdu." Muhammed Sâdık hazretlerinin kendinden geçmesi, öyle bir hâle gelmişti ki, bu hâllerin kendini istilâ ettiği, kapladığı zamanlar, hazret-i Hâce (Muhammed Bâkî) bunları hafifletmek için, çarşıda pazarda satılan şeylerden, yemesini buyururdu. Hazret-i Hâce'nin bir mektubunda; "Gözümün nûru Muhammed Sâdık! Zâhir ve bâtınınız mübârek olsun. Hâlleriniz hamd edilecek derecede iyidir. İşte bu huzur içerisinde olunuz. Hâllere gark olmaktan endişe etmeyiniz." buyurdu. Muhammed Sâdık'ın yaşının küçük olduğu zamanlar, yerlerin ve kabirlerin keşfinde, görüşleri çok doğru idi. Hattâ hazret-i Hâce onun keşf ve firâsetine tam olarak îtimâd ederdi. Bâkî-billah hazretleri onu, mezarların başına götürür ve bu mezarlarda yatanların hâllerinin nasıl olduğunu sorardı. O da hemen herbirinin hâlini, gördüğü gibi anlatırdı. Bir defâsında amcası ticaret için bir sefere çıkacaktı. Amcasıyla birlikte dedesi Abdülehad hazretlerinin kabrini ziyâret ettiler. Kabrin başında bir müddet murâkabe de kaldılar, sonra başını kaldırıp; "Dedem, amcamın bu sefere çıkmasını istemiyor." dedi. Muhammed Sâdık, o zaman küçük olduğu için, amcası onun bu sözüne aldırmayıp sefere çıkmaktan vaz geçmedi. Nihâyet sefere çıktı. Fakat gittiği yerde malı helâk oldu, kendisi vefât edip, bir daha geri dönemedi. Hazret-i Hâce, sağlığında yetiştirmesi için talebelerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havâle edince, Muhammed Sâdık da onların arasındaydı. Belki de onların en iyisi idi. O da feyz alma elini, yüksek babalarının nûrlu eteklerine uzattı. Ancak bu şekilde kemâl ve ikmâl derecelerinin sonuna ulaşmak mümkün olurdu. Nitekim herkes; "Böyle babaya, böyle evlâd yakİŞİr." mısraını söylüyordu. İmâm-ı Rabbânî, Muhammed Bâkî'ye yazdıkları mektupda şöyle arzettiler: "MuhammedSâdık yaşının küçüklüğünden, kendini zabt edemiyor. Eğer huzûrunuza gelirken onu da getirirsem, çok terakki edeceğini zannediyorum. Dâmenkûh'a (dağ eteği) giderken yanımızda idi. Pek çok terakki eyledi. Hayret makâmında gark oldu. Hayret cihetinden bu fakîre çok benziyor." Onu görenler, onunla konuşma ve görüşme şerefine kavuşanlar Allahü teâlâyı hatırlar, dünyâyı unuturlardı.Hattâ bâzı zenginler; "Bu genci gördüğümüz zaman, dünyâdan soğuyoruz." derlerdi.Bir başkası bu Mahdumzâde'nin teslimiyetine temasla şöyle anlattı: "Bir gün bâzı komşuların sıkıntı ve cefâlarından ona şikâyet ederek; "Ne olur, bunların bâzılarına tenbih etseniz ve onları azarlasanız." dedim. Bu Mahdûmzâde temiz kalblerinden bir âh çekip; "Ey dostum! Eğer biz kızarsak, bizim, âdetlere uyan insanlarla aramızda ne fark olur." buyurdu. O derviş dedi ki: "Bu sözün mübârek ağzından öyle bir edâ ile çıkışı vardı ki sonunda, utandım ve kalbimde bir ağırlık gibi duran kin ve hırs tamâmen gitti." Aklî ve naklî ilimlerde çok kuvvetliydi. Bir gün Şîraz'dan Hindistan'a gelen âlimlerin en büyüklerinden birinin sohbetinde bulundu. Bu âlim aklî ilimlerde eşsizdi. Yaradılışı îcâbı, o âlim ile derin ilimlere dâir birkaç kelime konuştu. Sözlerini bitirince Şîrazlı âlim; "Bu genci görmeyince, Hindistan'daki talebelerden birinin, aklî ilimlerdeki derin meseleleri idrâk kuvvetini yakînen anlayamamıştım." dedi. Muhammed Sâdık hazretlerinin ilimdeki mahâreti, hâllerinin yüksekliği, yalnızlığı istemedeki fazlalığı, münâcaatları, Allahü teâlâya yalvarma arzuları, ziyâde idi. Yüksek babalarından ayrı kaldığı zamanlar, onlara bâzı mektuplar yazmışlardır. Bu mektuplardan bir parça aşağıdadır: "Canım Babacığım!Hiç bir ânımın, Allahü teâlânın rızâsının hilâfına geçmemesinden başka arzum yoktur. Bu da ele geçmiyor. Ancak o dergâhta hizmet edenlerin imdâd ve yardımı ile ele geçer. Mısra: "Kerîmler ile yapİlan iŞler kolaydİr" Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, hâlim şerefli teveccühünüzün bereketi ile, emrettiğiniz şekilde istikâmettedir. Bunda, az bile olsa bir gevşeklik olmuyor. Hattâ günden güne, artmakta ve yükselmekte olduğunu ümid ediyorum. Sabah, öğle ve ikindiden sonra, sohbete oturup, hâfızdan Kur'ân-ı kerîm dinliyoruz. Ey gönüllerin kıblesi! Bu fakîr, hemen hemen, her gece, hazretinizi rüyâda görmekle şereflenmekteyim. Bundan daha çok ne yazayım. Köleniz." Hazret-i İmâm'ın bu yüksek oğullarına yazdıkları birçok mektuplar vardır. Bu mektupların en büyüğü birinci cildde iki yüz altmışıncı mektup olup, kendi yollarını bildirmektedir. Bu mektubun bâzı kısımları aşağıda alınmıştır: "Elbette nâfilenin kıymeti, farzın kıymeti yanında hiç gibidir. Okyanus yanında, bir damla bile değildir. Nâfilenin kıymeti, sünnetin yanında da böyledir. Sünnet de, farzın yanında okyanus yanındaki bir damla su gibidir. Bu ikisinin yaklaştırması arasındaki büyük farkı, buradan anlamalıdır. Çok kimse, bu inceliği bilmedikleri için, farzları bırakıp, nâfilelerin yayılmasına çalışıyorlar. Câhil sofîler, zikre, fikre sarılıp, farzları ve sünnetleri yapmakta gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeği ve riyâzetler yapmağı beğeniyor. Cumâ namazına ve cemâate gitmiyorlar. Hâlbuki, bir farz namazı cemâatle kılmak, onların binlerle, kırk günlük çilelerinden daha faydalı olduğunu bilmiyorlar. Evet, İslamiyetin edeblerini gözetmek şartı ile, zikr ve fikir çok faydalı ve pek kıymetlidir. Câhil hocalar da, nâfilelerin yayılmasına çalışıyor, farzların yapılmasına aldırış etmiyor, terk edilmesine sebeb oluyorlar.Meselâ, Aşûre namazının, Resûlullah'tan haber verildiği iyi bilinmiyor. Bunu cemâatle ve ehemmiyet vererek kılıyorlar. Hâlbuki, nâfile namazı cemâatle kılmanın mekruh olduğunu fıkıh kitablarında okuyorlar. Farzları kılmakta gevşek davranıyorlar. Farzları müstehab olan zamanlarında kılanları pek azdır. Vaktinde bile kılmıyorlar. Farzları cemâatle kılmağa ehemmiyet vermiyorlar. Bir iki kişiden fazla cemâat toplandığı az görülüyor. Çok zaman da yalnız kılıyorlar. Din adamları böyle olursa, başkalarının nasıl yaptıklarını artık düşünmelidir. Bu kötü hâllerden dolayı müslümanlık zayıflamağa başladı. Böyle işlerin zulmeti ile, günahlar, bid'atler çoğaldı. Fârisî beyt tercümesi:
Az söyledim, dikkat ettim, kalbini kırmamağa, Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana!
Nâfile ibâdetleri yapmak, insanı zıllere kavuŞturur. Farzlarİ yapmak ise, asla ulaŞtİrİr. Ancak, farzlarİ tamamlayan nâfileler (Meselâ, farz namazlarİndan önce ve sonra kİlİnan sünnetler), asla kavuŞturmaya yardİm ederler. Farzlardan sayİlİrlar. Farzlarİn en üstünü, en yükse?i namazdİr."Namaz, müminin mîrâcİdİr." ve "Kulun, Rabbine en yakİn oldu?u zamânİ, namazda oldu?u zamandİr!..." hadîs-i Şerîfleri bunu haber vermektedir. "Allahü teâlâ ile öyle vakitlerim vardİr ki..." hadîs-i Şerîfinde bildirilen, Resûlullah efendimizin en kİymetli zamanlarİ, bu fakîre göre, namazdaki zamanİdİr. Günahlarİ örten namazdİr. İnsanİ kötü, çirkin Şeyleri yapmaktan koruyan, namazdİr. Resûlullah efendimizin; "Yâ Bilâl, beni ferâhlandİr!" buyurarak, rahatlandİrİlmak istedi?i Şey, namazdİr. Dînin dire?i namazdİr. Müslümanlİk ile, kafirli?i birbirinden ayİran, namazdır. Ey oğlum! Bu mutmeinne olan nefs, İslâmiyete karşı gelemez. Baş kaldıramaz. Bütün varlığı ile, Rabbine dönmüştür. O'na tutulmuştur. O'nun rızâsını kazanmaktan, O'na itâat ve ibâdet etmekten başka bir düşüncesi yoktur. Önce, mahlûkların en kötüsü olan nefs-i emmâre Şimdi itminân kazanmİŞ ve Allahü teâlâyİ râzİ etmiŞtir. Evet, Muhbir-i sâdİk yâni hep do?ru söyleyici; "Câhillikte en ileride olanİnİz, İslâm âlimi olunca, en ileriniz olur." buyurmuŞtur. Bundan sonra, insanda İslamiyete uymamak, baŞ kaldİrmak gibi Şeyler görülürse, bunlar cesedi meydana getiren maddelerden hâsİl olur. Gadab, Şehvet, hİrs gibi aŞa?İ düŞünceler, bu maddelerden ileri gelmektedir. Bir Şeye düŞkün olmak, cimrilik, baya?İ iŞler hep onlardan do?maktadİr. Hayvanlarda nefs-i emmâre yoktur. Hâlbuki bu kötülükler, hayvanlarda daha çok vardİr. Resûlullah efendimiz; "Küçük cihâddan döndük, cihâd-İ ekbere geldik!" buyurdu?unda, cihâd-İ ekber olarak, çok kimselerin dedi?i gibi nefsle cihâdİ de?il, belki cesed ile cihâdİ bildirmiŞtir. Çünkü nefsleri itminâna kavuŞmuŞ, Rablerinden râzİ olmuŞ, Rableri de o mübârek nefslerden râzı olmuştur. Bu nefsler İslâmiyetten ayrılamaz. Rablerine karşı baş kaldırmazlar.
Kıldan ince mânâlar var, kulağını eyle yakın! Her kürsîde nutk çekeni, bir şey bilir sanma sakın!
Sünnetlerin nûrunu, bid'atlerin zulmetleri ile örttüler. Resûlullah'ın milletinin parlaklığını yeni yeni bilgilerin kirleriyle söndürürler. Daha da çok şaşılır ki, birçokları, bu yenilikleri, bu reformları, güzel görüyorlar. Bid'atlere "hasene" adını takıyorlar. Bu bid'atlerle, dîni yükseltiyoruz, İslâmiyetin noksanlarını tamamlıyoruz diyorlar. Herkesin bu bid'atleri yapmasını körüklüyorlar. Allahü teâlâ, bunları doğru yola getirsin! Bilmiyorlar ki, din, bu bid'atlerden önce kâmil olmuŞtu. Allahü teâlânİn nîmeti tamam olmuŞtu. Allahü teâlâ bu dinden râzİ olmuŞtu. Allahü teâlâ, Mâide sûresinin üçüncü âyetinde meâlen; "Bugün, dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladİm ve size din olarak İslâmiyeti vermekle râzİ oldum" buyurdu.Dînin olgunlaşmasını, bu bid'atlerden, bu reformlardan beklemek, bu âyet-i kerîmeye inanmamak olur. Ey oğlum! Kutb-i irşâdın feyz vermesi ve ondan feyz almakla ilgili mârifetler, Mebde' ve Me'âd Risâlesi'nde, "İfâde ve istifâde" bâbında yazılmıştı. Sırası gelmiş iken, faydalı olan bu mârifeti de, buraya yazıyorum. Orada yazılı olan ile karşılaştırınız! Kutb-i irşâd, kemâlât-i ferdiyyeye de mâliktir. Çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küresinin ortasından tâ arşa kadar, herkese; rüşd, hidâyet, îmân ve mârifet onun yolu ile gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyanus gibi, (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ, sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhud, o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan kalbi feyz alır. Bunun gibi bir kimse, Allahü teâlâyı zikr ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse, meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat, birinci feyz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zâtı inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât, bu kimseye incinmiş ise, Allahü teâlâyı zikr etse bile, rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zât, bunun istifâdesini istese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikr etmeseler de, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Fârisî beyt tercümesi:
Sustum artık, zekîlere bu yeter, Çok bağırdım, dinleyen varsa eğer.
Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! O, rahmandır ve rahîmdir. O'nun resûlü Muhammed aleyhisselâma, Âline veEshâbına, sonsuz salât ve selâm olsun." 1616 (H.1025) senesinde Serhend'de şiddetli bir vebâ (tâûn) salgını başladı. Bu salgın her geçen gün şiddetleniyor, yüzlerce insan her gün kabre konuyordu. Bu hâli gören Muhammed Sâdık hazretleri; "Bu tâûn yağlı lokma istiyor. Biz gitmedikçe (ölmedikçe) geçmez." buyurdular. Hummâya yakalandılar veRebî'ül-evvel ayının dokuzuna rastlayan Pazartesi günü vefât eylediler. Bundan sonra, hastalık hafifledi, hastalardan birçoğu iyileşti. O şiddetli sıtma hâlinde olanlar anladılar ki, bu Mahdumzâde geldi, bu hastalığa yakalanan hastaların elinden tutup onları kurtardı ve; "Bugün bu belâyı biz üzerimize aldık." buyurdu. Biri rüyâda gördü ki, her kim bu Mahdumzâde'nin ismini yazıp, yanında taşırsa, bu belâdan kurtulur. İnsanlar bir müddet onun mübârek ismini yazıp yanlarında taşıdılar. Çok tesirini ve faydasını gördüler. Vefâtından sonra, yakınları, dedelerinin yanına gömmek istediler. Hazret-i İmâm bu hususta teveccüh eylediler. Şimdi gömülü bulundukları yerde, gömülmesini emir buyurdular. Hazret-i İmâm her Cumâ namazından sonra, ziyâretine gider, bir müddet murâkabe ederek otururlardı. Bunun gibi her Cumartesi sabahı, bütün eshâbı ile, sohbet halkasını, onun nûrlu mezârının başında kurarlardı. Birçok zamanlar, bu oğlunun âhiret hâllerinden garib şeyler beyân ederlerdi. Hazret-i İmâm'ın teveccüh ve duâları ile, çok yüksek ilerlemeler hâsıl olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, oğullarına verdiği ihsânları keşf ederlerdi. Bir gün oğullarının kabrinin başından kalkarken şöyle buyurdular: "Bugün oğluma teveccüh eyledim. Gördüm ki, her an nûrlar ve garîb eserler zahir oluyor. Her an, coşarak rahmet-i ilâhiyyeye âit garîb sırları açıklıyor." İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mevlânâ Sâlih'e gönderdiği bir mektupda oğulları hakkında şöyle buyurdu: "Allahü teâlânın nîmetlerine hamd olsun ve O'nun seçtiği kullarına selâm olsun! Kardeşim Molla Sâlih! Serhend'de bulunanların başına gelenleri dinle! Büyük oğlum iki küçük kardeşi Muhammed Ferrûh ve Muhammed Îsâ ile birlikte âhirete gittiler. "İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn." Allahü teâlâya sonsuz hamd olsun ki, önce geride kalanlara sabır gücünü ihsân eyledi. Bundan sonra, bu belâdan râzı olmağı nasîb eyledi. Fârisî beyt tercümesi:
Beni ne kadar incitsen, dönmem senden yine, Dayanmak tatlı olur sevgili elemine.
Merhûm oğlum, Hak teâlânın âyetlerinden bir âyet idi. Rabbül'âlemînin rahmetlerinden bir rahmet idi. Yirmi dört yaşında iken, öyle şeylere kavuştu ki, az kimseye nasîb olur. Mevleviyyet mertebesine, naklî ve aklî ilimlerin profesörlü?üne yükselmiŞti. Öyle olmuŞtu ki, yetiŞtirdi?i gençler Beydâvî Tefsîri'ni, Şerh-i Mevâkİf ve benzeri yüksek kitaplarİ okuyorlardİ. Mârifet ve irfânİnİ anlatmak ve şühûdünü, küşûfünü yazmak, başarılacak şey değildir. Bildiğiniz gibi, daha sekiz yaşında iken, kendisini öyle hâl kaplamıştı ki, hocamız hâlini yumuşatmak için, pazarların şübheli yemeklerini ona yedirirlerdi. "Muhammed Sâdık'ı sevdiğim gibi, hiçbir kimseyi sevmiyordum. Kendisi de, bizi sevdiği kadar kimseyi sevmiyor." buyururlardı. Onun büyüklüğünü bu sözden anlamalıdır. "Vilâyet-i Mûseviyye"yi son noktasına ulaştırmıştı. Bu vilâyetin işitilmemiş, şaşılacak şeylerini anlatırdı. Allah korkusundan her an yüreği titrer, edebi gözetirdi. O'na sığınır, O'na yalvarır, O'na boyun büker ve O'nun huzûrunda eğilirdi. "Evliyâdan herbiri, Hak teâlâdan bir şey istemiştir. Ben, O'na sığınmayı ve O'na yalvarmağı istedim." buyururdu. Muhammed Ferrûh'dan ne yazayım ki, on bir yaşında ilim talebesi idi. Kâfiye okuyordu.Tam anlıyarak ders görüyordu. Dâimâ âhiret azâbından korkar ve titrerdi. Çocuk iken, bu dünyâdan ayrılmak için ve böylece, âhiret azâbından kurtulmak için duâ ederdi. Ölüm yatağında iken, kendisine hizmet edenler, hiç işitilmemiş ve şaşılacak şeylerini gördüler. Sekiz yaşında vefât eden ve bu yaşta çok kerâmet ve hârikaları görünen Muhammed Îsâ'dan ne yazayım. Oğullarımın her üçü de, birer cevher idiler. Bize emânet verilmişlerdi. Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, bu emânetleri râzı olarak sâhibine teslim eyledik. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmetine bizi onların sevâbından mahrûm bırakma! Onlardan sonra, bizleri fitneye düşürme! Fârisî mısra tercümesi: "Her ne olursa olsun, dosttan konuŞmak daha tatlİ." (Birinci cild, üç yüz altıncı mektup.) Babasİ İmâm-İ Rabbânî hazretlerinin bu o?luna ve di?er o?ullarİna yazdİ?İ birçok mektuplarİMektûbât adİndaki eserinde toplanmıştır. Onun hakkında; "Aziz oğlum, bu fakîrin mârifetlerinin bir mecmûasıdır. Cezbe ve sülûk makamlarının bir nüshasıdır" ve "Oğlum, benim esrâr mahremimdir." gibi buyurduğu şeyler çoktur. İmâm-ıRabbânî hazretleri 1624 (H.1034) senesinde vefât edince, oğlu Muhammed Sâdık'ın mezârının kıble tarafına kabir hazırladılar. Mübârek cenâzelerini kabre koydukları an, oğluMuhammed Sâdık'ın kabri, peder-i âlîsine hürmet için ayak ucuna geldi ve iki kabrin arasındaki kısım kabardı. Görenler hayretler içinde kaldılar. | |||
| Muhammed Masum Faruki Hazretleri 3. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:18:59 | |
Muhammed Masum Faruki hazretleri, evliyanın meşhurlarındandır. İmam-ı Rabbani hazretlerinin üçüncü oğludur. Silsile-i aliyyenin yirmi dördüncüsüdür. Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu. Daha üç yaşında iken, kelime-i tevhid söylerdi. Kur'an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. 11 yaşında iken, zikir ve murakabe yolunu babası imam-ı Rabbani hazretlerinden aldı. Babası istidadının yüksekliğini anlayınca, "Hâl, ilimden sonra olduğu için, önce ilim okumak gerekir" buyurup oğluna akli ve nakli ilimleri okutmaya başladı. Ona, "İlim tahsilini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz var" buyururdu. 14 yaşında iken babasına, "Kendimde bir nur görüyorum ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır" diye arz edince, babası, "Sen zamanın kutbu olursun" müjdesini verdi. Daha sonra kendisi, "Allahü teâlâya hamd olsun. Babamın müjdelediğine kavuştum” demiştir. 16 yaşında iken, bütün ilimlerin tahsilini bitirip tasavvufa yöneldi. Babasının feyizlerine kavuştu. Kendisi de, "O esrar denizlerinin dalgıcı oldum” buyurmuştur. Öyle yetişti ki, onun bereketi ve feyizleri bütün âleme yayıldı. İslam tarihinde hidayeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. 900 bin kişi ona talebe olmuş, talebelerinden 140 bini evliyalık mertebelerine kavuşmuş, 7 bini de mürşid-i kâmil olmuştur. Talebeleri onun huzurunda bazen bir ayda, bazen bir haftada evliya olurlardı. Bazılarını bir teveccühte, makamların hepsine ulaştırırdı. Babası ömrünün son günlerinde ona: "Benim bu dünyada kalmam yalnız kayyumluk vazifesi sebebiyle idi. Bu artık sana verildi. Bu dünyadan göç etmem yaklaştı" buyurmuştur. Talebelerinden olan Muhammed Hanif-i Kâbili, Hocasının himmeti ile çok büyük marifetlere kavuştu. Hocasından icazet alarak memleketi olan Kâbil'e döndü. Halkı irşada başladı. Onu da kıskananlar oldu. Bir grup insan, ona gelip, "Bir keramet görmedikçe, sizin büyüklüğünüze inanmayız. Biz bir ziyafet hazırlıyoruz. Üstadınızı davet ediyoruz. Bugün yemek vaktinde Serhend'den Kâbil'e bir anda gelmesini bekliyoruz. Eğer gelirse, hepimiz senin taleben oluruz" diye ilave ettiler. Serhend’den, Kâbile bir ayda gelinemezdi. Hâce Muhammed Hanif, hocasına olan bağlılığının çokluğundan bunu kabul edip, "Hocam yemeği yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, geleceğini ümit ederim" dedi. Oradakiler gülmeye, alaylı bir şekilde yemekleri hazırlamaya başladılar. Vakit gelince "Yatsı vakti oldu. Artık yemek yiyelim" dediler. Hâce, "Yemeği getirin, üstadım bu saatlerde yemek yer" buyurdu. Oradakiler, yemekleri getirirken, Muhammed Masum hazretleri altı oğlu ile birlikte evin kapısından içeri girdi. Kendisine hazırlanan yere oturdu. Oradakiler bu hâli görünce, hayrete düşüp özür dilemek zorunda kaldılar. Muhammed Masum hazretleri "Yalnız Muhammed Hanif'in hatırı için geldim. Yoksa maksadım, sizin ikna olmanız değildir. Evliyadan keramet istenmez" buyurdu. Hep beraber yemeğe başladılar. Oradakiler, sohbetin bereketiyle kalblerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına girip, saadete erdiler. | |||
| Muhammed Masum Faruki Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:17:56 | |
Muhammed Masum Faruki hazretleri, evliyanın meşhurlarındandır. İmam-ı Rabbani hazretlerinin üçüncü oğludur. Silsile-i aliyyenin yirmi dördüncüsüdür. Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu. Daha üç yaşında iken, kelime-i tevhid söylerdi. Kur'an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. 11 yaşında iken, zikir ve murakabe yolunu babası imam-ı Rabbani hazretlerinden aldı. Babası istidadının yüksekliğini anlayınca, "Hâl, ilimden sonra olduğu için, önce ilim okumak gerekir" buyurup oğluna akli ve nakli ilimleri okutmaya başladı. Ona, "İlim tahsilini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz var" buyururdu. 14 yaşında iken babasına, "Kendimde bir nur görüyorum ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır" diye arz edince, babası, "Sen zamanın kutbu olursun" müjdesini verdi. Daha sonra kendisi, "Allahü teâlâya hamd olsun. Babamın müjdelediğine kavuştum” demiştir. 16 yaşında iken, bütün ilimlerin tahsilini bitirip tasavvufa yöneldi. Babasının feyizlerine kavuştu. Kendisi de, "O esrar denizlerinin dalgıcı oldum” buyurmuştur. Öyle yetişti ki, onun bereketi ve feyizleri bütün âleme yayıldı. İslam tarihinde hidayeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. 900 bin kişi ona talebe olmuş, talebelerinden 140 bini evliyalık mertebelerine kavuşmuş, 7 bini de mürşid-i kâmil olmuştur. Talebeleri onun huzurunda bazen bir ayda, bazen bir haftada evliya olurlardı. Bazılarını bir teveccühte, makamların hepsine ulaştırırdı. Babası ömrünün son günlerinde ona: "Benim bu dünyada kalmam yalnız kayyumluk vazifesi sebebiyle idi. Bu artık sana verildi. Bu dünyadan göç etmem yaklaştı" buyurmuştur. Talebelerinden olan Muhammed Hanif-i Kâbili, Hocasının himmeti ile çok büyük marifetlere kavuştu. Hocasından icazet alarak memleketi olan Kâbil'e döndü. Halkı irşada başladı. Onu da kıskananlar oldu. Bir grup insan, ona gelip, "Bir keramet görmedikçe, sizin büyüklüğünüze inanmayız. Biz bir ziyafet hazırlıyoruz. Üstadınızı davet ediyoruz. Bugün yemek vaktinde Serhend'den Kâbil'e bir anda gelmesini bekliyoruz. Eğer gelirse, hepimiz senin taleben oluruz" diye ilave ettiler. Serhend’den, Kâbile bir ayda gelinemezdi. Hâce Muhammed Hanif, hocasına olan bağlılığının çokluğundan bunu kabul edip, "Hocam yemeği yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, geleceğini ümit ederim" dedi. Oradakiler gülmeye, alaylı bir şekilde yemekleri hazırlamaya başladılar. Vakit gelince "Yatsı vakti oldu. Artık yemek yiyelim" dediler. Hâce, "Yemeği getirin, üstadım bu saatlerde yemek yer" buyurdu. Oradakiler, yemekleri getirirken, Muhammed Masum hazretleri altı oğlu ile birlikte evin kapısından içeri girdi. Kendisine hazırlanan yere oturdu. Oradakiler bu hâli görünce, hayrete düşüp özür dilemek zorunda kaldılar. Muhammed Masum hazretleri "Yalnız Muhammed Hanif'in hatırı için geldim. Yoksa maksadım, sizin ikna olmanız değildir. Evliyadan keramet istenmez" buyurdu. Hep beraber yemeğe başladılar. Oradakiler, sohbetin bereketiyle kalblerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına girip, saadete erdiler. | |||
| Muhammed Baki Billah Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:22:34 | |
Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmiikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. Babasının ismi Abdüsselâm olup, faziletli bir zât idi. Annesi ise Hazreti Hüseynin soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanım idi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, 971 (m. 1563) senesinde Kabil şehrinde doğdu. 1012 (m. 1603)’de Delhi’de kırk yaşında iken vefât etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanında olup ziyâret edilmektedir. Muhammed Bâkî-billah’ın büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarında simasından belli olurdu. Yüksek bir zât olacağının işâretleri ve büyük fâidelere sebep olacağının alâmetleri, işlerinden, çalışmalarından ve gayretinden anlaşılırdı. Daha çocukluk zamanlarında, ba’zen bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsili için Kabil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kabiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı. Zâhirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtını ilimleri öğrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti. Yaratılışındaki zekâsının ve kabiliyetinin üstünlüğü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı. Sâlih ve doğru sözlü bir zât şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, aklî ilimleri bırakıp, tasavvufa yöneldiği ilk zamanlarda, büyük zâtlardan birinin huzûruna gitmişti. O zât, Hâce Muhammed Bâkî-billah’a “Eğer Hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütâlâası ile meşgûl olup, kemâl ve ikmâl sahibi olsalardı ne güzel olurdu!” diyerek, Muhammed Bâkî-billah’ın, bir müddet daha zâhirî ilimleri tahsil etmiş olmasını temenni ettiğine işâret etmişti. Bunun üzerine Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle dedi: “Kemâl sahibi olmaktan maksat (zâhirî ilimlerde) uzun ve zor kitapları, hakkı ile mütâlâa ve izah etmek ise, iddiasız diyebilirim ki; keskin görüşlü âlimlerin anlayabileceği hangi kitabı bize getirseler, getirenlerin hepsi tatmin olur ve tam bir fâide elde ederler.” Muhammed Bâkî-billah’ın zâhirî ilimlerde hocası olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’nin talebelerinden faziletli bir zât, Muhammed Hâşimî Keşmî’ye şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, zâhirî ilmi bırakıp tasavvufa rağbet ettiğini işittiğimizde, biz hep birden dedik ki: “Bu gençte öyle bir fıtrat ve öyle bir himmet, gayret gördük ki, imkânı yok bir işe başlasın da onu bitirmesin. Başladığı işi mutlaka bitirir.” Nihâyet düşündüğümüz gibi her ne kadar zâhirî ilimleri bırakmışsa da, bu ilimlerde kemâle ulaşmıştır.” Muhammed Bâkî-billah’ın, zâhirî ilimleri tahsil ettiği gençlik yıllarında, Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Mâverâünnehr’e giderek bir çoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldı. Bundan sonra tekrar Hindistan’a gitti. Ba’zı arkadaşları ona, askerliği seçip, bu yoldan zengin olmasını tavsiye etmişlerdi. Fakat Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bütün bağlantılardan kurtulup, tasavvufda yükselmeyi istiyor ve bu husûsda şevkle çalışıyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zât şöyle anlatmıştır: “Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile arıyordu ve öyle bir gayret gösteriyordu ki, bundan fazlasına insan gücü yetmezdi. Lâhor şehrinin sokaklarında çamur ve kil çok olduğundan, bu sokaklarda yürümek güç olurdu. Muhammed Bâkî-billah bir gönül sahibine rastlamak için, birçok sokak geçer, harabeler, kabristanlar ve bahçeler dolaşır hiç yorulmazdı. Birgün ona arkadaşlık edip onunla beraber gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim. Peşlerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin çokluğundan âciz kaldım ve ayaklarım yoruldu. Hayâ ve edebimden bu hâlimi kendisine arzedemedim. Vaziyeti anlayıp, beni geri çevirdi. Nihâyet anladım ki, o başka bir kuvvet ile yürüyordu.” Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle anlatmıştır: “Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Bahâeddîn-i Nakşibend’in (kuddise sirruh) mübârek rûhâniyetleri, bana zikr telkin edip, cezbe ile taltif eyledi.” Onu tanıyıp sevenlerden bir zât da şöyle anlatmıştır: “Bir köyde bir meczûb vardı. Yüksek hâller sahibi idi. Muhammed Bâkî-billah o meczubun hâlini anlamış idi. Yanından ayrılmak istemiyordu. Her ne zaman yanına yaklaşmak istese, mâni olmak için sert sözler söyler, taş atardı. Ba’zan da başka tarafa giderdi. Muhammed Bâkî-billah, bütün bunlara rağmen ondan vaz geçmedi. Birgün o meczûb, Muhammed Bâkî-billah’ı yanına çağırdı ve muradının hâsıl olması için teveccüh gösterip çok duâ etti. O meczûb zâtın teveccühlerinden pekçok fâidelere kavuştu.” Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu hâdiseye temasla şöyle demiştir: “Gerçi biz, önceki velîler gibi çetin riyâzetler çekmedik ama, intizârlar (bekleyiş) ve büyük ızdıraplar gördük ki, bunların arasında riyâzetler ve çok sert muâmeleler vardı.” Yine ilk günlerine temasla şöyle anlatmıştır: “O günlerde muhterem annem; kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce, kırık ve mahzûn bir kalb ile ihtiyâç ve acz içinde, içli bir ağlama ile Allahü teâlâya yalvarıp, şöyle duâ etti: “Ey benim ve seni istemekte herşeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.” Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allahü teâlâya böyle münâcaat ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmaları sebebiyle, Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü teâlâ bizim tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin.” Muhammed Bâkî-billah hazretlerinden rivâyetle ba’zıları şöyle anlatmıştır: “Muhammed Bâkî-billah’ın ennesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde, dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergâhda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bâkî-billah, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hâl almış olduğunu görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak; “Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bâkî-billah’a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar” dedi. Tevâzusunun, inkisârının kırıklığının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir ni’met olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.” Muhammed Bâkî-billah, sâlihleri ve meczûbları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalbli olanları bulur, onlardan nasîbini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihâre yaptı. Rü’yâsında Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü. Muhammed Pârisâ (kuddise sirruh) rü’yâsında ona buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlâk ile ahlâklanmaktır. Bu büyük ni’met ve se’âdet ele geçince, bu yolda elde edilecek fâide, elde edilmiş demektir.” Muhammed Bâkî-billah, başlangıçta ilk istifâdesini şöyle anlatmıştır: “İlk defa günahlardan tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzûrunda oldu. Benim için Fâtiha okumasını istedim. Sonra Semerkand’da bulunan ve Ahmed Yesevî’nin yolunda olan İftihâr-i Şeyh’e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar, “Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız” dediyse de, arzumun çokluğunu görünce; “Bir Fâtiha okuyalım” ve “Allahü teâlâ istikâmet versin, Büyüklerin maksadına uygun azîmet nasîb eylesin, kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde harablıklar (ıslâh) vâki olsun” dedi. Bir başka zaman Emîr Abdullah Belhî’nin huzûrunda tövbemi yeniledim. Elimi müsâfehaya yakın bir şekilde tuttu. Ümîd edilir ki, bunun bereketi kıyâmete kadar devam eder.” Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihâyet rü’yâda, Behâeddîn Buhârî Nakşibend hazretlerinin huzûrunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu aşikâr oldu. Bu yola girmek için her çâreye başvurdum. Nihâyet mübârek zâtlardan biri bana; “Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen zikr, neticeye kavuşturur” dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zâttan zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım, iki sene o zâtın silsilesindeki zikre, murâkabeye ve tesbihlere devam ettim... Her ne kadar bu sırada gizli işâretler, diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü teâlânın izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâallah o tohumu, ikram ve ihsân edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler. Bundan sonra Keşmir’e gittim ve orada Bâbâ Vâli’nin sohbetine devam edip, bereketli nazarlarına ve teveccühlerine kavuştum. Cenâb-ı Hakka hamd ve senalar olsun ki, o teveccühler ile kabûl kapısı aralandı. Keşmir’de sohbetine devam ettiğim Bâbâ Vâli, Nakşibendiyye yolundan icâzetli olduğu için, kendilerine gelen talibin istidâdına o silsile yoluyla feyz verdiler. Bâbâ Vâli’nin vefâtından sonra, bu yolda bilinen gaybet (kendinden geçme) hâli ele geçti ve büyük velîlerin rûhları müjdeler verdiler, telkinlerde bulundular. Bereketli teveccühleri ile nisbetim, irtibâtım kuvvetlendi ve gaybet dâiresi genişledi. Yol açıldı ve aydınlandı. Velhâsıl cem’iyyet ele geçti. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, bir gece rü’yâsında Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerini görmüş ona şöyle buyurmuştur: “Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum.” Mevlânâ Hâcegî İmkenegî’nin huzûruna kavuşup, çok yardım ve ihsânlar gördü, Hocası onun yüksek hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Bir müddet ona feyz verdi. Muhammed Bâkî-billah, hocası olan evliyânın büyüklerinden Hâcegî İmkenegî’ye talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Nihâyet inâyetlerinin çekmesiyle, hakîkatler sahibi, irşâd dergâhı, Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerinin huzûruna kavuştum. Candan bir arzu ve istek ile bî’at edip, müsâfeha eyledik. Büyükler yolunu ondan aldım. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin sohbetinde bulunmakla ve Behâeddîn Nakşibend’in (kuddise sirruh) ve halîfelerinin yüksek rûhâniyetlerinin imdâdı ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî İmkenegî’nin halîfesi olup makamına geçtim.” Hâcegî İmkenegî hazretleri, Muhammed Bâkî-billah’ı kısa zamanda tasavvufda yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: “Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden orada, sizden çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek.” Böylece ikinci bin yılının müceddidi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini müjdeliyordu. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin, Muhammed Bâkî-billah’a hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan’a gönderdiğini duyan talebelerinden ba’zıları gayrete gelip, aralarında bir huzûrsuzluk hâsıl oldu. Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hâcegî İmkenegî hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurmuştur: “Dostlarım bilsinler ki, bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi. Şüphesiz öyle gelen böyle gider.” Muhammed Bâkî-billah hazretleri, hocası Hâcegî Muhammed İmkenegî’nin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, onun emriyle Hindistan’a gidip, bir sene Lâhor’da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi’ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makamında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve evliyâ yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir, İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı. Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin “Mektûbât”ında bunlara yazılmış mektûpları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardan idi. Muhammed Bâkî-billah’ın eserleri şunlardır: 1-Külliyât-ı Bâkî-billah: Bir kitapta toplanmıştır. 2- Mektûpları, 3-Rubâ’iyyât: Bu eserini İmâm-ı Rabbânî hazretleri “Şerhu Rubâ’ıyyât” adıyla şerh etmiştir. Menkıbeleri ve kerâmetleri: Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâima hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibi idi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla beraber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin ma’nâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamamen anlayabileceği şekilde, çok açık olarak îzâh ederdi. Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu husûsta çok dikkatli davranırdı. Dâima hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde, huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan asla kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı bir ta’zim ve hürmetleri vardı. Amele âit küçük ve büyük mes’elelerde, vera’ sahibi (şüphelilerden sakınan) fıkıh âlimlerine ve kitaplarına başvururdu. Bir talebe istifâde için huzûruna gelseydi, tevâzusunun çokluğundan ve dâima kendisini kusurlu gördüğünden, özür dileyip, bu büyük işten kendisini çekmek isterdi. Eğer, o gelen sâdık bir talebe ise, onun ni’met sofrasından, rızkını ve nasîbini almasına yardım ederdi. Gelen talebelerin metanetini, şiddetli arzusunu görünce, ona yardım kucağını açar, kendi terbiye dâiresine alırdı. Derler ki: Horasanlı bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyarı Üveysî’nin (kuddise sirruh) feyz ve nûr saçan mezârına gider. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) Delhi’ye geldiği gece, rü’yâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini gösterirler. Rü’yâyı gören, emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah’ın huzûruna gelip, rü’yâda gördüklerini arzeder ve kabûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâbında: “Bu miskin kendimi bu işe lâyık göremiyorum, herhalde başkası olsa gerek” buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rü’yâda kendisine; “O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisarını beyân eyleyen zâttır” buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çevrilmez, ihtimâmla kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür. Çok defa tevâzu’unun çokluğundan, çeşit çeşit özürler diler, sohbet ve hizmetine devam eden, hâller sahibi, akidesi doğru ve sağlam talebelerine; “Bu zavallı sizin düşündüğünüz gibi değilim. Başka yere gidiniz, eğer hakîki bir rehber, mutlak bir doğru yol gösterici bulursanız, bu fakire de haber veriniz ki, hemen huzûruna gidip ona hizmet edeyim, belki kalbimin derdine bir derman bulurum” derdi. Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle nakletmiştir: “Muhammed Bâkî-billah’ın talebelerinden olan Hâce Hüsâmeddîn’den bizzat işittim.. Şöyle anlattı: “Muhammed Bâkî-billah’a beni talebeliğe kabûl etmesini arz ettiğimde, bana da aynı şekilde hareket etti. Tevâzu’unun çokluğundan, talebeliğe kabûl etmeye lâyık olmadığını söyledi. Hattâ bu husûsta o kadar ısrar etti ki, yanlarında durmağı edebe aykırı görüp, Akra’ya hareket ettim. Şehre gelince hayretler içinde kalıp, şaşkın bir vaziyette; “Ben şimdi ne yapayım? Gideyim, tekrar huzûrlarına kavuşup, verdiğiniz emri yerine getirdim, söylediğiniz şekilde bir kimse bulamadım diyeyim” dedim. Bu sırada bir evin önünden geçerken, can kulağıma, kalbleri çeken bir ses geldi. İyice dinleyince, bunun Sa’d-i Şîrâzî’nin beytlerinden olduğunu anladım. | |||
| Muhammed Baki Billah Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:17:30 | |
Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmiikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. Babasının ismi Abdüsselâm olup, faziletli bir zât idi. Annesi ise Hazreti Hüseynin soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanım idi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, 971 (m. 1563) senesinde Kabil şehrinde doğdu. 1012 (m. 1603)’de Delhi’de kırk yaşında iken vefât etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanında olup ziyâret edilmektedir. Muhammed Bâkî-billah’ın büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarında simasından belli olurdu. Yüksek bir zât olacağının işâretleri ve büyük fâidelere sebep olacağının alâmetleri, işlerinden, çalışmalarından ve gayretinden anlaşılırdı. Daha çocukluk zamanlarında, ba’zen bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsili için Kabil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kabiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı. Zâhirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtını ilimleri öğrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti. Yaratılışındaki zekâsının ve kabiliyetinin üstünlüğü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı. Sâlih ve doğru sözlü bir zât şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, aklî ilimleri bırakıp, tasavvufa yöneldiği ilk zamanlarda, büyük zâtlardan birinin huzûruna gitmişti. O zât, Hâce Muhammed Bâkî-billah’a “Eğer Hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütâlâası ile meşgûl olup, kemâl ve ikmâl sahibi olsalardı ne güzel olurdu!” diyerek, Muhammed Bâkî-billah’ın, bir müddet daha zâhirî ilimleri tahsil etmiş olmasını temenni ettiğine işâret etmişti. Bunun üzerine Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle dedi: “Kemâl sahibi olmaktan maksat (zâhirî ilimlerde) uzun ve zor kitapları, hakkı ile mütâlâa ve izah etmek ise, iddiasız diyebilirim ki; keskin görüşlü âlimlerin anlayabileceği hangi kitabı bize getirseler, getirenlerin hepsi tatmin olur ve tam bir fâide elde ederler.” Muhammed Bâkî-billah’ın zâhirî ilimlerde hocası olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’nin talebelerinden faziletli bir zât, Muhammed Hâşimî Keşmî’ye şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, zâhirî ilmi bırakıp tasavvufa rağbet ettiğini işittiğimizde, biz hep birden dedik ki: “Bu gençte öyle bir fıtrat ve öyle bir himmet, gayret gördük ki, imkânı yok bir işe başlasın da onu bitirmesin. Başladığı işi mutlaka bitirir.” Nihâyet düşündüğümüz gibi her ne kadar zâhirî ilimleri bırakmışsa da, bu ilimlerde kemâle ulaşmıştır.” Muhammed Bâkî-billah’ın, zâhirî ilimleri tahsil ettiği gençlik yıllarında, Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Mâverâünnehr’e giderek bir çoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldı. Bundan sonra tekrar Hindistan’a gitti. Ba’zı arkadaşları ona, askerliği seçip, bu yoldan zengin olmasını tavsiye etmişlerdi. Fakat Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bütün bağlantılardan kurtulup, tasavvufda yükselmeyi istiyor ve bu husûsda şevkle çalışıyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zât şöyle anlatmıştır: “Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile arıyordu ve öyle bir gayret gösteriyordu ki, bundan fazlasına insan gücü yetmezdi. Lâhor şehrinin sokaklarında çamur ve kil çok olduğundan, bu sokaklarda yürümek güç olurdu. Muhammed Bâkî-billah bir gönül sahibine rastlamak için, birçok sokak geçer, harabeler, kabristanlar ve bahçeler dolaşır hiç yorulmazdı. Birgün ona arkadaşlık edip onunla beraber gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim. Peşlerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin çokluğundan âciz kaldım ve ayaklarım yoruldu. Hayâ ve edebimden bu hâlimi kendisine arzedemedim. Vaziyeti anlayıp, beni geri çevirdi. Nihâyet anladım ki, o başka bir kuvvet ile yürüyordu.” Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle anlatmıştır: “Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Bahâeddîn-i Nakşibend’in (kuddise sirruh) mübârek rûhâniyetleri, bana zikr telkin edip, cezbe ile taltif eyledi.” Onu tanıyıp sevenlerden bir zât da şöyle anlatmıştır: “Bir köyde bir meczûb vardı. Yüksek hâller sahibi idi. Muhammed Bâkî-billah o meczubun hâlini anlamış idi. Yanından ayrılmak istemiyordu. Her ne zaman yanına yaklaşmak istese, mâni olmak için sert sözler söyler, taş atardı. Ba’zan da başka tarafa giderdi. Muhammed Bâkî-billah, bütün bunlara rağmen ondan vaz geçmedi. Birgün o meczûb, Muhammed Bâkî-billah’ı yanına çağırdı ve muradının hâsıl olması için teveccüh gösterip çok duâ etti. O meczûb zâtın teveccühlerinden pekçok fâidelere kavuştu.” Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu hâdiseye temasla şöyle demiştir: “Gerçi biz, önceki velîler gibi çetin riyâzetler çekmedik ama, intizârlar (bekleyiş) ve büyük ızdıraplar gördük ki, bunların arasında riyâzetler ve çok sert muâmeleler vardı.” Yine ilk günlerine temasla şöyle anlatmıştır: “O günlerde muhterem annem; kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce, kırık ve mahzûn bir kalb ile ihtiyâç ve acz içinde, içli bir ağlama ile Allahü teâlâya yalvarıp, şöyle duâ etti: “Ey benim ve seni istemekte herşeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.” Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allahü teâlâya böyle münâcaat ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmaları sebebiyle, Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü teâlâ bizim tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin.” Muhammed Bâkî-billah hazretlerinden rivâyetle ba’zıları şöyle anlatmıştır: “Muhammed Bâkî-billah’ın ennesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde, dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergâhda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bâkî-billah, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hâl almış olduğunu görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak; “Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bâkî-billah’a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar” dedi. Tevâzusunun, inkisârının kırıklığının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir ni’met olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.” Muhammed Bâkî-billah, sâlihleri ve meczûbları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalbli olanları bulur, onlardan nasîbini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihâre yaptı. Rü’yâsında Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü. Muhammed Pârisâ (kuddise sirruh) rü’yâsında ona buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlâk ile ahlâklanmaktır. Bu büyük ni’met ve se’âdet ele geçince, bu yolda elde edilecek fâide, elde edilmiş demektir.” Muhammed Bâkî-billah, başlangıçta ilk istifâdesini şöyle anlatmıştır: “İlk defa günahlardan tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzûrunda oldu. Benim için Fâtiha okumasını istedim. Sonra Semerkand’da bulunan ve Ahmed Yesevî’nin yolunda olan İftihâr-i Şeyh’e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar, “Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız” dediyse de, arzumun çokluğunu görünce; “Bir Fâtiha okuyalım” ve “Allahü teâlâ istikâmet versin, Büyüklerin maksadına uygun azîmet nasîb eylesin, kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde harablıklar (ıslâh) vâki olsun” dedi. Bir başka zaman Emîr Abdullah Belhî’nin huzûrunda tövbemi yeniledim. Elimi müsâfehaya yakın bir şekilde tuttu. Ümîd edilir ki, bunun bereketi kıyâmete kadar devam eder.” Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihâyet rü’yâda, Behâeddîn Buhârî Nakşibend hazretlerinin huzûrunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu aşikâr oldu. Bu yola girmek için her çâreye başvurdum. Nihâyet mübârek zâtlardan biri bana; “Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen zikr, neticeye kavuşturur” dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zâttan zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım, iki sene o zâtın silsilesindeki zikre, murâkabeye ve tesbihlere devam ettim... Her ne kadar bu sırada gizli işâretler, diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü teâlânın izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâallah o tohumu, ikram ve ihsân edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler. Bundan sonra Keşmir’e gittim ve orada Bâbâ Vâli’nin sohbetine devam edip, bereketli nazarlarına ve teveccühlerine kavuştum. Cenâb-ı Hakka hamd ve senalar olsun ki, o teveccühler ile kabûl kapısı aralandı. Keşmir’de sohbetine devam ettiğim Bâbâ Vâli, Nakşibendiyye yolundan icâzetli olduğu için, kendilerine gelen talibin istidâdına o silsile yoluyla feyz verdiler. Bâbâ Vâli’nin vefâtından sonra, bu yolda bilinen gaybet (kendinden geçme) hâli ele geçti ve büyük velîlerin rûhları müjdeler verdiler, telkinlerde bulundular. Bereketli teveccühleri ile nisbetim, irtibâtım kuvvetlendi ve gaybet dâiresi genişledi. Yol açıldı ve aydınlandı. Velhâsıl cem’iyyet ele geçti. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, bir gece rü’yâsında Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerini görmüş ona şöyle buyurmuştur: “Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum.” Mevlânâ Hâcegî İmkenegî’nin huzûruna kavuşup, çok yardım ve ihsânlar gördü, Hocası onun yüksek hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Bir müddet ona feyz verdi. Muhammed Bâkî-billah, hocası olan evliyânın büyüklerinden Hâcegî İmkenegî’ye talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Nihâyet inâyetlerinin çekmesiyle, hakîkatler sahibi, irşâd dergâhı, Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerinin huzûruna kavuştum. Candan bir arzu ve istek ile bî’at edip, müsâfeha eyledik. Büyükler yolunu ondan aldım. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin sohbetinde bulunmakla ve Behâeddîn Nakşibend’in (kuddise sirruh) ve halîfelerinin yüksek rûhâniyetlerinin imdâdı ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî İmkenegî’nin halîfesi olup makamına geçtim.” Hâcegî İmkenegî hazretleri, Muhammed Bâkî-billah’ı kısa zamanda tasavvufda yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: “Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden orada, sizden çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek.” Böylece ikinci bin yılının müceddidi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini müjdeliyordu. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin, Muhammed Bâkî-billah’a hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan’a gönderdiğini duyan talebelerinden ba’zıları gayrete gelip, aralarında bir huzûrsuzluk hâsıl oldu. Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hâcegî İmkenegî hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurmuştur: “Dostlarım bilsinler ki, bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi. Şüphesiz öyle gelen böyle gider.” Muhammed Bâkî-billah hazretleri, hocası Hâcegî Muhammed İmkenegî’nin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, onun emriyle Hindistan’a gidip, bir sene Lâhor’da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi’ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makamında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve evliyâ yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir, İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı. Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin “Mektûbât”ında bunlara yazılmış mektûpları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardan idi. Muhammed Bâkî-billah’ın eserleri şunlardır: 1-Külliyât-ı Bâkî-billah: Bir kitapta toplanmıştır. 2- Mektûpları, 3-Rubâ’iyyât: Bu eserini İmâm-ı Rabbânî hazretleri “Şerhu Rubâ’ıyyât” adıyla şerh etmiştir. Menkıbeleri ve kerâmetleri: Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâima hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibi idi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla beraber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin ma’nâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamamen anlayabileceği şekilde, çok açık olarak îzâh ederdi. Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu husûsta çok dikkatli davranırdı. Dâima hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde, huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan asla kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı bir ta’zim ve hürmetleri vardı. Amele âit küçük ve büyük mes’elelerde, vera’ sahibi (şüphelilerden sakınan) fıkıh âlimlerine ve kitaplarına başvururdu. Bir talebe istifâde için huzûruna gelseydi, tevâzusunun çokluğundan ve dâima kendisini kusurlu gördüğünden, özür dileyip, bu büyük işten kendisini çekmek isterdi. Eğer, o gelen sâdık bir talebe ise, onun ni’met sofrasından, rızkını ve nasîbini almasına yardım ederdi. Gelen talebelerin metanetini, şiddetli arzusunu görünce, ona yardım kucağını açar, kendi terbiye dâiresine alırdı. Derler ki: Horasanlı bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyarı Üveysî’nin (kuddise sirruh) feyz ve nûr saçan mezârına gider. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) Delhi’ye geldiği gece, rü’yâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini gösterirler. Rü’yâyı gören, emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah’ın huzûruna gelip, rü’yâda gördüklerini arzeder ve kabûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâbında: “Bu miskin kendimi bu işe lâyık göremiyorum, herhalde başkası olsa gerek” buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rü’yâda kendisine; “O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisarını beyân eyleyen zâttır” buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çevrilmez, ihtimâmla kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür. Çok defa tevâzu’unun çokluğundan, çeşit çeşit özürler diler, sohbet ve hizmetine devam eden, hâller sahibi, akidesi doğru ve sağlam talebelerine; “Bu zavallı sizin düşündüğünüz gibi değilim. Başka yere gidiniz, eğer hakîki bir rehber, mutlak bir doğru yol gösterici bulursanız, bu fakire de haber veriniz ki, hemen huzûruna gidip ona hizmet edeyim, belki kalbimin derdine bir derman bulurum” derdi. Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle nakletmiştir: “Muhammed Bâkî-billah’ın talebelerinden olan Hâce Hüsâmeddîn’den bizzat işittim.. Şöyle anlattı: “Muhammed Bâkî-billah’a beni talebeliğe kabûl etmesini arz ettiğimde, bana da aynı şekilde hareket etti. Tevâzu’unun çokluğundan, talebeliğe kabûl etmeye lâyık olmadığını söyledi. Hattâ bu husûsta o kadar ısrar etti ki, yanlarında durmağı edebe aykırı görüp, Akra’ya hareket ettim. Şehre gelince hayretler içinde kalıp, şaşkın bir vaziyette; “Ben şimdi ne yapayım? Gideyim, tekrar huzûrlarına kavuşup, verdiğiniz emri yerine getirdim, söylediğiniz şekilde bir kimse bulamadım diyeyim” dedim. Bu sırada bir evin önünden geçerken, can kulağıma, kalbleri çeken bir ses geldi. İyice dinleyince, bunun Sa’d-i Şîrâzî’nin beytlerinden olduğunu anladım. | |||
| Muhammed Baba Semmasi Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:21:03 | |
Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu. Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti. Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu. Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur" buyurdu. Bir gün yine oradan geçiyordu. "Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir" buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi'ye getirince; "Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik" buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır" buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti. Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır: "Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: "Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!" Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; "Bir daha dua ederken, "Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir"buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım." Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir. Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır: Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; "Al, bunu sakla, belki lazım olur" buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver" buyurdu. | |||
| Molla Fenari Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:18:10 | |
Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı ve büyük velî. İsmi Muhammed olup, babasınınki Hamza'dır. Nisbeleri Rûmî ve Fenârî, lakabı Şemsüddîn'dir. 1350 (H.751) senesinde Fener köyünde doğdu. Bu köyde doğması veya babasının fenercilik sanatıyla meşgûliyetinden dolayı "Fenârî" nisbetiyle meşhur oldu. Babası Muhammed Hamza, zamânının büyük velîlerindendi. Molla Fenârî küçük yaşta babasından tasavvuf yolunu öğrenmeye başladı. Mevlânâ Alâüddîn Esved, Şeyh Cemâleddîn Aksarâyî, Şeyh Hamîdüddîn-i Kayserî'den ve zamânında bulunan diğer birçok büyük âlimden ders okudu. İlim tahsîli için Mısır'a gidip, orada bulunan meşhûr Hanefî fıkıh âlimi Kemâleddîn-i Bâbertî'den ilim öğrendi. Molla Fenârî İskender Târihi'ni nazm eden meşhur şâir Ahmedî ve tıpta Şifâ kitabının sâhibi tabîb Hacı Paşa ile birlikte, Mısır'da Ekmeleddîn-i Bâbertî'nin huzûrunda ders arkadaşı idiler. Bir gün bir velîyi ziyârete gitmişlerdi. Bu zât, onlara bakıp, Mevlânâ Ahmedî'ye; "Sen, vaktini şiirde harcarsın." Hacı Paşaya; "Sen ömrünü tıpta harcarsın.", Molla Fenârî'ye ise; "Sen de, din ve dünyâ reisliğini, ilim ve takvâyı birlikte bulundurursun." buyurdu. Gerçekten de, bu zâtın buyurduğu gibi oldu. Din ilimleri yanında fizik, matematik ve astronomi de öğrenenMolla Fenârî, tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra Anadolu'ya dönerek Bursa'ya yerleşti ve talebe yetiştirmeye başladı. Molla Fenârî, bir ara Bursa'daki hizmetlerini bırakıp Konya'ya gitmişti. Karaman Beyi ona çok iltifat ve ihsânlarda bulundu. Ders okutması için ricâda bulundu. Orada da ders verip talebe yetiştirdi. Burada, Yâkub-i Asfâr ve Yâkûb-i Esved gibi zâtlar ondan istifâde edip, ilimde yüksek dereceye ulaştılar. Molla Fenârî, bu iki talebesiyle dâimâ iftihâr ederdi. Karaman Beyinin kızı Gül Hâtun ile evlenerek, iki oğlu, iki kızı oldu. SonraOsmanlı Sultânının dâveti üzerine tekrar Bursa'ya geldi. Eski hizmetlerine devâm etti. İki oğlu da, kendisi gibi âlim olarak yetişti. Onlar da Bursa'da kâdılık yapmışlardır. Molla Fenârî, uzun zaman Bursa'da kalan ve Somuncu Baba diye tanınan Hâmid-i Aksarâyî'den de ilim ve feyz aldı. Büyük bir velî ve yüksek âlimlerden olan Somuncu Baba, önceleri Bursa'da yaptırdığı fırında pişirdiği ekmekleri satarak geçinirdi. O sırada Molla Fenârî de Bursa'da kadılık yapıyordu.Somuncu Baba'nın ilimdeki ve velîlikteki üstünlüğünü bilenlerdendi. Sultan Yıldırım Bâyezîd, Niğbolu zaferinden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi inşâ ettirmeye başlamıştı. İnşâat sırasında, câmide çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba karşılamıştı. Câminin inşâsı bittiğinde, açılış günü Cumâ hutbesini okumak üzere Pâdişâhın dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan hazretlerine vazife verilmişti. O gün orada, Molla Fenârî ile berâber büyük bir âlim topluluğu da vardı. Tam Cumâ vakti gelince, Emîr Sultan hazretleri; "Sultânım, zamânımızın büyüğü burada bulunurken, bizim hutbe okumamız edebe uygun değildir. Bu câmii şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât, şu kimsedir!" diyerekSomuncu Baba'yı işâret etti. Şöhretten son derece sakınan bu büyük velî, Pâdişâhın emri üzerine mimbere doğru yürüdü. Emîr Sultân'ın yanına gelince; "Ey Emîr'im! Niçin böyle yapıp, benim hâlimi ele verdiniz?" dedi. Emîr Sultan da: "Sizden daha üstün bir kimse göremediğim için böyle yaptım" cevâbını verdi. Cemâat hayret içinde kalmıştı. Somuncu Baba'nın okuyacağı hutbeyi merakla beklemeye başladılar. Mimbere çıkan Somuncu Baba, öyle güzel bir hutbe îrâd buyurdu ki, o zamana kadar cemâat böyle bir hutbeyi hiç kimseden dinlememişti. Hutbede; "Ulemâdan bâzısının, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı bulunmaktadır. Onun için, bugünkü hutbemizde bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurdu. Fâtiha sûresinin yedi türlü tefsîrini yaptı. Bu konuda nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayret içinde kaldı. Bursa'da onun büyüklüğünü anlamayan kalmamıştı. Başta kâdı Molla Fenârî; "Somuncu Baba, önce bizim bu sûrenin tefsîrindeki müşkilimizi halletti. O, bunun büyük bir kerâmetiydi. Çünkü, Fâtiha'nın birinci tefsîrini bütün cemâat anlamıştı. İkinci tefsîrini, cemâatin bir kısmı anladı. Üçüncüsünü anlayanlar çok azdı. Dördüncü ve sonraki tefsîrlerini, içimizde anlıyan yok gibiydi." demekten kendini alamamıştı. Namazdan sonra hemen evine giden Somuncu Baba'yı ilk ziyâret eden Molla Fenârî oldu. Bu ziyâret sırasında ona; "Efendim, bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat anlıyamadığım bâzı yerleri vardı.Bu hutbeniz ile, anlıyamadığım yerleri açıklamış oldunuz. Medresede, hizmetlerimizin karşılığında kazandığımız beş bin akçe paramız vardır. Helâl olmasında hiç şüpheniz olmasın. Kabûl buyurursanız, bunu size hediye etmek ve ayrıca sizin talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum." deyince, Somuncu Baba ona teveccüh edip duâ eyledi. Molla Fenârî, çok feyz ve mârifetlere kavuştu. Yazdığı tefsîrlerinde bu ince mârifetleri beyân eyledi. Bir cild büyüklüğündekiFâtiha Tefsîri, bu ince bilgilerle doludur. Bu hâdiseden sonra büyüklüğü herkes tarafından anlaşılan Somuncu Baba; "Sırrımız ifşâ oldu. Herkes bizi tanıdı." diyerek Bursa'dan ayrılmak istedi. Bir sabah erkenden, Gaves PaşaMedresesinden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı.Somuncu Baba'nın Bursa'yı terk etmekte olduğunu haber alan Molla Fenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip, Bursa'da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu. Fakat, kabûl ettiremedi.Sonunda Bursalılara duâ etmesini taleb etti. Bu çınarın yanında Bursa'ya dönerek, feyizli ve bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti. Birbirine vedâ ederek ayrıldılar. "Duâ Çınarı" denilen bu ağaç, Bursa'nın Ankara yolu çıkışındadır. 1419 (H.822) yılında, ilk defâ Hicaz'a gidip hac yaptı. Hacdan dönerken, Mısır Sultânı Melik Müeyyid, Mısır'da kalarak ders vermesini ricâ etti. Bir müddet kalıp, ders okuttu. Birçok ulemâ ve evliyâ ile sohbet etmiş ve çeşitli meseleleri muhâsebe ve müzâkere etmişlerdir. Bu yolculuğu esnâsında Kudüs-i şerîfi de ziyâret etmişti. Çelebi Sultan Mehmed Hân dâvet edince, Bursa'ya geldi. Bu haccında Medîne-i münevverede iken, orada vefât eden büyük velî Şâh-ı Nakşibend'in halîfesi Muhammed Pârisâ'nın cenâze namazında bulundu. 1424 (H.828) yılında Sultan İkinci Murâd Hân, onu ilk şeyhülislâm olarak tâyin etti. Bu vazifeyi, adâlet ve hak üzere altı sene yaptı. Devletin mühim işlerinde, sultanlar ve devlet adamları kendisiyle istişâre ederek, ilminden ve isâbetli görüşlerinden istifâde etmişlerdi. Ders okutması yanında, fetvâ işlerini ve Bursa kadılığını da yürüten Molla Fenârî, bir mahkeme esnâsında, sultan Yıldırım Bâyezîd Hânın şâhidliğini dahî kabûl etmemiştir. Şöyle ki: Mahkemede dâvâ konusu olan bir hâdisenin şâhidi olarak pâdişâhın da dinlenmesi îcâbetmişti. Kâdı Molla Fenârî, huzûrunda duruşmaya çıkan Pâdişâhın şehâdetini, İslâmiyetin aradığı şâhidlik şartlarından biri kendisinde bulunmadığı için red etmişti. O da, namazlarda Pâdişâhın cemâatte görülmemesiydi. Çünkü dînimizde, cemâat ile namaz kılmayı terk edenin mahkemedeki şâhidliği makbûl değildir. Bunun üzerine Yıldırım Bâyezîd Han hemen oturduğu sarayın yanına bir câmi inşâ ettirerek, beş vakit namazı, cemâati hiç terk etmeden kılmağa başladı. Bursa'da müderrislik ve kâdılık yapan Molla Fenârî kazzazlık (ipekçilik) yaparak da nafakasını temin etmeye çalıştı ve kazandığı paralar ile çok hayrât ve hasenâtta bulundu. Kale'de, Manastır mahallesinde ve Debbâglar semtinde olan mescidler ile, Pınarbaşı'ndaki Dâr-ül-hadîs, onun yaptırdığı eserlerdendir. Kudüs'te de bir medreseyi satın alıp, masraflarını, Anadolu'da yaptığı vakıfların gelirinden karşılamıştır. Vefâtında, çok para ve on binden çok kitap bıraktı. 1431 (H.834) senesi Receb ayında Bursa'da vefât etti. Kabri, Bursa'da Keşîş Dağı eteğinde, Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır ve ziyâret edilmektedir. Kabri, Bursa'nın en yüksek semtinde bulunmaktadır. Câminin yanında bir de medresesi vardır. Ayrıca birçok hayır işleri de gerçekleştirmişti. Molla Fenârî, Tasavvufta Zeyniyye tarîkatına mensûb idi. İpekçilikten çok iyi anladığından, kendisine yetecek kadar parayı sağlamak için bu işle uğraşır ve yiyeceği, giyeceği için lâzım olan parayı kendi emeği ile kazanırdı. Süslü elbiselerle dolaşmaktan hiç hoşlanmazdı. Gâyet mütevâzî giyinir, başında bir dolama ile dolaşırdı. Böyle giyinmesinin sebebini soranlara; "Elimin kazancı, daha fazlasına yetmiyor." cevâbını verirdi. Şeyh Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerinin en büyük halîfesi Şeyh Abdüllatîf-i Makdisî, Anadolu'yu şereflendirdiğinde, Molla Fenârî onun gelişini parlak bir manzûme ve güzel bir şiirle kutlamıştı. Zeynüddîn-i Hâfî de, aynı bahr ve vezinde bir karşılık söyleyerek, pekçok övücü sözler yazmış veMolla Fenârî'ye göndermişti. Eserleri çok kıymetlidir. Başlıcaları şunlardır: 1) Ayn-ül-A'yân: Fâtiha sûresinin tefsîridir. 2) Füsûl-ül-Bedâyi' fî Usûl-iş-Şerâyi', 3) Îsâgûcî Şerhi: Mantık ilmine dâir, bir günde yazdığı çok kıymetli şerhtir. Îsâgûcî'ye yaptığı bu şerhi, mantık ilmini çok güzel açıklamaktadır. Buna, bir gün sabahleyin başlamış, güneş batarken bitirmiştir. Bu mantık kitabı, medreselerde uzun zaman ders kitabı olarak okutulmuştur. 1886 (H.1304) yılında İstanbul'da basılmıştır. 4) Enmûzecü'l-Ulûm: Yüze yakın ilme âit meseleyi ihtivâ eden ansiklopedik bir eserdir. Bu eser, oğlu Muhammed Şâh tarafından şerh olunmuştur. 5) Ferâiz-i Sirâciyye Şerhi, 6) Şerh-i Mevâkıb üzerine Ta'likât, 7) Esâs-üt-Tasrîf, 8) Esmâ'il-Fünûn, 9) Es'ile, 10) Risâletü Ricâl-il-Gayb, 11) Risâletün fî Menâkıb-iş-Şeyh Behâüddîn-i Nakşibendî, 12) Şerhu Usûl-il-Pezdevî, 13) Şerhu Telhîs-il-câmi' el-Kebîr:Fıkıh ilmine dâirdir. 14) Şerhu Telhîs-il-Miftâh: Me'ânî ilmine dâirdir. 15) Şerh-ur-Risâlet-il-Esîriyye fil-Mîzân, 16) Şerhu Fevâid-il-Gıyâsiyye: Me'ânî ve beyân ilimlerine dâirdir. 17) Şerhu Mukatta'ât. 18) Şerh-ul-Mevâkıb: Kelâm ilmine dâir bir eserdir. 19) Hâşiyetün alâ Şerh-ış-Şemsiyye: Seyyîd Şerîf Cürcânî'nin eserine yaptığı kıymetli bir hâşiyedir. 20) Hâşiyetün alâ Dav'ıl-Miftâh, 21) Şerh-ul-Misbâh: Nahiv ilmine dâirdir. 22) Hâşiyetün alâ Şerhây-is-Seyyid ves-Sa'd lil-Miftâh, 23) Uveysât-ül-Efkâr fî İhtiyâri ülil-Ebsâr: Aklî ilimlere dâir yazdığı bir eser olup, fen ilimlerinde zor problemlerin çözüm şekillerine karşı îtirâzları inceler. 24) Misbâh-ul-Uns, Beyn-el-Ma'kûl vel-Meşhûd fî Şerh-i Miftâh-i Gayb-il-Cem'i vel-Vücûd: Sadruddîn-i Konevî'nin Miftâh-ul-Gayb adındaki eserinin şerhidir. 25) Mukaddimet-üs-Salât. Bunlardan başka birçok metinlere, şerh ve hâşiyeleri ve tâlikâtı var ise de, tedrîs, kâdılık ve müftîlik işleriyle meşgûliyeti, eserlerinin çoğunu temize çekmeye müsâade etmeyip, müsvedde hâlinde kalmıştır. | |||
| Mir Muhammed Numan Hazretleri 4. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:24:21 | |
Hindistan’da yaşıyan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup, 977 (m. 1569) senesinde Semerkand’da doğdu. Hindistan’a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Hocasının vefâtına kadar Delhi’de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah’ın vefâtında, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye teşrîf etmişti. Merhamet buyurup, Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân’ı Serhend’e götürdü. Mîr Muhammed, uzun seneler İmâm-ı Rabbânî’ye hizmet etti ve sohbetinde bulundu. Sonra talebe yetiştirmesi için Burhânpûr’a gönderildi. 1060 (m. 1650) senesinde Egre şehrinde vefât etti. Mîr Büzürk diye bilinen babası Mîr Şemseddîn Bedahşânî, asâleti, fazileti, ilmi, takvâsı, huzûru ve safâsı ile Bedahşan ve Mâverâünnehr’in meşhûrlarından idi. Tefsîr ve benzeri Arabî ilimlerde asrının bir tanesi idi. Doğduğu ve kaldığı yer, Bedahşan beldelerinden olan Keşm beldesidir. Kabri Kabil’dedir. Mîr Büzürk’ün babası Celâleddîn ve yüksek dedesi Mîr Seyyid Hamîdeddîn de âlim ve müttekîlerden olup, meşhûr âriflerden idiler. Bunların eski dedelerinden biri mübârek bir zât olup, Şeyh Bülbül diye anılırdı. Zira Kur’ân-ı kerîm okduğu zaman, güzel sesini dinlemek için, bülbüller etrâfında toplanırlardı. O okurken, bülbüller feryâd edip öterlerdi. Ba’zan beş altı tanesi inleyip can verirlerdi. Mîr Büzürk’ün büyükler yolundaki bağlılığı, Işkıyye yolunda olan cezbe ve kerâmetler sahibi ayakkabı satıcısı bir dervişe idi. O derviş, Semerkand zaviyelerinde kendini gizler, ayakkabı satmayı, kendi hâlini gizleme vâsıtası ederdi. Mîr Büzürk, kalbi güneş gibi parlak olan bu üstâddan şöyle anlattı: “Birgün Semerkand Câmii’nde, hocama kuvvetli bir vecd hâli geldi. İhtiyâr olduğu hâlde, sıçradı ve eni bir, yüksekliği iki adam boyu olan minberin bir tarafından öbür tarafına geçti ve oturdu, hiçbir yeri incinmedi.” Mîr Büzürk ya’nî Seyyid Şemseddîn, aynı zamanda Kâsım Kermînî’nin de sohbetinde yetişmiştir. Bu hocası hakkında bir risale yazdı. Risalede geçen “Şeyh Kâsım” isimlerini de hürmeten altın suyu ile yazmıştı. Hocası bunu görünce, çok memnun olup; “Siz, fakirin ismini yüceltip, hürmet ettiğiniz gibi, Allahü teâlâ da sizi muhterem ve mükerrem eylesin” buyurdu. O günlerde Şehzâde Muhammed Hakim Mirzâ, Mîr Büzürk’e sevgi ifadeli bir mektûp gönderip, kendisini Kabil’e çağırdı. O da kabûl etti. Gidince çok saygı ve ta’zim gördü. Bu sultan vefât edip, o memlekete inançsızlardan biri hükümet edince, Mîr Büzürk hazretleri, duâ edip, dünyâdan göçmeyi istedi. Duâsı kabûl oldu ve 994 (m. 1586) yılında vefât etti. Mîr Muhammed anlattı: “Babamın yetmiş ilmi bildiğine ve takvâ sahibi olduğuna inanırdım, ama evliyâdan olduğunu düşünmezdim. Birgün âriflerden olan ablam, bana dedi ki; “Babamı rü’yâmda gördüm. Oğlum Mîr Muhammed Nu’mân’a deki, bize i’tikâdı niçin sağlam değildir” dedi. O günden beri evliyâdan olduğuna da i’tikâdım sağlam oldu.” Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Azîz babam, dünyâya gelen her oğlunun ismini Muhammed aleyhisselâm ismi ile birlikte olacak diye karar vermiş. Çocuklarına; Celâleddîn Muhammed, Sa’deddîn Muhammed ve Ziyâeddîn Muhammed gibi adlar vermiş. Bunlar benim kardeşlerim idi. Ben annemin karnında üç-dört aylık idim. Babam, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sabit hazretlerini rü’yâda görmüş ve; “Bir oğlun dünyâya gelecek, ona benim ismimi, ya’nî Nu’mân ismini ver” buyurmuş. Babam, bana Muhammed Nu’mân ismini koymuş. 977 (m. 1569)’da Semerkand’da dünyâya gelmişim. Ben çocukken, ba’zı garîb hâller beni kaplar, beni benden alır, kendimden geçer dünyâyı unuturdum. Büluğa erince, Belh şehrinde Emîr Abdullah Belhî Işkî’nin huzûrunda, onun işâret ve müjdeleri ile ona talebe oldum ve tövbe ettim.” Mîr Muhammed Nu’mân bundan sonra Hindistan’a gitti. Dînimizin emirlerine uyma isteğinin çokluğundan vaktin velîlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Herbirinden vazîfeler aldı, meşgûl oldu. Şeyh Sa’îd Habeşî ile de müsâfeha ile şereflendi. Nerede bir derviş ismi duysaydı, onun sohbetine gider, onu canı gönülden sever, talebe olmayı arzu ederdi. Nihâyet muhakkıkların kutbu hazret-i Hâce Muhammed Bâkî’nin (kuddise sirruh) huzûruyla şereflendi. O büyük evliyâ, Mîr Muhammed’e nihâyetsiz lütuflarda bulundu. Onu kendi silsile dizisine, ya’nî talebeleri arasına aldı. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin yoluna uygun zikr ve murâkabe ile şereflendirdi. Mîr Muhammed işini bırakıp, dünyâyı terk etti. Kalabalık ailesini alıp, tam bir tevekkül ile Bâkî-billah’ın huzûruna geldi. Mîr Muhammed Nu’mân’ı, Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ikâmet ettirmeyi düşündüler. Bu câminin altında odalar vardı. Öyle odalar ki, asırlarca onlarda kimse oturmamıştı. Rutubetten nefes bile zor alınırdı. Hazret-i Hâce’nin emri ile, çoluk-çocuğu ile oraya yerleştiler. Mîr Muhammed Nu’mân’ın hâller sahibi ve sâlihadan olan hemşiresi (kız kardeşi) orada oturmaktan hastalandı. Hazret-i Hâce’nin temiz anneleri, Mîr’i ziyârete geldi. Oranın fenâ kokusundan bir saat orada oturamadı. Bu hâli gören anneleri, oğulları hazret-i Hâce’ye dönüp; “Ey oğlum, üstadım ve gözümün nûru! Sizin bu sevenleriniz burada ölmesinler!” dedi. Hazret-i Hâce; “Anneciğim, bunlar, bu gibi işler kalblerine ağır gelip, incinme düşüncesiyle buraya gelmediler. Onlar, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için geldiler. Madem ki onların oradan çıkarılmasını istiyorsunuz. Öyle ise yeni eve taşıyalım” dedi. Sonradan Mîr Muhammed Nu’mân; “Evliyâlıkta ne kadar makamlara kavuşmuş isem, hepsi de Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ihsân edildi” buyurdu. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birkaç gün dînin emirlerine uygun olmayan, sekr hâlleri beni kapladı. Ne kadar uğraştıysam bu hâller benden kalkmadı. Nihâyet hazret-i Hâce Bâkî-billah’a bu hâlimi arzetmeyi düşündüm. Câmiye geldiğim zaman onlar da bana baktılar. Bu bakışlarının bereketi ile kalkmasını istediğim hâller, benden tamamen kalktı.” Hazret-i Hâce’nin talebelerinden olan bir vâli, hocasına rica edip; “Duydum ki, dergâhınızdaki fakir talebelerden bir kısmı aç kalıyormuş. Emrederseniz her gün hepsinin ihtiyâcını ben göreyim” dedi. Hazret-i Hâce eshâbından ba’zıları için buna izin verdiler. Bu esnada biri arzetti ki: “Mîr Muhammed Nu’mân da çok fakir ve ailesi kalabalıktır.” Hazret-i Hâce onun ihtiyâcının karşılanmasına râzı olmadılar ve; “Bunlar bizim bedenimizin parçalarıdır” buyurdu. Ya’nî vücûdumuzun parçasını bu gibi işlere yaklaştırmayız. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “O günlerde çok fakir ve parasız olduğum hâlde, bu inâyetlerini duyunca kendimden geçtim.” Bâkî-billah vefât edinceye kadar, Mîr Muhammed Nu’mân’ı en güzel şekilde yetiştirip, olgunlaştırdı. Evliyâlıkta yüksek makamlar sahibi eyledi. Sonra da en önde gelen talebelerinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havale eyledi. Mîr Muhammed bunu şöyle anlattı: “Hazret-i Hâce’nin vefâtlarından önceki günlerde, bir gece uyumayıp hizmet eyledim. Bana baktılar. Bu bakışlarının te’sîri ile bir hâl zâhir oldu ki, her ne yaparsam; “Acaba Allahü teâlânın rızâsına uygun mudur, değil midir?” diye düşünceye dalardım. Hattâ öyle oldu ki, eğer bir yere bir adım atsam; “Acaba rızâsına uygun mu, değil mi?” derdim. Döndüğüm zaman da, şu düşüncelere gark olurdum ki; “Bu vakit onlara teslim ve rızâ vaktidir. Ve o kıymeti takdîr olunmayan deryadan, bu kalbi susamışın kalbine bir yudum su sunmak zamanıdır.” Hazret-i Hâce (kuddise sirruh) hazret-i İmâm’a (ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerine), talebe yetiştirme icâzeti verdikleri ve bütün eshâbını onlara ısmarladıkları zaman, her talebesini ayrı ayrı çağırıp veda etti. Sonra hazret-i İmâm’ın huzûruna gönderdi. Hazret-i İmâm-ı, talebelerin terbiyesine vekîl eylediler. Talebelerine de, onların huzûrunda bizi ta’zim etmeyiniz, hattâ bize teveccüh eylemeyiniz” buyurdu. Bana da; “Ahmed-i Fârûk’a hizmeti kendi saadetin, kurtuluşun bil, her emrini yerine getir” buyurdu. Üstadımın büyüklüğünü düşünüp, bu sözleri bana ağır geldi ve; “Kalbimin aynası, ancak sizin yüksek kalbinizin parlak nûruna karşı duruyor. Onlar ne kadar büyük olsa da bu böyledir” diye arzettim. Kızarak buyurdular ki: “Meyan Şeyh Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten, göstermeyen bir güneştir. Geçmiş evliyânın en büyüklerindendir.” Bundan sonra inanarak, isteyerek ve severek hazret-i İmâm’ın hizmetine ve huzûruna kavuşmayı arzu eyledim. Hazret-i Hâce vefât edince, İmâm-ı Rabbânî ta’ziye için Delhi’yi şereflendirdiler. Mîr Muhammed Nu’mân, kalbinin kırıklığını, garîbliğini, miskinliğini, nasîbsizliğini, istidâtsızlığını ve hazret-i Hâce’nin, kendisini İmâm’a havale ettiğini hatırlatan bir mektûp yazdı. Metupda; “Merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin efendisinin ( aleyhisselâm ) hânedanına mensûb olmaktan başka vesilem yoktur. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak bana acıyın” diye arz etti. Hazret-i İmâm bu mektûbu okuyunca, kalbine bir incelik geldi. Buyurdu ki: “Mîr, ümidsiz olmasın. İnşâallahü teâlâ daha iyi olacak”. Yine buyurdu: “Hâce’nin eshâbı arasında, Mîr’in bize husûsi bir bağlılığı vardır.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Serhend’e giderken, Mîr’i de yardım ve terbiyelerine alıp, yanlarında götürdüler. Mîr Muhammed Nu’mân, senelerce hazret-i İmâm’ın sohbetinde bulundu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. Bu hastalığında ölmek veya yaşamak, hazret-i İmâm’ın irâdesine bırakılmıştı, İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Eğer ölümü istersem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım” diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Nu’mân’dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de ba’zı makamları, bu iki azîzin istidâtlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile yaşamak tarafını seçtiler. Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular. Bundan sonra Mîr Muhammed Nu’mân’a olan yardımları ve onu ilerletme vesileleri her gün arttı. Dâima husûsî lütuf ve ihsânlarda bulunup, onun hâllerini yükseklere çıkardı. 1018 (m. 1609) yıllarında hilâfet verdiler. Dînin yayılması için Burhânpûr’a gönderdiler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâmeleri şudur: “Allahü teâlâya hamd ederim. Resûlüne ve O’nun mükerrem âline salâtü selâm ederim. Ehlullahın yolunda ilerleyip, ârif-i billah olan sâlih ve olgun kardeşim Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân (Allahü teâlâ onu ve bizi dâima rızâsında bulundursun) bu fakirin tavassutu ile, Nakşibendiyye meşâyıhının yoluna girdi. Onların yolunda ilerledi. Talebeye fâide verecek hâle gelince, bu yolun ta’limi için kendisine icâzet verdim, icâzetin şartı; dînin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, büyüklerimizin yolunda gitmekte sabır ve sebat etmektir. Allahü teâlânın yolunda gidenlere ve Peygamber efendimize (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslîmât) uyanlara selâm olsun.” Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri iki defa bu muazzam beldeye (Burhânpûr’a) gittiler. Bu şehirde, ilim, söz, hâl, kemâl ve ikmâl sahibi Muhammed Fadl ve Şeyh Îsâ (r.aleyhimâ) gibi büyük zâtlar vardı. Mîr’in çalışmaları netice vermeyip, Nakşibendî yolu bu beldede revaç bulmadı. Hazret-i İmâm’ın huzûruna geldi ve hakîkati anlattı. Hazret-i İmâm, üçüncü defa aynı şehirde insanlara dînimizin emir ve yasaklarını tebliğ etmelerini emr edip, “Bu son şekil, inşâallah, eskilere benzemez” buyurdular. Hazret-i Mîr emre uyarak tekrar Burhânpûr şehrine gitti. Bu defa orada büyük kabûl gördü. Sohbeti ve hâli öyle oldu ki, anlatılması için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Kısaca sohbetine giden fakîr olsun, zengin olsun, gâfil veya huzûr sahibi olsun, sohbet ve tasarrufunun te’sîrinden kendinden geçerdi. Ba’zıları bu aşk sarhoşluğu kendisini kapladığında, gayr-i ihtiyârî elbiselerini yırtar, kendinden geçmiş bir hâlde yerde vuvarlanırdı. Hattâ bunların o hâllerini görenler aynı hâle düşerler, yerde yuvarlanırlardı. Bu büyük velînin tasarruf muâmelesi o hâle ve dereceye ulaştı ki, o şehirdeki büyük âlimlerin talebelerinden çoğu gelip, onun talebeleri arasına girdiler. Çoğu fâsıklar, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan tam bir mü’min oldu. Çok ayıklar, muhabbet şarâbı ile kendinden geçtiler. Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Bir gece rü’yâda hocam İmâm-ı Rabbânî’yi gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmişim. Kapıda bekliyorum, içerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere buyurdu ki: “Mîr, yoldan geldi. Harareti vardır. Meyva suyu getiriniz.” önüme beyaz bir kâse getirdiler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamamen içtim. Bundan sonra mübârek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allahım! Muhammed Resûlullaha mahsûs olan nisbeti Mîr’e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübârek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsûs olan nisbeti de Mîr’e ihsân eyle” dedi. Bu rü’yâdan uyanınca, bunu hazret-i İmâm’a arz ettim ve ta’birini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzûrlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektûbu bana gönderdiler. “Birgün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyâri size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların giderilmesine gayret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın ondördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen herşey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve genişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu ma’nânın temsilî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl olması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu ni’mete kavuşmanız, gördüğünüz ve ta’birini çok istediğiniz o rü’yâ sebebiyledir. Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun ki, borcunuz tamamen ödendi ve va’d edilen tahakkuk etti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, kavuştuğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin köyünü, sahrasını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.” Hakîkaten Mîr Muhammed Nu’mân, hazret-i İmâm’ın eshâbı arasında, İmâm’a aşk ve muhabbet ile bağlananların en önde geleni idi. Bu yüzden Hindistan’daki şöhret ve hizmeti güneş gibi açıktır. Kendisine bağlananlar o kadar çok oldu ki, ba’zı düşmanlar vaktin sultânına; “Sizin saltanatınız, hudud şehriniz Burhânpûr’da sona erer. Çünkü orada hazret-i Mîr dedikleri bir derviş vardır ki, yüzbin Özbek talebesi süvari hâlde emrindedir. Sultan te’sîr altında kalıp, hazret-i Mîr’i Burhânpûr’dan çağırdı ve; “Size niçin hazret-i Mîr diyorlar” dedi. O da; “Ben seyyidim. Seyyide Mîr derler. Hazret demelerinden râzı değilim, emr ediniz demesinler” buyurdu. “Yüzbin müridin varmış” dedi. Hazret-i Mîr, tebessüm etti. Sultan, orada olanlara; “Bakın, ben onunla konuşuyorum, o ise gülüyor. Bu dervişin böbürlenmesini anlıyorsunuz değil mi?” dedi. Mîr’i seven ve hürmet eden Mehabet Hân orada idi. Sultânın sözüne katılmış görünerek dedi ki: “Onun üstadı, memleketleri halîfelerine taksim etmiştir. Bunu Burhânpûr’a verdi. Bunun oradaki makam ve mertebesi o derecededir ki, bizim ve sizin gibilerin orada varlığı hissedilmez.” Sultan, Mehabet Hân’ın da bu dervişe düşman olduğunu sanıp; “Onu sana bıraktım” dedi. Mehabet Hân, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerini kendi evine götürdü, yakınlık ve muhabbet gösterdi. Çeşitli ziyâfetler ikram eyledi. Söz sahibi kimseler ve diğerleri, karınca ve çekirgeler gibi hazret-i Mîr’in ziyâretine geldiler. Çok adaklar yapıp, yerine getirdiler. Sultan bunu işitince, Mehabet Hân’a kızdı. O da; “Pâdişâhım, bu derviş beş vakit namaz kılar, başka hiçbirşey yapmaz” diye arz etti. Pâdişâh, Mîr’in Burhânpûr’da kalmayıp başşehir Ekberâbâd’da bulunmayı kabûl ederse onu bırakalım dedi. Mîr hazretleri kabûl etti ve Ekberâbâd’da oturmaya râzı oldu. Orada taliblere ders vermeye başladı. Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri, birgün dervişlerden bir grupla, kendisini sevenlerden birinin evine da’vet edildi. Mîr, ev sahibini huzûruna çağırıp; “İkramda ifrata, aşırılığa gitmemesini söyledi ve yemeklerde sakın hiç şüpheli birşey bulunmasın” buyurdu. O da elden geldiği kadar ihtiyâtlı hareket etti. Ama hazret-i Mîr’in yanında kalabalık bir cemâat bulunduğundan, pekçok keçi ve koyun kestiler. Aniden, kesilen bu hayvanların birinin eti üzerinde sayısız kurdlar peyda oldu. Öyle ki, bir anda etten kemiğe geçtiler. Hazret-i Mîr’e getirdiler; “Bunun için çok dikkat edin demiştik. Bu keçi, helâlden değildir. Allahü teâlâ bu kurdlarla bunu bize gösteriyor. Bununla beraber yine de araştırın” buyurdu. Araştırdılar. Anlaşıldı ki, bu keçi, hayvan zekâtı toplama me’mûru arkadaşının zulmen alıp, kendisine gönderdiği ve ev sahibinin bundan hiç haberi olmadığı bir hayvan idi. Mîr’in muhlislerinden biri evlenmişti. Kayınpederi ona çok sert davranıyor ve eziyet ediyordu. Bu muhlis, sıkılarak, utanarak hâlini hazret-i Mîr’e arzetti. Hazret-i Mîr ona acıdı ve; “Hiç üzülme, kayınpederin yakında bu dünyâdan gider” buyurdu. İki-üç gün sonra öldü ve o talebe onun şerrinden kurtuldu. Mîr Muhammed şöyle anlatır: “Yine birgün Resûlullah’ı rü’yâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanında idi. Buyurdular ki: “Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; “Şeyh Ahmed’in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed’in merdûdu benim merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur.” Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; “Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm’ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum” diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e buyurdular ki; “Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed’in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur.” Yine birgün rü’yâda, pâdişâhların cülus veya tebrik günlerinde yaptıkları gibi, bir meydana büyük bir çadır kurulduğunu gördüm. Bütün insanların yaşadığı memleketler o çadırın altında kalıyordu. Dünyâdaki pâdişâhlar, hâkimler, memleketin idâresini yürüten âmirler ve devlet erkânı hep orada bulunuyorlardı. Köyler, şehirler, çarşılar, yollar, ölüm, hayat, fakirlik, zenginlik, efendilik, hizmetçilik hep orada... Bütün o erkân, iş yapmak için, çadırın tepesindeki deliğe bakıyorlar ve ardından ikinci bakışları dünyâya ve dünyâdakilere oluyordu, iş yapanlardan herbirine oradan bir iş buyuruluyordu. Hatırımdan, “Ben de yukarı bakayım, orada ne vardır ki, bütün bu erkân oradan emir alıp, iş yapıyorlar” diye geçti. Başımı kaldırdım ve bir göz attım. Gördüm ki, çadırın orta direğinin en üst noktasında bir pencere var ve hazret-i İmâm orada oturmuş, mübârek yüzünü o pencereye koymuş, işâret ediyor. Bütün dünyâdaki devlet erkânı, yapacakları işleri onun o işâretlerinden anlıyor, birbirine uyan ve uymayan işleri, hep o bir işâretten çıkarıp yapıyorlardı. Yine birgün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya oturmuştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) oturuyor. Üzerimi bir heybet kapladı. Hemen başımı önüme eğdim ve kalb meşgûliyetine müteveccih oldum. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm da, Server-i kâinatın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyor. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâm’ın yerinde de, Resûlullah ( aleyhisselâm ) oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Daha sonra gördüm ki, hazret-i İmâm yalnız olarak oturuyordu. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur. Rü’yâ ve vak’a hâli değildir.” Hazret-i İmâm’ın “Mektûbât” isimli üç cild, değer biçilmez eserinde, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerine yazılmış çok mektûplar vardır. Bunlardan bir kısmı aşağıdadır. “... Üstadım Hâce Muhammed Bâkî-billah’dan (kuddise sirruh) işittim. Buyurdu ki, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh) yazıyor ki: “Kerâmet ve hârikaları çok görülen evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pişman olmuştur. Keşke hiç kerâmetimiz görülmeseydi demişlerdir.” Evliyânın üstünlüğü, hârikaların görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pişman olmak yersiz olurdu. Suâl: Vilâyette, hârika görünmesi şart olmayınca, hakîki velî ile, yalancı şeyhler birbirinden nasıl ayrılır? Cevap: Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmiyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzum da yoktur. Evet, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, nebi, nebî olmıyandan ayrılır. Çünkü, nebinin peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi peygamberinin dînine çağırdığı için, peygamberinin mu’cizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer dinden başka birşeye çağırmış olsaydı, o zaman, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Dîne çağırdığı için hârika göstermesi hiç lâzım değildir. Din âlimleri, herkesi, kitaplarda yazılan emirleri yapmağa çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de dînin bâtınına da’vet ediyor, önce, dîne çağırıyor. Sonra Allahü teâlânın ismini zikr etmeği gösteriyor. Her zaman, aralıksız olarak, zikr-i ilâhi ile olmağı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece vücûdu zikr kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka birşey bulundurulmaz. Herşey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka birşey hatırlayamaz. Bu iki türlü da’vet için, evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzum olsun? İrşâd etmek, bu iki da’veti yapmak demektir. Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur. Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tasavvuf yolunda ilerlerken, üstadının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her an, onun mededine baş vurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her an kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstadının hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayat vermektedir. Onu, müşâhedelere keşflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezardan çıkarmağı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeğe, hasta rûhları tedâvi etmeğe ehemmiyet verir. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Hâce Muhammed Pârisâ: “İnsanların çoğu ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmişler, talebenin ölü kalblerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz şeyle vakit gayb etmek olur. Çünkü, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi ise sonsuz hayâta kavuşturur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir, ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devadır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz” buyuruyor. | |||
| Mir Muhammed Numan Hazretleri 3. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:22:31 | |
Hindistan’da yaşıyan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup, 977 (m. 1569) senesinde Semerkand’da doğdu. Hindistan’a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Hocasının vefâtına kadar Delhi’de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah’ın vefâtında, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye teşrîf etmişti. Merhamet buyurup, Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân’ı Serhend’e götürdü. Mîr Muhammed, uzun seneler İmâm-ı Rabbânî’ye hizmet etti ve sohbetinde bulundu. Sonra talebe yetiştirmesi için Burhânpûr’a gönderildi. 1060 (m. 1650) senesinde Egre şehrinde vefât etti. Mîr Büzürk diye bilinen babası Mîr Şemseddîn Bedahşânî, asâleti, fazileti, ilmi, takvâsı, huzûru ve safâsı ile Bedahşan ve Mâverâünnehr’in meşhûrlarından idi. Tefsîr ve benzeri Arabî ilimlerde asrının bir tanesi idi. Doğduğu ve kaldığı yer, Bedahşan beldelerinden olan Keşm beldesidir. Kabri Kabil’dedir. Mîr Büzürk’ün babası Celâleddîn ve yüksek dedesi Mîr Seyyid Hamîdeddîn de âlim ve müttekîlerden olup, meşhûr âriflerden idiler. Bunların eski dedelerinden biri mübârek bir zât olup, Şeyh Bülbül diye anılırdı. Zira Kur’ân-ı kerîm okduğu zaman, güzel sesini dinlemek için, bülbüller etrâfında toplanırlardı. O okurken, bülbüller feryâd edip öterlerdi. Ba’zan beş altı tanesi inleyip can verirlerdi. Mîr Büzürk’ün büyükler yolundaki bağlılığı, Işkıyye yolunda olan cezbe ve kerâmetler sahibi ayakkabı satıcısı bir dervişe idi. O derviş, Semerkand zaviyelerinde kendini gizler, ayakkabı satmayı, kendi hâlini gizleme vâsıtası ederdi. Mîr Büzürk, kalbi güneş gibi parlak olan bu üstâddan şöyle anlattı: “Birgün Semerkand Câmii’nde, hocama kuvvetli bir vecd hâli geldi. İhtiyâr olduğu hâlde, sıçradı ve eni bir, yüksekliği iki adam boyu olan minberin bir tarafından öbür tarafına geçti ve oturdu, hiçbir yeri incinmedi.” Mîr Büzürk ya’nî Seyyid Şemseddîn, aynı zamanda Kâsım Kermînî’nin de sohbetinde yetişmiştir. Bu hocası hakkında bir risale yazdı. Risalede geçen “Şeyh Kâsım” isimlerini de hürmeten altın suyu ile yazmıştı. Hocası bunu görünce, çok memnun olup; “Siz, fakirin ismini yüceltip, hürmet ettiğiniz gibi, Allahü teâlâ da sizi muhterem ve mükerrem eylesin” buyurdu. O günlerde Şehzâde Muhammed Hakim Mirzâ, Mîr Büzürk’e sevgi ifadeli bir mektûp gönderip, kendisini Kabil’e çağırdı. O da kabûl etti. Gidince çok saygı ve ta’zim gördü. Bu sultan vefât edip, o memlekete inançsızlardan biri hükümet edince, Mîr Büzürk hazretleri, duâ edip, dünyâdan göçmeyi istedi. Duâsı kabûl oldu ve 994 (m. 1586) yılında vefât etti. Mîr Muhammed anlattı: “Babamın yetmiş ilmi bildiğine ve takvâ sahibi olduğuna inanırdım, ama evliyâdan olduğunu düşünmezdim. Birgün âriflerden olan ablam, bana dedi ki; “Babamı rü’yâmda gördüm. Oğlum Mîr Muhammed Nu’mân’a deki, bize i’tikâdı niçin sağlam değildir” dedi. O günden beri evliyâdan olduğuna da i’tikâdım sağlam oldu.” Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Azîz babam, dünyâya gelen her oğlunun ismini Muhammed aleyhisselâm ismi ile birlikte olacak diye karar vermiş. Çocuklarına; Celâleddîn Muhammed, Sa’deddîn Muhammed ve Ziyâeddîn Muhammed gibi adlar vermiş. Bunlar benim kardeşlerim idi. Ben annemin karnında üç-dört aylık idim. Babam, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sabit hazretlerini rü’yâda görmüş ve; “Bir oğlun dünyâya gelecek, ona benim ismimi, ya’nî Nu’mân ismini ver” buyurmuş. Babam, bana Muhammed Nu’mân ismini koymuş. 977 (m. 1569)’da Semerkand’da dünyâya gelmişim. Ben çocukken, ba’zı garîb hâller beni kaplar, beni benden alır, kendimden geçer dünyâyı unuturdum. Büluğa erince, Belh şehrinde Emîr Abdullah Belhî Işkî’nin huzûrunda, onun işâret ve müjdeleri ile ona talebe oldum ve tövbe ettim.” Mîr Muhammed Nu’mân bundan sonra Hindistan’a gitti. Dînimizin emirlerine uyma isteğinin çokluğundan vaktin velîlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Herbirinden vazîfeler aldı, meşgûl oldu. Şeyh Sa’îd Habeşî ile de müsâfeha ile şereflendi. Nerede bir derviş ismi duysaydı, onun sohbetine gider, onu canı gönülden sever, talebe olmayı arzu ederdi. Nihâyet muhakkıkların kutbu hazret-i Hâce Muhammed Bâkî’nin (kuddise sirruh) huzûruyla şereflendi. O büyük evliyâ, Mîr Muhammed’e nihâyetsiz lütuflarda bulundu. Onu kendi silsile dizisine, ya’nî talebeleri arasına aldı. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin yoluna uygun zikr ve murâkabe ile şereflendirdi. Mîr Muhammed işini bırakıp, dünyâyı terk etti. Kalabalık ailesini alıp, tam bir tevekkül ile Bâkî-billah’ın huzûruna geldi. Mîr Muhammed Nu’mân’ı, Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ikâmet ettirmeyi düşündüler. Bu câminin altında odalar vardı. Öyle odalar ki, asırlarca onlarda kimse oturmamıştı. Rutubetten nefes bile zor alınırdı. Hazret-i Hâce’nin emri ile, çoluk-çocuğu ile oraya yerleştiler. Mîr Muhammed Nu’mân’ın hâller sahibi ve sâlihadan olan hemşiresi (kız kardeşi) orada oturmaktan hastalandı. Hazret-i Hâce’nin temiz anneleri, Mîr’i ziyârete geldi. Oranın fenâ kokusundan bir saat orada oturamadı. Bu hâli gören anneleri, oğulları hazret-i Hâce’ye dönüp; “Ey oğlum, üstadım ve gözümün nûru! Sizin bu sevenleriniz burada ölmesinler!” dedi. Hazret-i Hâce; “Anneciğim, bunlar, bu gibi işler kalblerine ağır gelip, incinme düşüncesiyle buraya gelmediler. Onlar, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için geldiler. Madem ki onların oradan çıkarılmasını istiyorsunuz. Öyle ise yeni eve taşıyalım” dedi. Sonradan Mîr Muhammed Nu’mân; “Evliyâlıkta ne kadar makamlara kavuşmuş isem, hepsi de Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ihsân edildi” buyurdu. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birkaç gün dînin emirlerine uygun olmayan, sekr hâlleri beni kapladı. Ne kadar uğraştıysam bu hâller benden kalkmadı. Nihâyet hazret-i Hâce Bâkî-billah’a bu hâlimi arzetmeyi düşündüm. Câmiye geldiğim zaman onlar da bana baktılar. Bu bakışlarının bereketi ile kalkmasını istediğim hâller, benden tamamen kalktı.” Hazret-i Hâce’nin talebelerinden olan bir vâli, hocasına rica edip; “Duydum ki, dergâhınızdaki fakir talebelerden bir kısmı aç kalıyormuş. Emrederseniz her gün hepsinin ihtiyâcını ben göreyim” dedi. Hazret-i Hâce eshâbından ba’zıları için buna izin verdiler. Bu esnada biri arzetti ki: “Mîr Muhammed Nu’mân da çok fakir ve ailesi kalabalıktır.” Hazret-i Hâce onun ihtiyâcının karşılanmasına râzı olmadılar ve; “Bunlar bizim bedenimizin parçalarıdır” buyurdu. Ya’nî vücûdumuzun parçasını bu gibi işlere yaklaştırmayız. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “O günlerde çok fakir ve parasız olduğum hâlde, bu inâyetlerini duyunca kendimden geçtim.” Bâkî-billah vefât edinceye kadar, Mîr Muhammed Nu’mân’ı en güzel şekilde yetiştirip, olgunlaştırdı. Evliyâlıkta yüksek makamlar sahibi eyledi. Sonra da en önde gelen talebelerinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havale eyledi. Mîr Muhammed bunu şöyle anlattı: “Hazret-i Hâce’nin vefâtlarından önceki günlerde, bir gece uyumayıp hizmet eyledim. Bana baktılar. Bu bakışlarının te’sîri ile bir hâl zâhir oldu ki, her ne yaparsam; “Acaba Allahü teâlânın rızâsına uygun mudur, değil midir?” diye düşünceye dalardım. Hattâ öyle oldu ki, eğer bir yere bir adım atsam; “Acaba rızâsına uygun mu, değil mi?” derdim. Döndüğüm zaman da, şu düşüncelere gark olurdum ki; “Bu vakit onlara teslim ve rızâ vaktidir. Ve o kıymeti takdîr olunmayan deryadan, bu kalbi susamışın kalbine bir yudum su sunmak zamanıdır.” Hazret-i Hâce (kuddise sirruh) hazret-i İmâm’a (ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerine), talebe yetiştirme icâzeti verdikleri ve bütün eshâbını onlara ısmarladıkları zaman, her talebesini ayrı ayrı çağırıp veda etti. Sonra hazret-i İmâm’ın huzûruna gönderdi. Hazret-i İmâm-ı, talebelerin terbiyesine vekîl eylediler. Talebelerine de, onların huzûrunda bizi ta’zim etmeyiniz, hattâ bize teveccüh eylemeyiniz” buyurdu. Bana da; “Ahmed-i Fârûk’a hizmeti kendi saadetin, kurtuluşun bil, her emrini yerine getir” buyurdu. Üstadımın büyüklüğünü düşünüp, bu sözleri bana ağır geldi ve; “Kalbimin aynası, ancak sizin yüksek kalbinizin parlak nûruna karşı duruyor. Onlar ne kadar büyük olsa da bu böyledir” diye arzettim. Kızarak buyurdular ki: “Meyan Şeyh Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten, göstermeyen bir güneştir. Geçmiş evliyânın en büyüklerindendir.” Bundan sonra inanarak, isteyerek ve severek hazret-i İmâm’ın hizmetine ve huzûruna kavuşmayı arzu eyledim. Hazret-i Hâce vefât edince, İmâm-ı Rabbânî ta’ziye için Delhi’yi şereflendirdiler. Mîr Muhammed Nu’mân, kalbinin kırıklığını, garîbliğini, miskinliğini, nasîbsizliğini, istidâtsızlığını ve hazret-i Hâce’nin, kendisini İmâm’a havale ettiğini hatırlatan bir mektûp yazdı. Metupda; “Merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin efendisinin ( aleyhisselâm ) hânedanına mensûb olmaktan başka vesilem yoktur. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak bana acıyın” diye arz etti. Hazret-i İmâm bu mektûbu okuyunca, kalbine bir incelik geldi. Buyurdu ki: “Mîr, ümidsiz olmasın. İnşâallahü teâlâ daha iyi olacak”. Yine buyurdu: “Hâce’nin eshâbı arasında, Mîr’in bize husûsi bir bağlılığı vardır.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Serhend’e giderken, Mîr’i de yardım ve terbiyelerine alıp, yanlarında götürdüler. Mîr Muhammed Nu’mân, senelerce hazret-i İmâm’ın sohbetinde bulundu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. Bu hastalığında ölmek veya yaşamak, hazret-i İmâm’ın irâdesine bırakılmıştı, İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Eğer ölümü istersem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım” diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Nu’mân’dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de ba’zı makamları, bu iki azîzin istidâtlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile yaşamak tarafını seçtiler. Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular. Bundan sonra Mîr Muhammed Nu’mân’a olan yardımları ve onu ilerletme vesileleri her gün arttı. Dâima husûsî lütuf ve ihsânlarda bulunup, onun hâllerini yükseklere çıkardı. 1018 (m. 1609) yıllarında hilâfet verdiler. Dînin yayılması için Burhânpûr’a gönderdiler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâmeleri şudur: “Allahü teâlâya hamd ederim. Resûlüne ve O’nun mükerrem âline salâtü selâm ederim. Ehlullahın yolunda ilerleyip, ârif-i billah olan sâlih ve olgun kardeşim Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân (Allahü teâlâ onu ve bizi dâima rızâsında bulundursun) bu fakirin tavassutu ile, Nakşibendiyye meşâyıhının yoluna girdi. Onların yolunda ilerledi. Talebeye fâide verecek hâle gelince, bu yolun ta’limi için kendisine icâzet verdim, icâzetin şartı; dînin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, büyüklerimizin yolunda gitmekte sabır ve sebat etmektir. Allahü teâlânın yolunda gidenlere ve Peygamber efendimize (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslîmât) uyanlara selâm olsun.” Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri iki defa bu muazzam beldeye (Burhânpûr’a) gittiler. Bu şehirde, ilim, söz, hâl, kemâl ve ikmâl sahibi Muhammed Fadl ve Şeyh Îsâ (r.aleyhimâ) gibi büyük zâtlar vardı. Mîr’in çalışmaları netice vermeyip, Nakşibendî yolu bu beldede revaç bulmadı. Hazret-i İmâm’ın huzûruna geldi ve hakîkati anlattı. Hazret-i İmâm, üçüncü defa aynı şehirde insanlara dînimizin emir ve yasaklarını tebliğ etmelerini emr edip, “Bu son şekil, inşâallah, eskilere benzemez” buyurdular. Hazret-i Mîr emre uyarak tekrar Burhânpûr şehrine gitti. Bu defa orada büyük kabûl gördü. Sohbeti ve hâli öyle oldu ki, anlatılması için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Kısaca sohbetine giden fakîr olsun, zengin olsun, gâfil veya huzûr sahibi olsun, sohbet ve tasarrufunun te’sîrinden kendinden geçerdi. Ba’zıları bu aşk sarhoşluğu kendisini kapladığında, gayr-i ihtiyârî elbiselerini yırtar, kendinden geçmiş bir hâlde yerde vuvarlanırdı. Hattâ bunların o hâllerini görenler aynı hâle düşerler, yerde yuvarlanırlardı. Bu büyük velînin tasarruf muâmelesi o hâle ve dereceye ulaştı ki, o şehirdeki büyük âlimlerin talebelerinden çoğu gelip, onun talebeleri arasına girdiler. Çoğu fâsıklar, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan tam bir mü’min oldu. Çok ayıklar, muhabbet şarâbı ile kendinden geçtiler. Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Bir gece rü’yâda hocam İmâm-ı Rabbânî’yi gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmişim. Kapıda bekliyorum, içerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere buyurdu ki: “Mîr, yoldan geldi. Harareti vardır. Meyva suyu getiriniz.” önüme beyaz bir kâse getirdiler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamamen içtim. Bundan sonra mübârek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allahım! Muhammed Resûlullaha mahsûs olan nisbeti Mîr’e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübârek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsûs olan nisbeti de Mîr’e ihsân eyle” dedi. Bu rü’yâdan uyanınca, bunu hazret-i İmâm’a arz ettim ve ta’birini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzûrlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektûbu bana gönderdiler. “Birgün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyâri size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların giderilmesine gayret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın ondördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen herşey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve genişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu ma’nânın temsilî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl olması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu ni’mete kavuşmanız, gördüğünüz ve ta’birini çok istediğiniz o rü’yâ sebebiyledir. Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun ki, borcunuz tamamen ödendi ve va’d edilen tahakkuk etti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, kavuştuğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin köyünü, sahrasını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.” Hakîkaten Mîr Muhammed Nu’mân, hazret-i İmâm’ın eshâbı arasında, İmâm’a aşk ve muhabbet ile bağlananların en önde geleni idi. Bu yüzden Hindistan’daki şöhret ve hizmeti güneş gibi açıktır. Kendisine bağlananlar o kadar çok oldu ki, ba’zı düşmanlar vaktin sultânına; “Sizin saltanatınız, hudud şehriniz Burhânpûr’da sona erer. Çünkü orada hazret-i Mîr dedikleri bir derviş vardır ki, yüzbin Özbek talebesi süvari hâlde emrindedir. Sultan te’sîr altında kalıp, hazret-i Mîr’i Burhânpûr’dan çağırdı ve; “Size niçin hazret-i Mîr diyorlar” dedi. O da; “Ben seyyidim. Seyyide Mîr derler. Hazret demelerinden râzı değilim, emr ediniz demesinler” buyurdu. “Yüzbin müridin varmış” dedi. Hazret-i Mîr, tebessüm etti. Sultan, orada olanlara; “Bakın, ben onunla konuşuyorum, o ise gülüyor. Bu dervişin böbürlenmesini anlıyorsunuz değil mi?” dedi. Mîr’i seven ve hürmet eden Mehabet Hân orada idi. Sultânın sözüne katılmış görünerek dedi ki: “Onun üstadı, memleketleri halîfelerine taksim etmiştir. Bunu Burhânpûr’a verdi. Bunun oradaki makam ve mertebesi o derecededir ki, bizim ve sizin gibilerin orada varlığı hissedilmez.” Sultan, Mehabet Hân’ın da bu dervişe düşman olduğunu sanıp; “Onu sana bıraktım” dedi. Mehabet Hân, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerini kendi evine götürdü, yakınlık ve muhabbet gösterdi. Çeşitli ziyâfetler ikram eyledi. Söz sahibi kimseler ve diğerleri, karınca ve çekirgeler gibi hazret-i Mîr’in ziyâretine geldiler. Çok adaklar yapıp, yerine getirdiler. Sultan bunu işitince, Mehabet Hân’a kızdı. O da; “Pâdişâhım, bu derviş beş vakit namaz kılar, başka hiçbirşey yapmaz” diye arz etti. Pâdişâh, Mîr’in Burhânpûr’da kalmayıp başşehir Ekberâbâd’da bulunmayı kabûl ederse onu bırakalım dedi. Mîr hazretleri kabûl etti ve Ekberâbâd’da oturmaya râzı oldu. Orada taliblere ders vermeye başladı. Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri, birgün dervişlerden bir grupla, kendisini sevenlerden birinin evine da’vet edildi. Mîr, ev sahibini huzûruna çağırıp; “İkramda ifrata, aşırılığa gitmemesini söyledi ve yemeklerde sakın hiç şüpheli birşey bulunmasın” buyurdu. O da elden geldiği kadar ihtiyâtlı hareket etti. Ama hazret-i Mîr’in yanında kalabalık bir cemâat bulunduğundan, pekçok keçi ve koyun kestiler. Aniden, kesilen bu hayvanların birinin eti üzerinde sayısız kurdlar peyda oldu. Öyle ki, bir anda etten kemiğe geçtiler. Hazret-i Mîr’e getirdiler; “Bunun için çok dikkat edin demiştik. Bu keçi, helâlden değildir. Allahü teâlâ bu kurdlarla bunu bize gösteriyor. Bununla beraber yine de araştırın” buyurdu. Araştırdılar. Anlaşıldı ki, bu keçi, hayvan zekâtı toplama me’mûru arkadaşının zulmen alıp, kendisine gönderdiği ve ev sahibinin bundan hiç haberi olmadığı bir hayvan idi. Mîr’in muhlislerinden biri evlenmişti. Kayınpederi ona çok sert davranıyor ve eziyet ediyordu. Bu muhlis, sıkılarak, utanarak hâlini hazret-i Mîr’e arzetti. Hazret-i Mîr ona acıdı ve; “Hiç üzülme, kayınpederin yakında bu dünyâdan gider” buyurdu. İki-üç gün sonra öldü ve o talebe onun şerrinden kurtuldu. Mîr Muhammed şöyle anlatır: “Yine birgün Resûlullah’ı rü’yâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanında idi. Buyurdular ki: “Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; “Şeyh Ahmed’in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed’in merdûdu benim merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur.” Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; “Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm’ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum” diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e buyurdular ki; “Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed’in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur.” Yine birgün rü’yâda, pâdişâhların cülus veya tebrik günlerinde yaptıkları gibi, bir meydana büyük bir çadır kurulduğunu gördüm. Bütün insanların yaşadığı memleketler o çadırın altında kalıyordu. Dünyâdaki pâdişâhlar, hâkimler, memleketin idâresini yürüten âmirler ve devlet erkânı hep orada bulunuyorlardı. Köyler, şehirler, çarşılar, yollar, ölüm, hayat, fakirlik, zenginlik, efendilik, hizmetçilik hep orada... Bütün o erkân, iş yapmak için, çadırın tepesindeki deliğe bakıyorlar ve ardından ikinci bakışları dünyâya ve dünyâdakilere oluyordu, iş yapanlardan herbirine oradan bir iş buyuruluyordu. Hatırımdan, “Ben de yukarı bakayım, orada ne vardır ki, bütün bu erkân oradan emir alıp, iş yapıyorlar” diye geçti. Başımı kaldırdım ve bir göz attım. Gördüm ki, çadırın orta direğinin en üst noktasında bir pencere var ve hazret-i İmâm orada oturmuş, mübârek yüzünü o pencereye koymuş, işâret ediyor. Bütün dünyâdaki devlet erkânı, yapacakları işleri onun o işâretlerinden anlıyor, birbirine uyan ve uymayan işleri, hep o bir işâretten çıkarıp yapıyorlardı. Yine birgün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya oturmuştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) oturuyor. Üzerimi bir heybet kapladı. Hemen başımı önüme eğdim ve kalb meşgûliyetine müteveccih oldum. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm da, Server-i kâinatın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyor. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâm’ın yerinde de, Resûlullah ( aleyhisselâm ) oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Daha sonra gördüm ki, hazret-i İmâm yalnız olarak oturuyordu. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur. Rü’yâ ve vak’a hâli değildir.” Hazret-i İmâm’ın “Mektûbât” isimli üç cild, değer biçilmez eserinde, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerine yazılmış çok mektûplar vardır. Bunlardan bir kısmı aşağıdadır. “... Üstadım Hâce Muhammed Bâkî-billah’dan (kuddise sirruh) işittim. Buyurdu ki, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh) yazıyor ki: “Kerâmet ve hârikaları çok görülen evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pişman olmuştur. Keşke hiç kerâmetimiz görülmeseydi demişlerdir.” Evliyânın üstünlüğü, hârikaların görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pişman olmak yersiz olurdu. Suâl: Vilâyette, hârika görünmesi şart olmayınca, hakîki velî ile, yalancı şeyhler birbirinden nasıl ayrılır? Cevap: Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmiyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzum da yoktur. Evet, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, nebi, nebî olmıyandan ayrılır. Çünkü, nebinin peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi peygamberinin dînine çağırdığı için, peygamberinin mu’cizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer dinden başka birşeye çağırmış olsaydı, o zaman, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Dîne çağırdığı için hârika göstermesi hiç lâzım değildir. Din âlimleri, herkesi, kitaplarda yazılan emirleri yapmağa çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de dînin bâtınına da’vet ediyor, önce, dîne çağırıyor. Sonra Allahü teâlânın ismini zikr etmeği gösteriyor. Her zaman, aralıksız olarak, zikr-i ilâhi ile olmağı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece vücûdu zikr kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka birşey bulundurulmaz. Herşey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka birşey hatırlayamaz. Bu iki türlü da’vet için, evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzum olsun? İrşâd etmek, bu iki da’veti yapmak demektir. Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur. Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tasavvuf yolunda ilerlerken, üstadının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her an, onun mededine baş vurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her an kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstadının hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayat vermektedir. Onu, müşâhedelere keşflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezardan çıkarmağı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeğe, hasta rûhları tedâvi etmeğe ehemmiyet verir. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Hâce Muhammed Pârisâ: “İnsanların çoğu ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmişler, talebenin ölü kalblerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz şeyle vakit gayb etmek olur. Çünkü, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi ise sonsuz hayâta kavuşturur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir, ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devadır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz” buyuruyor. | |||
| Mir Muhammed Numan Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:22:47 | |
Hindistan’da yaşıyan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup, 977 (m. 1569) senesinde Semerkand’da doğdu. Hindistan’a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Hocasının vefâtına kadar Delhi’de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah’ın vefâtında, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye teşrîf etmişti. Merhamet buyurup, Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân’ı Serhend’e götürdü. Mîr Muhammed, uzun seneler İmâm-ı Rabbânî’ye hizmet etti ve sohbetinde bulundu. Sonra talebe yetiştirmesi için Burhânpûr’a gönderildi. 1060 (m. 1650) senesinde Egre şehrinde vefât etti. Mîr Büzürk diye bilinen babası Mîr Şemseddîn Bedahşânî, asâleti, fazileti, ilmi, takvâsı, huzûru ve safâsı ile Bedahşan ve Mâverâünnehr’in meşhûrlarından idi. Tefsîr ve benzeri Arabî ilimlerde asrının bir tanesi idi. Doğduğu ve kaldığı yer, Bedahşan beldelerinden olan Keşm beldesidir. Kabri Kabil’dedir. Mîr Büzürk’ün babası Celâleddîn ve yüksek dedesi Mîr Seyyid Hamîdeddîn de âlim ve müttekîlerden olup, meşhûr âriflerden idiler. Bunların eski dedelerinden biri mübârek bir zât olup, Şeyh Bülbül diye anılırdı. Zira Kur’ân-ı kerîm okduğu zaman, güzel sesini dinlemek için, bülbüller etrâfında toplanırlardı. O okurken, bülbüller feryâd edip öterlerdi. Ba’zan beş altı tanesi inleyip can verirlerdi. Mîr Büzürk’ün büyükler yolundaki bağlılığı, Işkıyye yolunda olan cezbe ve kerâmetler sahibi ayakkabı satıcısı bir dervişe idi. O derviş, Semerkand zaviyelerinde kendini gizler, ayakkabı satmayı, kendi hâlini gizleme vâsıtası ederdi. Mîr Büzürk, kalbi güneş gibi parlak olan bu üstâddan şöyle anlattı: “Birgün Semerkand Câmii’nde, hocama kuvvetli bir vecd hâli geldi. İhtiyâr olduğu hâlde, sıçradı ve eni bir, yüksekliği iki adam boyu olan minberin bir tarafından öbür tarafına geçti ve oturdu, hiçbir yeri incinmedi.” Mîr Büzürk ya’nî Seyyid Şemseddîn, aynı zamanda Kâsım Kermînî’nin de sohbetinde yetişmiştir. Bu hocası hakkında bir risale yazdı. Risalede geçen “Şeyh Kâsım” isimlerini de hürmeten altın suyu ile yazmıştı. Hocası bunu görünce, çok memnun olup; “Siz, fakirin ismini yüceltip, hürmet ettiğiniz gibi, Allahü teâlâ da sizi muhterem ve mükerrem eylesin” buyurdu. O günlerde Şehzâde Muhammed Hakim Mirzâ, Mîr Büzürk’e sevgi ifadeli bir mektûp gönderip, kendisini Kabil’e çağırdı. O da kabûl etti. Gidince çok saygı ve ta’zim gördü. Bu sultan vefât edip, o memlekete inançsızlardan biri hükümet edince, Mîr Büzürk hazretleri, duâ edip, dünyâdan göçmeyi istedi. Duâsı kabûl oldu ve 994 (m. 1586) yılında vefât etti. Mîr Muhammed anlattı: “Babamın yetmiş ilmi bildiğine ve takvâ sahibi olduğuna inanırdım, ama evliyâdan olduğunu düşünmezdim. Birgün âriflerden olan ablam, bana dedi ki; “Babamı rü’yâmda gördüm. Oğlum Mîr Muhammed Nu’mân’a deki, bize i’tikâdı niçin sağlam değildir” dedi. O günden beri evliyâdan olduğuna da i’tikâdım sağlam oldu.” Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Azîz babam, dünyâya gelen her oğlunun ismini Muhammed aleyhisselâm ismi ile birlikte olacak diye karar vermiş. Çocuklarına; Celâleddîn Muhammed, Sa’deddîn Muhammed ve Ziyâeddîn Muhammed gibi adlar vermiş. Bunlar benim kardeşlerim idi. Ben annemin karnında üç-dört aylık idim. Babam, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sabit hazretlerini rü’yâda görmüş ve; “Bir oğlun dünyâya gelecek, ona benim ismimi, ya’nî Nu’mân ismini ver” buyurmuş. Babam, bana Muhammed Nu’mân ismini koymuş. 977 (m. 1569)’da Semerkand’da dünyâya gelmişim. Ben çocukken, ba’zı garîb hâller beni kaplar, beni benden alır, kendimden geçer dünyâyı unuturdum. Büluğa erince, Belh şehrinde Emîr Abdullah Belhî Işkî’nin huzûrunda, onun işâret ve müjdeleri ile ona talebe oldum ve tövbe ettim.” Mîr Muhammed Nu’mân bundan sonra Hindistan’a gitti. Dînimizin emirlerine uyma isteğinin çokluğundan vaktin velîlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Herbirinden vazîfeler aldı, meşgûl oldu. Şeyh Sa’îd Habeşî ile de müsâfeha ile şereflendi. Nerede bir derviş ismi duysaydı, onun sohbetine gider, onu canı gönülden sever, talebe olmayı arzu ederdi. Nihâyet muhakkıkların kutbu hazret-i Hâce Muhammed Bâkî’nin (kuddise sirruh) huzûruyla şereflendi. O büyük evliyâ, Mîr Muhammed’e nihâyetsiz lütuflarda bulundu. Onu kendi silsile dizisine, ya’nî talebeleri arasına aldı. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin yoluna uygun zikr ve murâkabe ile şereflendirdi. Mîr Muhammed işini bırakıp, dünyâyı terk etti. Kalabalık ailesini alıp, tam bir tevekkül ile Bâkî-billah’ın huzûruna geldi. Mîr Muhammed Nu’mân’ı, Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ikâmet ettirmeyi düşündüler. Bu câminin altında odalar vardı. Öyle odalar ki, asırlarca onlarda kimse oturmamıştı. Rutubetten nefes bile zor alınırdı. Hazret-i Hâce’nin emri ile, çoluk-çocuğu ile oraya yerleştiler. Mîr Muhammed Nu’mân’ın hâller sahibi ve sâlihadan olan hemşiresi (kız kardeşi) orada oturmaktan hastalandı. Hazret-i Hâce’nin temiz anneleri, Mîr’i ziyârete geldi. Oranın fenâ kokusundan bir saat orada oturamadı. Bu hâli gören anneleri, oğulları hazret-i Hâce’ye dönüp; “Ey oğlum, üstadım ve gözümün nûru! Sizin bu sevenleriniz burada ölmesinler!” dedi. Hazret-i Hâce; “Anneciğim, bunlar, bu gibi işler kalblerine ağır gelip, incinme düşüncesiyle buraya gelmediler. Onlar, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için geldiler. Madem ki onların oradan çıkarılmasını istiyorsunuz. Öyle ise yeni eve taşıyalım” dedi. Sonradan Mîr Muhammed Nu’mân; “Evliyâlıkta ne kadar makamlara kavuşmuş isem, hepsi de Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ihsân edildi” buyurdu. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birkaç gün dînin emirlerine uygun olmayan, sekr hâlleri beni kapladı. Ne kadar uğraştıysam bu hâller benden kalkmadı. Nihâyet hazret-i Hâce Bâkî-billah’a bu hâlimi arzetmeyi düşündüm. Câmiye geldiğim zaman onlar da bana baktılar. Bu bakışlarının bereketi ile kalkmasını istediğim hâller, benden tamamen kalktı.” Hazret-i Hâce’nin talebelerinden olan bir vâli, hocasına rica edip; “Duydum ki, dergâhınızdaki fakir talebelerden bir kısmı aç kalıyormuş. Emrederseniz her gün hepsinin ihtiyâcını ben göreyim” dedi. Hazret-i Hâce eshâbından ba’zıları için buna izin verdiler. Bu esnada biri arzetti ki: “Mîr Muhammed Nu’mân da çok fakir ve ailesi kalabalıktır.” Hazret-i Hâce onun ihtiyâcının karşılanmasına râzı olmadılar ve; “Bunlar bizim bedenimizin parçalarıdır” buyurdu. Ya’nî vücûdumuzun parçasını bu gibi işlere yaklaştırmayız. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “O günlerde çok fakir ve parasız olduğum hâlde, bu inâyetlerini duyunca kendimden geçtim.” Bâkî-billah vefât edinceye kadar, Mîr Muhammed Nu’mân’ı en güzel şekilde yetiştirip, olgunlaştırdı. Evliyâlıkta yüksek makamlar sahibi eyledi. Sonra da en önde gelen talebelerinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havale eyledi. Mîr Muhammed bunu şöyle anlattı: “Hazret-i Hâce’nin vefâtlarından önceki günlerde, bir gece uyumayıp hizmet eyledim. Bana baktılar. Bu bakışlarının te’sîri ile bir hâl zâhir oldu ki, her ne yaparsam; “Acaba Allahü teâlânın rızâsına uygun mudur, değil midir?” diye düşünceye dalardım. Hattâ öyle oldu ki, eğer bir yere bir adım atsam; “Acaba rızâsına uygun mu, değil mi?” derdim. Döndüğüm zaman da, şu düşüncelere gark olurdum ki; “Bu vakit onlara teslim ve rızâ vaktidir. Ve o kıymeti takdîr olunmayan deryadan, bu kalbi susamışın kalbine bir yudum su sunmak zamanıdır.” Hazret-i Hâce (kuddise sirruh) hazret-i İmâm’a (ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerine), talebe yetiştirme icâzeti verdikleri ve bütün eshâbını onlara ısmarladıkları zaman, her talebesini ayrı ayrı çağırıp veda etti. Sonra hazret-i İmâm’ın huzûruna gönderdi. Hazret-i İmâm-ı, talebelerin terbiyesine vekîl eylediler. Talebelerine de, onların huzûrunda bizi ta’zim etmeyiniz, hattâ bize teveccüh eylemeyiniz” buyurdu. Bana da; “Ahmed-i Fârûk’a hizmeti kendi saadetin, kurtuluşun bil, her emrini yerine getir” buyurdu. Üstadımın büyüklüğünü düşünüp, bu sözleri bana ağır geldi ve; “Kalbimin aynası, ancak sizin yüksek kalbinizin parlak nûruna karşı duruyor. Onlar ne kadar büyük olsa da bu böyledir” diye arzettim. Kızarak buyurdular ki: “Meyan Şeyh Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten, göstermeyen bir güneştir. Geçmiş evliyânın en büyüklerindendir.” Bundan sonra inanarak, isteyerek ve severek hazret-i İmâm’ın hizmetine ve huzûruna kavuşmayı arzu eyledim. Hazret-i Hâce vefât edince, İmâm-ı Rabbânî ta’ziye için Delhi’yi şereflendirdiler. Mîr Muhammed Nu’mân, kalbinin kırıklığını, garîbliğini, miskinliğini, nasîbsizliğini, istidâtsızlığını ve hazret-i Hâce’nin, kendisini İmâm’a havale ettiğini hatırlatan bir mektûp yazdı. Metupda; “Merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin efendisinin ( aleyhisselâm ) hânedanına mensûb olmaktan başka vesilem yoktur. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak bana acıyın” diye arz etti. Hazret-i İmâm bu mektûbu okuyunca, kalbine bir incelik geldi. Buyurdu ki: “Mîr, ümidsiz olmasın. İnşâallahü teâlâ daha iyi olacak”. Yine buyurdu: “Hâce’nin eshâbı arasında, Mîr’in bize husûsi bir bağlılığı vardır.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Serhend’e giderken, Mîr’i de yardım ve terbiyelerine alıp, yanlarında götürdüler. Mîr Muhammed Nu’mân, senelerce hazret-i İmâm’ın sohbetinde bulundu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. Bu hastalığında ölmek veya yaşamak, hazret-i İmâm’ın irâdesine bırakılmıştı, İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Eğer ölümü istersem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım” diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Nu’mân’dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de ba’zı makamları, bu iki azîzin istidâtlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile yaşamak tarafını seçtiler. Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular. Bundan sonra Mîr Muhammed Nu’mân’a olan yardımları ve onu ilerletme vesileleri her gün arttı. Dâima husûsî lütuf ve ihsânlarda bulunup, onun hâllerini yükseklere çıkardı. 1018 (m. 1609) yıllarında hilâfet verdiler. Dînin yayılması için Burhânpûr’a gönderdiler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâmeleri şudur: “Allahü teâlâya hamd ederim. Resûlüne ve O’nun mükerrem âline salâtü selâm ederim. Ehlullahın yolunda ilerleyip, ârif-i billah olan sâlih ve olgun kardeşim Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân (Allahü teâlâ onu ve bizi dâima rızâsında bulundursun) bu fakirin tavassutu ile, Nakşibendiyye meşâyıhının yoluna girdi. Onların yolunda ilerledi. Talebeye fâide verecek hâle gelince, bu yolun ta’limi için kendisine icâzet verdim, icâzetin şartı; dînin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, büyüklerimizin yolunda gitmekte sabır ve sebat etmektir. Allahü teâlânın yolunda gidenlere ve Peygamber efendimize (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslîmât) uyanlara selâm olsun.” Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri iki defa bu muazzam beldeye (Burhânpûr’a) gittiler. Bu şehirde, ilim, söz, hâl, kemâl ve ikmâl sahibi Muhammed Fadl ve Şeyh Îsâ (r.aleyhimâ) gibi büyük zâtlar vardı. Mîr’in çalışmaları netice vermeyip, Nakşibendî yolu bu beldede revaç bulmadı. Hazret-i İmâm’ın huzûruna geldi ve hakîkati anlattı. Hazret-i İmâm, üçüncü defa aynı şehirde insanlara dînimizin emir ve yasaklarını tebliğ etmelerini emr edip, “Bu son şekil, inşâallah, eskilere benzemez” buyurdular. Hazret-i Mîr emre uyarak tekrar Burhânpûr şehrine gitti. Bu defa orada büyük kabûl gördü. Sohbeti ve hâli öyle oldu ki, anlatılması için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Kısaca sohbetine giden fakîr olsun, zengin olsun, gâfil veya huzûr sahibi olsun, sohbet ve tasarrufunun te’sîrinden kendinden geçerdi. Ba’zıları bu aşk sarhoşluğu kendisini kapladığında, gayr-i ihtiyârî elbiselerini yırtar, kendinden geçmiş bir hâlde yerde vuvarlanırdı. Hattâ bunların o hâllerini görenler aynı hâle düşerler, yerde yuvarlanırlardı. Bu büyük velînin tasarruf muâmelesi o hâle ve dereceye ulaştı ki, o şehirdeki büyük âlimlerin talebelerinden çoğu gelip, onun talebeleri arasına girdiler. Çoğu fâsıklar, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan tam bir mü’min oldu. Çok ayıklar, muhabbet şarâbı ile kendinden geçtiler. Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Bir gece rü’yâda hocam İmâm-ı Rabbânî’yi gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmişim. Kapıda bekliyorum, içerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere buyurdu ki: “Mîr, yoldan geldi. Harareti vardır. Meyva suyu getiriniz.” önüme beyaz bir kâse getirdiler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamamen içtim. Bundan sonra mübârek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allahım! Muhammed Resûlullaha mahsûs olan nisbeti Mîr’e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübârek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsûs olan nisbeti de Mîr’e ihsân eyle” dedi. Bu rü’yâdan uyanınca, bunu hazret-i İmâm’a arz ettim ve ta’birini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzûrlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektûbu bana gönderdiler. “Birgün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyâri size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların giderilmesine gayret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın ondördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen herşey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve genişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu ma’nânın temsilî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl olması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu ni’mete kavuşmanız, gördüğünüz ve ta’birini çok istediğiniz o rü’yâ sebebiyledir. Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun ki, borcunuz tamamen ödendi ve va’d edilen tahakkuk etti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, kavuştuğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin köyünü, sahrasını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.” Hakîkaten Mîr Muhammed Nu’mân, hazret-i İmâm’ın eshâbı arasında, İmâm’a aşk ve muhabbet ile bağlananların en önde geleni idi. Bu yüzden Hindistan’daki şöhret ve hizmeti güneş gibi açıktır. Kendisine bağlananlar o kadar çok oldu ki, ba’zı düşmanlar vaktin sultânına; “Sizin saltanatınız, hudud şehriniz Burhânpûr’da sona erer. Çünkü orada hazret-i Mîr dedikleri bir derviş vardır ki, yüzbin Özbek talebesi süvari hâlde emrindedir. Sultan te’sîr altında kalıp, hazret-i Mîr’i Burhânpûr’dan çağırdı ve; “Size niçin hazret-i Mîr diyorlar” dedi. O da; “Ben seyyidim. Seyyide Mîr derler. Hazret demelerinden râzı değilim, emr ediniz demesinler” buyurdu. “Yüzbin müridin varmış” dedi. Hazret-i Mîr, tebessüm etti. Sultan, orada olanlara; “Bakın, ben onunla konuşuyorum, o ise gülüyor. Bu dervişin böbürlenmesini anlıyorsunuz değil mi?” dedi. Mîr’i seven ve hürmet eden Mehabet Hân orada idi. Sultânın sözüne katılmış görünerek dedi ki: “Onun üstadı, memleketleri halîfelerine taksim etmiştir. Bunu Burhânpûr’a verdi. Bunun oradaki makam ve mertebesi o derecededir ki, bizim ve sizin gibilerin orada varlığı hissedilmez.” Sultan, Mehabet Hân’ın da bu dervişe düşman olduğunu sanıp; “Onu sana bıraktım” dedi. Mehabet Hân, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerini kendi evine götürdü, yakınlık ve muhabbet gösterdi. Çeşitli ziyâfetler ikram eyledi. Söz sahibi kimseler ve diğerleri, karınca ve çekirgeler gibi hazret-i Mîr’in ziyâretine geldiler. Çok adaklar yapıp, yerine getirdiler. Sultan bunu işitince, Mehabet Hân’a kızdı. O da; “Pâdişâhım, bu derviş beş vakit namaz kılar, başka hiçbirşey yapmaz” diye arz etti. Pâdişâh, Mîr’in Burhânpûr’da kalmayıp başşehir Ekberâbâd’da bulunmayı kabûl ederse onu bırakalım dedi. Mîr hazretleri kabûl etti ve Ekberâbâd’da oturmaya râzı oldu. Orada taliblere ders vermeye başladı. Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri, birgün dervişlerden bir grupla, kendisini sevenlerden birinin evine da’vet edildi. Mîr, ev sahibini huzûruna çağırıp; “İkramda ifrata, aşırılığa gitmemesini söyledi ve yemeklerde sakın hiç şüpheli birşey bulunmasın” buyurdu. O da elden geldiği kadar ihtiyâtlı hareket etti. Ama hazret-i Mîr’in yanında kalabalık bir cemâat bulunduğundan, pekçok keçi ve koyun kestiler. Aniden, kesilen bu hayvanların birinin eti üzerinde sayısız kurdlar peyda oldu. Öyle ki, bir anda etten kemiğe geçtiler. Hazret-i Mîr’e getirdiler; “Bunun için çok dikkat edin demiştik. Bu keçi, helâlden değildir. Allahü teâlâ bu kurdlarla bunu bize gösteriyor. Bununla beraber yine de araştırın” buyurdu. Araştırdılar. Anlaşıldı ki, bu keçi, hayvan zekâtı toplama me’mûru arkadaşının zulmen alıp, kendisine gönderdiği ve ev sahibinin bundan hiç haberi olmadığı bir hayvan idi. Mîr’in muhlislerinden biri evlenmişti. Kayınpederi ona çok sert davranıyor ve eziyet ediyordu. Bu muhlis, sıkılarak, utanarak hâlini hazret-i Mîr’e arzetti. Hazret-i Mîr ona acıdı ve; “Hiç üzülme, kayınpederin yakında bu dünyâdan gider” buyurdu. İki-üç gün sonra öldü ve o talebe onun şerrinden kurtuldu. Mîr Muhammed şöyle anlatır: “Yine birgün Resûlullah’ı rü’yâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanında idi. Buyurdular ki: “Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; “Şeyh Ahmed’in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed’in merdûdu benim merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur.” Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; “Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm’ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum” diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e buyurdular ki; “Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed’in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur.” Yine birgün rü’yâda, pâdişâhların cülus veya tebrik günlerinde yaptıkları gibi, bir meydana büyük bir çadır kurulduğunu gördüm. Bütün insanların yaşadığı memleketler o çadırın altında kalıyordu. Dünyâdaki pâdişâhlar, hâkimler, memleketin idâresini yürüten âmirler ve devlet erkânı hep orada bulunuyorlardı. Köyler, şehirler, çarşılar, yollar, ölüm, hayat, fakirlik, zenginlik, efendilik, hizmetçilik hep orada... Bütün o erkân, iş yapmak için, çadırın tepesindeki deliğe bakıyorlar ve ardından ikinci bakışları dünyâya ve dünyâdakilere oluyordu, iş yapanlardan herbirine oradan bir iş buyuruluyordu. Hatırımdan, “Ben de yukarı bakayım, orada ne vardır ki, bütün bu erkân oradan emir alıp, iş yapıyorlar” diye geçti. Başımı kaldırdım ve bir göz attım. Gördüm ki, çadırın orta direğinin en üst noktasında bir pencere var ve hazret-i İmâm orada oturmuş, mübârek yüzünü o pencereye koymuş, işâret ediyor. Bütün dünyâdaki devlet erkânı, yapacakları işleri onun o işâretlerinden anlıyor, birbirine uyan ve uymayan işleri, hep o bir işâretten çıkarıp yapıyorlardı. Yine birgün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya oturmuştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) oturuyor. Üzerimi bir heybet kapladı. Hemen başımı önüme eğdim ve kalb meşgûliyetine müteveccih oldum. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm da, Server-i kâinatın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyor. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâm’ın yerinde de, Resûlullah ( aleyhisselâm ) oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Daha sonra gördüm ki, hazret-i İmâm yalnız olarak oturuyordu. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur. Rü’yâ ve vak’a hâli değildir.” Hazret-i İmâm’ın “Mektûbât” isimli üç cild, değer biçilmez eserinde, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerine yazılmış çok mektûplar vardır. Bunlardan bir kısmı aşağıdadır. “... Üstadım Hâce Muhammed Bâkî-billah’dan (kuddise sirruh) işittim. Buyurdu ki, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh) yazıyor ki: “Kerâmet ve hârikaları çok görülen evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pişman olmuştur. Keşke hiç kerâmetimiz görülmeseydi demişlerdir.” Evliyânın üstünlüğü, hârikaların görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pişman olmak yersiz olurdu. Suâl: Vilâyette, hârika görünmesi şart olmayınca, hakîki velî ile, yalancı şeyhler birbirinden nasıl ayrılır? Cevap: Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmiyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzum da yoktur. Evet, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, nebi, nebî olmıyandan ayrılır. Çünkü, nebinin peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi peygamberinin dînine çağırdığı için, peygamberinin mu’cizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer dinden başka birşeye çağırmış olsaydı, o zaman, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Dîne çağırdığı için hârika göstermesi hiç lâzım değildir. Din âlimleri, herkesi, kitaplarda yazılan emirleri yapmağa çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de dînin bâtınına da’vet ediyor, önce, dîne çağırıyor. Sonra Allahü teâlânın ismini zikr etmeği gösteriyor. Her zaman, aralıksız olarak, zikr-i ilâhi ile olmağı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece vücûdu zikr kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka birşey bulundurulmaz. Herşey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka birşey hatırlayamaz. Bu iki türlü da’vet için, evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzum olsun? İrşâd etmek, bu iki da’veti yapmak demektir. Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur. Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tasavvuf yolunda ilerlerken, üstadının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her an, onun mededine baş vurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her an kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstadının hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayat vermektedir. Onu, müşâhedelere keşflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezardan çıkarmağı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeğe, hasta rûhları tedâvi etmeğe ehemmiyet verir. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Hâce Muhammed Pârisâ: “İnsanların çoğu ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmişler, talebenin ölü kalblerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz şeyle vakit gayb etmek olur. Çünkü, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi ise sonsuz hayâta kavuşturur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir, ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devadır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz” buyuruyor. | |||
| Mir Muhammed Numan Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:21:56 | |
Hindistan’da yaşıyan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup, 977 (m. 1569) senesinde Semerkand’da doğdu. Hindistan’a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Hocasının vefâtına kadar Delhi’de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah’ın vefâtında, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye teşrîf etmişti. Merhamet buyurup, Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân’ı Serhend’e götürdü. Mîr Muhammed, uzun seneler İmâm-ı Rabbânî’ye hizmet etti ve sohbetinde bulundu. Sonra talebe yetiştirmesi için Burhânpûr’a gönderildi. 1060 (m. 1650) senesinde Egre şehrinde vefât etti. Mîr Büzürk diye bilinen babası Mîr Şemseddîn Bedahşânî, asâleti, fazileti, ilmi, takvâsı, huzûru ve safâsı ile Bedahşan ve Mâverâünnehr’in meşhûrlarından idi. Tefsîr ve benzeri Arabî ilimlerde asrının bir tanesi idi. Doğduğu ve kaldığı yer, Bedahşan beldelerinden olan Keşm beldesidir. Kabri Kabil’dedir. Mîr Büzürk’ün babası Celâleddîn ve yüksek dedesi Mîr Seyyid Hamîdeddîn de âlim ve müttekîlerden olup, meşhûr âriflerden idiler. Bunların eski dedelerinden biri mübârek bir zât olup, Şeyh Bülbül diye anılırdı. Zira Kur’ân-ı kerîm okduğu zaman, güzel sesini dinlemek için, bülbüller etrâfında toplanırlardı. O okurken, bülbüller feryâd edip öterlerdi. Ba’zan beş altı tanesi inleyip can verirlerdi. Mîr Büzürk’ün büyükler yolundaki bağlılığı, Işkıyye yolunda olan cezbe ve kerâmetler sahibi ayakkabı satıcısı bir dervişe idi. O derviş, Semerkand zaviyelerinde kendini gizler, ayakkabı satmayı, kendi hâlini gizleme vâsıtası ederdi. Mîr Büzürk, kalbi güneş gibi parlak olan bu üstâddan şöyle anlattı: “Birgün Semerkand Câmii’nde, hocama kuvvetli bir vecd hâli geldi. İhtiyâr olduğu hâlde, sıçradı ve eni bir, yüksekliği iki adam boyu olan minberin bir tarafından öbür tarafına geçti ve oturdu, hiçbir yeri incinmedi.” Mîr Büzürk ya’nî Seyyid Şemseddîn, aynı zamanda Kâsım Kermînî’nin de sohbetinde yetişmiştir. Bu hocası hakkında bir risale yazdı. Risalede geçen “Şeyh Kâsım” isimlerini de hürmeten altın suyu ile yazmıştı. Hocası bunu görünce, çok memnun olup; “Siz, fakirin ismini yüceltip, hürmet ettiğiniz gibi, Allahü teâlâ da sizi muhterem ve mükerrem eylesin” buyurdu. O günlerde Şehzâde Muhammed Hakim Mirzâ, Mîr Büzürk’e sevgi ifadeli bir mektûp gönderip, kendisini Kabil’e çağırdı. O da kabûl etti. Gidince çok saygı ve ta’zim gördü. Bu sultan vefât edip, o memlekete inançsızlardan biri hükümet edince, Mîr Büzürk hazretleri, duâ edip, dünyâdan göçmeyi istedi. Duâsı kabûl oldu ve 994 (m. 1586) yılında vefât etti. Mîr Muhammed anlattı: “Babamın yetmiş ilmi bildiğine ve takvâ sahibi olduğuna inanırdım, ama evliyâdan olduğunu düşünmezdim. Birgün âriflerden olan ablam, bana dedi ki; “Babamı rü’yâmda gördüm. Oğlum Mîr Muhammed Nu’mân’a deki, bize i’tikâdı niçin sağlam değildir” dedi. O günden beri evliyâdan olduğuna da i’tikâdım sağlam oldu.” Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Azîz babam, dünyâya gelen her oğlunun ismini Muhammed aleyhisselâm ismi ile birlikte olacak diye karar vermiş. Çocuklarına; Celâleddîn Muhammed, Sa’deddîn Muhammed ve Ziyâeddîn Muhammed gibi adlar vermiş. Bunlar benim kardeşlerim idi. Ben annemin karnında üç-dört aylık idim. Babam, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sabit hazretlerini rü’yâda görmüş ve; “Bir oğlun dünyâya gelecek, ona benim ismimi, ya’nî Nu’mân ismini ver” buyurmuş. Babam, bana Muhammed Nu’mân ismini koymuş. 977 (m. 1569)’da Semerkand’da dünyâya gelmişim. Ben çocukken, ba’zı garîb hâller beni kaplar, beni benden alır, kendimden geçer dünyâyı unuturdum. Büluğa erince, Belh şehrinde Emîr Abdullah Belhî Işkî’nin huzûrunda, onun işâret ve müjdeleri ile ona talebe oldum ve tövbe ettim.” Mîr Muhammed Nu’mân bundan sonra Hindistan’a gitti. Dînimizin emirlerine uyma isteğinin çokluğundan vaktin velîlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Herbirinden vazîfeler aldı, meşgûl oldu. Şeyh Sa’îd Habeşî ile de müsâfeha ile şereflendi. Nerede bir derviş ismi duysaydı, onun sohbetine gider, onu canı gönülden sever, talebe olmayı arzu ederdi. Nihâyet muhakkıkların kutbu hazret-i Hâce Muhammed Bâkî’nin (kuddise sirruh) huzûruyla şereflendi. O büyük evliyâ, Mîr Muhammed’e nihâyetsiz lütuflarda bulundu. Onu kendi silsile dizisine, ya’nî talebeleri arasına aldı. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin yoluna uygun zikr ve murâkabe ile şereflendirdi. Mîr Muhammed işini bırakıp, dünyâyı terk etti. Kalabalık ailesini alıp, tam bir tevekkül ile Bâkî-billah’ın huzûruna geldi. Mîr Muhammed Nu’mân’ı, Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ikâmet ettirmeyi düşündüler. Bu câminin altında odalar vardı. Öyle odalar ki, asırlarca onlarda kimse oturmamıştı. Rutubetten nefes bile zor alınırdı. Hazret-i Hâce’nin emri ile, çoluk-çocuğu ile oraya yerleştiler. Mîr Muhammed Nu’mân’ın hâller sahibi ve sâlihadan olan hemşiresi (kız kardeşi) orada oturmaktan hastalandı. Hazret-i Hâce’nin temiz anneleri, Mîr’i ziyârete geldi. Oranın fenâ kokusundan bir saat orada oturamadı. Bu hâli gören anneleri, oğulları hazret-i Hâce’ye dönüp; “Ey oğlum, üstadım ve gözümün nûru! Sizin bu sevenleriniz burada ölmesinler!” dedi. Hazret-i Hâce; “Anneciğim, bunlar, bu gibi işler kalblerine ağır gelip, incinme düşüncesiyle buraya gelmediler. Onlar, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için geldiler. Madem ki onların oradan çıkarılmasını istiyorsunuz. Öyle ise yeni eve taşıyalım” dedi. Sonradan Mîr Muhammed Nu’mân; “Evliyâlıkta ne kadar makamlara kavuşmuş isem, hepsi de Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ihsân edildi” buyurdu. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birkaç gün dînin emirlerine uygun olmayan, sekr hâlleri beni kapladı. Ne kadar uğraştıysam bu hâller benden kalkmadı. Nihâyet hazret-i Hâce Bâkî-billah’a bu hâlimi arzetmeyi düşündüm. Câmiye geldiğim zaman onlar da bana baktılar. Bu bakışlarının bereketi ile kalkmasını istediğim hâller, benden tamamen kalktı.” Hazret-i Hâce’nin talebelerinden olan bir vâli, hocasına rica edip; “Duydum ki, dergâhınızdaki fakir talebelerden bir kısmı aç kalıyormuş. Emrederseniz her gün hepsinin ihtiyâcını ben göreyim” dedi. Hazret-i Hâce eshâbından ba’zıları için buna izin verdiler. Bu esnada biri arzetti ki: “Mîr Muhammed Nu’mân da çok fakir ve ailesi kalabalıktır.” Hazret-i Hâce onun ihtiyâcının karşılanmasına râzı olmadılar ve; “Bunlar bizim bedenimizin parçalarıdır” buyurdu. Ya’nî vücûdumuzun parçasını bu gibi işlere yaklaştırmayız. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “O günlerde çok fakir ve parasız olduğum hâlde, bu inâyetlerini duyunca kendimden geçtim.” Bâkî-billah vefât edinceye kadar, Mîr Muhammed Nu’mân’ı en güzel şekilde yetiştirip, olgunlaştırdı. Evliyâlıkta yüksek makamlar sahibi eyledi. Sonra da en önde gelen talebelerinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havale eyledi. Mîr Muhammed bunu şöyle anlattı: “Hazret-i Hâce’nin vefâtlarından önceki günlerde, bir gece uyumayıp hizmet eyledim. Bana baktılar. Bu bakışlarının te’sîri ile bir hâl zâhir oldu ki, her ne yaparsam; “Acaba Allahü teâlânın rızâsına uygun mudur, değil midir?” diye düşünceye dalardım. Hattâ öyle oldu ki, eğer bir yere bir adım atsam; “Acaba rızâsına uygun mu, değil mi?” derdim. Döndüğüm zaman da, şu düşüncelere gark olurdum ki; “Bu vakit onlara teslim ve rızâ vaktidir. Ve o kıymeti takdîr olunmayan deryadan, bu kalbi susamışın kalbine bir yudum su sunmak zamanıdır.” Hazret-i Hâce (kuddise sirruh) hazret-i İmâm’a (ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerine), talebe yetiştirme icâzeti verdikleri ve bütün eshâbını onlara ısmarladıkları zaman, her talebesini ayrı ayrı çağırıp veda etti. Sonra hazret-i İmâm’ın huzûruna gönderdi. Hazret-i İmâm-ı, talebelerin terbiyesine vekîl eylediler. Talebelerine de, onların huzûrunda bizi ta’zim etmeyiniz, hattâ bize teveccüh eylemeyiniz” buyurdu. Bana da; “Ahmed-i Fârûk’a hizmeti kendi saadetin, kurtuluşun bil, her emrini yerine getir” buyurdu. Üstadımın büyüklüğünü düşünüp, bu sözleri bana ağır geldi ve; “Kalbimin aynası, ancak sizin yüksek kalbinizin parlak nûruna karşı duruyor. Onlar ne kadar büyük olsa da bu böyledir” diye arzettim. Kızarak buyurdular ki: “Meyan Şeyh Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten, göstermeyen bir güneştir. Geçmiş evliyânın en büyüklerindendir.” Bundan sonra inanarak, isteyerek ve severek hazret-i İmâm’ın hizmetine ve huzûruna kavuşmayı arzu eyledim. Hazret-i Hâce vefât edince, İmâm-ı Rabbânî ta’ziye için Delhi’yi şereflendirdiler. Mîr Muhammed Nu’mân, kalbinin kırıklığını, garîbliğini, miskinliğini, nasîbsizliğini, istidâtsızlığını ve hazret-i Hâce’nin, kendisini İmâm’a havale ettiğini hatırlatan bir mektûp yazdı. Metupda; “Merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin efendisinin ( aleyhisselâm ) hânedanına mensûb olmaktan başka vesilem yoktur. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak bana acıyın” diye arz etti. Hazret-i İmâm bu mektûbu okuyunca, kalbine bir incelik geldi. Buyurdu ki: “Mîr, ümidsiz olmasın. İnşâallahü teâlâ daha iyi olacak”. Yine buyurdu: “Hâce’nin eshâbı arasında, Mîr’in bize husûsi bir bağlılığı vardır.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Serhend’e giderken, Mîr’i de yardım ve terbiyelerine alıp, yanlarında götürdüler. Mîr Muhammed Nu’mân, senelerce hazret-i İmâm’ın sohbetinde bulundu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. Bu hastalığında ölmek veya yaşamak, hazret-i İmâm’ın irâdesine bırakılmıştı, İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Eğer ölümü istersem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım” diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Nu’mân’dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de ba’zı makamları, bu iki azîzin istidâtlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile yaşamak tarafını seçtiler. Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular. Bundan sonra Mîr Muhammed Nu’mân’a olan yardımları ve onu ilerletme vesileleri her gün arttı. Dâima husûsî lütuf ve ihsânlarda bulunup, onun hâllerini yükseklere çıkardı. 1018 (m. 1609) yıllarında hilâfet verdiler. Dînin yayılması için Burhânpûr’a gönderdiler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâmeleri şudur: “Allahü teâlâya hamd ederim. Resûlüne ve O’nun mükerrem âline salâtü selâm ederim. Ehlullahın yolunda ilerleyip, ârif-i billah olan sâlih ve olgun kardeşim Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân (Allahü teâlâ onu ve bizi dâima rızâsında bulundursun) bu fakirin tavassutu ile, Nakşibendiyye meşâyıhının yoluna girdi. Onların yolunda ilerledi. Talebeye fâide verecek hâle gelince, bu yolun ta’limi için kendisine icâzet verdim, icâzetin şartı; dînin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, büyüklerimizin yolunda gitmekte sabır ve sebat etmektir. Allahü teâlânın yolunda gidenlere ve Peygamber efendimize (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslîmât) uyanlara selâm olsun.” Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri iki defa bu muazzam beldeye (Burhânpûr’a) gittiler. Bu şehirde, ilim, söz, hâl, kemâl ve ikmâl sahibi Muhammed Fadl ve Şeyh Îsâ (r.aleyhimâ) gibi büyük zâtlar vardı. Mîr’in çalışmaları netice vermeyip, Nakşibendî yolu bu beldede revaç bulmadı. Hazret-i İmâm’ın huzûruna geldi ve hakîkati anlattı. Hazret-i İmâm, üçüncü defa aynı şehirde insanlara dînimizin emir ve yasaklarını tebliğ etmelerini emr edip, “Bu son şekil, inşâallah, eskilere benzemez” buyurdular. Hazret-i Mîr emre uyarak tekrar Burhânpûr şehrine gitti. Bu defa orada büyük kabûl gördü. Sohbeti ve hâli öyle oldu ki, anlatılması için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Kısaca sohbetine giden fakîr olsun, zengin olsun, gâfil veya huzûr sahibi olsun, sohbet ve tasarrufunun te’sîrinden kendinden geçerdi. Ba’zıları bu aşk sarhoşluğu kendisini kapladığında, gayr-i ihtiyârî elbiselerini yırtar, kendinden geçmiş bir hâlde yerde vuvarlanırdı. Hattâ bunların o hâllerini görenler aynı hâle düşerler, yerde yuvarlanırlardı. Bu büyük velînin tasarruf muâmelesi o hâle ve dereceye ulaştı ki, o şehirdeki büyük âlimlerin talebelerinden çoğu gelip, onun talebeleri arasına girdiler. Çoğu fâsıklar, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan tam bir mü’min oldu. Çok ayıklar, muhabbet şarâbı ile kendinden geçtiler. Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Bir gece rü’yâda hocam İmâm-ı Rabbânî’yi gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmişim. Kapıda bekliyorum, içerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere buyurdu ki: “Mîr, yoldan geldi. Harareti vardır. Meyva suyu getiriniz.” önüme beyaz bir kâse getirdiler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamamen içtim. Bundan sonra mübârek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allahım! Muhammed Resûlullaha mahsûs olan nisbeti Mîr’e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübârek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsûs olan nisbeti de Mîr’e ihsân eyle” dedi. Bu rü’yâdan uyanınca, bunu hazret-i İmâm’a arz ettim ve ta’birini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzûrlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektûbu bana gönderdiler. “Birgün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyâri size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların giderilmesine gayret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın ondördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen herşey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve genişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu ma’nânın temsilî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl olması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu ni’mete kavuşmanız, gördüğünüz ve ta’birini çok istediğiniz o rü’yâ sebebiyledir. Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun ki, borcunuz tamamen ödendi ve va’d edilen tahakkuk etti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, kavuştuğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin köyünü, sahrasını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.” Hakîkaten Mîr Muhammed Nu’mân, hazret-i İmâm’ın eshâbı arasında, İmâm’a aşk ve muhabbet ile bağlananların en önde geleni idi. Bu yüzden Hindistan’daki şöhret ve hizmeti güneş gibi açıktır. Kendisine bağlananlar o kadar çok oldu ki, ba’zı düşmanlar vaktin sultânına; “Sizin saltanatınız, hudud şehriniz Burhânpûr’da sona erer. Çünkü orada hazret-i Mîr dedikleri bir derviş vardır ki, yüzbin Özbek talebesi süvari hâlde emrindedir. Sultan te’sîr altında kalıp, hazret-i Mîr’i Burhânpûr’dan çağırdı ve; “Size niçin hazret-i Mîr diyorlar” dedi. O da; “Ben seyyidim. Seyyide Mîr derler. Hazret demelerinden râzı değilim, emr ediniz demesinler” buyurdu. “Yüzbin müridin varmış” dedi. Hazret-i Mîr, tebessüm etti. Sultan, orada olanlara; “Bakın, ben onunla konuşuyorum, o ise gülüyor. Bu dervişin böbürlenmesini anlıyorsunuz değil mi?” dedi. Mîr’i seven ve hürmet eden Mehabet Hân orada idi. Sultânın sözüne katılmış görünerek dedi ki: “Onun üstadı, memleketleri halîfelerine taksim etmiştir. Bunu Burhânpûr’a verdi. Bunun oradaki makam ve mertebesi o derecededir ki, bizim ve sizin gibilerin orada varlığı hissedilmez.” Sultan, Mehabet Hân’ın da bu dervişe düşman olduğunu sanıp; “Onu sana bıraktım” dedi. Mehabet Hân, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerini kendi evine götürdü, yakınlık ve muhabbet gösterdi. Çeşitli ziyâfetler ikram eyledi. Söz sahibi kimseler ve diğerleri, karınca ve çekirgeler gibi hazret-i Mîr’in ziyâretine geldiler. Çok adaklar yapıp, yerine getirdiler. Sultan bunu işitince, Mehabet Hân’a kızdı. O da; “Pâdişâhım, bu derviş beş vakit namaz kılar, başka hiçbirşey yapmaz” diye arz etti. Pâdişâh, Mîr’in Burhânpûr’da kalmayıp başşehir Ekberâbâd’da bulunmayı kabûl ederse onu bırakalım dedi. Mîr hazretleri kabûl etti ve Ekberâbâd’da oturmaya râzı oldu. Orada taliblere ders vermeye başladı. Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri, birgün dervişlerden bir grupla, kendisini sevenlerden birinin evine da’vet edildi. Mîr, ev sahibini huzûruna çağırıp; “İkramda ifrata, aşırılığa gitmemesini söyledi ve yemeklerde sakın hiç şüpheli birşey bulunmasın” buyurdu. O da elden geldiği kadar ihtiyâtlı hareket etti. Ama hazret-i Mîr’in yanında kalabalık bir cemâat bulunduğundan, pekçok keçi ve koyun kestiler. Aniden, kesilen bu hayvanların birinin eti üzerinde sayısız kurdlar peyda oldu. Öyle ki, bir anda etten kemiğe geçtiler. Hazret-i Mîr’e getirdiler; “Bunun için çok dikkat edin demiştik. Bu keçi, helâlden değildir. Allahü teâlâ bu kurdlarla bunu bize gösteriyor. Bununla beraber yine de araştırın” buyurdu. Araştırdılar. Anlaşıldı ki, bu keçi, hayvan zekâtı toplama me’mûru arkadaşının zulmen alıp, kendisine gönderdiği ve ev sahibinin bundan hiç haberi olmadığı bir hayvan idi. Mîr’in muhlislerinden biri evlenmişti. Kayınpederi ona çok sert davranıyor ve eziyet ediyordu. Bu muhlis, sıkılarak, utanarak hâlini hazret-i Mîr’e arzetti. Hazret-i Mîr ona acıdı ve; “Hiç üzülme, kayınpederin yakında bu dünyâdan gider” buyurdu. İki-üç gün sonra öldü ve o talebe onun şerrinden kurtuldu. Mîr Muhammed şöyle anlatır: “Yine birgün Resûlullah’ı rü’yâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanında idi. Buyurdular ki: “Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; “Şeyh Ahmed’in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed’in merdûdu benim merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur.” Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; “Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm’ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum” diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e buyurdular ki; “Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed’in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur.” Yine birgün rü’yâda, pâdişâhların cülus veya tebrik günlerinde yaptıkları gibi, bir meydana büyük bir çadır kurulduğunu gördüm. Bütün insanların yaşadığı memleketler o çadırın altında kalıyordu. Dünyâdaki pâdişâhlar, hâkimler, memleketin idâresini yürüten âmirler ve devlet erkânı hep orada bulunuyorlardı. Köyler, şehirler, çarşılar, yollar, ölüm, hayat, fakirlik, zenginlik, efendilik, hizmetçilik hep orada... Bütün o erkân, iş yapmak için, çadırın tepesindeki deliğe bakıyorlar ve ardından ikinci bakışları dünyâya ve dünyâdakilere oluyordu, iş yapanlardan herbirine oradan bir iş buyuruluyordu. Hatırımdan, “Ben de yukarı bakayım, orada ne vardır ki, bütün bu erkân oradan emir alıp, iş yapıyorlar” diye geçti. Başımı kaldırdım ve bir göz attım. Gördüm ki, çadırın orta direğinin en üst noktasında bir pencere var ve hazret-i İmâm orada oturmuş, mübârek yüzünü o pencereye koymuş, işâret ediyor. Bütün dünyâdaki devlet erkânı, yapacakları işleri onun o işâretlerinden anlıyor, birbirine uyan ve uymayan işleri, hep o bir işâretten çıkarıp yapıyorlardı. Yine birgün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya oturmuştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) oturuyor. Üzerimi bir heybet kapladı. Hemen başımı önüme eğdim ve kalb meşgûliyetine müteveccih oldum. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm da, Server-i kâinatın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyor. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâm’ın yerinde de, Resûlullah ( aleyhisselâm ) oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Daha sonra gördüm ki, hazret-i İmâm yalnız olarak oturuyordu. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur. Rü’yâ ve vak’a hâli değildir.” Hazret-i İmâm’ın “Mektûbât” isimli üç cild, değer biçilmez eserinde, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerine yazılmış çok mektûplar vardır. Bunlardan bir kısmı aşağıdadır. “... Üstadım Hâce Muhammed Bâkî-billah’dan (kuddise sirruh) işittim. Buyurdu ki, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh) yazıyor ki: “Kerâmet ve hârikaları çok görülen evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pişman olmuştur. Keşke hiç kerâmetimiz görülmeseydi demişlerdir.” Evliyânın üstünlüğü, hârikaların görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pişman olmak yersiz olurdu. Suâl: Vilâyette, hârika görünmesi şart olmayınca, hakîki velî ile, yalancı şeyhler birbirinden nasıl ayrılır? Cevap: Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmiyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzum da yoktur. Evet, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, nebi, nebî olmıyandan ayrılır. Çünkü, nebinin peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi peygamberinin dînine çağırdığı için, peygamberinin mu’cizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer dinden başka birşeye çağırmış olsaydı, o zaman, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Dîne çağırdığı için hârika göstermesi hiç lâzım değildir. Din âlimleri, herkesi, kitaplarda yazılan emirleri yapmağa çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de dînin bâtınına da’vet ediyor, önce, dîne çağırıyor. Sonra Allahü teâlânın ismini zikr etmeği gösteriyor. Her zaman, aralıksız olarak, zikr-i ilâhi ile olmağı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece vücûdu zikr kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka birşey bulundurulmaz. Herşey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka birşey hatırlayamaz. Bu iki türlü da’vet için, evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzum olsun? İrşâd etmek, bu iki da’veti yapmak demektir. Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur. Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tasavvuf yolunda ilerlerken, üstadının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her an, onun mededine baş vurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her an kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstadının hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayat vermektedir. Onu, müşâhedelere keşflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezardan çıkarmağı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeğe, hasta rûhları tedâvi etmeğe ehemmiyet verir. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Hâce Muhammed Pârisâ: “İnsanların çoğu ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmişler, talebenin ölü kalblerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz şeyle vakit gayb etmek olur. Çünkü, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi ise sonsuz hayâta kavuşturur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir, ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devadır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz” buyuruyor. | |||
| Mevlana Halidi Bagdadi Hazretleri 3. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:19:03 | |
Evliyânın en büyüklerinden. İslâm bilgilerinin mütehassısı, insanlara doğru yolu göstererek, hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” ismi verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmidokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. İsmi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Osmânî olup, lakabı Ziyâüddîn’dir. Hazret-i Osman bin Affân soyundandır. Annesinin soyu ise Hazret-i Ali’ye ulaşır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, 1192 (m. 1778) senesinde, Bağdat’ın kuzeyinde bulunan Zûr şehrinde doğdu. 1242 (m. 1826) senesinde, Şevval ayının yirmialtıncı günü Şam’da vefât etti. Cenâze namazını, talebesi olmakla şereflenen ve; “Beş vakit namazda Ettehiyyâtü okurken Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) baş gözüyle görmezsem, o namazımı iade ederim” diyen, Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimi Seyyid Muhammed Emîn İbn-i Âbidîn (rahmetullahi aleyh) kıldırdı. Kasiyûn dağında bir tepeye getirilip, Cum’a günü defnedildi. Şimdi bu yere Sâlihiyye denir. Burada yediyüz peygamberin ve nice Eshâb-ı Kirâm ve evliyâ-yı kibârın medfûn olduğu rivâyet edilmiştir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri kabre konurken, mübârek na’şlarından çıkan güzel koku, her tarafa yayıldı ve bu kokuyu almayan kimse kalmadı. Ziyâret edenler, bu güzel kokunun şimdi de kabirlerinden hissedildiğini söylemektedirler. Tahsili: Mevlânâ Hâlid hazretleri, daha küçük yaşlardan i’tibâren, keskin zekâsı, kuvvetli hafızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile, aklî ve naklî ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Tefsîr, hadîs, fıkıh, tasavvuf, akâid, sarf, nahiv, beyân, me’ânî, bedî’, vad’, arûz, edebiyat, lügat, usûl, mantik, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri, hesâb ve diğer ilimleri öğrenip, Fîrûzâbâdî’nin “Kâmûs”unu ezberledi. Bütün ilimlerde, din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sahip oldu. Din ve fen ilimlerindeki kudretiyle, bu geniş bilgi ve derin görüşleriyle, zamanın bütün âlim ve velîlerinin takdîrlerini kazandı. Hangi ilimden ne sorulsa, derhal cevâbını verir, zekâ ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi.
Hocaları: Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan; Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Sâlih-i Kürdî, Abdürrahmân-ı Kürdî, Abdürrahîm Berzenci ve onun kardeşi Abdülkerîm Berzencî, Abdullah-ı Harpânî ve daha pekçok âlimden ilim öğrendi. İcâzet (diploma) aldı.
İlimdeki üstünlüğü: Mevlânâ Hâlid hazretleri, zamanındaki Bağdat âlimlerinin ve tasavvuf ehlinin, belki asrındaki bütün âlimlerin en üstünü idi. Kur’ân-ı kerîmin esrârına vâkıf idi. Bütün ömrü zühd ve takvâ ile geçti. Onu gören, ismini işiten her âlim, yüksekliğini, üstünlüğünü anlatırdı. Her ilimden, her kitaptan sorulan suâllere rahatlıkla en uygun cevâbı verirdi. Bu hâli herkesi hayrette bırakırdı. Arabî ve Fârisî olarak yazdığı kaside ve manzûmeleri vardır. Çeşitli vesilelerle ve seyahatleri esnasında söylediği beytler, nâzik rûhunun terennümleridir. “Dîvân”ını görenler hayran olur.
Süleymâniye mutasarrıfı Abdürrahmân Paşa, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den rica edip; “Efendim, Süleymâniye medreselerinden hangisi hoşunuza giderse, hangisinde rahat ederseniz, oranın müderrisi olunuz. Bu köleniz, bulunduğunuz medresenin her ihtiyâcını karşılayacak maddî yardımı yapmaya hazırım. Yeter ki bu ihtiyâçlar için sizi meşgul etmesinler” dedi. Mevlânâ Hâlid, dünyâ malının işe karıştığını görünce; “Bu hizmetin ehli değilim” buyurup teklifi kabûl etmedi.
1203 (m. 1788) senesinde, üstadı Seyyid Abdülkerîm Berzencî tâ’ûndan vefât edince, onun talebesi bos kalmasın diye ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler dersine koştu. Her müşkili çözer her derde deva olurdu. Dünyâya ehemmiyet vermez, gece gündüz ibâdet ederdi. Böylece yirmibir yaşında iken, ulemâya ve talebeye üstâd olmuş, yedi sene ders okutmakla meşgûl olmuştur.
Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sevgisi, temiz kalbine aşk ateşi saldığından, dünyâ lezzet ve zevklerine bir defa olsun göz ucu ile bile bakmadı. Bütün düşüncesi. Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) ziyâretine gitmek idi. Herkesten yüz çevirmiş, her işini Allahü teâlâya ısmarlamıştı. Sözü te’sîrli, avâm ve havâs arasında sözü delîl olan şerefli bir zât idi.
1220 (m. 1805) senesinde hacca gitti. Yolda Şam âlimlerinden çok saygı gördü. Tevâzu’undan dolayı, Allâme Muhammed Kuzberî’den Kâdirî yolu icâzeti aldı. | |||
| Mevlana Halidi Bagdadi Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:18:04 | |
Evliyânın en büyüklerinden. İslâm bilgilerinin mütehassısı, insanlara doğru yolu göstererek, hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” ismi verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmidokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. İsmi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Osmânî olup, lakabı Ziyâüddîn’dir. Hazret-i Osman bin Affân soyundandır. Annesinin soyu ise Hazret-i Ali’ye ulaşır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, 1192 (m. 1778) senesinde, Bağdat’ın kuzeyinde bulunan Zûr şehrinde doğdu. 1242 (m. 1826) senesinde, Şevval ayının yirmialtıncı günü Şam’da vefât etti. Cenâze namazını, talebesi olmakla şereflenen ve; “Beş vakit namazda Ettehiyyâtü okurken Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) baş gözüyle görmezsem, o namazımı iade ederim” diyen, Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimi Seyyid Muhammed Emîn İbn-i Âbidîn (rahmetullahi aleyh) kıldırdı. Kasiyûn dağında bir tepeye getirilip, Cum’a günü defnedildi. Şimdi bu yere Sâlihiyye denir. Burada yediyüz peygamberin ve nice Eshâb-ı Kirâm ve evliyâ-yı kibârın medfûn olduğu rivâyet edilmiştir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri kabre konurken, mübârek na’şlarından çıkan güzel koku, her tarafa yayıldı ve bu kokuyu almayan kimse kalmadı. Ziyâret edenler, bu güzel kokunun şimdi de kabirlerinden hissedildiğini söylemektedirler. Tahsili: Mevlânâ Hâlid hazretleri, daha küçük yaşlardan i’tibâren, keskin zekâsı, kuvvetli hafızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile, aklî ve naklî ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Tefsîr, hadîs, fıkıh, tasavvuf, akâid, sarf, nahiv, beyân, me’ânî, bedî’, vad’, arûz, edebiyat, lügat, usûl, mantik, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri, hesâb ve diğer ilimleri öğrenip, Fîrûzâbâdî’nin “Kâmûs”unu ezberledi. Bütün ilimlerde, din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sahip oldu. Din ve fen ilimlerindeki kudretiyle, bu geniş bilgi ve derin görüşleriyle, zamanın bütün âlim ve velîlerinin takdîrlerini kazandı. Hangi ilimden ne sorulsa, derhal cevâbını verir, zekâ ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi.
Hocaları: Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan; Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Sâlih-i Kürdî, Abdürrahmân-ı Kürdî, Abdürrahîm Berzenci ve onun kardeşi Abdülkerîm Berzencî, Abdullah-ı Harpânî ve daha pekçok âlimden ilim öğrendi. İcâzet (diploma) aldı.
İlimdeki üstünlüğü: Mevlânâ Hâlid hazretleri, zamanındaki Bağdat âlimlerinin ve tasavvuf ehlinin, belki asrındaki bütün âlimlerin en üstünü idi. Kur’ân-ı kerîmin esrârına vâkıf idi. Bütün ömrü zühd ve takvâ ile geçti. Onu gören, ismini işiten her âlim, yüksekliğini, üstünlüğünü anlatırdı. Her ilimden, her kitaptan sorulan suâllere rahatlıkla en uygun cevâbı verirdi. Bu hâli herkesi hayrette bırakırdı. Arabî ve Fârisî olarak yazdığı kaside ve manzûmeleri vardır. Çeşitli vesilelerle ve seyahatleri esnasında söylediği beytler, nâzik rûhunun terennümleridir. “Dîvân”ını görenler hayran olur.
Süleymâniye mutasarrıfı Abdürrahmân Paşa, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den rica edip; “Efendim, Süleymâniye medreselerinden hangisi hoşunuza giderse, hangisinde rahat ederseniz, oranın müderrisi olunuz. Bu köleniz, bulunduğunuz medresenin her ihtiyâcını karşılayacak maddî yardımı yapmaya hazırım. Yeter ki bu ihtiyâçlar için sizi meşgul etmesinler” dedi. Mevlânâ Hâlid, dünyâ malının işe karıştığını görünce; “Bu hizmetin ehli değilim” buyurup teklifi kabûl etmedi.
1203 (m. 1788) senesinde, üstadı Seyyid Abdülkerîm Berzencî tâ’ûndan vefât edince, onun talebesi bos kalmasın diye ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler dersine koştu. Her müşkili çözer her derde deva olurdu. Dünyâya ehemmiyet vermez, gece gündüz ibâdet ederdi. Böylece yirmibir yaşında iken, ulemâya ve talebeye üstâd olmuş, yedi sene ders okutmakla meşgûl olmuştur.
Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sevgisi, temiz kalbine aşk ateşi saldığından, dünyâ lezzet ve zevklerine bir defa olsun göz ucu ile bile bakmadı. Bütün düşüncesi. Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) ziyâretine gitmek idi. Herkesten yüz çevirmiş, her işini Allahü teâlâya ısmarlamıştı. Sözü te’sîrli, avâm ve havâs arasında sözü delîl olan şerefli bir zât idi.
1220 (m. 1805) senesinde hacca gitti. Yolda Şam âlimlerinden çok saygı gördü. Tevâzu’undan dolayı, Allâme Muhammed Kuzberî’den Kâdirî yolu icâzeti aldı. | |||
| Mevlana Halidi Bagdadi Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:15:44 | |
Evliyânın en büyüklerinden. İslâm bilgilerinin mütehassısı, insanlara doğru yolu göstererek, hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” ismi verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmidokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. İsmi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Osmânî olup, lakabı Ziyâüddîn’dir. Hazret-i Osman bin Affân soyundandır. Annesinin soyu ise Hazret-i Ali’ye ulaşır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, 1192 (m. 1778) senesinde, Bağdat’ın kuzeyinde bulunan Zûr şehrinde doğdu. 1242 (m. 1826) senesinde, Şevval ayının yirmialtıncı günü Şam’da vefât etti. Cenâze namazını, talebesi olmakla şereflenen ve; “Beş vakit namazda Ettehiyyâtü okurken Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) baş gözüyle görmezsem, o namazımı iade ederim” diyen, Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimi Seyyid Muhammed Emîn İbn-i Âbidîn (rahmetullahi aleyh) kıldırdı. Kasiyûn dağında bir tepeye getirilip, Cum’a günü defnedildi. Şimdi bu yere Sâlihiyye denir. Burada yediyüz peygamberin ve nice Eshâb-ı Kirâm ve evliyâ-yı kibârın medfûn olduğu rivâyet edilmiştir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri kabre konurken, mübârek na’şlarından çıkan güzel koku, her tarafa yayıldı ve bu kokuyu almayan kimse kalmadı. Ziyâret edenler, bu güzel kokunun şimdi de kabirlerinden hissedildiğini söylemektedirler. Tahsili: Mevlânâ Hâlid hazretleri, daha küçük yaşlardan i’tibâren, keskin zekâsı, kuvvetli hafızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile, aklî ve naklî ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Tefsîr, hadîs, fıkıh, tasavvuf, akâid, sarf, nahiv, beyân, me’ânî, bedî’, vad’, arûz, edebiyat, lügat, usûl, mantik, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri, hesâb ve diğer ilimleri öğrenip, Fîrûzâbâdî’nin “Kâmûs”unu ezberledi. Bütün ilimlerde, din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sahip oldu. Din ve fen ilimlerindeki kudretiyle, bu geniş bilgi ve derin görüşleriyle, zamanın bütün âlim ve velîlerinin takdîrlerini kazandı. Hangi ilimden ne sorulsa, derhal cevâbını verir, zekâ ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi.
Hocaları: Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan; Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Sâlih-i Kürdî, Abdürrahmân-ı Kürdî, Abdürrahîm Berzenci ve onun kardeşi Abdülkerîm Berzencî, Abdullah-ı Harpânî ve daha pekçok âlimden ilim öğrendi. İcâzet (diploma) aldı.
İlimdeki üstünlüğü: Mevlânâ Hâlid hazretleri, zamanındaki Bağdat âlimlerinin ve tasavvuf ehlinin, belki asrındaki bütün âlimlerin en üstünü idi. Kur’ân-ı kerîmin esrârına vâkıf idi. Bütün ömrü zühd ve takvâ ile geçti. Onu gören, ismini işiten her âlim, yüksekliğini, üstünlüğünü anlatırdı. Her ilimden, her kitaptan sorulan suâllere rahatlıkla en uygun cevâbı verirdi. Bu hâli herkesi hayrette bırakırdı. Arabî ve Fârisî olarak yazdığı kaside ve manzûmeleri vardır. Çeşitli vesilelerle ve seyahatleri esnasında söylediği beytler, nâzik rûhunun terennümleridir. “Dîvân”ını görenler hayran olur.
Süleymâniye mutasarrıfı Abdürrahmân Paşa, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den rica edip; “Efendim, Süleymâniye medreselerinden hangisi hoşunuza giderse, hangisinde rahat ederseniz, oranın müderrisi olunuz. Bu köleniz, bulunduğunuz medresenin her ihtiyâcını karşılayacak maddî yardımı yapmaya hazırım. Yeter ki bu ihtiyâçlar için sizi meşgul etmesinler” dedi. Mevlânâ Hâlid, dünyâ malının işe karıştığını görünce; “Bu hizmetin ehli değilim” buyurup teklifi kabûl etmedi.
1203 (m. 1788) senesinde, üstadı Seyyid Abdülkerîm Berzencî tâ’ûndan vefât edince, onun talebesi bos kalmasın diye ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler dersine koştu. Her müşkili çözer her derde deva olurdu. Dünyâya ehemmiyet vermez, gece gündüz ibâdet ederdi. Böylece yirmibir yaşında iken, ulemâya ve talebeye üstâd olmuş, yedi sene ders okutmakla meşgûl olmuştur.
Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sevgisi, temiz kalbine aşk ateşi saldığından, dünyâ lezzet ve zevklerine bir defa olsun göz ucu ile bile bakmadı. Bütün düşüncesi. Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) ziyâretine gitmek idi. Herkesten yüz çevirmiş, her işini Allahü teâlâya ısmarlamıştı. Sözü te’sîrli, avâm ve havâs arasında sözü delîl olan şerefli bir zât idi.
1220 (m. 1805) senesinde hacca gitti. Yolda Şam âlimlerinden çok saygı gördü. Tevâzu’undan dolayı, Allâme Muhammed Kuzberî’den Kâdirî yolu icâzeti aldı. | |||
| Mevlana Celaleddini Rumi Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:17:22 | |
Evliyânın büyüklerinden. Kadirî yolunda idi. Babası Muhammed Behâeddîn-i Veled hazretleri; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) rü’yâda medhettiği ve “Sultân-ül-ulemâ= Âlimlerin sultânı” ismini verdiği pek kıymetli bir âlim ve evliyâ idi. Hazreti Ebû Bekr Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ) soyundandır. Annesi Mü’mine Hâtun, sâliha ve veliyye bir hanım olup, İbrâhim Edhem hazretlerinin torunudur. Asıl ismi Muhammed, lakabı Celâleddîndir. Horasan’ın Belh şehrinden olduğu hâlde, Rum diyârı olan Anadolu’ya hicret etmelerinden dolayı “Rûmî’ diye anıldı. Ünvânındaki “Mevlâ” efendi, “Mevlânâ” efendimiz demektir. Ayrıca; “Hüdâvendigâr”, “Sultân-ül-âşıkîn”, “Sultân-ül-Mahbûbîn”, “Molla Hünkâr” diye de anıldı. 604 (m. 1207) senesinde Rebî’ul-evvel ayının altıncı günü Belh’de doğdu. Beş yaşlarında iken, melekler ve Allahü teâlânın ricâl-i gayb ismi verilen evliyâ kullarının rûhları kendisini ziyâret ederlerdi. Onlarla konuşur, arkadaşlık ederdi. Zâhiren tanımadığı bu kimselerin böyle sık sık görünmelerinden dolayı, mübârek benizleri sararıp solardı. Babası Sultân-ül-Ulemâ, renginin bu değişikliğinin, meleklerin ve evliyâların oğlunu ziyâret etmeleri sebebiyle olduğunu bildiği için müteessir olmaz, hattâ memnun olurdu. Ancak, aklına bir noksanlık gelmesin diye, talebelerinden bir kaçını oğluyla meşgûl olması için vazîfelendirip buyurdu ki: “Oğlum Muhammed’e görünen şahıslar, Allahü teâlânın çok sevdiği velî kullarıdır. Şefkat ve merhametleri sebebiyle oğluma görünüp, onunla sohbet ediyorlar. Kendi hâllerini ona öğretiyorlar, melekler âlemini gezdirip gösteriyorlar. Her ne kadar bunlar iyi şeyler ise de, oğlum daha küçüktür. Kendisini zaptedemeyip, aklına bir arıza gelmesinden korkarım. Bunun için sizler, onun heyecanlanmasına engel olun.” Sultân-ül-Ulemâ hazretlerinin talebelerinden Bedreddîn anlatır: “Hocam Muhammed Behâeddîn-i Veled’in mübârek el yazısından bir sâhifede şöyle yazılıydı: Belh’te, oğlum Celâleddîn Muhammed beş yaşında iken, Cum’a günleri bizim evlerin damları üzerinde dolaşır, dâima Kur’ân-ı kerîm okurdu. Belh’in büyüklerinin oğulları da, her Cum’a hazır bulunur, onunla sohbet ve ülfet ederlerdi. Namaz vaktine kadar onun yanında kalırlardı. Birgün onların arasında bir çocuk ötekine; “Gel de bu damdan öteki dama atlayalım” deyip ve bunun için de bahse tutuşurlar. Oğlum onlara gülümseyerek; “Ey kardeşler! Bu türlü hareketi, kedi, köpek ve diğer canlılar da yapar. Allahü teâlânın şerefli kulu olan insana, hiç böyle şeylerle uğraşması yakışır mı? Eğer rûhanî kuvvetiniz ve candan isteğiniz varsa, geliniz göklere uçalım, Melekût âleminin konaklarını dolaşalım” diye cevap verir. Hemen o anda gökyüzüne doğru uçarak, o topluluğun gözünden kaybolmağa başlar. Çocuklar bu hâl karşısında feryâd edip çığlık koparırlar. Nihâyet herkesle birlikte ben de bu hâdiseyi işittim. Çocukların yanına gittim. Biraz sonra Celâleddîn’in rengi uçmuş, mübârek vücûdunda da bir değişme olduğu hâlde tekrar dönüp geldi. Bütün çocuklar, Celâleddîn’e sarılıp tebrik ettiler. Oğlum onlara dönüp, “Sizinle konuştuğum anda yeşiller giymiş, ba’zı kimseler beni aranızdan aldı. Gökyüzünün tabakalarında dolaştırdı, melekler âleminin görülmemiş şeylerini bana gösterdiler. Sizin çığlığınız kulaklarıma gelince, tekrar beni buraya getirdiler” dedi. “Eğer sizin üzüntünüz ve babamın bana olan şefkat ve muhabbeti olmasa idi, bu alçak âleme geri dönmezdim” dedi. Babası Sultân-ül-Ulemâ, ba’zı sebeblerden dolayı üçyüz kadar yakınıyla birlikte Belh’ten ayrılıp, Nişâbûr’a doğru yola çıktılar. Nişâbûr’a geldiklerinde, Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri kendilerini karşıladı. Onlara izzet ve ikramlarda bulundu. O sırada beş yaşlarında olan Celâleddîn Muhammed, bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında nûr yüzlü bir ihtiyâr, kendisine altı tane dalı olan bir gül verdi. Bu rü’yâyı babasına anlattığında, Sultân-ül-Ulemâ rü’yâyı şöyle ta’bîr etti: “Altı tane dalı olan gül, senin altı cildlik bir kitap yazacağına işârettir.” O anda orada hazır bulunan Ferîdüddîn-i Attar da; “Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgûl olursunuz” diyerek, “Mantık-ut-tayr” isimli kitabı Celâleddîn’e hediye etti. Meğer rü’yâda görülen ve kendisine gül veren kimse, Ferîdüddîn hazretleri imiş. Ferîdüddîn-i Attâr, Mevlânâ’yı sevip okşadı ve yaşını sordu. Üstün bir kabiliyete sahip olan Mevlânâ; “Hudâdan bir yıl önce doğdum” diyerek, Arabca Huda kelimesinin ebced hesabiyle 605 senesinde doğduğunu söylemek istedi. Bunları işiten Ferîdüddîn-i Attâr kendisine çok duâ etti. Nişâbûr’dan Bağdad’a gelip, Müstensıriyye Medresesi’ne yerleştiler. Âdet olduğu üzere medresenin kapıları her gece kilitlenirdi. Mevlânâ gece yarısı eline abdest ibriğini alıp, medresenin kapısına geldiği zaman, Allahın izni ile kapı açılır, o da ibriğini Dicle nehrinden su doldurup abdest için babasına getirirdi. Bir defasında kapıcı bu hâdiseye vâkıf oldu. Ba’zı kimselere de söyledi. Mevlânâ’nın babası bunu duyunca, o kapıcıyı çağırıp: “Bu hâli kimseye açma, yoksa helak olursun” dedi. Daha sonra Bağdad’dan, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye geldiler. Sonra Şam’a ve Erzincan’a, oradan da Larende’ye (Karaman’a) gelip yerleştiler. Larende beyi Emîr Mûsâ, kendilerine bir medrese yaptırdı. Burada da Mevlânâ’yı, babası Sultân-ül-Ulemâ zâhirî ve bâtınî ilimlerde çok yükseltti. Bu sırada evlenme çağına gelen Mevlânâ’yı, babası, Seyyid Şerâfeddîn Semerkandî Lala hazretlerinin kerîmesi Gevher hanımı nikâh ederek evlendirdi. Larende’de, Mevlânâ’nın muhterem annesi Mü’mine hâtun ve ağabeyi Muhammed Alâeddîn vefât etti. Bunun akabindeki yıllarda Mevlânâ’nın, Sultan Veled ve Alâeddîn Çelebi isimlerinde iki oğlu dünyâya geldi. Larende’de geçirdikleri bu yedi yıl zarfında, Sultân-ül-Ulemâ hazretlerinin ismi, Selçuklu Devleti’nin her köşesinde duyuldu. Konya’da oturmakta olan Sultan Alâeddîn Keykûbâd, Sultân-ül-Ulemâ’yı Konya’ya da’vet etti. Mevlânâ’nın babası, 628 (m. 1230) senesinde yakınlarıyla berâber Konya’ya hicret etti. Sultan Alâeddîn, Konya’da onlara bir medrese yaptırdı. Mevlânâ hazretleri, burada da babasından ilim öğrenmeye devam etti. Konya’da iki seneyi doldurduğu sıralarda, babası büyük âlim ve velî Sultân-ül-Ulemâ hazretleri vefât etti. O zaman Mevlânâ yirmiyedi yaşında idi. Mevlânâ’nın çocukluk yıllarında mürebbîsi olan ve kendisini ilk defa zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetiştiren Seyyid Burhâneddîn Tirmîzî hazretleri, babası Sultân-ül-Ulemâ’nın ileri gelen talebesiydi. Tirmîz şehrinde yaşardı. Birgün talebeleriyle sohbet ederken birden, “Eyvah! Eyvah! Hocam Sultân-ül-Ulemâ vefât etti. Haydi namazını kılalım” diyerek, talebeleriyle gıyaben hocasının cenâze namazını kıldılar. Ondan sonraki gecelerden birinde, rü’yâsında hocasını gördü. Hocası Sultân-ül-Ulemâ; “Burhâneddîn! Oğlum Celâleddîn Muhammed’e ilim öğretmeye devam et!” emri üzerine, yollara düştü. Konya’ya geldi. Bu sırada Mevlânâ, Larende’de bulunan kayınpederinin yanına gitmişti. İlk hocasının Konya’ya geldiğini duyunca, derhal Konya’ya dönüp tahsiline devam etmeye başladı. Seyyid Burhâneddîn, zâhirî ilimlerde kemâl derecesine yükselen Mevlânâ’yı, ma’rifet (Allahü teâlâyı tanıma) ilminde de en yüksek seviyeye çıkarmak için Mevlânâ Celâleddîn’e riyâzet ve mücâhede yaptırmaya başladı. Bir müddet sonra Haleb’e ve Şam’a gidip, oradaki âlimlerden de ilim öğrenmesi gerektiğini Mevlânâ’ya anlattı. Mevlânâ’yı Haleb’e ve Şam’a gönderdi. Kendisi de Kayseri’ye gitti. Mevlânâ Şam’a giderken, Nusaybin’de hıristiyan papazlarının toplantısına rastladı. Papazlar ba’zı olağanüstü şeyler gösteriyorlardı. Mevlânâ’yı görünce, bir oğlanı havaya uçuruverdiler. Mevlânâ bu işe ilgi göstermeyip murâkabeye vardı. Oğlan, havada olduğu yerde kaldı. “Beni kurtarın, yoksa düşüp öleceğim” dedi. Papazlar ne yaptılarsa bir çâre bulamadılar. Nihâyet oğlan; “O yanınızdaki zâtın murâkabesi yüzünden ben bu hâle düştüm. Onun yardımı olmazsa, muhakkak helak olurum” dedi. Papazlar, ister istemez Mevlânâ’ya yalvardılar. Mevlânâ; “Onu birşey kurtaramaz, ancak Kelime-i şehâdet kurtarır” buyurdu. Oğlan bunu duyunca, hemen Kelime-i şehâdet getirdi ve kolayca yere indi. Mevlânâ’nın ellerini öptü. Bu hâli gören papazların hepsi de müslüman olmakla şereflendiler. Haleb’de ve Şam’da; Muhyiddîn-i Arabî, Sa’deddîn-i Hamevî, Osman Rûmî, Evhâdeddîn Kirmânî gibi zamanın âlim ve evliyâsıyla sohbet edip, onlardan da ilim öğrendi. Onların teveccühlerini kazanan Mevlânâ Celâleddîn, Şam Medresesi’nde zaman zaman Hızır aleyhisselâm ile görüştü. Tasavvuf ilminde bir müşkili olursa, Hızır (aleyhisselâm) ortaya çıkıp mes’elelerini hallederdi. Tefsîr, hadîs, fıkıh, mantık, usûl, meânî, edebiyat, matematik, fen, tıb gibi pekçok zâhirî ilimlerde mütehassıs oldu. Gündüzleri ilim öğrenir, gecelerini ibâdet ederek, Allahü teâlâyı zikrederek, Kur’ân-ı kerîm okuyarak geçirirdi. Fecir vakitlerinde tövbe ve istiğfar ederek çok ağlar, gözyaşları sel gibi akardı. Allahü teâlânın muhabbeiyle yanar, O’na kavuşmak arzusuyla tutuşurdu. Tasavvuf ilminde de pek büyük derecelere kavuşan Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî, hocalarından icâzet (diploma) alıp, önce Kayseri’ye hicret eden Seyyid Burhâneddîn hazretlerini ziyâret etti. Onun feyz ve teveccühlerine kavuşup, duâsını aldı. Oradan beraber Konya’ya döndüler. Seyyid Burhâneddîn hazretleri, Mevlânâ’nın dört senelik Haleb ve Şam tahsilinde bir hayli ilerlemiş olduğunu gördü. Tasavvuf yolunda riyâzete ve mücâhedeye devam ettirdi. Mübah olanları azaltıp, zarûret miktarı kullandırdı. Buyururdu ki; “Karnınızı aç tutunuz. Bunun için de çok oruç tutunuz. Çünkü oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak; Kalb gözünün açılmasına, kalbin rikkate gelmesine sebeb olur.” Rivâyet edildiğine göre, Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin, onbeş gün ağzına hiç lokma koymadığı zamanlar olurdu. Nefsinin istediklerini yapmamak için kapıda köpekler için hazırlanan yemek artıklarının yanına gider, nefsine; “Ey nefs! Bana istediklerini yaptırıp, rûhumu emrin altına almak mı istiyorsun? Arzunun yerine gelmesini istiyorsan, önce yemek artıklarını yemen lâzım! Ya ye, veya beni bu hâlimle kabûl et!” diyerek nefsiyle mücâdele ederdi. Böylece nefsinin isteklerini hiç yapmaz, onu rûhuna köle ederdi. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretleri, işte böyle bir rehberin terbiyesi altında yetişiyor, olgunlaşıp pişiyordu. Böylece aylar birbirini kovaladı. Mevlânâ hazretlerinin iyice olgunlaştığını anlayınca, Seyyid Burhâneddîn birgün ona; “Evlâdım! Şimdiye kadar bildiğim ne varsa hepsini sana öğrettim. Bundan sonra senin daha da olgunlaşman, pek büyük mertebelere kavuşman Tebrîz’li Şems’in (Şems-i Tebrîzî’nin) gelmesine bağlıdır. Onun şefkat kanatları altında aşamadığın engelleri aşar, ma’nevî hâllere kavuşursun. O, seni tasavvufun en mahrem noktalarına çeker, sen de ona, aynı âlemi anlatırsın. Bu şekilde birbirinizi tamamlar ve yeryüzünün en büyük iki dostu olursunuz. Ben de Kayseri’ye gidip ömrümün sonlarını orada geçiririm” buyurdu. Mevlânâ hazretleri hocasına, Kayseri’ye gitmeyip beraber kalmaları için çok ısrar ettiyse de kabûl ettiremedi. Mevlânâ, Seyyid Burhâneddîn hazretlerini Kayseri’ye uğurladı. Kayseri’de bir müddet yaşayan Seyyid hazretleri, birgün abdestini alıp hizmetçisine; “Git kapıyı kapa ve dışarıda, “Seyyid Burhâneddîn vefât etti” diye bağır” buyurdu. Hizmetçi dışarı çıkınca, Seyyid hazretleri secdeye kapanarak; “Yâ Rabbî! Seni ve Resûlünü çok seviyorum. Sana kavuşmak arzum son haddîne ulaştı. Beni bu sevgime ve arzuma bağışla. Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah” dedi ve rûhunu teslim etti. Hizmetçinin haberi üzerine Kayseri bir anda ana-baba gününe döndü. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerine haber salındı. Cenâze hazırlıkları yapılıp kefenlendi. Namazı kılınıp, defn işleri halledildi. Mevlânâ hazretleri haberi işitince Kayseri’ye gitti. Hocasının kabri başında Kur’ân-ı kerîm okuyarak mübârek rûhuna bağışladı. Seyyid hazretlerinin kitaplarını Mevlânâ’ya teslim ettiler. Bu kitaplar arasında Şems-i Tebrîzî’nin hazırladığı meşhûr “Makâlât” isimli eseri de vardı. Mevlânâ hazretleri, Konya’da bulunan zamanın en büyük kelâm ve tasavvuf âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî hazretlerinden de ilim öğrendi. Onun feyz ve teveccühlerine mazhar oldu, ma’nevî yolda yüksek derecelere kavuştu. Sadreddîn-i Konevî anlatır: “Rü’yâmda Fahr-i kâinat efendimizi ( aleyhisselâm ) gördüm. Yanlarında Eshâb-ı Kirâm ile medreseye teşrîf etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip uygun bir yere oturdu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), Mevlânâ’ya çok iltifât ettiler ve Hazreti Ebû Bekr’e dönerek, “Yâ Ebâ Bekr! Ben Celâleddîn ile, diğer peyamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur” buyurdular. Mevlânâ’yı sağ tarafına oturttular. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), bu rü’yâ ile, talebelerimden Mevlânâ’nın derecesinin yüksekliğine işâret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere anlattım ki, onun hatırını gözetip, ilminin yüksekliğini anlasınlar.” Birgün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya’nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddîn-i Konevî de orada bir seccade üzerinde oturuyordu. Mevlânâ içeri girince seccadeye oturmasını teklif etti. Bunun üzerine Mevlânâ; “Terbiyesizlik edip sizin seccadenize oturursam, kıyâmette bunun hesabını nasıl verebilirim?” deyince, Sadreddîn hazretleri; “Senin oturmakta fayda görmediğin seccade bize de yaramaz” buyurup, seccadeyi oradan kaldırdı. Mevlânâ Celâleddîn hazretlerinin hocalarından biri de Şems-i Tebrîzî’dir. “Şems-i Tebrîzî=Tebrîz’in Güneşi”, seyahat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulabilmek için duâ ederdi. Israrla yaptığı bu duâların neticesi olarak rü’yâsında, Konya’da bulunan Celâleddîn-i Rûmî’ye gidip onun yetişmesinde yardımcı olması icâbettiği bildirildi. Şems-i Tebrîzî, Allahü teâlâya şükür ederek; “Böyle dosta canım feda olsun” dedi. Konya’ya gelip. Şekerciler ismindeki hana indi. Günlerini orada geçirirken, birgün kapıda oturmuş, Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlinde duran, kıyâfetinden yabancı olduğu anlaşılan Şems-i Tebrîzî hazretlerine baktı, ona selâm verdi ve yoluna devam etti. Kendi kendisine de; “Bu yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nurlu bir yüzü var” diye düşünürken, aniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Mevlânâ hazretleri, atı durduran elin sahibinin o yabancı olduğunu görünce; “Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?” dedi. O kimse; “İsminizi öğrenmek istiyorum?” deyince, o da; “Mevlânâ Celâleddîn Muhammed” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî; “Bir suâlim var. Acaba Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?” diye sordu. Böyle bir soruyu ilk defa duyan Mevlânâ hazretleri, “Elbette ki Muhammed aleyhisselâm efendimiz büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd, O’nun hürmetine yaratıldı” buyurdu. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî, “Peki Muhammed aleyhisselâm, “Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde, niçin Bâyezîd-i Bistâmî; “Sübhânî” “Benim şânım ne yücedir” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?” diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri buna da şöyle cevap verdi: “Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek kalbi öyle bir derya idi ki, ona ne kadar ma’rifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu içine alır, onu kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip, “Yâ Rabbî! verdiğin bu ni’metleri daha da artır” der idi. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî’nin kalbi, o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyzlere tahammül edemiyerek tecellî ile dolup taşardı”. Bu izahata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî’yi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta o kadar ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeble evine götürdü. Bu zâtın, ilk hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin geleceğini söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince, “Ey Muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değil ise de, zât-ı âlînize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlâtlarınızdır” diyerek hizmetine koşmaya başladı. Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp, onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinliyordu. Ondan hiç ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara câmide va’zü nasihate gitmiyordu. Yanlarına dahî, hizmetlerini görmek üzere büyük oğlu Sultan Veled girebilirdi. Hergün Şems-i Tebrîzî ile sohbet ederler, Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde tefekkür ederler, namaz kılarlar, cenâb-ı Hakkı zikrederek muhabbetlerini tazelerlerdi. Birgün Şems-i Tebrîzî hazretleri, havuzun başında Mevlânâ ile sohbet ediyordu. Mevlânâ bir hizmet için oradan ayrıldı. Şems-i Tebrîzî de Mevlânâ’nın kitaplarını havuza attı. Bir değnek ile de suyun dibine bastı. Mevlânâ hazretleri oraya geldiğinde kitapları suda görünce çok üzüldü ve “Diğerleri ne ise, Ferîdüddîn-i Attâr hazretlerinin hâtırası olan “Mantık-ut-tayr” kitabı ıslanmasaydı” diyerek ah etti. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî hazretleri, kolunu sıvayarak havuza soktu. Kitabın birisini sudan çıkardı. Çıkan kitap “Mantık-ut-tayr” idi ve hiç ıslanmamıştı. Bu hâdise, diğer bir rivâyette de şöyle anlatılır: Birgün, Mevlânâ havuz kenarında idi. Yanında kitaplar vardı. Şemseddîn gelip, kitapları sordu. Mevlânâ; “Sen bunları anlamazsın” dedi. Şemseddîn, kitapları suya attı. Mevlânâ; “Ah! Babamın bulunmaz yazıları gitti!” diyerek çok üzüldü. Şemseddîn, elini uzatıp herbirini aldı. Hiçbiri ıslanmamış görüldü. Mevlânâ; “Bu nasıl iştir?” dedi. O da; “Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın.” buyurdu. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî’nin bu kerâmetini görünce ona olan bağlılığı daha da artıp, sarsılmaz, bir kale gibi oldu. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled, onların hâllerini şöyle anlatır: “Ansızın Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi, onun nûrundan yok oldu. Onlar birbirlerine öyle muhabbet gösterdiler ki, etrâflarında kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Şems-i Tebrîzî babama ma’rifetten, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit ince bilgilerden ve O’na muhabbetten bahsediyor, babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu. Eskiden herkes babama uyardı, şimdi ise, babam Şems’e uyar oldu. Şems, babamı bu muhabbete da’vet ettikçe babam. Allahü teâlânın muhabbetinden yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor, yanından bir an ayrılmıyordu. Şu şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece babam, pek büyük ma’nevî derecelere yükseldi.” Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin zâhirî ve bâtınî çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemiyen ve Mevlânâ’nın kendi aralarına katılmamasına üzülen ba’zı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ’nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: “Bu kimse Konya’ya geleli, Mevlânâ bizden tamamen uzaklaştı. Gece-gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifât göstermiyorlar. Yanlarına oğlu hâriç kimseyi de almıyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-Ulemâ’nın oğlu olsun da, Tebrîz’den gelen, ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söylentilere Mevlânâ; “Hiç toprağa i’tibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye galip gelirse, Mekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?” diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrîzî hazretleri artık Konya’da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübârek ahbabını bırakarak Şam’a gitti. Şems-i Tebrîzî’nin gitmesi, Mevlânâ’yı çok üzdü. Günler geçtikçe ayrılık acısına sabredemiyordu. Ayrılık, kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems’in ayrılık hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. “Şems, Şems!” diyerek ciğeri yakan kasideler söylüyor, göz yaşlarıyla dolu yazdığı mektûpları Şam’a, Şems-i Tebrîzî hazretlerine gönderiyordu. Eğer bir kimse “Şems’i gördüm” diye yalan söylese, ona müjdelik olarak üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defasında birisi; “Şems-i Tebrîzî’yi Şam’da gördüm. Sıhhati yerindeydi” dedi. Mevlânâ, ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunan diğer bir kimse; “O, Şems-i Tebrîzî’yi görmedi, yalan söylüyor” deyince, Mevlânâ da; “Ona verdiğim bu elbiseler, sevdiğimin yalan haberinin müjdesidir. Onun hakîkî haberini getirene canımı veririm” diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Mevlânâ, artık dayanamıyacağını anlayınca, oğlu Sultan Veled’i Şam’a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp, “Sür’atle Şam’a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın! O, Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutuplarından biridir, selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine bildir, içinde bulunduğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele teşrîflerini tarafımdan istirhâm et!” dedi. Sultan Veled hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam’da, babasının ta’rîf ettiği handa Şems-i Tebrîzî’yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı. Konya’da bu hâdiseye sebep olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ’dan çok özürler dilediklerini de sözlerine ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, Konya’ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola çıktılar. Sultan Veled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kendisi de arkasından yaya olarak yürüyordu. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled’in ata binmesi için ne kadar ısrar ettiyse de O; “Sultânın yanında, hizmetçinin ata binmesi bizce yakışık almaz. Hizmetçilerin, efendisinin arkasında yürümesi gerektiğini öğrendik” diyerek ata binmedi. Sultan Veled, Konya’ya yaklaştıklarında babası Mevlânâ’ya haberci gönderip, Konya’ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya’da tellâllar bağırtılarak, Şems’in Konya’ya teşrîf etmek üzere olduğu bildirildi. Konya’nın başta sultan olmak üzere ileri gelen vezirleri, hâkimleri, zenginlerinin yanısıra, bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde, mübârek velî Şemseddîn Tebrîzî hazretlerini karşılamaya çıktılar. Öğleye doğru Şems-i Tebrîzî ile Sultan Veled güründüler. Sultan Veled atın yularından tutmuş, Şems de atın üzerinde başı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu muhteşem manzarayı seyredenler büyük bir heyecana kapıldılar. Mevlânâ koşarak ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems’in attan inmesine yardım eden Mevlânâ, üstadının ellerini sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hafızlar Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde Kur’ân-ı kerîmi dinledikten sonra, sıra ile Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini öptü. Sonra Mevlânâ’nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî. Sultan Veled’in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleri Mevlânâ’ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; “Benim bir serim (başım) birde sırrım vardır. Başımı sana feda ettim. Sırrımı da oğlun Sultan Veled’e verdim. Eğer Sultan Veled’in bin yıl ömrü olsa da hepsini ibâdetle geçirse, ona verdiğim sırra ya’nî evliyâlıkta ilerlemesine sebep olduğum derecelere kavuşamaz” dedi. Mevlânâ Cclâleddîn ile Şems-i Tebrîzî. Eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbete başladılar. Hiç dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi almadan, ma’nevî bir âlemde kendilerinden geçtiler. Halk, Şems gelince Mevlânâ’nın sâkinleşeceğini, aralarına katılıp, kendilerine nasihat edeceğini, sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümîd ederlerken, tam tersine eskisinden daha fazla Şems’e bağlandığını ve muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler. Şems-i Tebrîzî hazretleri, Mevlânâ’yı evliyâlık makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyâzet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devam ederken, halk, Mevlânâ’nın hiç görünmemesinden dolayı Şems’e kızmaya başladılar. Birgün bu söylenenleri, Şems-i Tebrîzî işitince. Sultan Veled’e dedi ki; “Ey Veled! Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni, Mevlânâ’dan ayırmak için söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!” 645 (m. 1247) senesi Aralık ayının beşine rastlıyan Perşembe gecesiydi. Mevlânâ ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli evliyâlık makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Dışarıda bir grup kimse, bir anda üzerine hücum ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin “Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı. Fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled’i uyandırıp durumun tetkikini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübârek cesedini bulamadılar. Bir gece Sultan Veled, rü’yâsında Şems-i Tebrîzî’nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Uyanınca yanına en yakın dostlarından bir kaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıstı. Cesedi alıp Mevlânâ’nın medresesine defn ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu ayrılığına, Mevlânâ pekçok üzüldü. Ayrılığın verdiği hasret ile pekçok beyitler, kasideler söyledi. Evliyâlık hâllerini, derecelerini nazım ile öyle güzel anlattı ki, o zamana kadar öylesini hiç kimse söyleyemedi. Hazreti Ali’den ( radıyallahü anh ) gelen feyz ve bereketleri, vilâyet yolunu, onun kadar açıklayan bulunmadı. Şems-i Tebrîzî’ye olan muhabbetinden dolayı eserinde “Şems” ve “Hâmûs” kelimelerini mahlas olarak kullandı. Mevlânâ hazretleri, artık talebeleri arasına karışmaya, onlara ders vermeye başladı. Pekçok evliyânın yetişmesine sebep oldu. Bunların arasında en meşhûru, Hüsâmeddîn Çelebi idi. Câmilerde cemâate nasihat etmeye başladı, İnsanların hasta olan kalblerine, tatlı, serin şerbetler vererek şifâ olmaya çalıştı. İlim ve fazileti sebebiyle az zamanda, o derece şöhret bulmuşdu ki, ilim talebesi, her taraftan huzûruna kavuşmak için acele ediyordu. Her zaman etrâfında dört-beşyüz dinleyici bulunurdu. Evine gider gelirken de, etrâfını sarıp, çeşitli suâller sorar, müşkillerini çözerlerdi. Mevlânâ, kitâb ve sünnetten zerre kadar ayrılmıyarak, tasavvufda emsalinden üstün oldu. Binlerce talebesi oldu. Onları büyük bir i’tinâ ile yetiştirmeğe çalıştı. Zamanla talebe sayısı arttı, medreseler çoğaldı. Büyük âlimler yetişti. Şemsi Tebrîzî anlattı ki: “Hocam Ebû Bekr Sellebâf hazretlerinin hizmetinde çok yüksek kerâmetlere nail olmuştum. Fakat bende mühim olan husûsî bir hâl var idi ki, bu sırrın keşfinde hocam âciz kalırdı. İşte ben de Mevlânâ hazretlerinin gizli hâllerini bilmekte âciz oldum. Zîrâ çok evliyâ, keşke biz de Mevlânâ’nın ziyâretine yetişmiş olsaydık diye arzu ederlerdi.” Yine Şems-i Tebrîzî anlatır: “Her kim “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” hadîs-i şerîfinin sırrına vâkıf olmak isterse. Mevlânâ’nın hareketlerine, ahlâkına, davranışlarına baksın. Onun gibi olmaya çalışsın. Onu sevsin. Onda enbiyâ ve evliyânın makbûl bütün âdet ve vasıfları toplanmıştır. Her fende emsalsizdir. Şimdi Cennet onun rızasında, Cehennem onun gazâbındadır. Kısaca ben ona ulaşmış olmasaydım, mahrûm olurdum. Fakat Mevlânâ’nın sırrı, âlemde gizli kaldı, onu kimse keşfedemedi. Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî’nin talebelerinin en önde gelenlerinden biri, Selâhaddîn Zerkûb idi. Selâhaddîn, önceleri kuyumculuk yapardı. Birgün Mevlânâ, Selâhaddîn’in dükkânının önünden geçerken, içerden, altına şekil vermek için vurulan her çekicin; “Allah, Allah!” diye ses çıkardığını kalb gözüyle anladı. Bu hâl çok hoşuna giderek, dükkân sahibi olan Selâhaddîn’i medreseye da’vet edip, iltifâtlarda bulundu. Selâhaddîn, Mevlânâ’nın sohbetlerinden çok haz, duyduğundan kuyumculuğu bıraktı. Artık hergün medreseye gidiyor, hocası Mevlânâ’nın sözlerini sahrada susuz kalan kimse gibi, damlasını telef etmiyerek adetâ içiyordu. Mevlânâ da bu yeni talebesini çok sevip, bütün feyz ve teveccühlerini onun üzerine çevirdi. Selâhaddîn’i, kısa zamanda evliyâlık derecelerine yükseltti. Ona olan sevgisinden dolayı oğlu Sultan Veled’e, Selâhaddîn’in kızını istiyerek nikâh yapıp akraba oldu. Selâhaddîn, on sene Mevlânâ hazretlerinin sohbetiyle ve hizmetiyle şereflendi. Selâhaddîn, Mevlânâ’nın sağlığında vefât etti. Selâhaddîn’in vefâtına çok üzülen Mevlânâ hazretleri, talebelerinden Çelebi Hüsâmeddîn üzerinde çok durarak, onu kendisine vekîl olacak şekilde yetiştirdi. Çelebi Hüsâmeddîn’in, Mevlânâ’ya en mühim yardımı Mesnevî’yi yazması oldu. Mevlânâ hazretleri, Mesnevî’nin ilk onsekiz beytini kendisi yazdı, diğer beyitleri ise, kendisi söyleyerek Çelebi Hüsâmeddîn’e yazdırdı. Böylece daha bir benzeri yazılmamış olan Mesnevî-i şerîf meydana geldi. Şemseddîn Attâr anlatır: Mevlânâ birgün câmide va’z ederken, mevzû; Hızır ile Mûsâ aleyhimesselâmın kıssasına gelmiş idi. Bu kıssayı, öyle fesahat ve belagat ile anlatıyordu ki, herkes nefesini kesip, can kulağı ile dinliyordu. Benim yanımda bir şahıs başını önüne eğmiş birşeyler mırıldanıyordu. Kulak verdim, dediklerini anladım. Şöyle diyordu: “Sanki yanımızda idin, sanki üçüncümüz sen idin” diyordu. Bunun Hızır olduğunu anladım. Yanına sokuldum. “Anladım, sen Hızırsın, ne olur, bana ihsân eyle!” dedim. Cevaben: “Burada hazret-i Mevlânâ varken, benim sana ihsânda bulunmam deniz yanında teyemmüm gibi olur. Senin bütün müşkillerini o halleder” deyip, gözümden kayboldu. Ben bu hâli Mevlânâ hazretlerine anlatmak için yanına gittiğimde, ben söze başlamadan, o; “Ey Attâr. Hızır aleyhisselâmın sözleri doğrudur” diyerek benim sözümü kesti. Mevlânâ birgün meclisinde bir gencin, bir ihtiyârın üst tarafında oturduğunu görür. O gence bir şey söylemeden, hazret-i Ali’nin sabah namazına giderken önünde yürümekte olan yahudî bir ihtiyârı, yaşına hürmeten geçmediğini, bu sebeble namaza geç kalınca, birinci rek’atın rükû’unda Cebrâil aleyhisselâmın Resûlullahın sırtına lutf ile elini koyup durdurduğunu ve hazreti Ali’nin yetiştiğini anlatıp; “Yahudi ihtiyâra hürmet edilince, müslüman ihtiyâra daha çok hürmet edilir.” Hele ömrünü dîne uymakla geçirmiş ihtiyârlara saygı ve hürmet gösteren gençlerin. Allahü teâlâ katında ne kadar yüksek mertebe kazanacağını düşünmelidir” buyurdu. Bu nasihati dinliyen genç, mükemmel bir ders alıp, bir daha büyüklerin üst tarafında oturmadı. Bir yerde büyük bir cemiyet tertîb edilmişti. Âlimlerden biri, bugün Mevlânâ, bu mecliste ne söylerse, karşı gelip, ters cevap vereceğim dedi. Sadreddîn Konevî ona çok nasihat etti ise de, o sözünde ısrar etti. O sırada Mevlânâ kapıdan içeri girip, söze başladı: “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah, söylüyorum. Bana karşı çıkıyorsan çık, ters cevap verebiliyorsan ver” buyurdu. Bu hâli gören o kibirli adam, tövbe edip Mevlânâ’nın elini öptü, sâdık talebelerinden oldu. Sultan Rükneddîn’in hanımı anlatır: “Birgün Mevlânâ hazretleri aniden aramızda peyda olup. “Acele bu evden çıkın, çabuk olun, evi boşaltın” buyurdu. Biz hemen evden çıktık. Çıkar çıkmaz ev yıkıldı. Hepimiz kurtulduk. Mevlânâ’nın bu kerâmetinin bir şükrânesi olarak. Sultan Rükneddîn, bin altını Mevlânâ’nın medresesinde okuyan, talebelere dağıttı. Ba’zı beyler, Sultan Rükneddîn’i Aksaray’a da’vet ettiler. Mevlânâ gitme dedi. İkinci da’vette sormadan gitti ve orada öldürüldü. İmâm İhtiyârüddîn anlatır: “Birgün Mevlânâ ile ikimiz Hüsâmeddîn Çelebi’nin bağına gidiyorduk. Ben. Mevlânâ’nın ardından yavaş yavaş giderken, onun bir arşın kadar yüksekten havadan gittiğini gördüm. Hayretimden kendimden geçmişim. Ayıldığımda gördüm ki, Mevlânâ hazretleri gitmiş. Acele ederek kendilerine yetiştim. Kulağıma eğilerek: “İnsan oğlu bir kuştan daha mı âciz ki, havaya kalkmasına hayret ediyorsun?” buyurdu. Bağa vardık. Sohbet esnasında Mevlânâ, Hüsâmeddîn Çelebi’ye; “İsterim ki, Şeyh ziyâeddîn’in dergâhı bizim Hüsâmeddîn Çelebi’nin olsun” buyurdu. Hüsâmeddîn Çelebi; “Efendim! Başkalarının makamında gözüm yoktur” dedi. Mevlânâ, “İyi ama benim gönlümden öyle geçti” buyurdu. Sonra sohbet bitti. Ertesi sabah şehirden gelenler. Şeyh Ziyâeddîn’in dergâhında aniden öldüğü haberini getirdiler. İki-üç gün sonra da Hüsâmeddîn Çelebi oraya müderris olarak ta’yin edildi.” Mevlânâ, Allahü teâlânın yarattığı bütün mahlûkâta merhamet sahibi idi. Birgün Nefîsüddîn Sivâsî’ye bir kuruş verip ekmek aldırdı. Ekmeği eline alıp bir viraneye gitti. Nefîsüddîn de gizlice onu ta’kibe başladı. Gördü ki, Mevlânâ o ekmeği yeni yavrulamış bir köpeğe kendi elleriyle yediriyor. Mevlânâ dönüşünde, Nefisüddîn’in kendisini ta’kib ettiğini anlayıp ona dedi ki; “Bu hayvan yedi gündür açtır ve yavrularına şefkatle bakmış ve hiç yanlarından ayrılmamıştır. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde; “Merhametlilerin en büyüğü olan Rahmân, kullarından merhametli olanlara merhamet eder. Ey ümmet ve Eshâbım! Siz de O’nun yarattıklarına merhamet ediniz ki, size de semâ ehli merhamet etsin” buyurdu. Nefîsüddîn bu sözler üzerine ağlayarak Mevlânâ’nın ellerini öptü ve hayvanlara bile bu kadar merhametli olan siz, tabiatiyle ahbâb ve dostlarınıza da merhamet edersiniz” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ; “Evliyâullahın merhameti pek çoktur; bütün mahlûkâta ve ahbâblarına da şüphesiz merhamet eder” buyurdu. Bir gece Mevlânâ’yı dostlarından kırk kişi ayrı ayrı kendi evlerine da’vet ettiler. O da aynı saatte herbirinin da’vetinde bulunup, herbiriyle sohbet etti. Ertesi sabah herbiri, dün gece Mevlânâ hazretleri bizde idi ve sohbet etti dediler. Hâlbuki Mevlânâ, o gece kendi husûsî odasında idi ve sabaha kadar ibâdetle meşgûl olmuş idi. Hanımı anlatır: “Birgün Mevlânâ evden kayboldu. Hiçbir yerde bulamadık. Bir ara uyumuşum. Uyandığımda Mevlânâ’yı namaz kılarken gördüm. Mübârek ayakları tozlu idi. Sonra ayakkabılarını çevirmek istedim, onlarda kırmızı kumlar gördüm. Sorduğumda; “Mekke’de bir velî dostum vardır. Biraz onunla sohbet ettim. O kum, Hicaz’ın kumudur” buyurdu. Bu kadar kısa zamanda oralara gidip gelmek nasıl olacağı aklıma geldi. Hemen anlayıp buyurdular ki: “Allahü teâlânın velî kulları gönül gibi, bir anda her yeri dolaşabilir.” Böylece tayy-i mekânı ta’rîf ettiler. Ya’nî kısa zamanda uzak yerlere gitmeyi ve çok iş yapmayı anlattılar.” Oğlu Sultan Veled şöyle anlatır: “Birgün babamla beraber halvethânede otururken, yeşil cübbeli üç kişi gelip selâm verdiler ve oturdular. Bunlar çok nâzik ve pek nurlu kimselere benziyorlardı. Biraz konuştuktan sonra, babam onlara; “Uygundur” dedi. Onlar gittikten sonra babama; “O sözünüzden bir şey anlıyamadım, o üç kişi kimler idi?” dedim. Buyurdu ki: “Bunlar ricâl-i gayb denilen evliyâların kırklar zümresindendirler. İçlerinden birisi vefât etmiş, bizim sakayı istediler, ben de o cevâbı verdim.” Hakîkaten o günden sonra sakayı evde göremedim. Diğer talebeler de onu aradılar, fakat bulamadılar. Babamın vefâtında o saka bizlere başsağlığına geldi ve o zaman hâllerini anlattı. Sonra yine kayboldu.” Mevlânâ’yı çok sevenlerden biri, vefât etmeden yaptığı vasıyyetinde; kabrine Mevlânâ hazretlerinin gelip, Kur’ân-ı kerîm okumasını istirhâm etti. O zât vefât edince vasıyyeti Mevlânâ’ya bildirdiler. Mevlânâ da memnun olup, onun kabrinde Kur’ân-ı kerîm okudu. Vefât eden kişinin çocuklarından biri, rü’yâsında babasının çok iyi bir hâlde olduğunu görünce; “Babacığım! Bu dereceye nasıl vâsıl oldunuz?” diye sordu. Babası da; “Beni kabre koyunca Münker ve Nekir melekleri suâl sormaya gelirken, oraya çok güzel sûretli bir melek geldi. Onlara; “Allahü teâlâ bu zâtı Mevlânâ’ya bağışladı. Onu bırakınız! dedi. O günden beri hamdolsun hâlim iyidir diye cevap verdi. Mevlânâ’nın ileri gelen talebelerinden Muhammed anlatır: “Konya’nın o soğuk kış günlerinde, herkes sıcak evinden çıkmaz iken, hocam Mevlânâ hazretleri medresede geceleri sabaha kadar namaz kılardı. Hattâ ellerinde ve ayaklarında ökçelerinde soğuktan dolayı meydana gelmiş çatlaklıklar zaman zaman kanardı. Bunu gören talebeler çok üzülürler hocalarının bu durumuna gizli gizli ağlarlardı. Mevlânâ’nın mübârek hanımı anlattı: “Mevlânâ hazretleri, birgün namaza durdu. Sükûnet ve tevâzu içinde ta’zim ile Kur’ân-ı kerîm okuyor, bir taraftan da gözlerinden yaşlar akıtıyordu. Evde bulunanlarla birlikte Mevlânâ’nın bu hâlini görüyor, hayretle ona bakıyorduk. Namazdan sonra her zamanki gibi tesbihini çekip, cenâb-ı Hakka uzun uzun yalvarıp yakararak duâsını yaptı. Onun bu hâli bana çok te’sîr etti, ağlamaya başladım. Sonra; “Ey efendi! Dünyâda ve âhırette biz günahkârların ümîdi sensin. Bu kadar çok ibâdetinle, böyle korkar, ağlar, yalvarırsan, biz bu tenbel hâlimizle kıyâmet gününde ne yaparız?” diye sordum. Yemîn ederek buyurdu ki: “Allahü teâlânın bana verdiği ni’metlerin, ihsânların yanında benim yaptığım ibâdet, yalvarışlar ve bütün hareketlerim ziyâde kusur ve nihâyetsiz eksiklikten başka birşey değildir. Bütün bu korku ve yakarışlarımla; “Ey Kerîm olan Allahım! Benim gibi bir âcizin, bir çaresizin kuvveti ve takati ancak bu kadardır, ma’zûr buyur yâ Rabbî!” demek istiyorum. Yoksa O’na lâyık bir ibâdeti kim yapabilir?” Mevlânâ hazretleri, müslim veya gayr-i müslim herkese karşı yaptığı iyi muâmele ve güler yüz ile her tarafta, meşhûr oldu. O zamanlar Konstantiniyye’de (İstanbul’da) bulunan meşhûr bir hıristiyan papaz, merak edip Mevlânâ’yı görmek istedi. Yollara düşüp Konya’ya geldi. Konya’da yaşayan hıristiyanlar onu karşıladılar. Yolda giderken Mevlânâ’yı gördüler. Papaz sür’atle yetişip, Mevlânâ’ya çok ta’zim ve hürmet gösterdi. Mevlânâ da onu iyi karşıladı, çok tevâzu gösterdi. Papaza, papazın yaptığından daha fazla iltifâtta bulundu. Papaz ve orada bulunan diğer hıristiyanlar, Mevlânâ’nın bu iltifâtı ve tevâzusu karşısında ve bu olgunluğu yanında dayanamayıp, Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldular. Mevlânâ, oğlu Sultan Veled’e buyurdu ki: “Oğlum! Eğer Cennette olmak istersen, herkes ile dost geçin, hiç kimseye kin tutma, herkese tevâzu göster. Zîrâ alçak gönüllü olmak asıl sultanlıktır.” Mevlânâ, ezân-ı şerîf okunmaya başladığı zaman, ya ayakta durur, veya dizi üstüne oturarak huşû’ içinde dinlerdi. Bitince de ezân-ı şerîf duâsını okuyup, salevât-ı şerîfe söylerdi. Sonra namaza kalkar, talebelerine, namazı vaktinde kılmalarını tavsiye ederdi. Buyururdu ki: Belh şehrinde bir kimse vardı. Her ne zaman ezan okunmaya başlasa bütün işini bırakır, iki dizi üstüne gelerek otururdu. Ezanı, mütevâzi bir hâlde dinler, bitince salevât-ı şerîfe getirir, ezan duâsını okurdu. Sonra araya bir iş karıştırmadan hemen namazını kılardı. Bu kimse devamlı böyle yapar, hiç bu âdetini, bozmazdı. Nihâyet birgün bu kimse vefât etti. Cenâzesini teneşirde yıkarken ezân-ı şerîf okunmaya başladı. Cenâze birden doğruldu, ezan bitinceye kadar diz üstü oturarak hareketsiz bekledi. Sonra tekrar yattı. Cenâzeyi kabre koyduklarında, suâl melekleri geldiler. Bu sırada onlara Allahü teâlâdan bir hitâb geldi ki: “O kulum. İsmim anıldığı zaman. İsmimi azîz tutarak hürmetle beklerdi. Siz de onu ziyâret edip azîz tutun.” Selçuklu Sultânı Rükneddîn, Mevlânâ’ya beş kese altın gönderip almasını arzu etti. Talebelerinden Mecdüddîn, Mevlânâ’ya altınları arz edince; “Beni hakîkaten seviyorsanız, bu altınları dışarıdaki çamurun içine atın” buyurdu. Talebeleri de bu emri derhal yerine getirdiler. Dünyâya kıymet veren ba’zı kimseler, bu altınları almak için çamurun içinde aramaya başladılar. Fakat üstleri, başları, yüzleri çamurdan görünmez hâle geldi. Mevlânâ, talebelerine onların bu vaziyetlerini göstererek; “Bu altınlar, şu gördüğünüz dünyâ ehlinin üstünü başını batırdığı gibi, âhıret ehli olanların da kalbini karartır, kirletir. Çeşitli günahlara sevkedip, ibâdetlerden alıkoyar. Bu sözlerimi yanlış anlamayınız. Dünyâ için çalışmayınız demek istemiyorum. Dünyâ malının muhabbetini kalbinize koymayınız diyorum. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya, yarın ölecekmiş gibi âhırete çalışmak lâzım geldiğini herkes bilir. Burada dikkat edilecek nokta; hırs ve tama’ yapmadan kanâat üzere bulunmaktır. Dünyâda, âhıret saadeti için çalışmalı, kazanmalı, niyeti düzeltmelidir. Çünkü İslâmiyet, insanlara faydalı olmayı emreder. En büyük saadet, en büyük sermâye, helâlinden kazanıp, hayır ve hasenat yaparak âhırete göndermektir. Buna rağmen asıl sermâye, mal, mülk, para sahibi olmak değil, ilim, amel, ihlâs ve güzel ahlâk sahibi olmaktır” buyurdu. Mevlânâ, başkalarından birşey istemeyi talebelerine yasak ederek buyurdu ki: “Başkasına el açıp ondan birşey isteyen, bizim talebemiz değildir. Ona dünyâda da âhırette de şefaat etmeyiz, ondan uzak dururuz. Biz, talebelerimize dâima vermeyi, ihsân ve ikramlarda bulunmayı, herkese karşı tevâzu üzere bulunmayı, tatlı sözlü, güler yüzlü olmayı tavsiye ediyoruz. El açıp istemek bizim yolumuzda yoktur.” Sultan Veled anlatır: “Ben, beş yaşında idim. Birgün babamın, talebelerine şöyle dediğini duydum: “Ben yedi yaşımda iken, nefsim tamâmiyle rûhuma tâbi oldu. Nefsî isteklerimden kurtuldum.” Bunu dinleyen talebelerden biri; “Efendim! Biz, sizi devamlı olarak nefsinizle mücâhede eder hâlde görüyoruz. Bu sözünüzü nasıl anlamak icâbeder?” dedi. Bu suâle; “Nefs, yaratıkların içinde en ahmak olanıdır. Hep kendi zararını ister. Onun yakasını bırakmağa gelmez. Çünkü en büyük düşman nefstir. Büyüklerimiz, ölünceye kadar nefsle mücâdele etmiştir. Biz de onlara ittibâ ederek, uyarak, son nefesimize kadar riyâzet ve mücâhedeye devam ederiz” diye cevap verdi. Önceleri Mevlânâ hazretlerinin büyüklüğünü anlıyamıyan, onun devamlı aleyhinde söz söyleyen bir kimse, birgün rü’yâsında gördüklerini şöyle anlattı: “Rü’yâmda Karatay Medresesi’ndeki dershânenin ortasında, Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) oturur hâlde gördüm. Sanki güneş gökten inmişti. Nûrundan gözler kamaşıyor, Eshâb-ı Kirâm da (r.anhüm) hizmet ediyorlardı. Ben huzûruna doğru ilerleyip kendilerine selâm verdim. Selâmımı aldılar ve yanlarında bulunan tabak içindeki yahniden bir parça sundular. Yahniyi alarak “Yâ Resûlallah! Etlerin en lezzetlisi, en güzeli hangisidir?” diye sordum. Buyurdu ki: “Etlerin en iyisi, kemiğe bitişik olanıdır.” O anda uyandım. Her tarafımı nûr kaplamıştı. Büyük bir sevinç içinde Karatay Medresesi’ne gittim. Dershânenin ortasında, Peygamber efendimizi gördüğüm yerde Mevlânâ hazretleri oturuyordu. Hayretle yanlarına yaklaştım ve selâm verdim. Selâmımı tebessüm ederek aldı. Daha ben rü’yâmı anlatmadan buyurdu ki: “Sevgili Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Etlerin en iyisi, kemiğe bitişik olandır” buyurdu.” Mevlânâ’nın rü’yâmdan haberdâr olduğunu anlayınca, düşüp bayıldım. Ayıldığımda büyük bir sevgiyle ellerini öpüp, talebeliğe kabûl edilmemi taleb ettim ve sarsılmaz bir i’tikâd ile kendisine bağlandım.” Bir kimse rü’yâsında Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi görüp, huzûruna vararak hürmetle selâm verdi. Peygamberimiz ise, mübârek yüzlerini öbür tarafa çevirdiler. O zât, öbür tarafa dolanıp tekrar selâm verdi. Yine mübârek yüzlerini çevirip, iltifât etmediler. O zât çok üzülerek ağlamaya başladı ve sebebini suâl etti. Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Sen, bizim dostumuz olan Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî’den yüz çeviriyorsun. Hâlbuki o, bizim çok sevdiğimiz evladımızdır.” O kimse korku ile uyanıp hatâsını anladı. Kendi kendine; “Ey bedbaht! Şimdiye kadar yarasa gibi güneşin ziyasından kaçtın. Bundan sonra bari Mevlânâ hazretlerinin huzûruyla şereflenip dünyâda ve âhırette saadete kavuş” dedi. Hemen Mevlânâ’nın medresesine doğru, onun talebesi olmak için büyük bir ihlâs ile yola koyuldu. Kapıya geldiğinde, Muhammed ismindeki talebeyle karşılaştı. Talebe, bu şahsa; “Beni hocam Mevlânâ hazretleri gönderdi. Bize kalbinde sevgi hâsıl olan bir kimse geliyor, onu kapıda karşılayın” dediler. “Haydi içeriye buyurun” dedi. O kimse içeri girip Mevlânâ’nın elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi. Talebelerinden birine, bir kimse güç bir suâl sordu. Talebe, bu suâlin cevâbını çok aramasına rağmen bulamadı. Nihâyet rü’yâsında Mevlânâ’yı gördü. “Halledemediğin o mes’ele. Hidâye isimli kitabın otuzüçüncü sahifesinde yazılıdır. Oraya bakarak cevâbını verirsin” dedi. O talebe sabahleyin Hidâye kitabının otuzüçüncü sahifesini açtığında, aradığını orada yazılı görünce, hocasına olan muhabbeti ziyâdeleşti. Sultan Behâeddîn Veled anlatır: “Babam ile birgün Hüsâmeddîn Çelebi’nin bağına gidiyorduk. Babam beni bir katıra bindirdi. Kendisi diğer talebelerle beraber yaya gidiyordu. Ben babamın tam arkasında idim. Bir ara babam Mevlânâ hazretlerinin mübârek vücûdunu, Allahü teâlânın izniyle büyük bir nûrun kapladığını gördüm. Etrâfa güneş gibi ışık saçıyordu. Hemen aklıma babamın büyüklüğünü inkâr edenler geldi. “Böylelerine şaşıyorum, niçin kötü düşünüyorlar?” diye düşünür iken, babam geriye dönerek; “Ey Behâeddîn! Sen babanı inkâr edenleri bırak da, kendi nefsini yola getir. Sakın ucb ve kibir hastalığına yakalanmıyasın. Herkes yaya yürürken, sen binek üzerindesin. Bu kadarcık gönül yüksekliği, insanı ucba; kendini beğenmeye götürür, nefsinin ve şeytanın eline düşürür. Onlara hizmet ettirir” buyurdu. Konya’nın eşrafından Mu’înüddîn Pervâne isminde birisi, şehrin ileri gelen zâtlarını yemeğe da’vet etti. Da’vetliler arasında Mevlânâ hazretleri de vardı. Herkese yemekler geldi. Mevlânâ’ya husûsî olarak altın bir tabak içerisinde, bir kese altın konulmuş ve üzerine pirinç pilavı doldurulmuş bir hâlde arz olundu. Mevlânâ, tabağı görünce yüzünü çevirdi ve elini uzatmadı. Ev sahibi yemesi için; “Helâl lokmadır, buyurunuz efendim” diye ısrar edince, Mu’înüddîn’e; “Mekrûh tabak içinde altın kesesi saklıyarak bizi imtihan mı ediyorsun? Bir de yememiz için ısrar ediyorsun, bu size yakışır mı?” dedi. Bu sözleri duyan ev sahibi, pek mahcup olarak Mevlânâ’nın ellerine sarılıp öptü ve kendisini talebe olarak kabûl etmesini istirhâm etti. Mevlânâ’ya öyle bağlandı ki, onun himmetleri ve teveccühleri ile en önde gelen sâdık talebelerinden oldu. Bir defasında Mu’înüddîn Pervane, Konya’nın hatırı sayılır zâtlarını yemeğe da’vet etti. Hocası Mevlânâ hazretleri de meclisi şereflendiriyordu. Yemek yenildikten sonra, sohbet odasına geçildi. Herkesin önüne, bir tabak içinde en iri ve güzelinden birer mum yakılarak konuldu. Mevlânâ’ya ise daha iri ve altınla süslenmiş bir mum koydular. Bunu gören Mevlânâ; “Önüme koyduğunuz bu mumu kaldırıp, yerine küçük bir mum getiriniz” dedi. Küçük bir mum yakılarak getirildi. Ba’zıları mumun küçüklüğüne bakarak, kalblerinden; “Mevlânâ riya ediyor” diye geçirdiler. Allahü teâlânın izniyle bunu anlıyan Mevlânâ; “Bu gördüğünüz küçük mum, sizin iri mumlarınızdan daha iyidir ve onların canıdır, isterseniz deneyelim” diyerek elini salladı. Hâsıl olan rüzgârdan mum söndü. Küçük mum söner sönmez, herkesin önündeki mumlar da sönüverdi. Bunu görenler, birden heyecanlanıp telâşa düştüler. Bunun üzerine Mevlânâ; “Meraklanmayın, tekrar yakarız” diyerek elini tekrar salladı ve mumların hepsi birden yanıverdi. Emîr Ahmed ismindeki talebesi anlatır: “Mevlânâ’nın ismini ve vasıflarını işiterek ona âşık olmuştum. Memletim Diyarbakır’dan Konya’ya gitmeme, annem ve babam müsâade etmiyorlardı. Hergeçen gün ona olan kavuşma arzum artıyor fakat nasıl gideceğimi bilemiyordum. Bir gece iki rek’at namaz kılıp, Allahü teâlânın sevgili kullarını vesile ederek çok duâ ve niyazlarda bulundum. Sonra En’âm sûre-i şerîfini okuyarak uyudum. Rü’yâmda Mevlânâ hazretlerini gördüm. Simâsı bana anlatılanlara aynen uyuyordu. Bizim eve gelmişti. Onu görünce koşarak huzûruna yaklaştım ve hürmetle ellerinden öptüm. Beni kucaklayıp alnımdan öptü. Eline aldığı bir makas ile alnımdan bir miktar saçımı keserek; “Bu, Mesnevî âlimi olacak” buyurdu. Uyandığımda, saçlarım ve makas yastık üzerinde duruyordu. Bu rü’yânın te’sîri altında idim. Annem ve babam, ısrarlarıma dayanamıyarak izin verdiler. Doğruca Konya’ya gittim ve Mevlânâ’ya talebe olmakla şereflendim. Mesnevî üzerinde çalışmamı emir buyurdular. Kısa zamanda Mesnevî hakkında sorulan her soruyu cevaplandıracak hâle geldim.” Bedreddîn Tirmizî isminde bir kimse simya ile uğraşırdı, Mevlânâ’nın ismini duyarak Konya’ya ziyâretine geldi. Önce oğlu Sultan Veled’e uğrayarak, yapacağı Altınlardan hergün bir dirhem Mevlânâ’nın talebelerine vereceğini va’d eyledi. Bu haberi Mevlânâ’ya ulaştırdılar, fakat o hiç cevap vermedi. Birkaç gün sonra Bedreddîn’in laboratuvarına gitti. Bedreddîn simya ilmiyle uğraşarak altın yapmaya çalışıyordu. Mevlânâ’nın geldiğini görünce, ayağa kalkarak hürmette bulundu. Mevlânâ, oradaki demirden, bakırdan ve diğer madenlerden yapılmış eşyaları teker teker alıp Bedreddîn’e vermeğe başladı. Bedreddîn, her eline gelen eşyanın en yüksek ayarda som altından yapılmış olduğunu hayretle gördü. Mevlânâ, Bedreddîn’in şaşkın bir hâlde kendisine baktığını görünce; “Ey Bedreddîn! Sen simya ile uğraşmayı bırak. Çünkü sen âhırete gidince, simya dünyâda kalacaktır. Sen öyle bir simya ile uğraş ki, seninle berâber âhırete gitsin. İşte o da dîn ilmidir. Bu, kalbden mâsivâyı çıkarıp. Allahü teâlânın beğendiği şeyleri kalbe doldurmakla olur” buyurdu. Kâri (Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilen) Muhammed anlatır: “Hacca gidip vazîfemizi yaptıktan sonra Konya’ya dönmüştük. Hacı arkadaşlarımızdan bir delikanlı, diğer arkadaşlarımı zaman zaman Mevlânâ’ya götürüyor, onun sohbetlerine katılmayı teşvik ediyordu. Onun bu hâline şaşıyorduk. Birgün kendisine sebebini sorduğumuzda şöyle cevap verdi: “Hacca giderken bir konakda uyumuşum. Uyandığımda kâfilenin beni unutarak gittiklerini gördüm. Çok üzüldüm, zîrâ yolu bilmiyordum. Cenâb-ı Hakka yalvararak göz yaşları arasında yaptığım duâlardan sonra, herhangi bir istikâmete doğru yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, kendimi büyük bir sahrada buldum, ileride bir çadır vardı. Yanına vardım ki, içeride heybetli bir kimsenin helva pişirmekle uğraştığını gördüm. Durumumu ona anlattım ve bu helvayı kime pişiriyorsun? diye de sordum. Bana; “Bu helvayı Sultân-ül-Ulemâ’nın oğlu Mevlânâ için pişiriyorum. Hergün buradan geçip gider. Birazdan gelmesi lâzım. Sabredersen onu görürsün” dedi. Hakîkaten biraz sonra Mevlânâ geldi. İkram edilen helvadan bir miktar yedi, ayrıca bana da verdi. Sonra kendisine durumumu arzedince, kerem sahibi Mevlânâ hazretleri bana tebessüm ederek; “Hiç merak etmeyiniz, yalnız gözünüzü yumup biraz sonra açınız” buyurdular. Ben hemen gözlerimi yumdum. Açtığımda kendimi kâfilenin yanında buldum, işte benim Mevlânâ hazretlerini çok sevmemin ve arkadaşlarıma tavsiyede bulunmamın sebebi budur.” Mevlânâ’yı çok sevenlerden biri, ticâret maksadıyla İstanbul’a gitmek için Mevlânâ’dan izin istedi. Mevlânâ hazretleri de; “İstanbul’a gitmenize izin verdim. Yalnız İstanbul’da şu adreste bir kilise ve içinde şu vasıflarda bir kimseyi bulacaksın. Ona benden selâm söyle” buyurdu. Tüccâr; “Peki” diyerek yola çıktı. İstanbul’da işini hallettikten sonra, emredilen adrese gidip kiliseyi buldu, içinde ta’rîf edilen kimse vardı. Ona, Mevlânâ’nın selâmını söyledi. O kimse ile konuşurlarken, bir köşede Mevlânâ hazretlerini murâkabe hâlinde oturuyor gördü. Hayretinden aklı gidip oraya düştü bayıldı. Kendisine geldiğinde, kilisede sâdece selâm getirdiği kimse vardı. Ayrılmak için izin istediğinde, o zât da; “Mevlânâ’ya benden selâm söyleyiniz” diye tenbîhte bulundu. Tüccâr oradan ayrılıp, uzun bir yolculuktan sonra Konya’ya geldi. Doğruca Mevlânâ’nın huzûruna gitti, İstanbul’daki kimsenin de kendisine selâmı olduğunu söyledi. Mevlânâ’ya bunu söylerken, Mevlânâ’nın önünde o İstanbullunun diz üstü oturduğunu gördü. Yine hayretinden aklı başından gidip, oraya bayıldı. Ayıldığında, Mevlânâ; “Ey tüccâr! Bu gördüklerini, sağlığımda kimseye söyleme” buyurdu. Bunun üzerine tüccâr, bütün malını İslâmın yayılması için harcadı ve Mevlânâ’nın huzûruna gelip talebesi olmakla şereflendi. Dünyâ ve âhıret saadetine kavuşmaya çalıştı. Eflâtun kilisesinde bir kimse vardı. Üzerine rahip elbisesi giyer, kiliseye gelenlere İslâmiyetin üstünlüğünü anlatır, konuştuğu kimselerin müslüman olmasına vesile olmaya çalışırdı. Bu arada Mevlânâ hazretlerinin talebelerine de çok saygılı davranırdı. Birgün kendisine; “Senin, Mevlânâ’nın yakınlarına bu kadar hürmetli olmanın, iltifât göstermenin sebebi nedir?” diye sordular. O da cevap olarak dedi ki: “Biz Mevlânâ’nın pekçok kerâmetlerini gördük, isterseniz size içlerinden birini anlatayım. Birgün biz kırk papaz, cümlemiz Mevlânâ’ya bir suâl sormak için giderken, kendisiyle bir fırının önünde karşılaştık. İçimizden biri; “Kur’ân-ı kerîmde, Meryem sûresinin yetmişbirinci âyet-i kerîmesinin meâlinde; “İçinizden, hiçbiri istisna edilmemek üzere, mutlaka Cehenneme varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür” buyuruluyor. Bu âyet-i kerîmeye göre, müslüman olsun kâfir olsun, herkesin Cehennemden geçeceği bildiriliyor. Madem ki herkes Cehenneme girecek, o zaman İslâmiyetin üstünlüğü nereden belli olacaktır?” dedi. Mevlânâ; “Evet, Âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, herkes Cehenneme uğrayacaktır. Mü’minler Cehenneme uğradığında, Cehennemin ateşi ona te’sîr etmiyecektir. Hattâ Cehennem; “Ey mü’min, çabuk geç, nûrun ateşimi söndürüyor” diyecektir. Aynı ateş, Allahü teâlânın emriyle kâfiri yakacaktır. Ateş, aynı ateştir, isterseniz deneyelim ve şimdi size bunu göstereyim” dedi. Bizden, üzerimize giydiğimiz gömlekleri çıkarmamızı istedi. Biz çıkardık, kendisine verdik. O da hırkasını çıkarıp, bizim gömleklerimizi içine sardı. Öylece fırının içine attı. Biraz sonra fırının kapağını açıp, elini alevlerin içine soktu. Biz hayretle hâdiseyi ta’kib ediyorduk. Sonra içerden hırkayı alıp önümüze koydu. Hırkada en ufak bir yanık izi yoktu, içini açtığında, bizim gömleklerimizin hepsinin yanıp kül olduğunu gözlerimizle gördük. Sonra Mevlânâ bize dönerek; “Ey rahipler! işte gördüğünüz gibi, biz ateşe böyle uğrarız. Siz de böyle uğrarsınız” deyince, hepimiz insaf edip, Kelime-i şehâdeti getirerek müslüman olduk. Herbirimiz de, bundan sonra İslâmiyetin yayılması için çalışacağımıza, hıristiyanların doğru yola gelmesi için uğraşacağımıza söz verdik. İşte benim Mevlânâ’nın talebelerine hürmet ve iltifât etmemin sebebi budur.” Mevlânâ’nın Celâleddîn isminde bir talebesi vardı. Ticâretle uğraşır, at alıp satardı. O anlatır; “Birgün Mevlânâ hazretleri sarığını sarıp, Arablar gibi giyinmiş olduğu hâlde, bana bir at hazırlamamı emretti. Ben, atların içinden en güçlüsünü eyerlemek için huzûrundan ayrıldım. Fakat at huysuzluk yapıyor, bir türlü eğerliyemiyordum. Yanıma iki kişi daha alıp, atı zorla eğerledik. Buna rağmen at hâlâ huysuzluk yapıyordu. O haliyle Mevlânâ’nın bulunduğu yere getirip, atın hazır olduğunu bildirdik. Mevlânâ dışarı çıkar çıkmaz at sakinleşti, biraz önceki huysuzluğu kalmadı. Mevlânâ ata binip, kıble istikâmetinde yola çıktı. Ancak akşama doğru, ter içinde toza gark olmuş bir vaziyette döndü. At oldukça zayıflamış görünüyordu. Cesâret edip bir şey soramadık. Ertesi gün yine bir at hazırlamamı emretti. Başka bir atı eğerleyip getirdik. Dünkü gibi gitti, akşama doğru geldi. Üçüncü gün de aynı şekilde gitti. Akşama doğru geldiğinde; “Elhamdülillah! Ey cemâat’ Müjdeler olsun ki, o kâfir, Cehennemin dibini boyladı” dedi. Biz edebimizden yine birşey soramadık. Aradan birkaç gün geçmişti. Şam tarafından bir kâfile gelip, o taraflarda, müslümanlar ile Moğolların yaptığı savaşı anlattılar. Dediler ki; “Düşman askeri oldukça çoktu. Müslümanlar mağlup olmak üzere idiler. Son üç günde, Mevlânâ hazretleri, bir atın üzerinde olduğu hâlde savaş meydanında göründü. En ön safta; “Allah, Allah” nidalarıyla düşmana hücum edip önüne geleni bir vuruşta ikiye bölüyordu. Müslümanlar, Mevlânâ’nın akıl almaz hâllerini ve yardımını görünce, bozulan moralleri düzeldi. Ard arda yaptıkları hücumlarla düşmanı geriye püskürttüler. Mevlânâ hazretleri düşman komutanını öldürünce, kâfirler kaçmaya başladılar.” Ben bu haberi işitince, doğru hocam Mevlânâ’nın huzûruna çıktım. Beni görünce Fârisî olarak: “An süvûri ki sipeh râşüd zafer, Ehl-i dîn râkîst sultani bin basar.” Ya’nî, “Ey gözümün sultânı! Müslüman askerlere yardım ederek zafere kavuşturan süvari kimdir?” deyince, hemen mübârek ellerini öptüm. Lütfedip buyurdular ki: “Ağlama ey Celâleddîn! Bize cân-ı gönülden hizmet edenler, dünyâda ve âhırette gam ve kederinden kurtulur.” Kâdı Sirâceddîn ismindeki bir hoca, talebelerine; “Bugün Mevlânâ’ya gidip, onu soru yağmuruna tutalım. Öyle sorular hazırlıyalım ki, hiç birisine de cevap veremesin” dedi. Talebeler soru hazırlamaya koyuldular. Kendisi de çalışmaya başladı. Bir ara Kâdı Sirâceddîn’in yanında Mevlânâ hazretleri tecessüm etti. Kâdı Sirâceddîn’in yüzüne dikkatlice bakıp oradan kayboldu. Kâdı, talebelerine; “Mevlânâ buraya geldi” deyince, talebeler; “Biz görmedik efendim” dediler. Bu hâl Kâdı Sirâceddîn’in zihnine takıldı, düşüncelere daldı. Bir saat kadar sonra Mevlânâ hazretleri tekrar orada göründü. Bunu kadı ve talebeleri gördüler. Hepsine selâm verdi ve oradan ayrıldı. Biraz sonra kadı ve talebeler, namaz kılmak için büyük odaya çıktıklarında, odanın duvarlarında bir takım yazılar gördüler, incelediklerinde, Mevlânâ’ya soracağı sorular ve bu soruların cevapları çok geniş olarak yazılmış idi. Kâdı Sirâceddîn ve talebeleri, hayretlerinden dona kaldılar. Böyle büyük bir âlim ve evliyânın hakkında yaptıkları kötü düşüncelerden dolayı pişman oldular. Hep birlikte gidip Mevlânâ’nın talebesi olmakla şereflendiler. Salâhaddîn Malatî anlatır: “Gençliğimde İskenderiyye’ye ticâret için gitmiştim. Gemimiz bir girdaba yakalandı, kurtulmamız imkânsızdı. Korku içinde idik. Herkes adaklar adamaya başladılar. Tövbeler ettiler. Helâllaşmaya başladılar. Bu arada bana, kurtulmak için duâ etmemi rica ettiler. Konyalı olmam hasebiyle, aklıma bir anda Allahü teâlânın evliyâ kulu Mevlânâ hazretleri geldi. Hemen; “Yâ hazret-i Mevlânâ! İmdâdımıza yetişmen için yalvarıyorum” diye seslendim. O anda, herkesin gözü önünde, Mevlânâ hazretleri gemimizin yanıbaşında göründü. Gemiye yapışıp girdaptan kurtardı ve kayboldu. İskenderiyye’den sonra Konya’ya gittik. Mevlânâ’nın huzûruna çıktığımızda bize; “Elhamdülillah. Allahü teâlânın sevdiği kullarından birine tâbi olanlar, dünyâda da âhırette de halâs olur, kurtulurlar” buyurdu. Bunun üzerine hepimiz Mevlânâ’ya talebe olmakla saadete kavuştuk.” Tebrîzli bir tüccâr, ticâret için Konya’ya gelmişti. Konyalı tüccârlara; “Burada evliyâdan bir kimse var mıdır? Bir müşkülüm var. Onu soracağım” dedi. Orada bulunanlar, Mevlânâ’nın kerâmetlerinden bahsettiler. Seni ona götürelim dediler. Tebrîzli de daha önce Mevlânâ’nın nâmını duymuştu. Kabûl edip hemen Mevlânâ’nın dergâhına gittiler. Tüccâr huzûra çıktığında; “Efendim, namazımı kılıyor, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınıyorum. Hayır-hasenâtımı yapıyor, kimseye zararım olmuyor. Ancak, kalbimde ibâdetlere karşı bir soğukluk var. Huzûrum yok. Sebebini de bir türlü bulamıyorum. Bana yardım etmenizi istirhâm ediyorum” dedi. Mevlânâ, şöyle bir murâkabeden sonra buyurdular ki: “Ey Tacir! Sen, Magrib’de bir yol üzerinde, Allahü teâlânın velî kullarından biriyle karşılaştın. Onun dış görünüşünü beğenmedin, hattâ ona hakaret ettin. Sendeki huzûrsuzluğun sebebi budur. İsterseniz şuraya bakın” diyerek, karşıdaki duvarı gösterdiler. Tüccâr duvara baktığında, bir anda duvardan pencere gibi bir boşluğun meydana geldiğini ve bu boşluktan o velî kulun yine bir yol kenarında oturduğunu gördü. Mevlânâ sözüne devam ederek; “Bu huzûrsuzluğunuzun çâresi de, o kimseye gidip, ondan özür dileyip, affına kavuşmaktır” buyurdu. Mevlânâ, tacire daha birçok nasihatler yaptıktan sonra; “Muhakkak onu bul, hakkını helâl ettirip duâsını al. Bizim de selâmımızı söyle” dedi. Tacir; “Peki efendim” deyip yol hazırlıklarını yaptı ve yola koyuldu. Araya araya o mübârek zâtı buldu. Çok özür dileyip Mevlânâ’nın selâmını söyledi. Affetmesini, hakkını helâl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine o mübârek zât; “Öyle bir kapıya sığınmışsın, öyle bir kimseden yardım taleb etmişsin ki, reddetmek mümkün değil. Seni Mevlânâ hazretleri hürmetine affettim. Kendisini görmek istersen şuraya bak” deyince, tacir işâret edilen yerde Mevlânâ’yı gördü. Bu hâle gözleriyle şâhid olan tacir, o kimseyle vedâlaşıp, sür’atle Konya’ya gelip Mevlânâ’nın talebesi oldu. Mevlânâ’nın talebelerinden biri, hac vazîfesini yapmak üzere Hicaz’a gitti. O Hicaz’da iken, evinde hanımı, Arefe gecesi bir tepsi helva yapıp, Mevlânâ’nın talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayı kabûl edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksim etti. Herkes hissesine düşeni aldığı hâlde, tepsiden hiçbir şey eksilmedi. Alanlar tekrar aldılar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlânâ mübârek eline alıp; “Bu tepsiyi sahibine, göndereyim” diyerek dışarı çıktı. İçeri girdiğinde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayı getiren hanım, tepsisini medresenin mutfağında arattıysa da bulamadı. Mevlânâ’yı da bunun için rahatsız etmedi. Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye başladılar. Bu hanımın da beyi Kâ’be’den dönüp Konya’ya geldiğinde, o tepsi, eşyalarının arasından çıktı. Kadın tepsiyi görür görmez tanıyıp, hayretinden dona kaldı. Beyine; “Ben Arefe gecesi bu tepsi ile helva yapıp Mevlânâ’nın talebelerinin yemesi için göndermiştim. Tepsiyi ertesi günü çok arattığım hâlde bulamadım. Nasıl oldu da bu tepsi senin eline geçti?” deyince, şaşırma sırası hacıya geldi. O da; “Arefe gecesi hacı arkadaşlarımla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadırın kapısından bir el bu tepsiyi uzattı. Biz de tepsiyi aldık, elin sahibini araştırmak da aklımıza gelmedi. Helvayı yedikten sonra tepsiyi tanıdım. Kimseye vermeyip eşyaların arasına koydum. Başka bir bildiğim yok” dedi. Bunun Mevlânâ’nın bir kerâmeti olduğunu anlayınca, ona olan bağlılıkları daha da arttı. Mevlânâ’nın Emîr isminde bir talebesi hacca gitti. Hicaz’da her gittiği yerde Mevlânâ ile karşılaştı. Kendisine çeşitli zamanlarda yardımda bulundu. Mekke-i mükerremede, Kâ’be-i muazzamada, Medîne-i münevverede, Minâ’da, Arafat meydanında, ziyâret yerlerinde, velhâsıl her tarafta göründü, müşküllerini halletti. Nihâyet hac vazîfesi bitince Konya’ya döndü. Mevlânâ’yı ziyâret etti. Hacı daha söze başlamadan Mevlânâ hacıya: “Ey Emîr! Allahü teâlânın çok sevdiği kulları olan velîler, cenâb-ı Hakkın kudret deryasında bir balık gibidirler, istedikleri zaman, istedikleri yere giderler. Kendisini sevenler ve talebeleri yardım talebinde bulunurlarsa, onların imdatlarına yetişirler, onları o müşkülden kurtarırlar. Sen Hicaz’a giderken, bize gelip izin istedin ve himmet rica ettin. Biz de sana her tarafta görünerek yardımda bulunduk” buyurdu. Mevlânâ’yı sevenlerden bir kimse, Mısır’a ticâret yapmak için gitmeye hazırlandı. Akrabası gitmemesi için çok zorladı ise de, onları dinlemedi ve kararından vazgeçmedi. Bunun üzerine yakınları, durumu Mevlânâ’ya bildirip, gitmemesi için tenbîh etmesini istirhâm ettiler. Mevlânâ da, gitme dediyse de, o kimse dinlemeyip gizlice yola çıktı. Gemi ile yolculuk yaparken, bir küffâr gemisi bu gencin bulunduğu gemiye saldırdı. Birçok kimse ile beraber, bu genci de esîr aldılar. Memleketlerine götürüp çeşitli yerlerde çalıştırdılar. Genç, başına gelen felâketlerin sebeblerini, Allahü teâlânın sevdiği bir kulun sözünü dinlememekten olduğunu anlayıp, çok pişman olup, çok tövbe ve istiğfar etti. Bu şekilde kırk gün devam etti. Ertesi gün rü’yâsında Mevlânâ’yı gördü. Ona; “Yarın senden ba’zı şeyler soracaklar. Ne sorarlarsa, biliyorum, de” diye tenbihte bulundu. Bir hastalık ile ilgili ilâç ta’rîf etti. Genç uyandığında sevince gark olup, sabahı iple çekti. Sabahleyin yanına gelenler kendisine; “Doktorlukla ilgili bir bilgin var mı?” diye sordular. Genç de; “Var” deyince, genci alıp o yerin hükümdârına götürdüler. Meğer o yerin hükümdârı hasta imiş. Hiçbir doktor derdine çâre bulamamış, hükümdâr da hastalıktan kurtulamamış. Bu genç, hasta hükümdârı görüp; “Bana, şu şu meyvelerden şu kadar, şu şu otlardan şu kadar getirin” dedi. Kısa zamanda bulup getirdiler. Genç, hepsini güzelce öğütüp karıştırdı ve macun hâline getirerek hastaya yedirdi. Hasta, Allahü teâlânın izniyle bir anda şifâ buldu. Hükümdâr bu hastalıktan ümidini kesmiş iken, birden şifâya kavuşunca, gence; “Bir muradın varsa söyle, yerine getireyim. Mal, mülk istersen seni zengin edelim” diye ısrarla sorunca, genç; “Ben, hiçbir şey bilmeyen bir kimseyim. Ailemden ve hocamdan izinsiz para kazanmak için evden çıktım. Beni yolda esîr alıp, buralara getirdiler. Esîr olunca, başıma gelen bu musibetin sebebini anlayıp, çok tövbe ettim ve hocam Mevlânâ hazretlerinden ma’nen af diledim. Kendisini, kurtulmam için Allahü teâlâya vesile eyledim. Bu akşam hocam Mevlânâ, bana bu size yaptığım şeyleri ta’rîf eyledi. Ben de aynen yaptım. Gördüğünüz gibi, bütün bunlar, hocamın himmeti ve bereketiyle oldu” dedi. Hükümdâr olanları dinleyince, Mevlânâ’nın büyük bir velî olduğunu anladı. Bu genci serbest bıraktı. Çok para vererek zengin eyleyip, memleketine gönderdi. Mevlânâ’ya da pekçok hediyeler gönderdi. Mevlânâ, talebeleriyle beraber bir da’vete gidiyordu. Yolda bir cellâda rastladılar. Mevlânâ, cellâda o kadar iltifât etti ki, talebeler dahî şaşırdı. Cellâdın yanından ayrıldıklarında, talebeler; “Efendim! Bu kimse insanların ölümüne sebeb olan bir kimsedir. Onunla bu kadar çok ilgilenmenize hayret ettik. Acaba hikmeti nedir?” diye suâl ettiler. Mevlânâ da; “Bu kimse, Allahü teâlânın sevdiği ve insanlar arasında gizlediği evliyâ kullarındandır. Evliyâ olduğunu kendisi dahî bilmemektedir. Benim ona iltifât etmemin sebebi budur” diye cevap verdi. Talebeler, cellâda gidip durumu bildirmeye izin istediler. Hocaları izin verince, cellâda mertebesini bildirdiler. O da, cenâb-ı Hakkın velî kullarından olduğunu öğrenince, derecesiz memnun oldu. Şükür secdesine kapandı. Sonra Mevlânâ’ya gidip elini öptü ve talebeleri arasına katıldı. Mevlânâ da ona, velîlere mahsûs olan bütün gizli sırları bildirdi. Moğolların Anadolu umûmî vâlisi Baycu Noyan Hân, Konya’yı muhasara etti. Konyalılar gayet sıkıntılı ve ızdıraplı günler yaşadı. Muhasaranın kaldırılması için Mevlânâ hazretlerinin huzûruna çıkıp; “Efendim! Bize merhamet ediniz. Baycu Noyan, bildiğiniz gibi Konya’yı muhasara etti. Çoluk- çocuğumuzla gayet sıkıntıya düştük. Korku içinde yaşıyoruz. Şayet bize yardım etmezseniz, sonumuz felâket olur. Çünkü Baycu Noyan, hangi şehri fethettiyse halkı kılıçtan geçirip, mallarını yağmaladı. Bu işe bir tedbir istirhâm ediyoruz” dediler. Mevlânâ; “Siz Allahü teâlâya tevekkül edin. Doğru bir i’tikâd ile cenâb-ı Hakkın evliyâsını vesile ederek duâ edin. İnşâallah sıkıntınız def olur” buyurdu. Sonra şehirden dışarı çıkıp meydanın ortasında durdu. Kıbleye dönerek namaz kılmaya başladı. Meydanda binlerce Moğol askeri vardı. Baycu Noyan’a kocaman bir çadır kurmuşlardı. Askerler hemen komutanlarına koşup; “Şehirden yaşlı bir kimse çıktı. Mavi kaftanlı, gri sarıklı, heybetli bir kimse...” Meydanda namaz kılmaya başladı. Ne bir korku, ne bir heyecanı var. Askerlerden hiçbiri yanına yaklaşmaya cesâret edemiyor...” dediler. Baycu Noyan, askerlerine; “Ok yağmuruna tutarak derhal öldürün!” dedi. Bu emir üzerine, okçular ellerini sadaklarına atmak için davrandıklarında, herbirinin kolları yerinden kalkmaz hâle geldi. Hiçbirisi ok atamıyorlardı. Bu durumu gören Baycu Noyan, süvarilere; “Atlara binip kılıçla üzerine saldırın!” emrini verdi. Süvariler hemen ata binip sürmek istediler, fakat atların ayakları toprağa battı. Hiçbir at, üzerindeki askeri çekemez hâle geldi. Bunu da hayretle gören Baycu Noyan’ın canı sıkıldı. Kendisi okunu çekip yayını gerdi. Nişan alarak Mevlânâ’ya fırlattı. Attığı üç ok da hedefe değil, Baycu’nun önüne düştü. Bu hâli de gören Vâli Noyan, iyice öfkelenip atını getirmelerini emretti. Atâ bindiyse de, atı bir türlü hareket ettiremedi. Hiddeti ziyâdeleşen Baycu, attan inip yaya olarak hücum etmek istedi. Fakat ayakları tutulup yüzüstü yere düştü. Yüzü yaralanan Baycu, ne yapacağını şaşırdı. Bu olanları şehirden ta’kib eden halk, hayretten hayrete düştüler, hep bir ağızdan tekbîr getirdiler. Nihâyet Baycu Noyan hiçbir şey yapmaya kadir olamıyacağını ve Mevlânâ karşısında acizliğini anlayınca; “Bu kimse, şimdiye kadar karşılaştığım insanların hiçbirine benzemiyor. Bunun, Allahü teâlânın himâyesi altında olan kimselerden olduğu anlaşılıyor. Bu kadar askerî gücümle, değil kendisiyle mücâdele etmek, üzerine doğru bir adım bile atamadık. Dolayısıyle bununla iyi geçinmekte, anlaşma yapmakta fayda vardır” diyerek, askerini toplayıp muhasaradan vaz geçti. Asker Celâleddîn isminde bir talebesi anlatır: “Hocam Mevlânâ, beni Kayseri’de bulunan Emîr Pervane’nin vazîfesine ta’yin etti. Bir de mektûp vererek, Emîr’e vermemi tenbîh eyledi. Huzûrundan ayrılacağım sırada; “Efendim! Emîr Pervane bana birşey sorarsa ona, ne cevap vereyim?” diye suâl ettim. Cevaben; “Şayet birşey sorarsa, hiç cevap verme. Sâdece ağzını aç, gerekeni senin ağzından biz konuşuruz” buyurdu. Ben de “Peki efendim!” diyerek yola çıktım. Kayseri’ye ulaşıp, emânet mektûbu yerine teslim ettim. Emîr, mektûbu okuduktan sonra bana dönerek; “Ey Celâleddîn! Mübârek hocamız nasıllar? Sıhhat ve âfiyetteler mi? Mübârek zamanlarını nasıl geçiriyorlar?” diye sordu. Ben de sâdece ağzımı açtım. Fakat ondan sonrasını hatırlamıyorum, kendimden geçmişim. Ayıldığımda, Emîr Pervane ve talebelerinin ağladıklarını gördüm ve; “Mevlânâ hazretlerinden uzak kalmak, hizmetiyle şereflenememek ne kötü, yazıklar olsun bize” dediklerini işittim. Sonra Emîr Pervane bana; “Ey Celâleddîn! Seninle daha önce de konuşurduk, fakat bugünkü gibi sözlerinin te’sîr ettiğini hiç hatırlamıyorum. Bugün sözlerinde müthiş bir farklılık, kalblere işleyen bir kuvvet var. Acaba sebebi nedir?” diye sordu. Ben de durumu anlattım. Her biri daha çok hayret ederek; “Allah! Allah! Kendisi Konya’da olduğu hâlde, burada talebesinin ağzı ile konuşuyor. Rabbimizin böyle sevdiği bir kulunu, bizim gibi yarım akıllı kimseler anlıyabilirler mi? Onun üstünlüğünü ta’rîf edebilirler mi?” dediler. Mevlânâ hazretlerinin hasta kalblere şifâ olan kıymetli sözlerinden ba’zıları şunlardır: Buyurdu ki: “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) gittiği Ehl-i sünnet yolundan yürüyüp, bu yolu ihyâ etmelidir. Allahü teâlânın sevdiği ameller, ibâdetler ile, helâl yollardan çoluk-çocuğunun ihtiyâçlarını kazanarak, râzı olunan kullar zümresine dâhil olmalıdır. Hep helâli istemeli, helâlinden yiyip, helâlinden içmeli ve helâlinden giymelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Peygamber efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir san’ata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu husûsen istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyâmet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riâyet etmeyenler ve Ehl-i sünnet yoluna muhalefet edenler, kıyâmet günü bizi göremiyeceklerdir.” Birbirleriyle dargın olan iki kimseyi huzûruna getirdiklerinde, onlara barışmaları için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ba’zı insanları su gibi latîf, mütevâzi, dâima aşağıya akıcı ve yumuşak huylu, ba’zılarını da toprak, taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su, toprağa karışır, meyvelerin büyümesini, canlıların içerek hayatlarının devam etmesini sağlar. O sulardan rûhlara ve bedenlere gıda te’min edilip, menfaat sağlanır. Su toprağa gitmese, topraktan ve sudan lâyıkıyla istifâde edilmez. Ey Nûreddîn! Bu arkadaşın toprak hükmünde olup, yerinden kalkmaz ve barışmaz ise, sen su gibi tevâzu üzere olup, anlaş. Herkes bilir ki, iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa, Cennete ötekinden önce girecektir. Daha çok sevâb kazanacaktır. Dolayısiyle, bu barışdan her ikiniz de istifâde etmiş olacaksınız.” Bunu dinleyen iki küs kimse, daha çok sevâb kazanmak gayretiyle hemen barıştılar. Bir kimse, geçim darlığından şikâyette bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri o kimseye; “Eğer sana, a’zâlarından birini kesip, yerine bin altın verelim deseler râzı olur musun?” diye sordu. O da; “Hayır, râzı olmam” diye cevap verdi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri de buyurdu ki: “Ey kardeşim! Madem ki râzı olmazsın, niçin geçim sıkıntısından şikâyette bulunursun? Fakirim diyorsun, bu kadar altından daha kıymetli a’zâların var iken, vücûdun sıhhatte ve afiyette iken, niçin bunları sana bedavadan ihsân eden Allahü teâlâya şükretmiyorsun? Allahü teâlâ; “Eğer kulum elindeki ni’metlerin şükrünü eda ederse, ben o ni’meti daha arttırırım” buyurdu. Mevlânâ hazretleri bütün işleri ihlâs ile, Allahü teâlânın rızâsı için yapmak lâzım olduğunu, bir misâl ile şöyle izah ettiler: “Nişâbûrlu bir ilim talebesi ile bir tüccâr yol arkadaşı olurlar. Talebenin, çok fakir olduğu için giyecek bir ayakkabısı yoktur. Bu sebeble talebe, yalın ayak yoluna devam ederken, tüccâr ona bir çift ayakkabı verir. Yolda yürürken tüccâr, talebeye ikide bir; “Ey talebe! Yolun düzgün yerinden yürü... Sivri taşlara basma... Ayaklarını sürüme... Dikenli yerlerden gitme... Ayakkabıyı eskitme...” diyerek talebeyi usandırır. Sonunda talebe dayanamayıp ayakkabıları çıkarır. Tüccârın önüne bırakır ve; “Ben senelerce yalın ayak seyahat ederim. Kimse bana bunun için bir şart koşmuyordu. Şimdi verdiğin bu ayakkabılar için sana mahkûm olamam” der. İşte burada olduğu gibi, yapılan hayır-hasenât karşılıksız olmalı Allahü teâlânın rızâsı için yapılmalıdır. Ancak böyle olursa makbûl olur.” | |||
| Merkez Efendi Hazretleri 3. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:23:11 | |
Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu. Denizli’nin Sarhanlı köyünde, 868 (m. 1463) senesinde doğdu, İstanbul’da Molla Hızırbey oğlu Ahmed Paşa’dan okurken, Halvetî tarikatına mensûp olan Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. Önce Koğacı tekkesinde, sonra Eyüb’de Şah Sultan tekkesinde iken, Sultan Süleymân’ın Topkapı dışında vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkede yerleşti. Sünbül Efendi 936 (m. 1529)’da vefât edince, onun Koca Mustafa Paşa’daki tekkesine geçti. 959 (m. 1552) senesinde vefât etti. Merkez Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı, önce kendi memleketinde, sonra Bursa’da ve İstanbul’daki medreselerde tahsil yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsîrinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsiline devam ettiği sıralarda tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsilini bitirdi. Çevresinde sayılan bir alim oldu. Onun ilimdeki yüksekliğini, zamanının âlimleri tasdik ettiler. Nitekim, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı. Merkez Efendi, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede Şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat ba’zı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı. Birgün rü’yâsında Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pekçok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinân’ın câmiine gidip va’z ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinân, va’z esnasında Tâhâ sûresinin ba’zı âyet-i kerîmelerini tefsîre başladı. Tefsîrden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Merkez Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek ma’nâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar, “Ey cemâat’ Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Merkez Efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan birşey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu, zâhiren görmediği hâlde anlamıştı. Va’z bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca, Merkez Efendi onun huzûruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikinizde yere yuvarlandınız!” buyurunca, Merkez Efendi iyice şaşırdı. Pekçok özürler dileyerek ağlamaya başladı, af edilmesi ve talebeliğe kabûl edilmesi için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında ma’rifet sahibi olmak zamanıdır” buyurdu. Bundan sonra Merkez Efendi hergün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almağa ve hizmete başladı. Sünbül Efendi’nin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle ma’nevî dereceleri kat etti. Pek zekî olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, ya’nî nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sahibi oldu. Hocasının kendisine icâzet (diploma) verdiği sıralarda, Aksaray’da Kovacı Dede dergâhına hoca olarak ta’yin edildi. Kısa sürede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendi’nin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân’ın kızı Rahime Hâtun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı, imtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi. Düğünden birkaç gün sonra, Sünbül Efendi, kızı Rahime Hâtun’un evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine parmaklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu hâlini hayretle gören Sünbül Efendi; “Rahimecik ne yapıyordun?” diye sorunca, o da; “Talebelere çorba pişiriyordum efendim” diye cevap verdi. Yavuz Sultan Selim Hân’ın kızı Şah Sultan, zevci Sadr-ı a’zam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda eşkiyanın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendi’yi gören eşkiyalar, şaşkına döndüler. Eşkiya reîsi, Merkez Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak orayı terkettiler. Eşkiyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şah Sultan, Merkez Efendi’yi tanımışlardı. Şah Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul’da Eyüb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendi’yi buraya ta’yin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Orada talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırkbir çeşit baharattan meydana gelen bir macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu, ilkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu macunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi dahî yapılmaktadır. Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Onlara hem zâhirî ilimleri öğretir, hem de tasavvufta yükseltmek için, bâtın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefslerini terbiye etmek için riyâzet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için hayr duâ ediniz. Siz günahsız ma’sûmsunuz. Sizin duâlarınızı Cenâb-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu ma’sumların duâlarını red eyleme” diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı. Merkez Efendi, bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamışlar. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım, İmâm olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olmuş olur” buyururdu. Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “Îmânı bilir misin? Namazın farzları hakkında ma’lûmâtın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır. “Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç bırakmamasını da tenbîh ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tanesinin boşa gitmiyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler ederdi. İnsanlara va’z ve nasihat verirken gözlerini kapayarak anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıkesir’e gittiğinde, bir Cum’a günü namazdan sonra kursîye çıkıp va’z etti. Halk, Merkez Efendi’yi tammadıkları için, pek iltifât etmediler. Va’zı dinlemeyip, teker teker câmiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; “Halvetî yolunun büyüklerindenmiş” diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu hâlde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendi’ye; “Hoca efendi! Giderken câmiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unutma!” dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; “Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melâike-i Kirâm dinlemektedirler” buyurdu ve va’zına devam etti. Biraz sonra câmiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemâati câmi almaz oldu. Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehânî-zâde’nin babası Kâtip Mehmed Çelebi anlattı: “Sünbül Sinân Efendi benim hocam idi. O vefât ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Merkez Efendi’ye hiç gitmemiştim. Bir gece rü’yâmda hocam Sünbül Efendi’yi gördüm. Buyurdu ki: “Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendi’ye teslim olmazsın? O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!” Sabahleyin Merkez Efendi’nin huzûruna gittim. Beni görünce; “Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Hâlbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyâmet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümîd ederiz” dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum.” Merkez Efendi Manisa’da iken, Hocası Sünbül Sinân hazretleri 936 (m. 1529)’da hastalandı. Vefâtından önce talebeleri; “Efendim! Sizden sonra acaba kime tâbi olalım?” diye sordular. Onlara; “Taşradan ilk gelecek olan dostumuz yerimize geçecek” buyurdu. Sünbül Sinân’ın vefâtından sonra, talebeler, merakla taşradan gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisa’da bulunan Merkez Efendi’nin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefâtından on gün sonra İstanbul’a geldi. Sünbül Sinân’ın çok sevdiği talebelerinden Ya’kûb Germiyanoğlu, Sünbül Efendi’nin yerine geçmiş, talebeleri okutmağa başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşa’daki dergâhına gitti. Dergâhta bulunan yeni talebeler Merkez Efendi’yi tanımıyorlardı. Ya’kûb Germiyanoğlu, Merkez Efendi’yi kendi odasına da’vet etti. O gece Ya’kûb Efendi, Sünbül Efendi’nin yerine kimin geçmesi lâzım geldiğini anlamak için istihâre namazı kılıp duâ etti. O gece rü’yâsında, büyük bir meydana kalabalık bir meclis kurulmuş, Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) hazır bulunmaktaydı. Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) karşılarında bir kürsî vardı. Kürsînin üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve “Tîn” sûresinin tefsîrini yapmaktaydı. Tefsîri yaparken, başındaki sarığın ba’zan yeşil, ba’zan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun ma’nâsını sorduğunda; “Yeşil renk, dînin zâhirî ilimlerinde, siyah renk de dînin bâtınî ilimlerinde kemâl mertebesindeki olgunluğa işârettir” cevâbını verdiler. Ertesi gün Ya’kûb Germiyanoğlu, talebeleri toplayarak rü’yâsını olduğu gibi anlatınca, hepsi Merkez Efendi’ye tâbi olup, hocaları Sünbül Sinân hazretlerinin halîfesi kabûl ettiler. O günden sonra, talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı. Merkez Efendi birgün dergâhın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: “Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishâneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni sıtma hastalığına şifâ olarak yarattı.” Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulurlardı. Merkez Efendi, senelerce o dergâhta talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinde halka va’z ve nasihatlerde bulundu. Onun va’zında câmiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı. Merkez Efendi’nin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle geçti. 959 (m. 1551) senesi Rebî’ul-âhır ayının onyedisine rastlıyan Perşembe günü, talebelerine son vasıyyetini yaptıktan sonra, kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâzesini Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi yıkadı. Cum’a günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssü’ûd Efendi cenâze namazını kıldırdı. “Dünyâda bu kimseyi riyasız olarak görmüştük” dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı. Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhırette şefaatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Öyle ki, ba’zan kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssüûd Efendi’nin bizzat kendi eliyle defni yapıldı. | |||
| Merkez Efendi Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:21:51 | |
Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu. Denizli’nin Sarhanlı köyünde, 868 (m. 1463) senesinde doğdu, İstanbul’da Molla Hızırbey oğlu Ahmed Paşa’dan okurken, Halvetî tarikatına mensûp olan Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. Önce Koğacı tekkesinde, sonra Eyüb’de Şah Sultan tekkesinde iken, Sultan Süleymân’ın Topkapı dışında vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkede yerleşti. Sünbül Efendi 936 (m. 1529)’da vefât edince, onun Koca Mustafa Paşa’daki tekkesine geçti. 959 (m. 1552) senesinde vefât etti. Merkez Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı, önce kendi memleketinde, sonra Bursa’da ve İstanbul’daki medreselerde tahsil yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsîrinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsiline devam ettiği sıralarda tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsilini bitirdi. Çevresinde sayılan bir alim oldu. Onun ilimdeki yüksekliğini, zamanının âlimleri tasdik ettiler. Nitekim, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı. Merkez Efendi, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede Şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat ba’zı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı. Birgün rü’yâsında Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pekçok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinân’ın câmiine gidip va’z ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinân, va’z esnasında Tâhâ sûresinin ba’zı âyet-i kerîmelerini tefsîre başladı. Tefsîrden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Merkez Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek ma’nâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar, “Ey cemâat’ Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Merkez Efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan birşey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu, zâhiren görmediği hâlde anlamıştı. Va’z bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca, Merkez Efendi onun huzûruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikinizde yere yuvarlandınız!” buyurunca, Merkez Efendi iyice şaşırdı. Pekçok özürler dileyerek ağlamaya başladı, af edilmesi ve talebeliğe kabûl edilmesi için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında ma’rifet sahibi olmak zamanıdır” buyurdu. Bundan sonra Merkez Efendi hergün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almağa ve hizmete başladı. Sünbül Efendi’nin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle ma’nevî dereceleri kat etti. Pek zekî olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, ya’nî nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sahibi oldu. Hocasının kendisine icâzet (diploma) verdiği sıralarda, Aksaray’da Kovacı Dede dergâhına hoca olarak ta’yin edildi. Kısa sürede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendi’nin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân’ın kızı Rahime Hâtun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı, imtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi. Düğünden birkaç gün sonra, Sünbül Efendi, kızı Rahime Hâtun’un evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine parmaklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu hâlini hayretle gören Sünbül Efendi; “Rahimecik ne yapıyordun?” diye sorunca, o da; “Talebelere çorba pişiriyordum efendim” diye cevap verdi. Yavuz Sultan Selim Hân’ın kızı Şah Sultan, zevci Sadr-ı a’zam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda eşkiyanın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendi’yi gören eşkiyalar, şaşkına döndüler. Eşkiya reîsi, Merkez Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak orayı terkettiler. Eşkiyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şah Sultan, Merkez Efendi’yi tanımışlardı. Şah Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul’da Eyüb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendi’yi buraya ta’yin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Orada talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırkbir çeşit baharattan meydana gelen bir macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu, ilkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu macunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi dahî yapılmaktadır. Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Onlara hem zâhirî ilimleri öğretir, hem de tasavvufta yükseltmek için, bâtın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefslerini terbiye etmek için riyâzet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için hayr duâ ediniz. Siz günahsız ma’sûmsunuz. Sizin duâlarınızı Cenâb-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu ma’sumların duâlarını red eyleme” diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı. Merkez Efendi, bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamışlar. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım, İmâm olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olmuş olur” buyururdu. Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “Îmânı bilir misin? Namazın farzları hakkında ma’lûmâtın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır. “Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç bırakmamasını da tenbîh ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tanesinin boşa gitmiyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler ederdi. İnsanlara va’z ve nasihat verirken gözlerini kapayarak anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıkesir’e gittiğinde, bir Cum’a günü namazdan sonra kursîye çıkıp va’z etti. Halk, Merkez Efendi’yi tammadıkları için, pek iltifât etmediler. Va’zı dinlemeyip, teker teker câmiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; “Halvetî yolunun büyüklerindenmiş” diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu hâlde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendi’ye; “Hoca efendi! Giderken câmiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unutma!” dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; “Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melâike-i Kirâm dinlemektedirler” buyurdu ve va’zına devam etti. Biraz sonra câmiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemâati câmi almaz oldu. Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehânî-zâde’nin babası Kâtip Mehmed Çelebi anlattı: “Sünbül Sinân Efendi benim hocam idi. O vefât ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Merkez Efendi’ye hiç gitmemiştim. Bir gece rü’yâmda hocam Sünbül Efendi’yi gördüm. Buyurdu ki: “Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendi’ye teslim olmazsın? O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!” Sabahleyin Merkez Efendi’nin huzûruna gittim. Beni görünce; “Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Hâlbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyâmet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümîd ederiz” dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum.” Merkez Efendi Manisa’da iken, Hocası Sünbül Sinân hazretleri 936 (m. 1529)’da hastalandı. Vefâtından önce talebeleri; “Efendim! Sizden sonra acaba kime tâbi olalım?” diye sordular. Onlara; “Taşradan ilk gelecek olan dostumuz yerimize geçecek” buyurdu. Sünbül Sinân’ın vefâtından sonra, talebeler, merakla taşradan gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisa’da bulunan Merkez Efendi’nin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefâtından on gün sonra İstanbul’a geldi. Sünbül Sinân’ın çok sevdiği talebelerinden Ya’kûb Germiyanoğlu, Sünbül Efendi’nin yerine geçmiş, talebeleri okutmağa başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşa’daki dergâhına gitti. Dergâhta bulunan yeni talebeler Merkez Efendi’yi tanımıyorlardı. Ya’kûb Germiyanoğlu, Merkez Efendi’yi kendi odasına da’vet etti. O gece Ya’kûb Efendi, Sünbül Efendi’nin yerine kimin geçmesi lâzım geldiğini anlamak için istihâre namazı kılıp duâ etti. O gece rü’yâsında, büyük bir meydana kalabalık bir meclis kurulmuş, Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) hazır bulunmaktaydı. Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) karşılarında bir kürsî vardı. Kürsînin üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve “Tîn” sûresinin tefsîrini yapmaktaydı. Tefsîri yaparken, başındaki sarığın ba’zan yeşil, ba’zan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun ma’nâsını sorduğunda; “Yeşil renk, dînin zâhirî ilimlerinde, siyah renk de dînin bâtınî ilimlerinde kemâl mertebesindeki olgunluğa işârettir” cevâbını verdiler. Ertesi gün Ya’kûb Germiyanoğlu, talebeleri toplayarak rü’yâsını olduğu gibi anlatınca, hepsi Merkez Efendi’ye tâbi olup, hocaları Sünbül Sinân hazretlerinin halîfesi kabûl ettiler. O günden sonra, talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı. Merkez Efendi birgün dergâhın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: “Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishâneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni sıtma hastalığına şifâ olarak yarattı.” Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulurlardı. Merkez Efendi, senelerce o dergâhta talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinde halka va’z ve nasihatlerde bulundu. Onun va’zında câmiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı. Merkez Efendi’nin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle geçti. 959 (m. 1551) senesi Rebî’ul-âhır ayının onyedisine rastlıyan Perşembe günü, talebelerine son vasıyyetini yaptıktan sonra, kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâzesini Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi yıkadı. Cum’a günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssü’ûd Efendi cenâze namazını kıldırdı. “Dünyâda bu kimseyi riyasız olarak görmüştük” dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı. Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhırette şefaatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Öyle ki, ba’zan kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssüûd Efendi’nin bizzat kendi eliyle defni yapıldı. | |||
| Merkez Efendi Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:25:16 | |
Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu. Denizli’nin Sarhanlı köyünde, 868 (m. 1463) senesinde doğdu, İstanbul’da Molla Hızırbey oğlu Ahmed Paşa’dan okurken, Halvetî tarikatına mensûp olan Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. Önce Koğacı tekkesinde, sonra Eyüb’de Şah Sultan tekkesinde iken, Sultan Süleymân’ın Topkapı dışında vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkede yerleşti. Sünbül Efendi 936 (m. 1529)’da vefât edince, onun Koca Mustafa Paşa’daki tekkesine geçti. 959 (m. 1552) senesinde vefât etti. Merkez Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı, önce kendi memleketinde, sonra Bursa’da ve İstanbul’daki medreselerde tahsil yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsîrinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsiline devam ettiği sıralarda tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsilini bitirdi. Çevresinde sayılan bir alim oldu. Onun ilimdeki yüksekliğini, zamanının âlimleri tasdik ettiler. Nitekim, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı. Merkez Efendi, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede Şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat ba’zı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı. Birgün rü’yâsında Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pekçok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinân’ın câmiine gidip va’z ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinân, va’z esnasında Tâhâ sûresinin ba’zı âyet-i kerîmelerini tefsîre başladı. Tefsîrden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Merkez Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek ma’nâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar, “Ey cemâat’ Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Merkez Efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan birşey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu, zâhiren görmediği hâlde anlamıştı. Va’z bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca, Merkez Efendi onun huzûruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikinizde yere yuvarlandınız!” buyurunca, Merkez Efendi iyice şaşırdı. Pekçok özürler dileyerek ağlamaya başladı, af edilmesi ve talebeliğe kabûl edilmesi için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında ma’rifet sahibi olmak zamanıdır” buyurdu. Bundan sonra Merkez Efendi hergün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almağa ve hizmete başladı. Sünbül Efendi’nin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle ma’nevî dereceleri kat etti. Pek zekî olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, ya’nî nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sahibi oldu. Hocasının kendisine icâzet (diploma) verdiği sıralarda, Aksaray’da Kovacı Dede dergâhına hoca olarak ta’yin edildi. Kısa sürede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendi’nin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân’ın kızı Rahime Hâtun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı, imtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi. Düğünden birkaç gün sonra, Sünbül Efendi, kızı Rahime Hâtun’un evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine parmaklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu hâlini hayretle gören Sünbül Efendi; “Rahimecik ne yapıyordun?” diye sorunca, o da; “Talebelere çorba pişiriyordum efendim” diye cevap verdi. Yavuz Sultan Selim Hân’ın kızı Şah Sultan, zevci Sadr-ı a’zam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda eşkiyanın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendi’yi gören eşkiyalar, şaşkına döndüler. Eşkiya reîsi, Merkez Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak orayı terkettiler. Eşkiyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şah Sultan, Merkez Efendi’yi tanımışlardı. Şah Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul’da Eyüb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendi’yi buraya ta’yin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Orada talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırkbir çeşit baharattan meydana gelen bir macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu, ilkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu macunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi dahî yapılmaktadır. Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Onlara hem zâhirî ilimleri öğretir, hem de tasavvufta yükseltmek için, bâtın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefslerini terbiye etmek için riyâzet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için hayr duâ ediniz. Siz günahsız ma’sûmsunuz. Sizin duâlarınızı Cenâb-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu ma’sumların duâlarını red eyleme” diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı. Merkez Efendi, bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamışlar. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım, İmâm olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olmuş olur” buyururdu. Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “Îmânı bilir misin? Namazın farzları hakkında ma’lûmâtın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır. “Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç bırakmamasını da tenbîh ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tanesinin boşa gitmiyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler ederdi. İnsanlara va’z ve nasihat verirken gözlerini kapayarak anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıkesir’e gittiğinde, bir Cum’a günü namazdan sonra kursîye çıkıp va’z etti. Halk, Merkez Efendi’yi tammadıkları için, pek iltifât etmediler. Va’zı dinlemeyip, teker teker câmiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; “Halvetî yolunun büyüklerindenmiş” diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu hâlde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendi’ye; “Hoca efendi! Giderken câmiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unutma!” dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; “Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melâike-i Kirâm dinlemektedirler” buyurdu ve va’zına devam etti. Biraz sonra câmiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemâati câmi almaz oldu. Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehânî-zâde’nin babası Kâtip Mehmed Çelebi anlattı: “Sünbül Sinân Efendi benim hocam idi. O vefât ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Merkez Efendi’ye hiç gitmemiştim. Bir gece rü’yâmda hocam Sünbül Efendi’yi gördüm. Buyurdu ki: “Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendi’ye teslim olmazsın? O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!” Sabahleyin Merkez Efendi’nin huzûruna gittim. Beni görünce; “Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Hâlbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyâmet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümîd ederiz” dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum.” Merkez Efendi Manisa’da iken, Hocası Sünbül Sinân hazretleri 936 (m. 1529)’da hastalandı. Vefâtından önce talebeleri; “Efendim! Sizden sonra acaba kime tâbi olalım?” diye sordular. Onlara; “Taşradan ilk gelecek olan dostumuz yerimize geçecek” buyurdu. Sünbül Sinân’ın vefâtından sonra, talebeler, merakla taşradan gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisa’da bulunan Merkez Efendi’nin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefâtından on gün sonra İstanbul’a geldi. Sünbül Sinân’ın çok sevdiği talebelerinden Ya’kûb Germiyanoğlu, Sünbül Efendi’nin yerine geçmiş, talebeleri okutmağa başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşa’daki dergâhına gitti. Dergâhta bulunan yeni talebeler Merkez Efendi’yi tanımıyorlardı. Ya’kûb Germiyanoğlu, Merkez Efendi’yi kendi odasına da’vet etti. O gece Ya’kûb Efendi, Sünbül Efendi’nin yerine kimin geçmesi lâzım geldiğini anlamak için istihâre namazı kılıp duâ etti. O gece rü’yâsında, büyük bir meydana kalabalık bir meclis kurulmuş, Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) hazır bulunmaktaydı. Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) karşılarında bir kürsî vardı. Kürsînin üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve “Tîn” sûresinin tefsîrini yapmaktaydı. Tefsîri yaparken, başındaki sarığın ba’zan yeşil, ba’zan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun ma’nâsını sorduğunda; “Yeşil renk, dînin zâhirî ilimlerinde, siyah renk de dînin bâtınî ilimlerinde kemâl mertebesindeki olgunluğa işârettir” cevâbını verdiler. Ertesi gün Ya’kûb Germiyanoğlu, talebeleri toplayarak rü’yâsını olduğu gibi anlatınca, hepsi Merkez Efendi’ye tâbi olup, hocaları Sünbül Sinân hazretlerinin halîfesi kabûl ettiler. O günden sonra, talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı. Merkez Efendi birgün dergâhın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: “Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishâneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni sıtma hastalığına şifâ olarak yarattı.” Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulurlardı. Merkez Efendi, senelerce o dergâhta talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinde halka va’z ve nasihatlerde bulundu. Onun va’zında câmiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı. Merkez Efendi’nin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle geçti. 959 (m. 1551) senesi Rebî’ul-âhır ayının onyedisine rastlıyan Perşembe günü, talebelerine son vasıyyetini yaptıktan sonra, kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâzesini Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi yıkadı. Cum’a günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssü’ûd Efendi cenâze namazını kıldırdı. “Dünyâda bu kimseyi riyasız olarak görmüştük” dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı. Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhırette şefaatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Öyle ki, ba’zan kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssüûd Efendi’nin bizzat kendi eliyle defni yapıldı. | |||
| Mehmed Emin Tokadi Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:18:07 | |
Evliyânın meşhûrlarından. İsmi; Mehmed Emîn bin Hasen bin Ömer Nakkaş Tokâdî’dir. Azîz Mahmûd Ermevî dervişlerinden bir zâtın oğludur. Lakabı Cemâleddîn, künyesi Ebu’l-Emâne ve Ebû Mansûr’dur. 1075 (m. 1664) senesinde Tokat’da doğdu. 1158 (m. 1745) senesinde İstanbul’da 83 yaşında vefât etti. Kabri Unkapanı’na inen cadde ile Zeyrek yokuşunun kesiştiği tepe üzerinde, Soğukkuyu Pîri Paşa Medresesi kabristanındadır. İstanbul’da medfûn bulunan evliyânın en büyüklerindendir. Kendisini vesile ederek, kabri başında yapılan duâ müstecâbdır, makbûldür. Tanıyıp sevenler kabrini ziyâret ederek feyz almakta, murâdlarına kavuşmaktadırlar. Mehmed Emîn Tokadî hazretleri, evliyânın meşhûrlarından Ebu’l-Berekât Şeyh Ahmed Yekdest hazretlerinin halîfesidir. Ahmed Yekdest de (rahmetullahi aleyh), Îmâm-ı Rabbanî hazretlerinin üçüncü oğlu Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin halifesi olup, onun yetiştirdiği yedibin mürşid-i kâmilden biridir. Mehmed Emîn Efendi, ilim tahsiline memleketinde başlayıp, bir müddet ilim öğrendikten sonra, 1110 (m. 1698) senesinde İstanbul’a geldi. Şeyhülislâm Mirzâ-zâde Şeyh Muhammed Efendi’den uzun müddet ders alıp, ondan ilim öğrendi ve çok iyi yetişti. Daha sonra Mekke’de Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerinden tasavvuf ilmini öğrenip, tasavvufda talebe yetiştirebilecek duruma geldi. İkinci Hicaz seferinde, hadîs âlimlerinden Ahmed Nahlî’den hadîs ilmini öğrenip icâzet aldı. Ayrıca İstanbul’a ilk geldiğinde, ilim tahsili sırasında, hat ya’nî yazı san’atını Yedikule’li hattât Abdullah Efendi’den öğrendi. Değişik hat çeşitlerinde maharet sahibi idi. Mehmed Emîn Tokadî hazretleri, İstanbul’a ilk geldiğinde, birkaç ay Pîrî Paşa Medresesi’nde ikâmet etti. Bu sırada Başrûznâmeci (Günlük gelir ve masrafların defterini tutan, ayniyat kaydı âmiri) Ali Efendi adında bir zâtın oğluna ders vermeye başladı. Ayrıca kendisine Reîs-ül-küttâb (Hâriciye vekîli) makamının yazı işlerinde kâtiplik vazîfesi de verildi. Bu vazîfede iken Başrûznâmeci Ali Efendi, kendi evinde bir yer ayırıp, kalması için da’vet etti. Bunun üzerine Rûznâmeci Ali Efendi’nin evinde kalmaya başladı. Hem kaldığı bu evde, hem de Şehzâde Câmii’nde talebelere ders vermeğe başladı, İstanbul’da bulunan meşhûr ailelere mensûb kimseler de onun derslerine devam etti. Ali İzzet Paşa ve Yeğen Muhammed Paşa bunlardandır. Etrâfında çok talebe toplandı. Üstün ve olgun hâllerini görenler, ona; “Ârif-i muhlisi” lakabını verdiler. Kâtiplik vazîfesine ve talebelere ders vermeye bir müddet devam ettikten sonra, Başrûznâmeci Ali Efendi’nin, 1114 (m. 1702) senesinde vazîfeli olarak Edirne’ye gönderilmesi üzerine, onunla birlikte Edirne’ye gitti. Orada ileri gelen birçok kimseyle görüşüp sohbet etti. Edirne’de bulundukları sırada, ders vermekte olduğu Başrûznâmeci Ali Efendi’nin oğlu vefât etti. Bunun üzerine ders vermekten vazgeçerek, bulunduğu vazîfeden de ayrılıp, hacca gitmeğe karar verdi. Karar verdiği günün sabahı, Edirne’de Saraçhâne yakınındaki çalıştığı dâiresine gitmek üzere evden çıkmıştı. Yolu meşhûr Kadirî şeyhi ve büyük bir zât olan Kasab-zâde Şeyh Muhammed Efendi’nin dergâhının önünden geçiyordu. Oraya yaklaşınca, Şeyh Muhammed Efendi’nin oğlu Abdülkâdir Efendi’nin, dergâhın önünde beklediğini gördü. Abdülkâdir Efendi, yanına yaklaşıp; “Babam sizi dergâhda bekliyor, buyursun bir kahve içelim diyor” dedi. Bu da’vet üzerine Şeyh Muhammed Efendi’nin yanına gidip elini öptü. O da; “Safa geldiniz Hacı Emîn Efendi” dedi. Sonra da elinden tutup odasına götürdü. Oturup sohbete başladıkları sırada, Mehmed Emîn Efendi; “Elhamdülillah bizi hacc-ı şerîf ile müjdelediniz” deyince, Şeyh Muhammed Efendi; “Evet, siz bu gece hacca gitmeye niyet ettiniz biz de tebrik ettik” deyip sohbete başladı. Sohbet sırasında Mehmed Emîn Efendi’ye, fıtraten yüksek bir kabiliyete sahip olduğunu ve çok büyük ni’metlere kavuşacağını müjdeledi. Mekke’ye varınca, orada bulunan ve evliyânın büyüklerinden olan Ahmed Yekdest Cüryânî’nin huzûruna gitmesini, kendisinin de selâmını ve hürmetlerini arzederek, onun talebesi olmasını tavsiye etti. Mehmed Emîn Efendi, bu zâtın yanından ayrıldıktan sonra, Başrûznâmeci Ali Efendi’ye de gidip hacca gideceğini söyledi. Ali Efendi memnun olup, ona yolda harcaması için bir miktar para verdi. Muhammed Emîn Efendi, bundan sonra birkaç gün içinde bütün dostlarıyla vedâlaşıp, İstanbul’a gitmek üzere yola çıktı. İstanbul’a ulaşınca, hacıları götürecek olan gemiye bindi. On günde Kâhire’ye vardı. Oradan da bir kâfile ile Mekke’ye hareket etti. Mehmed Emîn Efendi’nin, hayâtının önemli bir safhası, Mekke’ye bu ilk gidişi ile başladı. Çünkü, orada madde ve ma’nâ ilimlerinde yükselmiş, büyük rehber ve zamanının en kıymetli âlimlerinden biri olan Ahmed Yekdest Cüryânî’yi tanıyıp, ona talebe oldu. Onun derslerine ve sohbetine üç yıl devam edip, kemâle ulaştı. Bu husûsta o zâttan icâzet (diploma) aldı. Hayâtında önemli bir dönüm noktası olan bu hocasıyla tanışmasını bizzat kendisi şöyle anlatmıştır: “Mekke’ye varınca, ilk gün, Kâ’be’yi tavaf ve ziyâretle geçti. Ertesi gün sabah namazını Harem-i şerîfde (Kâ’be’nin yanında) kıldıktan sonra dışarı çıkacağım sırada, Harem-i şerîfin bir köşesinde otuz kadar kimsenin bir halka hâlinde oturmakta olduklarını gördüm. Niçin böyle halka olmuşlar acaba, ders için hocalarını mı bekliyorlar diyerek yanlarına yaklaşıp oturdum. Baktım ki, hepsi başlarını eğmiş, edeble oturuyorlar. Ben de oturup başımı eğerek bekledim. Bir ara başımı kaldırıp baktığımda, halkanın ortasında duran bir zâtı karşımda gördüm. Dikkatle bana bakıyordu. Bakışlarından ve heybetinden ürperip başımı eğip gözlerimi yumdum. Bir müddet daha öyle durduktan sonra yine gözlerimi dikkatle bana bakmakta olduğunu gördüm. Daha sonra o zât ellerini kaldırıp duâ etti. Duâdan sonra Fâtiha okundu ve herkes kalkıp dağılmağa başladı. Ben de kalkıp giderken o mübârek zât bana doğru yaklaştı, yanıma gelip selâm verdi ve; “Hoş geldin Emîn Efendi” dedi. Hâlimi hatırımı sordu. Sonra beni yanına alıp, Harem-i şerîfin yakınında bulunan evine götürdü. İçeri girip oturduktan biraz sonra hizmetçisi sofrayı kurdu. Sofrada sıcak bir ekmek ve fincan içinde içecek birşey vardı. O mübârek zât ellerini ekmeğe uzatınca, bir elinin bileğinden kesik olduğunu gördüm. Hemen Edirne’deki Şeyh Muhammed Efendi’nin tavsiyesi aklıma geldi ve bahsettiğin bu mübârek zât olduğunu anladım. Fakat o anda selâmını söylemeyi unutmuşum. Yemekten sonra yolculuğumdan, geçip geldiğim yerlerden sorup cevap aldıktan sonra; “Edirne’de size emânet edilen şeyi unuttunuz” buyurdu. Hemen Edirne’deki Şeyh Muhammed Efendi’nin selâmını hatırladım ve söyledim. O da muhabbet ve sürûr içinde selâmı aldı. Artık beni talebeliğe kabûl edip, ders vermeye başladı ve Allahü teâlânın ismini zikretmemi söyledi. Sonra da şu beyti okudu: “Pes est cihl sal în magnâ muhakkık şud be Hâkânî, Ki yek dem zikr-i Hak bâyed bih ez mülk-i Süleymânî.” Bu beyti okuduktan sonra bana tercüme etmemi emretti. Düşünmeden bir anda şöyle söyledim: “Otuz kırk yıl geçince eylemiş tahkîk Hâkânî, Ki birdem Hakkı zikretmek değer mülk-ü Süleymânî.” Bundan sonra ifâdeye gelmeyen hâllere ve ni’metlere kavuştum. Ben Fârisî bildiğim için, ekseriyetle Fârisî kelimelerle konuşurdu. Tatar Ahmed Efendi adında bir zât, benden iki sene önce huzûruna gelmiş olup ona hizmet etmekteydi. Ben huzûruna kavuşunca, Tatar Ahmed Efendi’yi Medine’de bulunan ve orada insanlara rehberlik yapan talebesi Abdürrahîm Buhârî’nin hizmetine gönderdi. Daha sonra benim İstanbul’a döneceğim sırada, Tatar Ahmed Efendi’yi tekrar Mekke’ye çağırıp, icâzet ve hilâfet verip, Anadolu’ya insanları irşâd için gönderdi. Hicri 1114 (m. 1702) senesi hac mevsiminden, 1117 (m. 1705) senesi hac mevsimine kadar (üç sene), Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerinin hizmetinde, derslerinde ve sohbetlerinde bulundum. Nihâyet hicri 1117 (m. 1705) senesinde hacıların dönmesi sırasında, hocamın izni üzerine İstanbul’a dönüş hazırlığını yaptım. Vedalaşmak üzere huzûruna vardığımda; “Mısır üzerinden mi, Şam’dan mı gideceksiniz” buyurdu. “Efendim bir arkadaşım var. Beraberce Şam hacılarıyla dönmeye niyet ettik” dedim. Bunun üzerine; “Otur bakalım karşıma, gözlerini yum, hangi kâfile ile gitmeniz takdîr olunmuştur” buyurdu. Karşısına geçip gözlerimi yumarak oturdum. Birden kendimi Cebel-i nûr (Hıra Dağı) üzerinde, Mekke’ye karşı oturuyor buldum. Dağ üzerinden Mekke’yi seyrediyordum. Baktım ki, bir kâfile Mekke’den çıkmağa başlayıp Şam tarafına yöneldi. Kâfile yol alıp kısa bir moladan sonra yola devam etti. Bu manzarayı gördüğüm sırada hocam; “Kâfilenin başına bak” buyurdu. Baktım bir şehir göründü. “Bu gördüğün şehir Şam’dır” dedi. Kâfile Şam’a ulaştı. “Sen kâfile içinde var mısın?” buyurdu. “Yokum” dedim. Yine; “Mekke’ye bak” buyurunca, Mekke tarafına baktım. Gördüm ki başka bir kâfile Mekke’den çıkıp ilerledi. Kendimi kâfile içerisinde tanıdığım bir arkadaşımla beraber gördüm. Paçalarımı sığayıp, omuzuma bir tüfek almışım ve yanımdaki arkadaşla sohbet ederek yol alıyoruz. Ben bu hâli seyrederken hocam; “Kendini görebildin mi?” buyurunca; “Evet efendim” dedim. “Kâfilenin baş tarafına bak” buyurdu. Ben de baktım Mısır göründü. Yanımda gördüğüm arkadaşım Mısır’a girmek üzere idi. Bu sırada “Aç gözünü” buyurması üzerine, gözlerimi açtığımda kendimi huzûrunda oturuyor buldum. “Şimdi git, sana yolculukta arkadaş olacak o gördüğün kişiyi bul. Yolculuğunuz Mısır tarafınadır” buyurdu. Huzûrundan çıkıp Harem-i şerîfe giderken, yolda benimle yol arkadaşlığı yapacak olan o kişiye rastladım. Selâm verip elinden tuttum. Beraberce Harem-i şerîfe girip bir kenara çekilerek sohbet etmeye başladık. Sonra onun da Hocam Ahmed Yekdest Cüryânî’nin talebelerinden olduğunu öğrendim. Nihâyet yolculuğumuz husûsunda da görüşüp, Mısır’a gidecek olan kâfile yola çıkmadan yol hazırlığımızı tamamladık. Yolculuğumuzdan birgün önce, hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin huzûruna tekrar gittim. Bu sırada; “İstanbul’a varınca nerede kalacaksın” buyurdu. “Efendim, ma’lûmunuz kendi evim yoktur. Siz, nerede kalmamı emrederseniz orada kalacağım” dedim. Bana bir mektûp uzatıp; “Al bunu, İstanbul’da Hâcegân-ı dîvân-ı hümâyûndan Hüseyn Paşazâde Kumul Muhammed Bey vardır. Varınca bu mektûbu ona verirsin. Seni onun sohbetine havale eyledik. Ne buyurursa ona itaat et. Ona teslimiyetin bize teslimiyettir” buyurdu. Bu sırada öyle bir nazar ve iltifât etti ki, o âna kadar kavuştuğum derecelerin ve ni’metlerin binlerce üstünde derecelere kavuştum. O anda nasîb olan müşâhedeler, makamlar, ifâde edilemeyecek kadar fazla idi. Mektûbu aldıktan sonra da; “İnşâallah birkaç sene sonra buraya tekrar gelirsiniz. Fakat bizi bulamazsınız. Bizde olan emânetinizi (yazılı icâzeti), Medîne-i münevverede bulunan Hâce Abdürrahîm’e verdik. Onunla görüşünce sana teslim eder” buyurdu. Ertesi gün kâfile Mısır’a hareket etmek üzere iken tekrar hocamın huzûruna gidip vedâlaştım. Bana çok duâ edip ikiyüz altın harçlık verdi. Sonra da vedalaşmak üzere dost ve arkadaşlarımın yanına gittim. Beni yolcu etmek ve vedalaşmak için otuz kişi kadar toplanmıştı. Onlardan da ayrılırken bana bir anahtar ve bir liste verip; “Bu, size hediyemiz olan eşyaların ve paraların listesi ve içine koyduğumuz kutunun anahtarıdır. Kutuyu size Mısır’da teslim etmek üzere kervancı başına verdik ve taşıma ücretini de ödedik” dediler. Nihâyet vedâlaşıp yola çıktık. Epey bir yolculuktan sonra Mısır’a vardık. Mısır’da kervancıbaşı; “Efendim bu kutuda size âit olan emânetler var, listenizi çıkarın kontrol edelim ve teslim alınız” dedi. Kontrol edip teslim aldıktan sonra, Mekke’deki dostlarıma verilmek üzere, noksansız aldığımı bildiren bir mektûp yazmamı rica etti. Ben de yazıp kervanabaşına verdim. Bana teslim edilen bu hediyeler içinde öd, anber gibi güzel kokulardan başka, bir kese içinde (o zamanın parasıyla) bin kuruşluk altın, ikibin kuruşluk değerde çeşitli eşyalar vardı. Bunları kimin hediye ettiği belli değildi. Ancak listede dostlarınızın size hediyeleridir yazılı idi. Mısır’a vardıktan sonra Kâhire’de birkaç ay kaldım. Bu sırada Ezher Medresesi’nde ve diğer yerlerde bulunan birçok âlim ve meşhûr kimselerle görüşüp sohbet ettik. Kâhire’de geçirdiğim günlerde, görüşüp sohbet ettiğim kimselerle mütâlâa ettiğimiz ilmî mes’eleleri yazmak istemiştim. Ancak İstanbul’a gitmem gerektiğinden bu iş için fırsat bulamadım, İstanbul’a gitmekte olan bir kalyona (yelkenli gemi) binip yola çıktım. Kısa zamanda İstanbul’a ulaştım. İstanbul’a varınca, dostlarımdan Aksaray civarında oturan Kafesdâr Abdülbâkî Efendi’nin evine gittim. Onunla oturup sohbet ettik. O gece orada kaldım. Hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin emri üzerine Hüseyn Paşa-zâde Muhammed Efendi’nin yanına gideceğimden evini sorup öğrendim. Bir sabah vakti gelip kaldığı yeri buldum. Binaya girip yukarı çıkarak hazine dâiresini sordum. Beni bir odaya da’vet edip, oturttular. Nereden geldiğimi sorduklarında, Mekke’den geldiğimi ve Muhammed Efendi’ye bir mektûp getirdiğimi söyledim. Hemen hazinedar kalkıp dışarı çıktı ve biraz sonra da gelip; “İsminiz Muhammed Emîn midir?” deyince; “Evet” dedim. Buyurun deyip, beni Muhammed Efendi’nin yanına götürdü. Ben içeri girince, ayağa kalkıp beni kucakladı ve gözlerimden öptü. Ben de mektûbu verdim. Bana yer gösterip oturmamı söyledi. Mektûbu sevinçle alıp okuduktan sonra, hazinedarlarından birini çağırıp; “Emîn Efendi kardeşimize kalacağı yeri gösterin” buyurdu. Hazinedar bana onun odasının yanında bir oda gösterip; “Buyurun” dedi. İçeri girdiğimizde gördüm ki, oda döşenmiş, hazırlanmıştı. Yanımdaki kişi oradaki malzemeyi bir bir gösterip; “Burada istirahat edersiniz, efendimizin emridir” diyerek dışarı çıktı. Ben bir müddet istirahat edip, dinlendikten sonra yemeğe çağırdılar. Sonra namaz kılmağa çıktım. Bu hâl üzere üç gün geçtikten sonra, biri odama gelip; “Emîn Efendi, misâfirliğiniz tamâm oldu. Bugün hocamız Muhammed Efendi sohbete çıkacak. Size de onun huzûrunda parmaklıkların yanına bir minder hazırlanacak, oraya buyurur oturursunuz” dedi. Muhammed Efendi sohbete çıktıkça ben de yanına oturuyor sohbetinde bulunuyordum. Çok kimse gelip sohbetini dinliyordu. Birkaç gün böyle geçti. Yalnız kaldığımızda da bana tasavvufun inceliklerine âit bilgiler anlatırdı. Bir müşkilim ve bir suâlim olunca, ben sormadan bir menkıbe anlatır: anlattıkları ile derhal müşkilim ve suâlim hallolurdu.” Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri, hocası Ahmed Yekdest hazretlerinin sohbetlerinde yetişip, tasavvufda kemâl derecelere ulaştıktan sonra İstanbul’a dönünce, İstanbul’da beş sene daha kaldı. Bu sırada Nakşibendî, Kadirî, Şâzili, Şettârî yollarında yetişmiş bulunuyordu. İstanbul’da kaldığı bu beş sene müddetince Şehzâde Câmii’nde ve Sultan Mahmûd Câmii’nde talebelere ders verdi. Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden Mevlânâ Hâce Ziyâuddîn, Halvetî büyüklerinden Mevlânâ Şeyh Îsâ-yı Mahvî ve Sünbüliyye meşhûrlarından Seyyid Nûreddîn Sünbülî ile sohbet etti. Daha sonra Muhammed Kumul Efendi ile Kudüs’e gitti. Bu seferini de şöyle anlatmıştır: “1122 (m. 1710) senesinde Muhammed Efendi, Habeş eyâletine, sonra da Kudüs-ü şerîf vâliliğine ta’yin edildi. Ben de onunla beraber gittim. Yanında kâtiplik yaptım. Kudüs’de bulunan âlimler ve muhaddisler ile görüşüp ilmî mütâlâalar yaptım. Orada bulunan muhaddislerden Şeyh Ahmed Nahlî Mekkî’den hadîs ilmine dâir icâzet aldım. Bundan başka tasavvuf ehli olan büyük zâtlarla görüşüp, sohbetlerinde bulunarak istifâde ettim. Kudüs’te bir sene kaldıktan sonra, Muhammed Efendi’nin Mekke-i mükerremede su yollarını ta’mir ve onarma vazîfesi ile Mekke’ye ta’yin edilmesi üzerine, ben de yine kâtiplik vazîfesiyle beraberinde Mekke-i mükerremeye gittim. (Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin bu ikinci gidişinde Mekke’deki hocası Ahmed Yekdest hazretleri vefât edeli dört sene olmuştu.) Mekke’ye giderken Medine’ye uğradık. Hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin vasıyyetine uyarak Medine’de ikâmet eden Şeyh Abdürrahîm Buhârî hazretlerinin yanına gittim. Görüşüp konuştuktan sonra beni Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Kabr-i şerîfini ziyârete götürdü. Ziyâret sırasında koynundan bir kâğıt çıkarıp okuduktan sonra, bana vererek tebrik etti. O sırada yanımızda bulunan bir zât da beni tebrik etti. Bana verdiği bu icâzet, sebebiyle beni kucaklayıp öptü. Ertesi gün tekrar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyârete gittim. Ziyâret sırasında kendimden geçip, yere çöktüm. Bir süre böyle kaldıktan sonra gözlerimi açtığımda, yanımda duran birini gördüm. Bana selâm verip; “Ağa sizi bekliyor buyurun” dedi. “Ağa kimdir?” dedim. “Şeyh-ül-harem, ağa hazretleridir” dedi. Yanına gittiğimde gördüm ki, birgün önceki ziyâretimizde yanıma gelip beni tebrik eden zâttır. Bana dedi ki; “Siz ziyâret sırasında kendinizden geçince, bu hizmetçiyi gönderip, “Yanında bekle, eğer düşecek olursa tut yavaşça yere oturt” dedim. Hamdolsun düşmediniz” dedi. Bu zâtla oturup sohbet ettikten sonra, hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin talebelerinden olduğunu öğrendim. Sonra kalkıp beraberce, tekrar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyârete gittik. Ziyâret edip, birbirimizi unutmamak üzere âhıret kardeşi olduk.” Mehmed Emîn Efendi’nin âhıret kardeşi olduğu bu zât o zaman Şeyh-ül-harem vazîfesi ile orada bulunan, Dâr-us-se’âde ağası (İstanbul vâlisi) Beşîr Ağa idi. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri Peyamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyârete giderken, yolda ve ziyâreti sırasında gayet hoş na’tlar (Resûlullaha ( aleyhisselâm ) medhiye) söyledi. Bu defa altı sene devam eden bu seyahati sırasında, ayrıca Şeyh Ahmed el-Benâî Dimyâtî’den, Mevlânâ Hüseyn Alemî er-Rufâî’den de hadîs rivâyeti icâzeti aldı. Remle şehrinde Kutb-ül-ebdâl Şeyh Cum’a hazretleri ile de sohbette bulundu. 1129 (m. 1717) senesinde Hicaz’dan İstanbul’a döndü. İstanbul’a dönünce Muhammed Kumul Efendi’nin evinde üç sene daha ikâmet etti. Bundan sonra Muhammed Kumul Efendi’nin vefâtı üzerine Filyokuşu’nda bir ev kiraladı ve evlenip orada oturdu. İlim ve ma’rifet yaymaya devam etti. Bir ara Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerinin türbesinde türbedarlık yaptı. Bu sırada âlim, fâdıl ve sâlih zâtlar onun sohbetine koştular. Bundan sonra da Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) türbesinde, Ravda-i mutahherada hizmet etme vazîfesi verildi. Bu vazîfeye ta’yin edilince, kavuştuğu ni’mete şükrederek şu şiiri söylemiştir: “Çûn oldun bende-i çâr-ü-bekşi-yi Sultan-ı kevneyn, Der vâlâsı ferrâşını Mevlâ eylemez haşir. O Sultân-ı cihanın beldesini kimse incitmez, Kapusu bendesi oldun Emînâ bâtın-ü zâhir.” Şiirin ma’nâsı: (iki cihan sultânının türbesinde bekçi ve hizmetçi oldun, Onun yüksek kapısının süpürgecisini, Mevlâ mahrûm eylemez, zarara uğratmaz. Cihanın sultânı olan Resûlullahın hizmetçisini kimse incitmez. Ey Emîn (sana müjdeler olsun) Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kapısında zâhiren ve bâtınen hizmetçi olmakla şereflendin.) Hicaz’dan İstanbul’a dönüşlerini de şöyle anlatmıştır: “1129 (m. 1717) senesinde, Muhammed Kumul Efendi’nin İstanbul’a çağırılması üzerine İstanbul’a döndük. 1139 (m. 1726) senesinde Muhammed Kumul Efendi başrûznâmeci iken vefât etti. Fındıklı’da deniz sahilinde bulunan Molla Çelebi Câmii’nin yanında, Şeyhülislâm Sadreddîn-zâde Muhammed Sâdık Efendi’nin kabrinin bulunduğu etrâfı çevrili yere defnedildi. Mekke-i mükerremede bir gün gâib namazı kılındığını görenler sorduklarında; “Haremeyn-i şerîfeyne büyük hizmetleri görülen Muhammed Kumul Bey İstanbul’da vefât etti. Onun namazıdır” demişler. O gün tesbit edildiğinde İstanbul’da cenâze namazının kılındığı tam vakte rastladığı anlaşılmıştır. Muhammed Kumul Efendi vefâtından önce, hasta bulunduğu sırada bana şöyle vasıyyette bulundu: “Şu birkaç cilt kitabı Dâr-us-se’âde ağası (İstanbul vâlisi) Beşir Ağa’ya götür. Bizim duâ ettiğimizi söyle. Bunlar Medînei münevvereye gönderilecek. Bunların konulacağı yeri onlar bilirler. Gönderip bizi duâdan unutmasınlar” dedi. Birkaç gün sonra vefât etti. Vasıyyetleri üzerine o kitapları alıp, vâlilerin toplantı günü olan Çarşamba günü huzûrlarına vardım. Kalkıp kucaklaşarak, yanlarına oturmamı söyledi. Hâl hatır sorduktan sonra, İstanbul’da bulunup, ziyâretlerine fazla gidemediğim için üzüldüğünü söyledi. Merhum Muhammed Kumul Efendi’nin selâmını söyleyip kitapları arzettiğimde, büyük bir üzüntü ve ağlama ile kitapların yerine gönderilmesi için emir verdi. Mecliste bulunanlara beni tanıtıp, âhıret kardeşimizdir dedi veda edip kalktığımda, hizmetçilerine şöyle emretti: “Bize gelenler dünyevî bir iş için gelirler. Bu zâtı iyi tanıyın. Geldiği zaman misâfir var diye bekletmeyin. Zîrâ bunlar bizi Allah rızâsı için ziyârete gelirler” dedi. Koynuma bir kese koydu. Sonra içinde yüz altın olduğunu gördüm. Evime dönüp kendi hâlim ile meşgûl iken, ba’zı dostlar ısrar ederek evlenmemi istediler. Merhum Muhammed Kumul Efendi’nin mahallesi olan Filyokuşu’nda evlendim ve ders vermek, ilim öğretmek ile vakit geçirdim.” Bunları, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin talebelerinden Seyyid Yahyâ Efendi, bizzat kendisinden dinleyip, Seyyid Hasîb Efendi’ye anlatmıştır. O da işittiklerini aynen bir risale hâlinde yazarak nakletmiştir. Menkıbeleri ve kerâmetleri: Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin talebelerinin en üstünlerinden olan Seyyid Yahyâ Efendi, O’na talebe oluşunu şöyle anlatmıştır: “1140 (m. 1727) senesinde onaltı yaşında iken babam vefât etti. Ben yetim, kimsesiz ve fakir kaldım. Semtimizde oturan Kâtib-zâde Mustafa Efendi’den hat (yazı) dersi almaya başladım. Sülüs yazıyı öğreniyordum. Koca Mustafa Paşa dergâhına gitmek âdetim olduğundan, yine bir Cum’a günü ezandan yarım saat önce oraya gittim. Şadırvanda abdest tazeleyip etrâfı seyretmeye başladım. Bu esnada mübârek yüzlü bir ihtiyâr geldi. Koynunda yazı cüzdanı vardı. Kollarını sığadı, şadırvandan abdest almaya başladı. Ben de abdest havlumu hazırlayıp, abdest alınca kurulanması için tuttum. Alıp sildikten, sonra bana duâ etti. “Evlâdım kimsin, kimden hat dersi alıyorsun?” diye sorunca, bir miktar konuştuk. Bu sırada ezan vakti yaklaşmıştı. “Evlâdım sana bir şey söyliyeceğim, kabûl eder misin?” dedi. Ben de; “Başüstüne efendim” dedim. “İnşâallah önümüzdeki Pazartesi günü seni, Ayasofya Câmii’nin Meyyit kapısı karşısındaki berber dükkanında, öğle namazından sonra beklerim. Senin din ve dünyân için hayırlı sözlerim vardır” dedi. Sonra veda edip namaz için câmiye girdi. Pazartesi günü olunca, büyük bir heves ve heyacanla söylenilen yere gittim. Bahsettiği berber dükkanına birkaç adım kala, o görüştüğüm zât berber dükkanından çıkıp yanıma geldi. “Oğlum, senin sahibin, hocan varmış, İnşâallah en kısa zamanda bizden daha üstününe kavuşursun. Kusura bakma sana zahmet oldu. Buraya kadar geldin” dedi. Bunun üzerine ben de elini öpüp geri döndüm. Aradan bir ay ve birkaç hafta geçti. Bir Salı günü, hat dersi aldığım Kâtib-zâde Mustafa Efendi’den hat ta’limi için derse gittim, içerdeki talebelerin çokluğundan oturacak yer kalmamıştı. Hoca Efendi hat dersi vermekle meşgûl iken, bir ara yanındaki pencereden dışarı baktı. Halîfesi Eniştezâde Ali Efendi’ye; “Emîn Efendi hazretleri geliyor karşılayın!” dedi. Onlar da derhal aşağıya inip karşıladılar. Hürmetle merdivenden çıkarıp odaya getirdiler. İçeri girince hoca efendi elini öptü. Çok kalabalık olduğu için gelen zât, ocağın yanına oturdu. Ben tam karşısına denk geldim. Herkese dikkatle baktıktan sonra, bana da dikkatle bakıp; “Molla Yahyâ gel çubuğumu doldur” buyurdu. Hemen kalkıp elindeki bastonun içinden tütün çubuğunu çıkarıp doldurdum, ellerine verdim. Tekrar yerime oturdum. Sonra kahve geldi kalkıp kahveyi de alıp ikram ettim. Yine yerime oturdum. Hepimiz dikkatle sohbetini dinliyorduk. Sohbet sırasında, Sultan Süleymân Hân’ın İstanbul’a getirdiği lezzetli suyun akıtılması için binlerce kuyu kazdırmasına rağmen muvaffak olunamadığına üzülüp, herkesten himmet ve duâ talebiyle kıyâfet değiştirip dolaştığından bahsolundu. Sultan Süleymân Hân’a, bir zât, ancak bir âşık-ı sâdıkın duâsını almakla bu işin mümkün olacağını, o âşık-ı sâdıkın murâdını yerine getirirse, kendi muradı da yerine geleceğini söylemiş. O da bunu yapıp, âşık-ı sâdık olan zâtın duâsını alarak çok hayra sebep olmuştur diye anlattılar. Sonra sohbete devam etti. Sohbet sırasında küçük-büyük herkes ağladı. Sonra bana yine önceki gibi; “Gel çelebi çubuğu bastona yerleştir” buyurdu. Ben de çubuğu bastona yerleştirip mübârek elini öperken elimi öyle bir sıktı ki, bu esnada vücûdumda bir ürperme olup, kalbim dahî yanmaya başladı. Bir saat kadar kalbimin çarpması, yanması devam etti. Bu tasarrufunu nice zaman sonra anladım. Kapıdan uğurladıktan sonra, hoca efendi bana; “Bu zât kimdir bilir misin” dedi. Hayır bilmem diyerek öğrenmek istedim. “Bu zât Tokatlı Mehmed Emîn Efendi’dir. Allahın evliyâ kullarından olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Hattâ sana (hiç görmediği ve tanımadığı hâlde) isminle hitâb edip hizmetinde bulundurmasının bir hikmeti olduğuna alâmettir. İnşâallah neticesini görürsün” diyerek beni müjdeledi. İnşâallah deyip safa ile evime gittim. Anneme o mecliste olanları anlatıp; “Bu gün evliyâullahdan bir zâtı gördüm ve hizmetinde bulundum” dedim. Bundan sonra günlerce gönlüm açık ve sürûr içinde dolaştım. Aradan bir iki ay geçmişti. Birgün semtimizden Bâyezîd’e giderken, yolda Mehmed Emîn Efendi’ye rastladım. Hemen koşup elini öptüm. Hâlimi-hatırımı sorduktan sonra; “Meşke (yazı yazmaya) gidiyor musun, hocana selâm söyle” buyurup yanımdan, ayrıldı. Benim kalbimde yine önceki gibi bir huzûr ve safa peyda olup, bir iki gün böyle devam etti. Bu hâdiseden sonra da aradan bir ay geçti. Bir sabah erkenden çıkıp, mahallemizde bir berber dükkanına girdim. Oturur oturmaz ak sakallı ve burma sarıklı bir zât içeri girip selâm verdi. Yanıma oturup hatırımı sorduktan sonra; “Bir dostunuz size selâm eder ve sizi isterler. Buyurun gidelim!” dedi. “O dostum kim? Sen kimsin?” demek hatırıma gelmedi. O anda içime bir şevk, bir arzu düşüp, hemen kalkıp o zâtla yola çıktım. Zeyrek’de, Çini hamamın önüne gelince, bana; “Siz hamama girip guslediniz, ben sizi kapıda beklerim” dedi. Yine sebebini sormak hatırıma gelmedi. Hamama girip bir müddet sonra çıktım. Tekrar yola devam ettik. Zeyrek ardında, Filyokuşu’nda bir kapıyı çaldı. Bir hizmetçi çıkıp kapıyı açtı. Biz de içeri girdik. İçeri girdiğimizde, bir zât seccade üzerinde kıbleye karşı oturuyordu. Beni getiren zât karşısına varıp, elini öpünce ben de varıp elini öpmek için elimi uzattım. O anda mübârek gözlerini açıp; “Geldiniz mi?” dediğinde, huzûrunda bulunduğum zâtın, hat dersi aldığım hoca efendinin evinde gördüğüm Muhammed Emîn Efendi olduğunu gördüm. Sevinçle elini öpüp huzûruna oturdum. Beni da’vet eden zâta da; “Gel Hacı Halîl, sen de otur” buyurdu. O da gelip oturunca, ona duâ edip buyurdu ki: “Hacı Halîl Efendi! Bu çocuğu hocasında gördüğüm gündenberi Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) bize vermelerini rica ederim. Allahü teâlâya hamd olsun, kabûl ve ihsân buyurup verdiler. Telef olmadı.” Ben o sırada bu sözleri anlayamamıştım. Sonra bunu defalarca dostlarıma anlattığımda anlıyabildik. Muhammed Emîn Efendi ile beraber yemek yedik. Yemekten sonra ikindi vaktine kadar kaldık. “Senin evinde kimin var?” buyurdu. Cevâbımda; “Efendim, bir sene önce babam vefât etti. Bir annem ve altı yaşında bir erkek kardeşim var” dedim. Bize izin verip; “Yarın sabah gene gel” buyurdu. Elini öpüp ayrıldım. Eve varınca anneme bu hâdiseyi anlattım. Memnun olup; “Hak teâlâ seni yetim ve kimsesiz bırakmaz. Sana bir ata ihsân eylemiş, İnşâallah terbiyeleriyle nasîblenirsin” diye duâ etti. Ertesi gün annemden izin isteyip huzûrlarına vardım. Annemin bana yaptığı duâyı söyleyip hürmetlerini arzedince, o da ağlayıp vâlidemin duâsının kabûl olunması için duâ buyurdular. İlk günkü gibi ikindiden sonra yanlarından ayrıldım. Hergün sabah erken gelip, ikindiden sonra ayrılıyordum. Böylece aradan kırk gün geçti. Sonra sarf ve nahiv okumaya başlatıp ezberlettiler. O derece hizmetlerine ülfet eyledim (alıştım) ki, sanki on senedir hizmetlerindeymişim gibi idim. Meclislerinde ekseriyetle bana Reşehât kitabını okutup, dinlerdi. Ba’zan da okunan yerleri açıklar, îzâh ederdi. Ben okurken, ekseriyetle kendisinde istiğrak (kendinden geçme) hâli vâki olurdu. Bu hâl uzayınca, uykuları bastırdı diyerek okumayı keserdim. Derhal gözlerini açıp; “Oku! niçin kesdin?” buyururdu. Bu hâl üzere Reşehât Kitabını yetmiş-seksen defa başından sonuna kadar okuyup bitirdik. Böylece çok yerini ezberlemiştim. Birgün Cum’a namazını kılmak üzere evden çıkıp, beraberce Ayasofya Câmii’ne gittik. Namaz vakti yaklaşmış olduğundan Câmi’ye girdik. Namazı kıldıktan sonra, Câmi’nin Meyyit Kapısı tarafından dışarı çıkıp, hizasındaki berber dükkanına girdik. Dükkanda bulunanlar ayağa kalkıp elini öptüler. Gördüm ki, beni Koca Mustafa Paşa dergâhında görüp, bu berber dükkanına da’vet eden, kalb gözü açık, ihtiyâr zât da oradaydı. O da derhal kalkıp Mehmed Emîn Efendi ile kucaklaşıp müsâfeha yaptı. Herkes oturdukdan sonra daha önce o berber dükkanına çağıran zâta hitaben, beni gösterip; “Azîzim bu genci kapar mıydınız?” buyurdu. O zât da; “Estağfirullah Sultânım! Bu fakîr onu sâhibsiz zannedip, zayi olmasın diye kabûle niyet etmiştim. İstihâreden sonra hâli malûm olunca el çektim. Affınızı ümîd ederim” deyip, elini öptü. Oradan ayrılıp giderken, yolda; “Efendim, bugün dükkanda latife buyurduğunuz pîr hazretleri kimdir?” diye sordum. Seni Koca Mustafa Paşa dergahında görüp, talebeliğe kabûl için da’vet eden zâttır. Nakşibendiyyenin büyüklerinden Heykel Hüseyn Efendi nâmıyla bilinen zâttır. Edirnevî Arab-zâde Ali Muhammed Efendi’nin talebesidir. Onlar da İskenderî Karaca Ahmed civarında medfûndur. Komşunuz olan bey, 1117 (m. 1705) târihinde vefât eden Ebu Abdüs-Seyyid Muhammed Semerkandî’nin talebesidir. O da Mekke-i mükerremede medfûn ve Muhammed Ma’sûm hazretlerinin talebesi olan Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerinin talebesidir. Bu fakîr, Mekke-i mükerremede Ahmed Yekdest hazretlerinin hizmetinde iken bu tarafta vefât etmiş, görüşmemiz mümkün olmadı” buyurdu) senede bir kere benimle birlikte İskenderiyye’ye teşrîf edip, kabirlerini ziyâret ederek, baş ucunda murâkabe ederdi. Mehmed Emîn Efendi’ye talebe olmamdan iki ay sonra hocam ahbablarıyla birlikte bizim eve teşrîf etmeye başladı. Bizde bir hafta veya on gün kalıp tekrar evlerine dönerdi. Ben dâima yanında bulunur, hiç ayrılmazdım. Kendilerine mahsûs hizmetlerini görürdüm. Bizim evde veya kendi evlerinde iken, yanında benden başka kimse yatmazdı. Akşam yemeğini takiben birkaç saat istirahat ettikten sonra abdest alır, önce yatsı namazını daha sonra da teheccüd namazını kılardı. Beni uyandırır, ben de derhal kahvesini pişirir, tütün çubuğunu doldururdum. Sonra da huzûrlarında otururdum. Sabah namazı vaktine kadar sohbet eder, müşkillerimizi hallederdi. Eğer arkadaşlarımızdan evde bulunanlar olursa, onlar da gelip sohbetini dinlerdi. Ekseriyetle tarika-i aliyye-i Nakşibendiyyeden bahsolunurdu. Hep İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ve oğlu Muhammed Ma’sûm hazretlerinin altı cildlik Mektûbât’ından anlatırdı. Buyurdu ki: “Mekke-i mükerremede iken, okuyup mütâlâa ederek, hoş vakit geçirdiğim bu altı ciltlik Mektûbât’tan bir nüshasının, Şeyh Muhammed Murâd hazretlerinin kütüphânesinde mevcût olduğunu işittim. Fakat elde edemedim. İnşâallah sen bir nüshasını bulup tercümesine vesile olursun.” Vefâtından bir iki sene sonra Mektûbât’ın tamâmını elde edip, 1163 (m. 1750) senesinde, arkadaşlarımızdan Müstakim-zâde Sa’düddîn Süleymân Efendi’ye vererek, tercüme edilmesini istedim. 1165 (m. 1752) senesinde tercümeyi tamamladı. Süleymân Efendi’nin yaptığı bu tercümeye; mübârek ve üstün bir zât olan Şeyh Abdullah Kasgârî, hadîs âlimi (Sahîn-i Buhârî’yi ve Sahih-i Müslim’i şerheden) Ebû Abdullah Şeyh Yûsuf Efendi-zâde, Îsâ-zâde Şeyh Muhammed Sâlih Sehâvî Halvetî ve Hâce Muhammed Râsim Efendi takrizler yazdılar.” Meşhûr Osmanlı âlimlerinden Müstakim-zâde Süleymân Sa’düddîn Efendi, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin en meşhûr talebelerindendi. Müstakim-zâde Süleymân Efendi, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “... Şeyhülislâm Hâmid Efendi Medresesi’nin müderrisi, Hâcegân yolunun büyüklerinden ihtiyâr ve mübârek bir zât idi. Bu zât haftada iki gün medresede ders verirdi. Ondan, “Akâid-i Molla Celâl”i okuyordum. Böylece derse devam ediyordum. Birgün ders sırasında, mübârek bir zât dershâneye geldi. Bu zâtı sâdece şahsen tanıyordum. Bu mübârek zât bize ders veren hoca ile ahbablığı olduğundan, ba’zan medreseye gelirmiş. O içeri girince, bize ders veren hoca ona hürmet göstererek, dersi kesip, te’hîr etti. Sözü o zâta bıraktı. Gelen zât da sohbete başladı. Sohbet sırasında bana iltifât göstererek, tasavvufî bahislerden ve dînin emirlerine uyma husûsunda öyle şeyler anlattı ki, dinleyenler çok istifâde ettiler. Ben sohbet sırasında gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladım. Nihâyet gelen o mübârek zât sohbetini bitirip, gitmek üzere kalktı ve hürmetle uğurlandı. Ben bu zâta tutulup, hayran oldum, ondan istifâde etmek için kim olduğunu öğrenmek istedim. Dediler ki: “Bu zât Şeyh Mehmed Emin Tokâdî’dir. Çok yüksek bir zâttır.” Meğer Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri bizim dersânemize gelmeden biraz önce, kendi evinde toplananlara sohbet etmiş ve onlara şöyle demiş: “Hayli zamandır ortalıkta dolaşan bir av vardır. Onu saadet tuzağına düşürmek niyetindeyiz!” Bu sözü söyleyip bizim medresemize gelerek sohbet ettikten sonra, evindeki cemâat dağılmadan tekrar evine dönmüş. Ben böylece onu tanıyıp iltifâtına mazhar olduktan sonra huzûruna gitmeyi çok arzu ediyordum. Nihâyet 1149 (m. 1736) senesinde Rebî’ül-evvel ayında bir Pazar günü seher vaktinde evine gittim. Kapıyı çalmadan kapıda beni karşılayıp, içeri kabûl etti. Bana çok iltifât gösterip, talebeliğe kabûl etti. Böylece Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine talebe oldum. Bir sene sohbetine gelip gitmek sûretiyle, feyzinden istifâde ederek edeb öğrendim. Bana hâlimi gizlememi emretti. Sonra ikinci seneden i’tibâren altı sene müddetle bana ilim öğretti. Buhârî’yi şerîfi okuttuğu sırada da bana icâzet verdi. Müstakim-zâde Süleymân Sa’düddîn Efendi vasıtasıyla, pekçok kimse Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerini tanıyıp sohbetine kavuşmuştur. Pekçok eser yazmış olan Müstakim-zâde Süleymân Sa’düddîn Efendi’nin kabri, hocasının kabri ile aynı yerde olup, ayak ucundadır. Hocasının kabir taşındaki ibâreyi o yazmış ve bu yazı mezar taşı üzerine nakşedilmiştir. Mehmed Emîn Tokadî hazretlerinin talebesi Seyyid Yahyâ Efendi’den naklen, talebesi Seyyid Hasîb Efendi şöyle anlatmıştır: “Bursa’da bulunan Şeyh İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri, vefâtına yakın bir zamanda, talebelerinden; İvaz Mehmed Paşa’yı, Yeğen Mehmed Paşa’yı ve el-Hâc Ahmed Paşa’yı Mehmed Emîn Tokadî hazretlerine gönderip, tasavvufta yetiştirilmesini rica etmişti. Mehmed Emîn Tokâdî (rahmetullahi aleyh) bu ricayı kabûl edip, gönderdiği bu üç talebeyle alâkadar oldu. Bunlardan Yeğen Mehmed Paşa, çeşitli vazîfelerde bulunduktan sonra, 1150 (m. 1737) senesinde Nemçe (Avusturya) seferini yapmakla görevlendirildi. Yeğen Mehmed Paşa bu sırada Sultan Birinci Mahmûd Hân’ın vezîr-i a’zamı idi. Yeğen Mehmed Paşa, İstanbul’dan hareket etmeden önce, Aksaray civarında oturmakta olan kızının evini Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine tahsis edip, oraya da’vet etti. Mehmed Emîn Tokâdî de kabûl edip, oraya teşrîf etti. Burada ikâmet ettiği sırada Yeğen Mehmed Paşa sık sık ziyâretine gidip, sohbetinde bulunurdu. Huzûruna girerken pâdişâhın huzûruna girer gibi edeb ve hürmet gösterirdi. Mehmed Emîn Efendi, ona latife yollu takılırdı. Fakat o dâima edeb ve hürmetle huzûrunda dururdu. Yeğen Mehmed Paşa, çıkacağı Avusturya seferi ile ilgili yaptığı hazırlıkları anlatıp duâ isterdi. Mehmed Emîn Efendi de, gözyaşı dökerek zafere kavuşması için duâ ederdi. Yeğen Mehmed Paşa, sefer devam ettiği müddetçe, Mehmed Emîn Efendi’nin, tahsis ettiği evde ikâmet etmesini arzu ediyordu. Sefer için ordunun hazırlanıp, Dâvûd Paşa semtine hareket edeceği sırada, tekrar ziyâretine gelmişti. Mehmed Emîn Efendi, sefer başlayınca kendi evine döneceğini söyledi. Bunun üzerine Yeğen Mehmed Paşa pek ziyâde üzülüp, tahsis ettiği bu evde kalmasını ve sefer boyunca duâ etmesini, böylece zafere kavuşacağını çok ümid ettiğini söyledi. Hattâ, tahsis ettiği bu evden ayrıldıklarını duyduğu yerde, vazîfesinden istifâ edip, seferden de vazgeçeceğini söyledi. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi, Vezîr-i a’zam Yeğen Mehmed Paşa’yı kucaklayıp bağrına bastı. Bir müddet böylece tuttu. Sonra ağlayarak zafer kazanmaları için duâ etti. Fâtiha-ı şerîf okudu. Bundan sonra biraz daha sohbet ettiler. Sohbet sırasında Yeğen Mehmed Paşa’ya; “Bizi eve da’vet edip getirmeni sana kim tavsiye etti?” dedi. O da; “İşlerin çokluğu sebebiyle benim hatırıma böyle birşey gelmemişti. Fakat Dâr-us-se’âde ağası (İstanbul vâlisi) Beşîr Ağa birâderiniz (âhıret kardeşiniz) hatırlattı” dedi. Yeğen Mehmed Paşa, çok sevdiği hocası Mehmed Emîn Efendi’nin duâsını alarak, Avusturya seferine çıkmak üzere evden ayrıldı. Osmanlı ordusu, Vezîr-i a’zam Yeğen Mehmed Paşa komutasında Avusturya seferine çıktıktan sonra, Mehmed Emîn Efendi, ordunun zafere ulaşması için çok duâ etti. Hattâ geceleri uyumayıp zafer için duâ edip yalvardı. Bu hâl yirmi günden fazla devam etti. Bu sebeple tedâviye ihtiyâç duyacak derecede rahatsızlandı. Talebesi Seyyid Yahyâ diyor ki “Bir sabah huzûruna gittiğimde, hastalanmış olduğunu gördüm. Benden ilâç istedi, te’min ettim, ilâcı kullandı. Sonra beraberce, talebelerinden Kafesdar Abdulbâkî Efendi’nin evine gittik. Bu talebesi, Mehmed Emîn Efendi’nin neş’eli hâlini görünce bana dedi ki: “Hamdolsun İslâm askeri mansur ve muzaffer olmuştur. İnşâallah birkaç güne kadar fütuhat haberi gelir!” Sonra dostlara ziyâfet ve sadakalar verdi. Dört gün sonra Tatarlar, Ada kalesinin İslâm ordusu tarafından fethedildiği haberini getirdiler. Bundan sonra, İslâm askeri İstanbul’a geldi. Herkes birbirinin gazâsını tebrik etti. Yeğen Mehmed Paşa, Mehmed Emîn Efendi’nin ziyâretine geldi. Ağlayarak mübârek ayaklarına kapandı. Her ikisi de bir müddet ağladılar. Paşa, Efendi’nin âdetini bildiğinden, seferde olanları anlattı. Koynundan iki atlas kese altın çıkarıp, seferde iken fakirlere vermek üzere adadığını bildirdi ve fakirlere dağıtmalarını rica etti. Mehmed Emîn Efendi de onların bu adağını övdü ve netice verdiğini bildirdi. Kendilerinin hâlleri ve meşgûl olmaları dolayısı ile, bunu bizzat kendisinin dağıtmalarının daha çabuk ve kolay olacağını söyledi. “Haftada iki gün tebdîl-i kıyâfetle (kıyâfet değiştirerek) çık. Her çıktığında cebini doldur. Yedikule civarından başla. Orada çok fakir evi vardır. Kapılarını çal. Kim çıkarsa saymadan eline ne gelirse ver. Ve böyle, kapı çalarak devâm et. İnşâallah iki haftada dağıtırsın. Şimdi biz versek, hâlimizce vermemiz îcâb eder. Geç verilir. Çok versek halk alışır. Hep umarlar. Böyle hareket bize yakışmaz” buyurarak, keseleri zorla yine Paşa’ya verdi. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri birkaç gün sonra kendi evine döndü.” Hattat Muhammed Râsim Efendi şöyle anlatmıştır: “Cennetmekân Üçüncü Ahmed Hân’ın vefâtından sonra, şöyle bir rü’yâ gördüm. Geniş bir sahrada orduyu hümâyûn kurulmuştu. Bir tepe üzerinde de sultanlara mahsûs bir çadır, çadırın etrâfında ise büyük bir kalabalık vardı. Kalabalıktan bir kişiye yaklaşıp; “Bu ordunun kumandanı kimdir?” diye sordum. O da; “Âhır zaman Peygamberi Muhammed aleyhisselâmdır” dedi. Cehenneme götürülecek ba’zı kimseler bu büyük çadıra götürülüyor, buradan şefaat edilirse Cehennemden kurtuluyordu. Yine birisine; “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) nerede bulunuyor?” diye sorduğumda; “Tepedeki büyük çadırda” dedi. Hemen çadırın yanına koştum. Çadırın kapısına vardığımda, Mehmed Emîn Tokadî hazretlerini çadırın kapısında gördüm. Şefaat istiyenleri çadırın içine götürüp, getiriyordu. Çok şaşırdım. Biz bu zâtı anlayamamışız diye çok üzüldüm. O anda elleri bağlı birini çadırın kapısına doğru getirdiklerini gördüm. “Bu kimdir?” diye sorduğumda, Sultan Ahmed’dir dediler. Sonra çadıra yaklaşıp, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine teslim ettiler. O da önüne düşüp çadırın içine girdiler, içeride Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) kendisine iltifât buyurdu. Çadırdan çıktıklarında Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri; “Şefaat buyurulup affolundun, müjde olsun!” diye bağırdı. Dışarda sultanlara mahsûs süslü bir at duruyordu. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri, sultânı ta’zim ve hürmetle çadırdan çıkarıp, bekleyen süslü ata bindirdi. Etrâftakilerin tebrikleri arasında, süratle oradan uzaklaştı. Bu rü’yâyı gördükten sonra ertesi gün talebelere hat dersi veriyordum. Mehmed Emîn Efendi ba’zı günler teşrîf ederdi. O gün de dershânemize teşrîf etti. Hemen karşılayıp elini öptüm. Bu sırada bana; “Hoca Efendi, akşamki seyrâna ne dersin?” buyurdu. O gece gördüğüm rü’yâyı hatırlayıp ağlayarak ellerine kapandım. Mehmed Emîn Efendi de ağladı. Sonra şükredip bana şöyle buyurdu: “Ben hayatta iken bu gibi ilâhî sırları yayarak, bizim hâlimizi teşhir etmene rızâm yoktur. Vefâtımdan sonra anlatmanda bir mahzur yoktur.” Vefâtına kadar bunu kimseye anlatmadım. Vefâtından sonra güzel vasıflarını ve üstünlüğünü yâd etmek bakımından yeri geldikçe nakleder oldum.” Seyyid Yahyâ Efendi şöyle anlatmıştır: “Sultan Bâyezîd Hân Câmi-i şerîfi avlusunda, oyma ustalarından Kefeli-zâde İbrâhim Halebî adında bir zâtın dükkanında, ilim-irfân sahibi, kıymeli zâtlar toplanıp sohbet ederlerdi. Arasıra Mehmed Emîn Efendi de öğle namazından sonra o dükkana teşrîf eder, dostları ile çok kıymetli sohbeti olurdu. Birgün yine böyle hoş bir sohbet sırasında medhedilen iyi vasıflı bir kadı (hâkim) o dükkana geldi. Kadıasker, bu kadıya, bir mes’eleden dolayı dargın olduğu için, bir makama ta’yin edilmesi gerektiği hâlde ona; “Ben kadıasker olduğum müddetçe, sana kadılık vazîfesi vermem!” diyerek yemîn ettiğini ağlayarak anlattı. Dükkanda bulunanlar bu hâdiseye çok üzüldü. Mehmed Emîn Efendi, yarım saat kadar başını eğip, gözleri kapalı bir vaziyette murâkabeye daldı. Sonra hakîkati gören gözlerini açıp, yardım talebi için gelen kadıya verilmek üzere, dükkan sahibi olan oyma ustası Kefeli-zâde İbrâhim Halebî’ye bir duâ ta’rîf edip yazmasını söyledi. O da yazdı. Bunu alıp mağdur olan kadıya verdi. Üzerinde taşımasını söyledi. Sonra; “Doğruca kadıasker efendiye git” buyurup, kadıyı gönderdi. İki-üç saat sonra kadı, sevinçle o dükkana tekrar geldi. Mehmed Emîn Efendi’ye büyük bir hürmetle memnuniyetle durumunu arzetti. Kendisine ne yaptığı sorulunca; “Kadıaskerin makamına girdim. Beni görünce birdenbire değişiverdi. Feryâd ederek; “Kâtibi çağırın” dedi. Kâtip gelince; “Aman bir bak! Bu kadının ta’yin edilmesi için münâsib bir yer var mı?” dedi. Kâtip, kayıtları kontrol ettikten sonra; “Bir yer var ama şimdilik dolu” dedi. Kadıasker, kâtibe; “Olsun, hemen ta’yin edelim, benim şu anda çektiğim sıkıntıyı ve tutulduğum ağırlığı bilmezsin!” dedi. Böylece ta’yinim derhal yapıldı” diye anlattı. Mehmed Emîn Efendi yazdırıp verdiği duâyı o kadıdan geri alıp, Kefeli-zâde İbrâhim Halebî’ye vererek silmesini söyledi. O da alıp sildi. Kefeli-zâde İbrâhim Halebî şöyle demiştir: “Ben bu hâdiseden sonra Mehmed Emîn Efendi’nin ta’rîf ettiği duâyı tekrar yazmak için belki bin defa denedim. Bir türlü yazamadım. Anladım ki, o hâdise Mehmed Emîn Efendi’nin kerâmetlerindendir.” Talebesi Seyyid Yahyâ Efendi anlatır: “Mehmed Emîn Efendi’nin her ay onbeş kuruşluk geliri vardı. Bunu alıp her ay huzûruna getirirdim. Koynunda bezden bir kese vardı. Keseyi çıkarmadan ağzını açar, ben de parayı içine kordum. Bundan başka o keseye hiç para konmadığı hâlde her ay o keseden iki-üçyüz kuruştan fazla para sarfeder, fakirlere saymadan sadaka dağıtırdı. Ben buna defalarca şahit olmuştum. Hatta birgün kese eskidi, değiştirelim buyurup, keseyi çıkarıp bana verdi. İçinde yedi-sekiz kuruş kadar para vardı. Bunları yeni bir keseye koyup verdim. Eski kesenin içine de beş kuruş koyup bana verdi. Ay başına onbeş yirmi gün vardı. O ayda koynundaki keseden yüzelli kuruş para sarfolundu. Ben buna hayret ederdim. Arkadaşlarımızdan da çoğu bunu bilmekte oldukları hâlde, asla kendisine soramazdık ve ifşa etmezdik...” Mehmed Emîn Efendi, hâl ve şânlarını halktan son derece gizler, talebelerini de bu tarzda yetiştirirdi. Ömrünün sonlarında arkadaşları merhum Tatar Ahmed Efendi, 1156 (m. 1743) senesinde vefât edince, fetvâ makamında bulunan eski şeyhülislâm Seyyid Mustafa Efendi, Tatar Ahmed Efendi’den boşalan dergâha, Mehmed Emîn Efendi’yi ta’yin ettirdiler. Berât-ı şerîfi de, kendi mektûpçuları Hamza-zâde Abdullah Efendi ile gönderdiler. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi, büyük bir kırgınlık ile doğru şeyhülislâm efendinin huzûruna gidip; “Sultânım, ma’lûmunuz ben meşihat erbâbından değilim. İnâyet buyurun, şeyhlere âit alâmetlerden ne nişanım varsa, müstehak olmadığım hâlde tevcih etmişlerdir. Boşalan bir mederese varsa beni oraya müderris ta’yin etmeyi ihsân buyurunuz” gibi özür beyân ederek, o dergâha gitmek istemedi ise de, şeyhülislâm; “Emîn Efendi kardeşim, biz sizi biliriz ve pîrdaşımızsınız. Ömürlerimiz sonuna yaklaştı, hâlinizi gizliyorsunuz. Mızrak çuvala sığmaz, gizlenme konağını geceli otuz yıl oldu. Fayda yoktur, tevcih (ta’yin) pâdişâhındır. Kabûl etmemiz lâzım. Kabûl etmemek ülu’l-emre itaat etmemek demek olur” deyince; “Efendim; evimde oturmak şartıyla kabûl ederim. Böylece müsâade buyurulur ise emir sizindir” diye berâtı kabûl etti. Sonra ağlayarak şeyhülislâmla vedâlaştı. Gerçekten tekkeye taşınmayıp evlerinde kaldılar. O sırada küçük kardeşleri İstanbul’a çoluk-çocuğu ile gelmişlerdi. Ev buluncaya kadar dergâha yerleştiler. Bir hafta sonra küçük kardeşleri vefât edince, çoluk-çocuğu dergâhda kaldı. Bu dergâhda, senede bir kere mevlid-i şerîf okunması, dergâhın vakfiyesinde yazılı idi. Mevlid okunmasından bir iki ay önce dergâha gelmeleri, zikrden sonra seccâde-i meşihatta (şeyhe mahsûs seccadede) duâ buyurmaları için, gerek dostları ve gerekse talebe ve bendegânlarından çok sayıda kimse, niyaz ve ısrar ettiklerinde; “İnşâallah giderim, ancak posta oturmam. Haddim olmayan şeyi yapmam için bana boş yere ısrarda bulunmayın” buyurdu. Mevlid-i şerîf okunma vakti geldiğinde, dostlardan çok kimseler dergâha toplandılar. Mehmed Emîn Efendi, dost ve talebelerinin ileri gelenlerinden ba’zıları ile beraber tekkeye geldik. Mehmed Emîn Efendi’nin duâ edeceğini duyunca, halktan da çok kimse kendisini bekliyorlardı. Mehmed Emîn Efendi teşrîf ettiklerinde önce odada bir miktar dinlendikten sonra, abdest tazelemek için kalktı. Döndüklerinde câmiye girip, safların arasında bir yere oturdu. Öğle namazının sünnetini kılıp etrâfı seyrederken, yanlarında bulunan biri; Efendim, bu tekkenin şeyhi Tokatlı Emîn Efendi bugün geldi mi? Zîrâ geleceklerini duydum. Evliyâullahdan imişler” diye kendilerinden sorunca, cevâbında; “İşittiğiniz gibi değildir, eğer gelirse size ben göstereyim” buyurdular. Gözlerini yumup mevlid-i şerîfi dinlemekle meşgûl oldular. Mevlid-i şerîf bitince, orada bulunan âlim zâtlardan birine duâyı yapmasını söyleyip, kendileri yerlerinden kalkarak, evlerine gittiler. Mehmed Emîn Efendi, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mihmândârı Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbesinde türbedâr olarak vazîfe almıştı. Fakat ziyâretçilerin hâllerini beğenmeyip, birkaç ay sonra bu vazîfeden ayrıldı. Bir defa Kâ’be’de Rükn-i Yemânî’de yaslanmışken, bir kerre Mısır’da ve bir kerre de İstanbul’da Fâtih Câmii civarında Hızır aleyhisselâm ile görüşmüştür. Yüzüğünde “Emîn-i sırr-ı Hak ârif Muhammed” yazılı idi. Vefâtı: Seyyid Yahyâ Efendi şöyle anlatır: “Babam yeniçeriler ocağına mensûb olduğundan, Mora yarımadasının fethi târihi olan 1127 (m. 1715)’de kapıkulu talebelerine katıldım. Sonra da İslâm askerinin Belgrad’dan dönüşünde İstanbul’da kâtiplik vazîfesi yapmama izin vermeleri üzerine, sabah hocam Mehmed Emîn Efendi’nin huzûrundan ayrılıp, Ağakapısı’na gidip, ikindiden sonra dönüyordum. Bu hâl üzere devam etmekteyken, 1158 (m. 1745) senesi Recep ayında hocam Mehmed Emîn Efendi’nin göğsünde küçük bir sivilce çıkıp, rahatsızlanmasına sebep oldu. Bunun üzerine bizim eve teşrîf edip, bir hafta müddetle dostlarımızla kaldı. Göğsünde çıkan sivilceye ba’zı merhemler sürerek tedâvi etmeye çalıştık. Fakat gün geçtikçe ağırlaştı. Sonra kendi evlerine döndüğünde, bir sivilce de omuzlarında çıktı. Tabibleri getirip gösterdiğimizde, o sivilcenin şirpençe olduğu anlaşıldı, ihtimâmla, dikkatle tedâvi etmeye başladık. Aradan kırk elli gün geçti. Fakat bir türlü iyileşme alâmeti göremedik. Nihâyet bu hâlde iken vefât etti. Vefâtını işiten büyük zâtlar toplandı. Aksaray’da Kovacı Dede mahallesinde oturan ve Mehmed Emîn Efendi’nin talebesi olan Baklalı Câmii İmâmı el-Hâc Muhammed Efendi o gece bir rü’yâ görmüş. Mehmed Emîn Efendi, ona rü’yâsında; “Yarın gel benim cenâzemi yıka” buyurmuş. Sabahleyin hocalarının evine gelip durumu görünce, rü’yâsını anlattı. Himmet-zâde merhum Abdüssamed Efendi’nin dâmâdı Ordu şeyhi Abdülhalîm Efendi, cenâzesini yıkamak için gelmişti. Baklalı Câmii İmâmı Muhammed Efendi bu vazîfenin kendisine verildiğini söyleyince, Abdülhalîm Efendi gasl işini bırakıp su dökme hizmetini yaptı. Abdülhalîm Efendi ile, el-Hâc Muhammed Efendi cenâzesini yıkayıp kefenlediler. Sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân Câmii’nde cenâze namazı kılınıp, evinin yakınında Pîrî Paşa Medresesi önünde ki kabristana defnedildi. Mezar taşına yazıyı, Müstakim-zâde Sa’deddîn Süleymân Efendi kaleme aldı. Eğrikapılı Hâce Muhammed Efendi hattıyla taşa yazıldı. Mehmed Emîn Efendi, İstanbul’a ilk geldiğinde bir ay Pîrî Paşa Medresesi’nde kalmıştı ve orayı sevmişti. Ne zaman bu medresenin önündeki mezarlığın yanından geçse durup, orada medfûn bulunanların rûhuna Fâtiha-i şerîfe okurdu. Yanındakilere de; “Burada her zaman böyle duâ ediniz” derdi. Vefât edince kendisi de oraya defnedildi. | |||
| Mazharı Canı Canan Hazretleri 2. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:00:01 | |
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarındandır. İsmi, Şemseddîn Habîbullah’dır. Babası Mirzâ Can’dır. Onun ismine izafeten Cân-ı Cânân denilmiştir. 1111 (m. 1699) veya 1113 (m. 1701) senesinde Ramazân-ı şerîfin onbirinde Cum’a günü doğdu. 1195 (m. 1781) senesinde Delhi’de şehîd edildi. Kabri, Şah Cihan Câmii yakınındaki Dergâh Câmii’nde olup, oradaki dört kabirden biridir. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî’nin de kabri oradadır. Hazreti Ali’nin soyundan olup, seyyiddir. Yirmisekiz batında, soyu Hazreti Ali’ye ulaşır. Ceddi ümerâdan olup, Teymûriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Bütün dedeleri, mürüvvet, adâlet, şecaat, sehâvet (cömertlik) ve dîne son derece bağlı olmalarıyla tanınmış olup, beğenilen ve medhedilen bütün üstün vasıflara sâhib idiler. Ayrıca herbiri, devlet idâresinde mevki ve makam sahibi idiler. Babası Mirzâ Can, mevkî ve makamı terkedip, fakirliği ve kanâati tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikâhı için ayırdığı yirmibeşbin rub’iyye miktarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlâkı, insanî meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zât idi. Zamanın mürşid-i kâmillerinden olan Şah Abdürrahmân Kâdiri’nin sohbetinde kemâle gelmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, daha küçük yaşta iken alnında rüşd ve hidâyet nûru parlıyordu. Zekâsının ve fehminin (anlayışının) parlaklığını gören firâset erbâbı, onun yüksek bir fıtrata sâhib olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve ta’liminde, ilim öğrenmesi husûsunda çok dikkat göstermiştir. Daha küçük yaşta ilim, ma’rifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmağa başlamıştı. Kıymetli ömrünü çocukluğundan i’tibâren gayet iyi değerlendirip, heba etmemiştir. İlim ve ma’rifeti yanında ayrıca çeşitli san’at ve maharetleri öğrenmişti. Kendisi şöyle demiştir: “Çocukluğumda İbrâhim aleyhisselâmı rü’yâmda görüp, çok iltifât ve ihsânlarına kavuştum. Yine çocukluğumda Hazreti Ebû Bekr’i ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübârek sûreti karşıma çıkardı. Rûhâniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifâtta bulunurdu.” Yine şöyle anlatmıştır: “Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işâret etti. Bu hâli babama söyledim. Babam dedi ki: “Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifâde edeceksin.” Allahü teâlâ benim tînetime sünnet-i seniyyeye ittiba’ etme hasletini yerleştirmiş.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin fıtratında bir yükseklik, büyükler yolunda ilerlemeye büyük bir kabiliyet, onları sevmek ve muhabbet gösterme husûsiyeti vardı. Buyurdu ki: “Aşk ve muhabbet, benim tînetimin hamurunun mayasıdır.” Zamanın meşhûr âlimlerinden onun hâlini görenler; “Bu çocuk âşıkane bir mîzâca sâhibdir” demişlerdir. Babası ona şöyle demiştir: “Senin dünyâya gelişin benim için çok mübârek oldu. Çünkü senin doğduğun sene, ben dünyâya âit bağlılıkları, dünyâya düşkün olmayı terkedip, kanâati tercih ettim.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: “Ben onaltı yaşında iken babam vefât etti. Vefât etmeden önce bana şöyle vasıyyet etti: “Bütün vaktini, kemâlâtı, olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeyler ile geçirme.” Babamın vefâtından sonra vasıyyetine uyarak ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye başladım. Büyük zâtların sohbetlerine devam ettim. Ben bu hâlde iken çevremdekiler, dedelerimin eskiden beri makam ve mevki sahibleri olması hasebiyle, benim de bir mevkî ve makam sahibi olmamı istediler. Bu iş için beni pâdişâhın sarayına götürdüler. Fakat o gün pâdişâh hasta olduğu için makamında yok idi. Pâdişâhla görüşmem mümkün olmadı. O günün gecesi bir rü’yâ gördüm. Rü’yâmda evliyânın büyüklerinden bir zât, mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını benim başıma koydu. Rü’yâda gördüğüm o zât, Hâce Kutbüddîn hazretleri idi. Bu rü’yâdan sonra gönlümde makam ve mevkî arzusu hiç kalmadı. Ondan sonra, evliyâ zâtların sohbetine koştum. Onların sohbetine kavuşma şevki, arzusu beni sarmıştı. Nerede büyük bir zâtın olduğunu duysam, hemen onun ziyâretine giderdim. O zamanın en meşhûr âlimlerinden biri de Kelîmullah Çeştî idi. Huzûruna gittim. Hadîs-i şerîf dersi veriyordu. Sıra bir hadîs-i şerîfin izahına gelmişti. O hadîs-i şerîfin izahında şöyle dedi: “Bir gece vakti Resûlullahı ( aleyhisselâm ), cinlerden biri hücum edip yakalamak istedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Süleymân aleyhisselâmın duâsını okuyup, cinnin tasallutundan kurtuldu.” Onun böyle izahı sırasında, böyle bir sözü söylemesinin sebebini düşünerek; “Acaba bundan ne kastediyor” dedim. Kalbimden geçeni anlayıp; “Bu hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki, bir talebeye onun hocasından izinsiz başka bir hoca tasarrufta bulunamaz” dedi. (Bu sözüyle onun asıl mürşidinin başka bir zât olacağına işâret etmiştir.) Bu zâttan sonra Şah Muzaffer Kâdirî’nin ziyâretine gittim. Sohbetini dinlerken orada bulunanlardan biri; “Şimdi, zamanımızda ebdâl ve evtâd denilen evliyâ zâtlar var mıdır?” diye sordu. Bu suâl üzerine; “Allahü teâlânın dostları, sevgili kulları olan evliyâ zâtlar her zaman bulunur. Her kim ebdâl denilen evliyâ zâtlardan birini görmek isterse şu gence baksın!” diyerek beni gösterdi. Ben o sırada henüz tasavvufda yetişmeye başlamamıştım. O zât firâset nûruyla benim hakkımda böyle buyurmuştu. Sonra Şah Gulâm Muhammed Muvahhid’in ziyâretine gittim. Onun dergâhı Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin dergâhı gibi, sabır, kanâat, zühd ve tevekkül dergâhı idi. Daha sonra da Mîr Hâşim Câlîserî’nin sohbetine gittim. Bu zât, hocasının beşbin hatim okuduğunu söylemişti. Mir Hâşim Câlîseri’nin vefâtı yaklaşınca, kendisine Keşmir’de vefât edeceği ilham olunmuş. Bunun üzerine o anda Keşmir’den çok uzak bir yerde olmasına rağmen, kerâmetiyle bir anda Keşmir’e gidip, orada vefât etmiştir. Bu evliyâ zâtlardan başka pekçok büyük zâtın sohbetinde bulundum.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, bir mektûbunda şöyle yazmıştır: “Birkaç defa bu fakirin neseb ve hasebini, ya’nî baba ve annelerinin kim olduklarını sormuştunuz. Aslında bu fakirin vücûdu, başlangıçta bir damla su, sonunda ise bir avuç topraktır. Babalarımdan bahsetmek îcâb ederse, şöyle derim: “Yirmisekizinci batında dedemiz hazret-i Ali’ye ulaşmaktadır. Emîr Kemâleddîn ismindeki dedem, 800 (m. 1398) yıllarında Tâif’den Türkistan’a geldi. O memlekette bulunan Kaksalân reîsinin kızıyla evlendi. Kaksalân reîsinin oğlu olmadığı için, o havâlinin idâresi Emîr Kemâleddîn’e ve evlâdına kaldı. Hümâyun Şah, Hindistan’ı Afganlıların elinden alınca, o hânedandan soyu üç vâsıta ile adı geçen emîre ulaşan Mahbûb Hân ve Bâbâ Hân adındaki iki kardeşi de birlikte getirdi. Bu ikisi Ekberî târihlerinde yazılıdır. Bu büyüklerin nesebi ise Timur Hân’a ulaşır. Fakirin nesebi ise, dört vâsıta ile Bâbâ Hân’a ulaşır. Babam, Evrengzîb’in hizmetinde ömrünü tamamladı. Ömrünün sonunda, makam ve me’mûriyeti bırakıp, dünyâdan el çekti. Kadirî yolunun halîfelerinden bir büyüğün hizmet ve huzûru ile şereflenip, kesb-i kemâlât eyledi. 1130 (m. 1717)’de vefât etti. Bu fakîr 1113 (m. 1701) senesinde dünyâya gelmişim. Babam vefât ettiği zaman, ben onaltı yaşında idim. Bütün varlığımla yüzümü dünyâdan âhırete döndüm. O zamanki ilimleri babamın sağlığında tahsil ettim. Hadîs kitaplarını, Şeyh-ül-muhaddisîn Şeyh Abdullah bin Sâlim Mekkî’nin yetiştirdiği Hacı Muhammed Efdal Siyalkûti’nin huzûrunda, Kur’ân-ı kerîmi, Şeyh-ül-kurrâ Şeyh Abdülhâlık Şevkî’nin talebesi Hâfız Abdürresûl Dehlevî’den okudum. Nakşibendî yolunda mutlak icâzeti, iki vâsıta ile İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’ye (kuddise sirruh) ulaşan Seyyid nûr Muhamed Bedevânî hazretlerinden aldım ve ömrümün bir kısmı onun hizmet ve huzûrunda geçti. Onun vefâtından sonra, bu yolun diğer büyüklerinden istifâde ettim. Sonunda yine iki vâsıta ile İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ulaşan Şeyh-uş-şuyûh Muhammed Âbid hazretlerinin feyz saçan huzûr ve sohbetine kavuştum. Bir zaman hizmetlerinde bulundum. Kadirî, Çeştî ve Sühreverdî yollarında da icâzet aldım. Bugün 1185 (m. 1771) senesidir, bu büyüklerin yolunda otuz yıldır, Allahü teâlâyı isteyen talibleri terbiye ile meşgûlüm. Allahü teâlâ sonumu Habîbinin ( aleyhisselâm ) bereketi ile hayırlı eylesin.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, küçük yaşta zâhirî ilimleri öğrendikten sonra tasavvufa yönelip, Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’den feyz alarak yükseldi. Dört sene bu hocasının sohbetine devam edip hilâfet aldı. Hocası Seyyid nûr Muhammed’in, vefâtından sonra, altı sene Şeyh Gülşenî ve oniki sene Muhammed Efdal ve Hâfız Sa’dullah’ın, sekiz sene Muhammed Âbid-i Senâmî’nin sohbetlerine devam ederek tasavvufda Müceddidiyye yolunda yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca Kâdiriyye, Ceştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye yollarından da icâzet (diploma) aldı. Zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrendikten sonra insanları irşâd etmeye başladı. Derslerine ve sohbetlerine âlimler, âmirler, veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mîr Müsliman, Senâullah Pâni-pütî, Gülâm Kâki, Seyyid Alîmullah, Seyyid Abdullah Dehlevî gibi büyük âlimler ve velîler yetiştirdi. Tasavvufda hocası olan Seyyid nûr Muhammed Bedevânî hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Onsekiz yaşında idim. Bir zât bana Seyyid nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin büyüklüğünden, kemâlâtından bahsetmişti. Onun üstün vasıflarını işitince, gayr-ı ihtiyârî kalbim ona tutuldu, huzûruna gittim. Mübârek yüzünü görünce ma’rifet sahibi bir zât olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dînin emirlerine tam uyan, yüksek ahlâk sahibi bir zât idi. Sohbeti kalbe safa veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzûrunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzûrunda dirilip itminana eriyor, Hakka kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabûl etmesini arzedince, istihâresiz talebe kabûl etmediği hâlde beni derhal kabûl etti. Feyzleri o kadar bereketli ve te’sîrli idi ki, bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifâtına kavuştum. Haramlardan sakınmayı çok tenbîh ederdi. Bir talebesi sokakta harama” baksa, sohbeti sırasında, “Sizde günah zulmeti görünüyor!” derdi. Yolda bir fâsıkla, sarhoşla karşılaşsak, huzûruna gidince; “Sizde şarab zulmeti görünüyor” diyerek buyururdu ki: “Fâsık kimseler ile karşılaşmak bâtın nûrunu örter.” Allah korusun ya günah işleyip, fâsık olmak nasıl olur. Bunun gibi talebeleri duâ ve zikirle meşgûl olsa, Kelime-i tevhîd söylese, onu da müşâhede ederdi. Huzûruna Kelime-i tevhîd okuduktan sonra gittiğimde; “Bugün Kelime-i tevhîdi çok oku”, eğer birgün okumasam; “Bu gün seni nûrlardan uzak görüyorum!” buyururdu. Kısa zamanda nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hâllerine gark olmuştum. Beni öyle bir muhabbet-i ilâhî sarmıştı ki, cezbenin (çekilmenin) çokluğundan uykuyu, istirahatı, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma yalın ayak, baş açık, viranelerde dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murâkabe hâlinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihâyet o hâle geldim ki; “Rabbini görüyormuş gibi ibâdet et” hadîs-i şerîfinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet, fenâ ve bekâ hâllerine ulaştım. Büyüklerin ta’rîf ettiği maksada, sırr-ı tevhîde kavuştum... Hocam Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin sohbetine dört sene devam ettim. Sonra bana icâzet verdi. Bana Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere olmamı, sünneti seniyyeye uymamı ve bid’atlerden sakınmamı vasıyyet etti.” Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır: “Fârisî lisanım ve diğer ba’zı bilgileri babamdan, Kur’ân-ı kerîmi, tecvîd ve kırâat ilmini Kâri Abdürresûl’den, aklî ve naklî ilimleri de zamanımızın âlimlerinden öğrendim. Babamın vefâtından sonra da, Hacı Muhammed Efdal’den, tefsîr ve hadîs ilmi öğrendim. Onbeş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti. Bunun bana öyle bir bereketi oldu ki, zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra, bir müddet de talebelere ders verdim. Bundan sonra tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaşmıştı. Bir defasında rü’yâmda gaybdan bir ses; “Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidâyete kavuşması ve onları hidâyete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!” dedi. Bu rü’yâyı da görünce tasavvufa yönelip, bâtın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin huzûruna gidip, ona talebe oldum. Beni talebeliğe kabûl edip, çok iltifât ve ihsânda bulundu. Benim hâllerime bakıp, bana karşı tevâzu’ ile, büyük bir sevgi ve alâka gösterdi. Birgün, ikimiz karşı karşıya otururken; “İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nûrundan diğeri görülmüyor. Eğer tâliblerin terbiyesine yönelsen âlem nûrlanır” buyurdu. Yine birgün bana; “Sende Allahü teâlâya ve resûlüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddîn Habîbullah ismi verildi” buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti. Ben hocamın sohbetine devam ederken, havale ettiği o talebeleri de yetiştirdim ve hocamın sohbetine bıraktım. Her ne kadar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zamânında bulunup görmekle şereflenmedik ama, Allahü teâlâya binlerce şükürler olsun ki, Resûlullahın nâiblerinden olan (O’nun yolunu anlatan) hocam Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin sohbetinde bulunmakla şereflendim. Hayâtın meyvesi, asıl maksat ele geçti. Büyüklerin çok iltifâtına kavuştum. Birgün büyük bir tevâzu’ ile benim ayakkabılarımı çevirip, giymem için koydu ve; “Sen, Allahü teâlânın makbûl kullarındansın” buyurdu. Yine hocalarımdan Hacı Muhammed Efdal; “Sendeki nisbetin kemâlâtından dolayı ayağa kalktım” diyerek, beni görünce ayağa kalktı ve defalarca; “Allahü teâlâ senin gibileri çoğaltsın” buyurdu. Yine hocalarımdan Hâfız Sa’dullah bana iltifâtlarda bulunup; “Sen bizim medâr-ı iftihânmızsın” buyurdu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin soyundan olan ve Serhend’e giden bir zâta; “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabrini ziyâret edince, benim selâmımı da söyle” diye tenbîh ettim. O zât gidip döndükten sonra, durumu bana şöyle anlattı: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabri başına varıp ziyâret ettim ve sizin selâmınızı söyledim. Sizin selâmınızı söyler söylemez, mübârek başını göğsüne kadar mezardan çıkarıp; “Hangi Mirzâ, bizim hangi divânemiz, hangi âşığımız? aleyke ve aleyhisselâm (sanada ona da selâm olsun)” buyurdu. Sizin vâsıtanızla ben de bu saadete kavuştum” dedi.” Hadîs âlimlerinin meşhûrlarından olan Şah Veliyyullah buyurdu ki: “Allahü teâlâ, bize sahih keşfler ihsân eyledi. Bu zamanda, hiç bir yerde Mirzâ Cân-ı Cânân’ın benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek istiyen onun hizmetine gelsin!” Hadîs öğrenmek için kendisine gelenleri, istifâde etmeleri için Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine gönderirdi. Ona yazdığı mektûplarda; “Allahü teâlâ, faziletlerin tecellî yeri olan sizlere uzun zaman selâmet versin ve bütün müslümanları bereketlerinize kavuştursun!” derdi. Yine hadîs âlimlerinin büyüklerinden Hâcı Muhammed Fahir de şöyle demiştir: “Mirzâ Cân-ı Cânân’ın, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine tâbi olma husûsunda büyük bir şânı vardır. Bir gece rü’yâmda şöyle gördüm: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kapılarında eğerlenip donatılmış iyi cins bir binek atı vardı. “Bu at kimindir?” diye sor um. Birisi bana; “Bu Resûlullaha ( aleyhisselâm ) âittir” dedi. Sonra içeri girdim, başka birisi; “O at Mirzâ Cân-ı Cânân’ındır” dedi. Bu rü’yâmı ta’bir edip anladım ki, Mirzâ Cân-ı Cânân’ın yolu, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine uymakdır. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) bildirdiği, doğru yolda ilerlemekdir. Mevlevi Senâullah Sebinhelî şöyle anlatmıştır: Rü’yâmda Peygamber efendimizi görüp; “Hocam Mirzâ Cân-ı Cânân’ın yolu ve hizmetleri makbûl ve mu’teber midir? dedim. “Evet” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr de vardı. O da tasdîk etti.” Hâcı Muhammed Efdal’in halîfelerinden Şeyh Muhammed A’zam da şöyle buyurmuştur: “Bu zâtın (ya’nî Mirzâ Cân-ı Cânân’ın) büyük bir şanı vardır. Başka bir kimse onunla kıyas olunamaz.” Hâce Mîr Derd de şöyle buyurmuştur: “Mirzâ Cân-ı Cânân’ın eshâbından, talebelerinden her kimi gördüysem, azîzânın (büyüklerin) nispetinden büyük pay almış, derecelere, hâllere ve makamlara kavuşmuş buldum.” Şeyh Abdüladl Zebîrî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Bugün Mirzâ Cân-ı Cânân’ın huzûrunda Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için toplanan taliblerin toplanması gibi bir cemâat hiçbir yerde yoktur. O, zamanımızda İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî hazretlerinin vekîlidir.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlâ bize akl-ı kâmil, isâbeti re’yi beliğ ihsân etti. Saltanat işlerinin idâresi ve memleketin nizâmı husûsunda, herkesin hâline uygun en güzel usûlü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhûr ümerâsı, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorarlar ve bizden aldıkları cevâba göre hareket ederlerdi.” Yine şöyle buyurmuştur: “Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu tanırdım. Onun âdemiyyet cevherini ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun (tarikatın) nûruyla insanların saadet veya şekavet ehli olduğunu, alınlarından okurdum.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kemâl derecede zühd ve tevekkül sahibi idi. Dünyâdan ve dünyâya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabûl etmezdi. Kabûl ettiği çok nâdir olurdu. Zamanın pâdişâhı Muhammed Şah, veziri Kameruddîn Hân ile Mirzâ Cân-ı Cânân’a haber gönderip, şöyle dedi. “Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu teklif üzerine şu cevâbı verdi: “Allahü teâlâ Kur’ân-ı Kerimde; “... Onlara şöyle de; dünyânın metâı pek azdır...” (Nisâ-77) buyurarak dünyânın yedi iklimindeki mal ve mülkün az birşey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esâsı ise, ondan uzak durmaktır.” Yine o havalenin ümerâsından biri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri için bir dergâh yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyâcını da karşılıyacağını bildirerek kabûl etmeleri için arzetti. Fakat Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kabûl etmedi ve; “Bizim için her yer birdir. Allahü teâlânın indinde herkesin rızkı takdîr edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazînesi sabır ve kanâat olup, bu kâfidir” buyurdu. Nevvâb Hân Firûzcenk, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu hâlini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; “Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zât hediye kabûl etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz” dedi. Bu hâdise üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri; “Biz, zenginlerden birşey kabûl etmemeğe, almamağa kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabûl etmedik” buyurdu. Sonra Nevvâb Nizâmülmülk, otuzbin rub’iyye para hediye etmek istedi. Kabûl buyurmadı ve; “Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız” dedi. Yine Afgan serdârlarından biri, eşrefi denilen üçyüz altın göndermişti. Bunu da kabûl buyurmayıp; “Her ne kadar hediyeyi kabûl etmek lazımsa da, mutlaka kabûl etmek lâzım olduğuna dâir bir emir yokdur. Bize kendi talebelerimiz, ihlâs ve ihtiyâtla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabûl etmiyoruz. Kaldı ki, ümerânın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helâlden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabûl etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyâmet günü onun hesabını vermek zordur. İmâm-ı Tirmizî’nin (r.aleyh) Ebû Berze’den (r.aleyh) getirerek yazdığı hadîs-i şerîfde Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevap vermedikçe hesapdan kurtulamıyacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı.” Bunun içi çok dikkat etmek lâzımdır” buyurdu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân’a yine ümerâdan biri Hindistan’ın meşhûr meyvesi olan “Enbe”den (Hint kirazı) bir hediye göndermişti ve kabûl etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tâne “Enbe” alıp gerisini iâde etmişti ve “Bu fakirin gönlü, bunları kabul etmek istemiyor” buyurdu. Biraz sonru huzûruna bir bahçe sahibi gelip “Falan emîr, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti” dedi. Bunun üzerine mazlûmun hakkının verilmesini ve himâye edilmesini söyledi. Sonra da; “Sübhânallah, onun getirdiği bu yiyecek bizim bâtınımıza zararlı oldu” buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli olan kimselerin ikrâmını hiç kabûl etmedi. Yine bu hâdise üzerine şöyle buyurdu: “Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hattâ fakirlerin ikrâmları da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar.” Bir defâsında bir iftar vaktinde yemek yerken, gâfil birine âit olan bir ekmeği talebeleri paylaşmışlar, bir parça da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine vermişlerdi. O gece teravih namazından sonra yenilen o ekmek sebebiyle, bâtınlarına te’sîr edip zarar verdiğini belirterek; “Bu zarardan ancak namaz kılmak ve okunan Kur’ân-ı kerîm’i dinlemekle kurtuldum” buyurdu. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî hazretleri bu söz üzerine: “Şüpheli bir lokma, onların mübârek bâtınlarında nûr deryâlarında böyle bir değişmeye, zarara sebeb olursa, bizim hâlimize ne denir.” buyurmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu husûsta şöyle buyurmuştur: “Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı ve tâatın nûrunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanâatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızâyı seciye hâline getirmelidir. Resûlullahın “Allahım! Âl-i Muhammed’in rızkını kâfi gelecek kadar kıl” buyurduğu duâsına uygun olarak, insân için lâzım olan şeyleri kâfi gelecek kadar istemelidir. Eshâb-ı Kirâm da böyle duâ ederdi. İsrâfa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. İnsanların çoğu bu hâlden düşmüştür. Bu hâlde iken ölüm gelip yakalamaktadır. Kulluk vazîfesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilâhî bir hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) dîdârını, mübârek yüzünü görmektir.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlâs ile bağlı idi. Bilhassa İmâm-ı Rabbânî hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. “Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş ve makbûl kullarından olan zâtları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için en kuvvetli vâsıtadır” buyurdu. Menkıbeleri ve kerâmetleri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir defa cihanın süsü, kâinatın Serverini ( aleyhisselâm ) rü’yâda görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübârek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resûlullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakîr; “Yâ Resûlallah, onlar benim pîrimin evlâdıdır” diye arzettim. “Onlar bizim sözümüzü tutarlar” buyurdu. Onlardan bir azîz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; “Yâ Resûlallah, hazretiniz Müceddîd-i elf-i sânî hakkında ne buyurursunuz?” diye arzettim. “Ümmetimde onun bir benzeri başka kim vardır?” buyurdu. “Yâ Resûlallah! İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ı, mübârek nazarlarınızdan geçti mi?” dedim. Buyurdu ki: “Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku.” Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ba’zı mektûplarında geçen ve Allahü teâlâ için; “O, verâ-ül-verâ sonra yine verâ-ül-verâ’dır, (ya’nî Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir)” buyurduğunu okudum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bunu çok beğendi ve; “Tekrar oku” buyurdu. Ben de tekrar okudum. Bu ifâdeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devam etti. Sabah olunca büyüklerden bir zât erkenden gelip bana dedi ki: “Ben bu gece rü’yâmda sizin bir rü’yâ gördüğünüzü gördüm. O rü’yâyı bana anlat” Ben ona gördüğüm rü’yâyı anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rü’yâda, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nûr ve huzûr içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rü’yânın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım.” Birgün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden biri huzûruna gelip; “Efendim! Kardeşim, Azîmâbad’a gitmişti. Sevenlerinizdendir. Bir iftiraya uğrayıp haksız yere hapsedilmiş. Kurtulması için duâ ve teveccühde bulunmanızı istirhâm ederiz” dedi. Bunun üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân bir mektûp yazıp, kardeşine ulaştırması için ona verdi ve; “Bu eline geçtikten bir saat sonra hapisten kurtulur” buyurdu. O talebe mektûbu kardeşine ulaştırınca, işâret edildiği gibi hapisten kurtuldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, büyük günah işlemiş bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre teveccüh eyledi. “Bu mezarda Cehennem ateşi var. Kadının imanlı olmasında şüphe ediyorum. Rûhuna hatm-i tehlîl (Yetmişbin Kelime-i tevhîd) sevâbı bağışlıyacağım. İmânı varsa affolur” buyurdu. Hatm-i tehlîlin sevâbını bağışladıktan sonra; “Elhamdülillah, imânı varmış. Kelime-i tayyibe, te’sîrini gösterip azâbdan kurtuldu” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Bir kimse, kendisi için veya başkası için yetmiş bin adet Kelime-i tevhîd okursa, günahları affolur” buyuruldu. Seyyid Gulâm Ali (Abdullah-ı Dehlevî) hazretleri anlatır: “Birgün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunuyordum. İhtiyâr bir adam gelip; “Şeyhin şöhreti Rahmânî mi, yoksa değil mi? Onu anlamağa geldim” dedi. Bu küstahça söz karşısında, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri son derece müteessir oldu ve öfkelenerek o ihtiyâra, keskin ve dik dik baktı. O esnada ihtiyâr yere düşüp çırpınmağa başladı. Sonra; “Tövbe ettim. Allah için beni affet” diye yalvarmağa başladı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, Allahü teâlânın ismi araya girince, kalktı ve ihtiyârın kolundan tutarak kaldırdı, ihtiyâr hemen düzeldi.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sevenlerden bir zât, birgün murâkabeden sonra, mübârek eteğini tutup; “Kızımın bir oğlu olacağını bana müjdelemezsen eteğini elimden bırakmam” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri biraz murâkabeden sonra; “Gönlün hoş olsun! Cenâb-ı Hak senin kızına bir erkek çocuk ihsân eyledi” buyurdu. Hakîkaten bu adamın kızının dokuz ay sonra bir erkek çocuğu oldu. Birgün yağmur yağmıştı. Soğuk ve şiddetli de bir rüzgâr esiyordu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri üşüdü. “Yâ Rabbî; üzerimize değil etrâfımıza yağsın!” buyurdu. Üzerlerindeki bulut etrâfa doğru açıldı, dağıldı. Duâsının bereketi ile üzerlerine yağmadı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri talebeleri ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Yanlarında azık olarak hiç bir yiyecek yoktu. Gittikleri yerde de misâfir kalabilecekleri bir tanıdıkları bulunmuyordu. Talebeleri bu durumu bildiklerinden merak edip; “Bakalım hâlimiz ne olur?” diyerek yola devam ettiler. Her yemek vakti geldiğinde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kerâmeti ile gaybdan önlerine sofra kuruluyordu. Sofra üzerinde çeşit çeşit ve gayet nefis yemekler bulunuyordu. Bu nefis yemekleri yiyip yolculuğa devam ettiler. Talebeleri hayatlarında öyle güzel ve çeşitli yemekler yememişlerdi. Bu hâl seferlerinden dönünceye kadar devam etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bir defasında birisine gücendi ve; “Sıddîk-ı ekbere ( radıyallahü anh ) kadar bütün meşâyıhın, ondan yüz çevirdiklerini gördüm” buyurdu. Ve o adam üç gün sonra öldü. Bir kimse, ölüsünün azâbda olduğunu rü’yâda görüp, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine mağfiret olunması için duâ etmesini istirhâm etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de duâ edip; “Allahü teâlâ, ölünün günahlarını mağfiret eyledi” diye de ona müjde verdi. O kimse tekrar ölüsünü rü’yâda gördü ve ölüsü kendisine; “Hazret-i Mazhar’ın duâsı bereketi ile, azâbdan kurtuldum” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ekseriya, talebelerine yüksek müjdeler verirdi. Ba’zı eksik kimseler bunu inkâr ettiler. Bu inkârlarını keşfedip onlara; “Bana inanmıyorsanız, eski evliyâdan hakem seçiniz. Gelsin ve sözlerimin doğruluğunu ondan dinleyiniz” buyurdu. Onlar, en büyük hakem Resûlullahdır ( aleyhisselâm ) dediler. Peki buyurdu. Sonra teveccüh etti ve Fâtiha okudu. O münkirler de murâkabe ettiler. Murâkabe esnasında Resûlullahı gördüler. Kendilerine; “Mazhar’ın müjdeleri doğrudur” buyurup inkâr edenlerini men eyledi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir komşusu vardı. Onu severdi. Ölüm hâline gelmişti. Şefkatinin çokluğundan; “Yâ Rabbî, onun ayrılığına dayanamam, ona en kısa zamanda şifâ ver” dedi. Hemen şifâ buldu. Sanki hiç hasta olmamıştı. Vefâtı: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, şehid olarak vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, bu fâni dünyâdan gitme zamanının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içinde idi. O günlerde ibâdet ve tâatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın onun sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murâkabeleri büyük bir huzûr hâli içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzûrunda toplananlar yüz kişiden ziyâde olurdu. Sohbetinde bulunanlar bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Nesîm, memleketine gidip dönmek üzere izin istediğinde, bu talebesine; “Artık seninle bir daha görüşeceğimiz ma’lûm değildir!” buyurdu. Bu sözleriyle vefât edeceğine işâret etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzâk’a yazdığı bir mektûpda; “Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır duâda bulun!” diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine yazdığı mektûplarında da aynı şekilde işâret etmiştir. Yine vefâtının yaklaştığı günlerde kavuştuğu ni’metleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: “Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne ni’mete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsân etti. Beni İslâm-ı hakiki ile şereflendirdi ve çok ilim ihsân etti. Sâlih amel üzere istikâmet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve kerâmet ihsân etti. Beni dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakda, yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım, vücûdum zayıf düştü. Cihâd edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm, takatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemiyenlere şaşılır, ölüm Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir. Ölüm, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ziyâret etmeye, evliyâya kavuşmaya, onların mübârek yüzlerini görerek mesrûr olmaya sebeptir. Ölüm; Resûlullah ( aleyhisselâm ), Halîlürrahmân İbrâhim aleyhisselâm, Emîr-ülmü’minîn Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, İmâm-ı Hasen, Cüneyd-i Bağdadî, Şâh-ı Nakşîbend Bahâeddîn Buhârî ve Müceddîd-i elf-i sâni İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile görüşmeye, onlara kavuşmaya vesiledir. Kalbimde bu büyüklere karşı husûsi bir muhabbet vardır. Onlar zâhirî ve batınî şehâdete kavuştular, en yüksek mertebelere ulaştılar.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri böylece, şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzûruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1195 (m. 1781) senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pekçok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihâyet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsî idiler. Huzûruna girince, Mazhar-ı Cân-ı Cânân sen misin dediler. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de; “Evet benim” buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladılar. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı. Durumdan haberdâr olan Nevvâb Necef Hân sabah erkenden frenk bir tabib gönderdi. Tabibe; “Çabuk gidip bu mübârek zâtı tedâvi et, onu yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın” dedi. Frenk tabib gidip Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasten Nevvâb Necef Hân’a; “İyileşip kurtulur, başka tabib göndermeye lüzum yok” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu yaralı haliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cum’a günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; “Günün bitmesine kaç saat vardır? buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cum’a, hem de aşure günü idi. Akşam olunca üç defa derin nefes aldı ve şehid olarak vefât etti. Vefâtında ebced hesabında târih olarak meâlen: “Allaha ve Peygambere itaat edenler, işte bunlar Allahın kendilerine ni’met verdiği, Peygamberlerle, sıddıklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Bunlarsa ne güzel birer arkadaş!” buyurulan Nisa sûresi 69. âyet-i kerîmesinden; “Ülâike ma’allezîne en’amellahü aleyhim” kısmı söylendi. Yine Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfinde; “Medhe şayan olarak yaşadı ve şehid olarak öldü” ma’nâsında; “Âşe hamiden mâte şehîden” buyurduğu kısım ile ebced hesabına göre vefât târihi söylendi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehid olarak vefât etmesinden sonra, sevenleri, onun büyük bir kayıb olduğunu ifâde eden rü’yâlar görmüşlerdir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, İslâmiyetin yayılması ve insanların hakiki saadete kavuşmaları için çok üstün hizmetler yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zâtlar yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla vazîfelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara İslâmiyeti öğretmişler, îmânlarının vicdânileşmesini sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslâmiyete uyulmasına, güzel ahlâkın yayılmasına ve insanların birbirlerine karşı iyi muâmelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp seven insanlar, onlar vasıtasıyla temiz bir hayat yaşamak ve saadete kavuşmakla şereflenmişlerdir. Talebeleri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yetiştirdiği talebelerden elli tanesi, tasavvufda “Makâmât-ı Ahmediyye” denilen yüksek dereceye ulaşmıştır. En meşhûr talebeleri şu zâtlardır. 1-Abdullah-i Dehlevî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en başta gelen halifesi olup seyyiddir. Tasavvuf ilminin mütehassıslarından olup, müslümanların gözbebeğidir. Sohbetine gelen sâdık kimselerin kalblerine bir teveccüh ederek feyz ve bereketle doldururdu. Binlerce âşıkı, bir bakışta cezbelere ve vâridat-ı ilâhiyyeye kavuştururdu. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hayâtını, kerâmetlerini ve nasihatlerini ve tasavvufu anlatan, “Makâmât-ı Mazhariyye” kitabını yazmıştır. Kabri, hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ile yanyanadır. 2-Seyyid Mir Müslimân: Tasavvufda yetişmiş büyük bir zât olup, zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim ve mürşid-i kâmil idi. 3-Senâullah Osmanî Pâni-pütî: Yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişti. Büyük bir âlim ve meşhûr bir mürşid-i kâmil idi. Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim idi. Bilhassa usûl ve fıkıh ilminde çok yüksek derecede olup, ictihâd derecesine yükselmiş idi. Dehlî’de Şah Veliyyullah Dehlevî’den hadîs ilmini öğrenip kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî’nin, bunun vefâtından sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleri ile büyük velî oldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, vatanı olan Pâni-püt şehrine gidip, vefâtına kadar orada kadılık vazîfesi yaptı. Otuzdan fazla kitap yazmıştır. “Tefsîr-i Mazhari” ismindeki tefsîri on cild olup, çok kıymetlidir. Tasavvufda “İrşâd-üt-tâlibîn” kitabı ve fıkha dâir yazdığı eseri de çok kıymetlidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında; “Kıyâmet günü, bana, ne getirdin denilince, Senâullah-ı Pâni-pütî’yi getirdim, diyeceğim” buyurmuştur. 4-Mevlevî Fadlullah: Zâhirî ilimlerde derin âlim idi. Senâullah-ı Pâni-pütî hazretlerinin kardeşidir. Tasavvufda Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetiyle kemâle ermiştir. Tasavvuf hâllerinde yüksek derecede idi. Kardeşi Senâullah-ı Pâni-pütî vefât edince çok üzülmüştü. Bunun üzerine kardeşi Senâullah-ı Pâni-putî hazretleri ona rü’yâsında şöyle buyurmuştur: “Ey kardeşim bu kadar gam ve elem nedir? Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biliniz ki, Allahın velîleri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.” (Yûnus-62) buyurulmuştur. Bize burada rahatlık ve hesaba gelmez ni’metler ihsân olundu.” 5-Mevlevî Ahmedullah: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin meşhûr talebelerinden olup, Senâullah-ı Pâni-püti hazretlerinin oğludur. Zâhir ilimlerini babasından, tasavvuf ilmini Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden öğrenip kemâle gelmişti. Bilhassa kırâat ilminde derin âlim idi. Hergün yirmibir cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu. Devamlı zikir, murâkabe ve tasavvuf hâlleri ile meşgûl idi. 6-Şeyh Muhammed Murâd: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ilk talebelerinden olup, dört sene hergün sohbetinde bulunmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebeleri arasından tasavvufda yüksek derecelere kavuşanlardandır. Onun hakkında hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle buyurmuştur: “Benim talebelerim arasında nisbetinin yüksekliği bakımından onun gibisi yoktur. Bütün kemâlâtı, olgunlukları kendinde toplamıştır.” Mevlevi Naîmullah onun hakkında; “O, duâsı makbûl bir zât idi. Bu, tecrübe ile sabittir” demiştir. Abdüllah-i Dehlevî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Duânın kabûl olunması için üç şart vardır. Bunlar, helâl lokma yemek, doğru sözlü olmak ve ihlâslı olmak. O, bu üç şarta da sâhib idi. Onun gibi olmak herkese nasîb değildir. Allahü teâlâ ona selâmet versin.” 7-Şeyh Abdürrahmân: Şeyh Muhammed Murâd’ın kardeşidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerinde kemâle ermiştir. Senâullah-ı Pâni-püti hazretleri onu medhedip; “Görüldükleri zaman Allahü teâlâ hatırlanır” hadîs-i şerîfi onun hâli ve vasfı idi” buyurmuştur. 8-Mîr Alîmullah Kenkûî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ilk talebelerinden ve halîfelerinin büyüklerindendir. Tasavvufda yüksek derecelere ve hâllere kavuşmuştur. Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçmiş bir hâlde olup, ağlayıp göz yaşı dökmek onun hâllerinden idi. 9-Şeyh Murâdullah Ârif Gulâm Kâkî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve halîfelerinden olup, ilimde ve amelde yüksek bir şânı vardı. İnsanları irşâd ile vazîfelendirilmiş olup, pek çok kimse onun sohbetinde yetişip, kemâl derecelerine ermiştir. Hocasından önce vefât etmiştir. 10-Şeyh Muhammed ihsân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin eski talebelerinden ve halîfelerindendir. Gençliğinde talebe olmakla şereflenmiştir. Rü’yâsında Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sütlaç yerken görmüştü. Kalan kısmını da ona vermişti. Bu rü’yâ üzerine huzûruna gelip talebesi olmuştur. Şevkinin ve aşkının çokluğundan kendinden geçmiş ve cezbe hâlinde idi. Tasavvufdaki şevki ve aşkı onu o hâle sokmuştu ki, hararetinden soğuk kış günlerinde bile ince bir elbise giyerdi. Allahü teâlânın ismi yanında zikredilince, takat getiremeyip kendinden geçerek bağırırdı. Bir defasında zikir ve murâkabe yaparken de melekleri görmüş ve aşk ile feryâd etmiştir. Birgün birisi onun yanında Senâullah-ı Pâni-pütî’nin; “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sinesinden ırmak gibi bir nûr akardı ki kalblerden zulmeti temizlerdi” dediğini bildirdi. Bu sözü duyar duymaz aşkından feryâd edip yere yıkılmıştır. 11-Şeyh Gulâm Hasen: Şeyh Muhammed İhsân’ın kardeşi olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin meşhûr talebelerindendir. Vaktini hep zikir ile geçirirdi. 12-Şeyh Muhammed Münîr: Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin torunlarından olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinin meşhûrlarındandır. Önce Çeştiyye yolunda yetişmiş, sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi olup, Nakşibendiyye yolunda kemâl derecelere kavuşmuştur. Kuvvetli hür nisbete ve yüksek hâllere sahih idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ettiği sıralarda, göğüs hastalığına tutularak vefât etmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, onun vefâtından dolayı çok üzülmüştür. Senâullah Sebnelî’ye yazdığı bir mektûpda bu üzüntüsünü şöyle bildirmiştir “Şeyh Muhammed Münir bizim dostlarımızın seçilmişlerinden idi. Zilhicce ayının ondokuzunda vefât etti. Bundan dolayı çok üzgünüm. Ancak benim de vefâtım yaklaştığı için bununla teselli buluyorum.” 13- Hâce İbadullah: Hâce Nakşibend hazretlerinin soyundan olup, önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri’nin halifesi Şeyh Muhammed Münir’e talebe oldu. Onun vefâtından sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ederek tasavvufda yetişti. 14- Hâce Cemâleddîn: Bu zât da önce Şeyh Muhammed Münir’in sohbetinde bulundu. Onun vefâtından sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişti. 15- Mevlânâ Kalender Bahş: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve halîfelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelerek tasavvufda yetişip icâzet ile şereflendi. İnsanlara doğru yolu göstermek ile vazîfelendirildi Ayrıca tıp ilminde de âlim idi. Tıp ilmi ile insanların bedenlerini, tasavvuf ilmi ile de kalblerini tedâvi eder idi. Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş olup, Hâfız idi. Sesi çok güzel olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine ve talebelerine teravih namazı kıldırırdı. Kur’ân-ı kerîmi tertil üzere gayet hoş okurdu. Onun kırâati, Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretlerinin çok hoşuna giderdi. Yüksek derecede bir ihlâsa sâhib olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın has talebelerinden idi. Talebelere ilim öğretmek ve tasavvufda yetiştirmekle meşgûl idi. İrşâd ile vazîfelendirildikten sonra, her sene memleketinden Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini ziyârete giderdi. Mazhar-ı Câîn-ı Cânân hazretlerinin vefâtına kadar böyle devam etti. 16- Mir Naîmullah: Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin büyüklerindendir. Önce Hâcı Muhammed Efdal’in sohbetinde bulundu. Bundan sonra Şeyh Muhammed A’zam’ın sohbetine devam etti. Daha sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine devam ederek kemâle erdi. Tasavvufda yetişip icâzet ile şereflendikten sonra irşâd ile vazîfelendirildi. Yüksek bir edebe ve üstün bir ahlâka sahib idi. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. Talebelere zâhirî ilimleri öğretmekle ve onları tasavvufda yetiştirmekle meşgûl olmuştur. Hâfız idi. Kırâat ilmini Kâri Abdülgaffûr’dan öğrenmiştir. Ramazân-ı şerîfde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine ve eshâbına teravih namazı kıldırdı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri onun Kur’ân-ı kerîm okuyuşunu dinlemekten çok zevk alırdı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Mevlevi Kalender Bahş ve Seyyid Naimullah’dan hiç incinmedim. Çünkü onlar güzel ahlâk sahibidirler.” Bu talebesi de Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden önce vefât etti. 17- Mevlânâ Senâullah Sebnehlî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin büyüklerindendir. Önce zâhirî ilimleri öğrendi. Şah Veliyyullah Dehlevî’den tefsîr ve hadîs ilmini öğrendi. Tasavvuf ilmini önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinden olan Hâce Mûsâ Hân’dan öğrendi. Sonra bu hocasının emri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetine gitti. Onun sohbetinde yetişip icâzet ile şereflendi. Tasavvufta yetişip, kemâle erdikden sonra, Sebnehel’de zâhirî ilimleri öğretmekle ve tasavvufda talebe yetiştirmekle vazîfelendirildi. İlmi ile amel eden, sabır, istikâmet, yüksek ahlâk sahibi bir zât idi. Bu talebesi bir defasında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâsında görmüştü. Peygamber efendimiz ona rü’yâsında bir günlük masrafı için bir rub’iyye vermiştir. Bu rü’yâsı üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu rü’yâyı gördükten sonra, zenginlerden biri hergün bir rub’iyye tahsis etti ve hergün günlük ihtiyâcım için o parayı bana verdi.” 18- Seyyid Ahmed Ali: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunup, talebe yetiştirmek üzere icâzetle şereflenen talebelerindendir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde yetişip, tasavvufda yüksek dereceye gelmişti. Kalbi nisbetin cezbelerine kapılmıştı. Tasavvuf hâllerinden olan kararsızlık ve kendinden geçme hâlinde idi. Bu hâli sebebiyle uykuyu, yemeyi, içmeyi terk etmişti. 19- Mir Abdülbâkî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olup, hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerde âlim idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri mühim işlerde onun istihâre yapmasını emir buyururdu. İstihâreleri isâbetli idi. Dört defa Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyârete gitmiştir. 20- Halife Muhammed Cemil: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yüksek halîfelerindendir. Daha küçük yaşta babasıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelip iltifâtlarına kavuşmuştur. Önce zâhirî ilimleri ve tıb ilmini öğrendi. Allahü teâlâ ona çok ilim öğrenmek nasîb etti. Sonra Mahzar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden tasavvuf ilmini öğrenip, kemâle erdi. Kendisi şöyle demiştir: “Asıl maksada kavuşmak için pekçok kimsenin yanına gittim. Maksada kavuşma çârelerini aradım. Hiç bir yerde bulamadım. Ancak Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûrunda maksada kavuştum. İcâzet ve hilâfetle şereflendim.” Dînin emirlerine uyma husûsunda çok dikkatli, insanların sıkıntılarına katlanan, temkin ve istikâmet üzere olan bir zât idi. Tasavvufda kemâle erdikten sonra irşâd vazîfesi yapmıştır. Tıb ilmini de bildiği için, bu ilimle insanların beden hastalıklarını, tasavvuf ilmi ile de kalb hastalıklarını tedâvi etmiştir. Bu talebesi de Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri hayatta iken vefât etmiştir. 21-Hazret-i Şâh Behîk: İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Dedelerinin yoluna, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olmak sûretiyle kavuştu ve bu yolda yetişip yükseldi. Tasavvufda kemâle erdiken sonra icâzet ile şereflendi. Sünnet-i seniyyeye uyma husûsunda ve tasavvufda, yüksek derecede büyük bir zât idi. Şah Behîk hazretleri vefât ettikden sonra, bir defasında Hind kâfirleri Serhend’deki’müslüman mezarlarını yakıp, yıkıyorlardı. Askerlerden biri de, Şah Behîk hazretlerinin kabri yanına yaklaşıp harâb etmeye teşebbüs etmişti. Bu sırada Şah Behîk hazretleri, kabrinde gözükerek, kabrini yıkmak üzere gelen askere şiddetli bir darbe vurdu. Asker hemen düşüp öldü. Bu hâli gören küffâr askeri can korkusu ile kaçıp oradan uzaklaştılar. Bir daha da müslümanların mezarlarına dokunamadılar. 22- Mevlevi Abdülhak: Şah Behîk hazretlerinin kardeşi olup, bu zât da İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, tasavvufda “Fenâ-i kalb” denilen makama ulaşmış idi. Üstün hâllere kavuşmuştu. Talebelere ilim öğretmekte iken genç yaşta vefât eti. 23- Şah Muhammed Sâlim: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ileri gelen halîfelerindendir. On sene sohbetinde bulunmuştur. Tasavvufda” yetişip üstün derecelere kavuşmuş, icâzet ve hilâfetle şereflenmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesine yazdığı bir mektûpda şöyle buyurmuştur: “Biz afiyet üzereyiz. Dînin emirlerine uy ve tasavvuf ile meşgûl ol. İnsanlara karşı mütevâzi olup, hoş muâmelede bulun. Nefsin kemâle ermesi; kendini bırakıp Allahü teâlâya itaat etmesi ve teslim olmasıyladır. Âlimler ve fakirler ile sohbet et. Zamanın sıkıntılarına karşı sabırlı ol. Dünyâ mü’minler için zindandır. Rahat edecek zaman âhırettedir. Allahü teâlânın ni’metlerine şükret. Eğer bir kimse tasavvufda yetişmek için sana gelirse ona hizmetçi ol. Büyük bir muhabbet hâsıl oluncaya kadar ondan hizmet bekleme. Kendini sıkıntıya sokma. Her nerede olursan ol Allahü teâlâyı unutma, istikâmet üzere bulun. Bu yolun büyüklerine karşı muhabbet besle. Vesselâm.” 24- Şah Rahmetullah: Bu zât da halîfelerindendir. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalışmış ve gayret göstermiş bir zâtdır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuşmadan önce, nerede bir tasavvuf ehli duysa yanına gitmiştir. Bir müddet Şah Veliyyullah Dehlevî’nin derslerine devam ettikden sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gitmiştir. Tasavvufda yetişip icâzet ve hilâfet ile şereflenmiştir. 25- Muhammed Şah: Önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinden Sûfî Abdürrahmân’ın sohbetinde bulunmuştur. Sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunarak tasavvufda yetişmiş ve icâzetle şereflenmiştir. 26- Mîr Mübîn Hân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin, sohbetinde yetiştirdiği ve tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verdiği meşhûr talebelerindendir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında; “Mîr Mübîn, velî kulların büyüklerindendir” buyurmuştur. Melekleri ve rûhları açıkça görürdü. Mîr Mübîn Hân’ın talebelerinden olan Pîr Muhammed şöyle anlatmıştır: “Soğuk bir günde gusl abdesti almak üzere bir göle girmiştim. Ben göle girince gölün dışına kurtlar toplandı. Yüzme de bilmiyordum. Hemen Mîr Mübîn hazretlerine teveccüh edip, yardımıma yetişmesi için duâ ettim. Mîr Mübîn hazretleri elinde bir sopa ile gözüküverdi. Kurtları oradan uzaklaştırdı. Beni kurtardı.” 27- Mîr Muhammed Mu’în Hân: Mir Mübin Hân’ın kardeşi olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın hizmetinde yetişip, tasavvufda yükselmiştir. Hocasına karşı derin bir muhabbeti vardı. Bu husûsda çoklarını geçmiştir. Edeb ve güzel ahlâk timsali idi. 28- Mîr Ali Asgar Mîr Mekhûr: Mîr Mübîn Hân’ın akrabası olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kemâle gelip, icâzetle şereflendi. Mürşid-âbâd denilen bölgede insanları irşâd ile vazîfelendirildi. Orada pekçok talebe yetiştirmiştir. Helâl lokma yemek için ticâretle meşgûl olurdu. Ticâretle meşgûl olmasına rağmen, kalbi dünyâ ile hiç meşgûl değildi. 29- Muhammed Hasen Arab: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin çok kıymetli bir talebesi idi. Hergün binlerce defa Kelime-i tevhîd söyler, İhlâs sûresini okur ve istiğfar ederdi. Devamlı oruç tutardı. Geceleri uyumaz, vaktini ibâdet ve tâatle geçirirdi. Gündüzleri de hocasının sohbetinde bulunup hizmet ederdi. Çok oruç tutması ve çok zikretmesi bereketiyle keşfleri son derece doğru idi. Üç senede tasavvufda yetişip, yüksek derecelere kavuştu. Hilâfet ile şereflenip, kendi memleketinde insanları irşâd etmekle görevlendirildi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında şöyle buyurmuştur: “Bize bütün ömrü boyunca Allahü teâlâyı arayan ve Allah yolunun mücâhidi olan bir kişi geldi. O da Muhammed Hasen Arab’dır.” 30- Muhammed Kaim Keşmirî: önce Hâce Mûsâ’nın sohbetinde bulunmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuşmadan önce çok yer dolaşmış pekçok zâtın sohbetinde bulunmuştur. Geceleri, devamlı ibâdet ve tâatle, gündüzleri de oruç tutarak geçirmiştir. Nefsini ıslah etmek için çok mücâhede yapmıştır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıyıp, sohbetine kavuşunca, onun feyzleriyle üç senede kemâle ermiştir. İcâzet verilip tasavvufda talebe yetiştirmekle vazîfelendirilmiştir. Bir ara Hâce Mûsâ Hân’ı ziyâret için Buhârâ’ya gitmişti. Vardığında Hâce Mûsâ Hân’ı ölüm hastalığında buldu. O Buhârâ’da iken, Hâce Mûsâ Hân vefât etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin onun üzerinde yüksek teveccühlerini gördü. Buhârâ’da çok iyi bir kabûl görmesine, oradaki insanların kendisinin Buhârâ’da kalmasını çok arzu etmelerine rağmen, hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine olan derin muhabbeti sebebiyle orada duramadı. Bir defasında şöyle bir rü’yâ gördü, rü’yâsında Medîne-i münevverede bir bahçe gördü. O bahçeden bir nehir, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bahçesine akıyordu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bahçesinde bu nehrin suyu ile ağaçlar yetişiyor ve güller açıyordu. Bu rü’yâsı sebebiyle Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ve Kâ’be-i muazzamayı ziyâret arzusu çok artmıştı. Nihâyet hacca gitti ve; “Benim iki oğlum var, birini Kâ’be’ye, birini de Mescid-i Nebî’ye ( aleyhisselâm ) hizmetçi olarak bırakacağım” diye vasıyyet etti. 31- Hâfız Muhammed: önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi Hâce Mûsâ Hân’ın sohbetinde bulundu. Bir ara tasavvufda “Kabz” denilen hâle düşüp, hâlleri bağlandı. Bir türlü “Bast” (yayılma, açılma) hâline dönemedi ve tasavvufda “Fenâ-i nefs” denilen, nefsi ıslah hâline kavuşamadı. Bu hâlde iken rü’yâda Hâce Nakşibend hazretlerini gördü. Hâce Nakşibend hazretleri ona buyurdu ki: “Oğulcağızım bu gayretin daha nedir ki, henüz azdır. Kalbinin düşüncelerden temizlenmesi ve nefsinin ıslah edilmesinin bir zamanı vardır.” Bundan bir müddet sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuştu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ona; “Senin “Kabz” (tutulma) hâlinin kaldırılma zamanı geldi” buyurarak, onun kalbine teveccühte bulundu. Senelerce kavuşamadığı ni’mete, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir iltifâtı ile kavuştu. Kalbi feyz ve ma’rifetle doldu. 32- Mevlevi Kutbüddîn: Zâhirî ilimlerde âlim olup, tasavvufda yetişmek üzere önce yedi sene Hâce Mûsâ Hân’ın sohbetinde bulundu. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ederek, tasavvufda yüksek derecelere ulaşıp kemâle erdi. 33- Mevlevi Gulâm Yahyâ: Âlim, hafız, çok zekî ve faziletli idi. Önceleri Kâdiriyye yolunun büyüklerinden olan bir zâttan feyz almıştı. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, beş sene hizmetinde bulundu. Tasavvufda yetişip kemâle erdi. Kendi memleketinde, tasavvufda talebe yetiştirmek üzere vazîfe verildi. Memleketinde çok iyi kabûl gördü ve talebe yetiştirdi. 34- Mevlevi Gulâm Muhyiddîn: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından olup, seyyid idi. Aklî ve naklî ilimlerde âlim ve hafız idi. Hadîs ilminde de derin âlim idi. Zâhid, âbid ve mâsivâdan yüz çevirmiş idi. Zamanının âlimlerinden birçok zâtın sohbetinde bulunmuşdu. Ancak tasavvufda bütün makamlara kavuşamamıştı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelip, talebe olmayı arzedince, ona Dehlî’de bulunan âlimlerin sohbetine bir müddet daha devam etmesini söyledi. Böylece iki sene daha oradaki âlimlerin sohbetine devam etti. Sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine gelip, altı sene hizmetinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. Talebe yetiştirmek üzere icâzet ile şereflendi. 35- Mevlevi Naîmullah Behrâyçî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin meşhûrlarından olup, aklî ve naklî ilimlerde âlim idi. Zâhirî ilimleri tahsil ettiği sırada, bâtınî ilimlerde de ya’nî tasavvuf ilminde de yükselmeyi arzu ediyordu. Bu sırada bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında tasavvuf ilminde de yetişip kemâle ereceği müjdelendi. Bunun ancak yetişmiş ve yetiştirebilen bir mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmaya bağlı olduğu ve henüz kendisi için o vaktin gelmemiş olduğu söylendi. Zâhirî ilimlerin tahsilini tamamladıktan sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifesi Muhammed Cemil vasıtasıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıyıp, sohbetine kavuştu. Dört sene sohbetine devam’ ederek tasavvufda yetişip kemâle erdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ona icâzet ve hilâfet verip, kendi vatanında insanları irşâd etmekle vazîfelendirdi. Vatanına gidip bu vazîfe ile meşgûl oldu. Pekçok kimse onun vasıtasıyla hidâyete erdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, sohbetlerine dört sene devam eden bu talebesine şöyle buyurmuştur: “Senin bizim sohbetimize dört sene devam etmen, başkalarının oniki sene devam etmesine bedeldir. Senin sohbetinin nûru, âlemi aydınlatacak. Sana her iki cihanın fütuhatı ihsân olunacak.” 36- Mevlevi Kelîmullah Nebkâlî: Halîfelerinin meşhûrlarındandır. Tasavvufda yetiştikden sonra icâzetle şereflenip, kendi memleketinde irşâd ile vazîfelendirildi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Benim bu büyükleri sevmeme ve Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olmama İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını çok okumak sebep oldu.” Yine şöyle anlatmıştır: “Bir rü’yâ görmüştüm. Deniz üzerinde bir gemi içinde idim. Birden bire şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Sahile ulaşmam mümkün değildi. Çok korktum ne yapacağımı şaşırdım. Bu sırada kulağıma gaybdan bir ses geldi “İmam-ı Rabbanî, sana yardıma geliyor!” dedi. Bundan sonra rüzgâr sâkinleşti. Bindiğim gemi batmaktan kurtuldu. Birkaç gün bu rü’yânın te’sîri üzerimde devam etti.” 37- Mir Rûhulemîn: Sûnî-püt kasabasındandır. Önce Kadirî yolundaki bir zâttan feyz alıp, tasavvufda hâllere kavuştu. Bu ilk hâllerini şöyle anlatmıştır: “Allahü teâlânın ismini zikretmekle öyle bir mertebe ve öyle bir hâl beni istilâ etti ki, her nereye baksam Allahü teâlânın ism-i şerîfini görürdüm. Bir defasında kıble yönünde, bir duvar üzerinde Kâ’be-i muazzamayı açıkça gördüm. Evliyânın rûhlarını da baş gözü ile görürdüm. Fakat henüz kalbimde tam bir itminan hâsıl olmamıştı. Ne zaman ki Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuştum, o zaman kalbimde itminan hâsıl oldu. Asıl maksada onun sohbetinde kavuştum.” ömrünün sonuna doğru Kur’ân-ı kerîmi ezberlemeye başladı. Henüz tamamlayamadan vefât etti. Bir hadîs-i şerîfte, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemekte iken tamamlayamadan vefât edenlere, melek bir elma vereceği, onu koklarken Kur’ân-ı kerîmi tamâmen ezberlemiş olacağı bildirilmiştir. Mîr Rûhulemîn’in oğlu Mîr Gulâm Hüseyn de, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden idi. Babası vefât edince bir rü’yâ görmüştür ve bu rü’yâsını şöyle anlatmıştır: “Büyüklerden vefât etmiş olan bir zâtı rü’yâmda gördüm. Ondan babamın hâlini sordum. “Babam, bizim civarımızda Kur’ân-ı kerîm okutmaktadır” dedi.” 38- Şah Muhammed Şefi’: önce azîz bir zâtın, sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. 39- Muhammed Vâsıl: önce onsekiz sene bir âlimin sohbetine devam etti. Bu hocasının vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine gidip, tasavvufda kemâle erdi. Vefât edince, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin kabri yanına defnedildi. 40- Muhammed Hüseyn: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde senelerce bulunup kemâle ermiştir. Tasavvuf hâllerine dalmış olup, âşikâne şiirler okurdu. 41- Şeyh Gulâm Hüseyn Tehânîseri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin eshâbındandır. Fıkıh ilminde de âlim idi. Önce, Şeyh Gulâm Kadir Şah Kâdirî’nin sohbetinde bulundu. Muhammed Mîr ile yedi sene sohbet etti. Şeyhü’ş-şuyûh Muhammed Abid’i görmüştür. Çok zikreder, günde binlerce Kelime-i tevhîd söylerdi. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak kemâle erdi. Ömrünü Allahü teâlânın ismini zikretmekle ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi olmakla geçirip, vakitlerini kıymetlendirirdi. 42- Mevlevi Abdülkerîm: Püreb’li olup, önce zâhirî ilim tahsiline başlayıp, bu tahsilini tamamladıktan sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine giderek tasavvufda yetişti. Kendisine icâzet verilip, memleketinde irşâd ile vazîfelendirildi. 43- Mevlevi Abdülhakîm: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişmiş bir zât olup, mâsivâyı ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyi terketmiştir. 44- Nevvâb irşâd Hân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olup, güzel ahlâk ile vasıflanmış idi. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine karşı derin bir muhabbeti ve üstün bağlılığı vardı. Tasavvufda kemâle erdikten sonra, insanlara doğru yolu anlatmak ile vazîfelendirilmiştir. 45- Gulâm Mustafa Hân: önce Şah Veliyyullah Dehlevî’nin derslerinde ve sohbetinde bulunmuştur. Sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden feyz alarak tasavvufda yetişti. İnsanlara hak ve hakîkati anlatmakla vazîfelendirildi. 46- nûr Muhammed Kandehâri: Din ilminde âlim bir zât olup, tasavvufda da yetişip icâzet almıştı. Ancak kavuşmayı arzu ettiği yüksek derecelere Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra kavuştu. Kendisi şöyle demiştir: “Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri vasıtasıyla bu yola kavuştum. Muhammed Ma’sûm hazretlerinin ve Hâce Nakşibend hazretlerinin rûhâniyetlerinden yeni bir nisbete ulaştım.” 47- Molla Nesîm: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinin büyüklerindendir. Onun sohbetinde, tasavvufun bütün derecelerine kavuşup, kemâle gelmiştir. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine karşı tam bir ihlâs ile bağlılığı ve derin bir muhabbeti vardı. Hiç bir işini hocasına sormadan yapmazdı. Talebelere ilim öğretmek ve onları tasavvufda yetiştirmekle meşgûl olup, hoş bir ömür geçirmiştir. Memleketinden, her sene hocasını ziyârete gelirdi. 48- Molla Abdürrezzâk: Fıkıh ve usûl ilminde derin âlim idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunup, tasavvufda yetişti. Tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verildi. Ömrünü, zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretmek ve ibâdetle geçirdi. 49- Molla Celîl: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kemâle erip, tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verildi. Tasavvufda yetişmek arzusu ile huzûruna gelenlerin kalblerini feyz ile doldururdu. 50- Molla Abdullah: ilimde ve edebde üstün bir zât idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bereketli sohbetinde kemâle ermiştir. İcâzetle şereflendiken sonra kendi memleketine gidip, irşâd ile meşgûl oldu. Molla nûr Muhammed ile de sohbet etmiştir. 51- Molla Teymûr: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak tasavvufda kemâl derecelere kavuşmuş ve irşâd vazîfesi yapmak üzere icâzet verilmiştir. Molla nûr Muhammed ile sohbet etmiş ve Molla Nesîm’in sohbetlerinde de bulunmuştur. Memleketinde insanlara doğru yolu anlatmak ile meşgûl olmuş, pekçok kimse onun vasıtasıyla tasavvufta yetişmiştir. Ayrıca Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından pekçok kimse, onun vasıtasıyla bozuk i’tikâdlarını terkedip, Ehl-i sünnet olmakla şereflenmişlerdir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bu talebelerinden başka; Molla Evliyâ, Molla İbrâhim, Şah Lütfullah, Molla Seyfeddîn, Muhammed Hân, Hâce Muhammed Ömer, Hâce Yûnus, Şeyh Kutbuddîn, Şeyh Muhammed Emîn, Şeyh Gulâm Hüseyn gibi pek çok talebesi vardır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, mübârek zevcesini de tasavvufda yetiştirip kemâle ulaştırmıştır. Zevcesine, sâliha kadınlara doğru yolu anlatmak, tasavvufda yetiştirmek üzere icâzet vermiştir. Hanımı, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerini görerek feyzlerine kavuşmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seksenyedi mektûbu ve melfûzâtı “Kelimât-ı tayyibe” denilen kitabı vardır. Mektûplarından ba’zıları şunlardır: “Allahü teâlâya hamd, Resûlüne salâtü selâm ederim. Kayyûm-i Rabbanî Müceddîd-i elf-i sânî ile Mahbûb-i Sübhâni Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (r.anhümâ)’den hangisinin daha üstün olduğunu sual ettiğiniz mektûbunuzu okudum. Kardeşim, üstünlük iki kısımdır: Cüz’î ve külli. Anlaşılıyorki, suâliniz, cüz’î üstünlük için değildir. Külli olan üstünlüğün esâsı ise, Allahü teâlâya yakınlığın daha fazla olmasına bağlıdır. Bu ise bâtına, kalbe âid bir iştir. Aklın burada bir işi yoktur. Belki menkıbelerin azlığı ve çokluğu cevap vermeye kolaylık sağlar ama kesinlik ifâde etmez. Kitabdan, sünnetten ve icmâ’dan bir delîl göstermek, ancak asr-ı saadet ve birinci asır içindir. Siz de biliyorsunuz ki, bu iki büyük o zamandan çok sonra dünyâyı şereflendirmişlerdir. O hâlde dînin üç aslı ve delîli bu husûsta bize cevap olmuyor. Keşf ise, hatâ ihtimâli taşıyabilir. Muhalife de huccet değildir. Hocalarına muhabbetin aşırılığını taşıyan talebelerin sözlerine de i’tibâr olunmaz. Bunun gibi bu iki büyüğün üstünlüklerini ve kemâlâtını kuşatacak ve ikisinden birinin diğerinden üstün olduğuna hükmedecek bir keşf sahibi de görünmüyor ve bilinmiyor. O hâlde en sağlam yol, bunu Allahü teâlânın ilmine bırakmak ve bilinmesinde bir fâide bulunmayan, bu husûsta susmaktır. İkisinin de çok büyük ve üstün olduğunu söylemek yeter. Edebi gözetip, bu konuda susmak ve konuşmamak daha iyidir. Bu mes’ele, dinde bilinmesi zarurî şeylerden değildir ki, konuşmak zarurî olsun. Hazret-i Müceddid’e olan büyük muhabbet ve eşsiz aşkımızdan da burada bahsetmek münâsib olmaz. Çünkü söz akıl sahasının dışına çıkıyor. Şiir: Ne ileri gitmeli, ne de geri kalmalı, Adımı, gereğinden ileri atmamalı. Âlem, bütün ezelî cemâlin aynasıdır, Seyretmeli, fakat konuşmamalı.” (7. mektûp) “Kardeşim, zamanımız talebesinin zaîfliğinden, evliyâdan keşf ve kerâmet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektûbunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe tâlib olanları kabûl etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakîkî hakimdir. Âl-i İmrân sûresi 31. âyetinde meâlen; “Ey Habîbim! Onlara de ki, eğer Allahı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever” buyurulması, bütün yollardaki sâliklerin, talebelerin maksadı olan Allahü teâlânın sevgisini ve rızâsını kazanmağı, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günâh hastalıklarından kurtarmak için, ilâç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip, uygun ilaçları alan, perhize riâyet eden sıhhat ve şifâ bulur. Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur. Bu reçetenin bir sûreti, bir de hakîkati vardır. Sûreti ile avam müslümanları hareket eder. Bu da, i’tikâdını düzelttikten sonra kitab ve sünnete uygun olarak amel edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennetin ni’metleri ve Cehennemden kurtulmaktır. Hakîkati ise havassâ, seçkinlere mahsûs olup, kalblerin nûrlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan sûret bulunmakla beraber, riyâzet ve mücâhedeler de vardır. Burada ele geçen, tecellî ve keşflerdir. Sûrete îmân ve İslâm, hakîkate ise ihsân denir. Nitekim Hadîs-i şerîfde; “İhsân; Rabbine, onu görür gibi ibâdet etmendir” buyuruldu. Hakikatsız sûret, derideki hastalıklara çâre bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilâçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakîkatin ise, sûretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakîkat değil, mekr-i ilâhîdir. Bundan Allahü teâlâya sığınırız. Hakîkat, temizlemek, ya’nî hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, küllî şifâ bulmak, bu iki tedâvinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) tedâvisinin, Eshâb-ı Kirâmın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifâ te’sîrleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki, o tedâvi ve ilâç, Allahü teâlâyı çok sevmek, bütün gayretiyle Resûlullaha tâbi olmak, tâat ve ibâdetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzûru ve nefslerin temizlenmesi te’sîrini yapıyordu. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) bereketli sohbeti ve İslâmiyet reçetesinin tatbiki ile, bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevâcidlerden ziyâde, sûret ve hakîkate son derece riâyet ve ihtimâm gösterip, hakîkati koruyan sûreti muhafaza edip, keşf ve kerâmete i’tinâ göstermediler. Bunları kemâlin, olgunluğun îcâb ve şartlarından saymadılar. O hâlde, tam sıhhate kavuşmak ya’nî Muhammedi nisbet isteyen bir tâlib, Resûlullahın sünnetine uymayı, bütün riyâzet ve mücâhedelerden üstün ve buna âid olan nûr ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve mevâcidlere, bâtın cem’iyyeti ve devamlı huzûr yanında değer vermemeli ve bu öz ve hakîkatlerin elde edilmesine sebep olan büyüğü, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vekîli bilmeli, ona canla başla hizmet edip, bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir. Hadîs-i şerîfi ve fıkıh bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devam ediniz. Amellerinizi Allahü teâlânın habîbi olan Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) ittıbâ’, uymak niyetiyle yapınız.” (21. mektûp) Yine şöyle buyurdu: “Namaz kılarken Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır.” Büyük halifesi Abdüllah-ı Dehlevî hazretleri “Mektûbât” kitabının sekizinci mektûbunda şöyle buyuruyor: “Bâtındaki nisbetin, ya’nî kalbindeki bağlılığın artmasına çalış! Allah ismini, ba’zan Kelime-i tehlîli çok zikrederek, ba’zan salevât okuyarak, Kur’ân-ı kerîm okuyarak, Allahü teâlâya yaklaşmağa uğraş! Bu çalışmalarda gevşeklik olursa, bu fakirin rûhaniyetine teveccüh ediniz! Yâhud Mirzâ Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın kabrine geliniz. Ona teveccüh edince; çok terakkî edilir. Ondan hâsıl olan fâide, bin dirinin fâidesinden daha çoktur. Gavs-üs-sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî ve Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ile de murâkabe ediniz!” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Her kim ki dünyâya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nûrlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyâya düşkün olanlar arasına ihtiyâç olduğu kadar karışır ve hâlis niyetle ve bâtınî nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı yokdur.” “Dünyâ mel’ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da mel’ûndur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünyâ sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için mâsivâyı ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyi ve bütün maksatları terketmek lâzımdır.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kendi eshâbına, talebelerine nasîhatları şöyledir: “Takvânın ve vera’ın (haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın) yolu, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) mütâbeat, uymak ve onun bildirdiklerini candan kabûl etmektir. Kendi hâlinizi, kitab ve sünnette bildirilen husûslar ile karşılaştırınız. Eğer hâliniz, kitab ve sünnette bildirilen husûslara ya’nî dînin emirlerine uygun ise makbûldür. Uygun değilse merdûddur, reddedilecekdir. Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı üzere olmak lâzımdır.” | |||
| Mazharı Canı Canan Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:18:36 | |
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarındandır. İsmi, Şemseddîn Habîbullah’dır. Babası Mirzâ Can’dır. Onun ismine izafeten Cân-ı Cânân denilmiştir. 1111 (m. 1699) veya 1113 (m. 1701) senesinde Ramazân-ı şerîfin onbirinde Cum’a günü doğdu. 1195 (m. 1781) senesinde Delhi’de şehîd edildi. Kabri, Şah Cihan Câmii yakınındaki Dergâh Câmii’nde olup, oradaki dört kabirden biridir. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî’nin de kabri oradadır. Hazreti Ali’nin soyundan olup, seyyiddir. Yirmisekiz batında, soyu Hazreti Ali’ye ulaşır. Ceddi ümerâdan olup, Teymûriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Bütün dedeleri, mürüvvet, adâlet, şecaat, sehâvet (cömertlik) ve dîne son derece bağlı olmalarıyla tanınmış olup, beğenilen ve medhedilen bütün üstün vasıflara sâhib idiler. Ayrıca herbiri, devlet idâresinde mevki ve makam sahibi idiler. Babası Mirzâ Can, mevkî ve makamı terkedip, fakirliği ve kanâati tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikâhı için ayırdığı yirmibeşbin rub’iyye miktarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlâkı, insanî meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zât idi. Zamanın mürşid-i kâmillerinden olan Şah Abdürrahmân Kâdiri’nin sohbetinde kemâle gelmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, daha küçük yaşta iken alnında rüşd ve hidâyet nûru parlıyordu. Zekâsının ve fehminin (anlayışının) parlaklığını gören firâset erbâbı, onun yüksek bir fıtrata sâhib olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve ta’liminde, ilim öğrenmesi husûsunda çok dikkat göstermiştir. Daha küçük yaşta ilim, ma’rifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmağa başlamıştı. Kıymetli ömrünü çocukluğundan i’tibâren gayet iyi değerlendirip, heba etmemiştir. İlim ve ma’rifeti yanında ayrıca çeşitli san’at ve maharetleri öğrenmişti. Kendisi şöyle demiştir: “Çocukluğumda İbrâhim aleyhisselâmı rü’yâmda görüp, çok iltifât ve ihsânlarına kavuştum. Yine çocukluğumda Hazreti Ebû Bekr’i ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübârek sûreti karşıma çıkardı. Rûhâniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifâtta bulunurdu.” Yine şöyle anlatmıştır: “Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işâret etti. Bu hâli babama söyledim. Babam dedi ki: “Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifâde edeceksin.” Allahü teâlâ benim tînetime sünnet-i seniyyeye ittiba’ etme hasletini yerleştirmiş.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin fıtratında bir yükseklik, büyükler yolunda ilerlemeye büyük bir kabiliyet, onları sevmek ve muhabbet gösterme husûsiyeti vardı. Buyurdu ki: “Aşk ve muhabbet, benim tînetimin hamurunun mayasıdır.” Zamanın meşhûr âlimlerinden onun hâlini görenler; “Bu çocuk âşıkane bir mîzâca sâhibdir” demişlerdir. Babası ona şöyle demiştir: “Senin dünyâya gelişin benim için çok mübârek oldu. Çünkü senin doğduğun sene, ben dünyâya âit bağlılıkları, dünyâya düşkün olmayı terkedip, kanâati tercih ettim.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: “Ben onaltı yaşında iken babam vefât etti. Vefât etmeden önce bana şöyle vasıyyet etti: “Bütün vaktini, kemâlâtı, olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeyler ile geçirme.” Babamın vefâtından sonra vasıyyetine uyarak ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye başladım. Büyük zâtların sohbetlerine devam ettim. Ben bu hâlde iken çevremdekiler, dedelerimin eskiden beri makam ve mevki sahibleri olması hasebiyle, benim de bir mevkî ve makam sahibi olmamı istediler. Bu iş için beni pâdişâhın sarayına götürdüler. Fakat o gün pâdişâh hasta olduğu için makamında yok idi. Pâdişâhla görüşmem mümkün olmadı. O günün gecesi bir rü’yâ gördüm. Rü’yâmda evliyânın büyüklerinden bir zât, mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını benim başıma koydu. Rü’yâda gördüğüm o zât, Hâce Kutbüddîn hazretleri idi. Bu rü’yâdan sonra gönlümde makam ve mevkî arzusu hiç kalmadı. Ondan sonra, evliyâ zâtların sohbetine koştum. Onların sohbetine kavuşma şevki, arzusu beni sarmıştı. Nerede büyük bir zâtın olduğunu duysam, hemen onun ziyâretine giderdim. O zamanın en meşhûr âlimlerinden biri de Kelîmullah Çeştî idi. Huzûruna gittim. Hadîs-i şerîf dersi veriyordu. Sıra bir hadîs-i şerîfin izahına gelmişti. O hadîs-i şerîfin izahında şöyle dedi: “Bir gece vakti Resûlullahı ( aleyhisselâm ), cinlerden biri hücum edip yakalamak istedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Süleymân aleyhisselâmın duâsını okuyup, cinnin tasallutundan kurtuldu.” Onun böyle izahı sırasında, böyle bir sözü söylemesinin sebebini düşünerek; “Acaba bundan ne kastediyor” dedim. Kalbimden geçeni anlayıp; “Bu hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki, bir talebeye onun hocasından izinsiz başka bir hoca tasarrufta bulunamaz” dedi. (Bu sözüyle onun asıl mürşidinin başka bir zât olacağına işâret etmiştir.) Bu zâttan sonra Şah Muzaffer Kâdirî’nin ziyâretine gittim. Sohbetini dinlerken orada bulunanlardan biri; “Şimdi, zamanımızda ebdâl ve evtâd denilen evliyâ zâtlar var mıdır?” diye sordu. Bu suâl üzerine; “Allahü teâlânın dostları, sevgili kulları olan evliyâ zâtlar her zaman bulunur. Her kim ebdâl denilen evliyâ zâtlardan birini görmek isterse şu gence baksın!” diyerek beni gösterdi. Ben o sırada henüz tasavvufda yetişmeye başlamamıştım. O zât firâset nûruyla benim hakkımda böyle buyurmuştu. Sonra Şah Gulâm Muhammed Muvahhid’in ziyâretine gittim. Onun dergâhı Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin dergâhı gibi, sabır, kanâat, zühd ve tevekkül dergâhı idi. Daha sonra da Mîr Hâşim Câlîserî’nin sohbetine gittim. Bu zât, hocasının beşbin hatim okuduğunu söylemişti. Mir Hâşim Câlîseri’nin vefâtı yaklaşınca, kendisine Keşmir’de vefât edeceği ilham olunmuş. Bunun üzerine o anda Keşmir’den çok uzak bir yerde olmasına rağmen, kerâmetiyle bir anda Keşmir’e gidip, orada vefât etmiştir. Bu evliyâ zâtlardan başka pekçok büyük zâtın sohbetinde bulundum.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, bir mektûbunda şöyle yazmıştır: “Birkaç defa bu fakirin neseb ve hasebini, ya’nî baba ve annelerinin kim olduklarını sormuştunuz. Aslında bu fakirin vücûdu, başlangıçta bir damla su, sonunda ise bir avuç topraktır. Babalarımdan bahsetmek îcâb ederse, şöyle derim: “Yirmisekizinci batında dedemiz hazret-i Ali’ye ulaşmaktadır. Emîr Kemâleddîn ismindeki dedem, 800 (m. 1398) yıllarında Tâif’den Türkistan’a geldi. O memlekette bulunan Kaksalân reîsinin kızıyla evlendi. Kaksalân reîsinin oğlu olmadığı için, o havâlinin idâresi Emîr Kemâleddîn’e ve evlâdına kaldı. Hümâyun Şah, Hindistan’ı Afganlıların elinden alınca, o hânedandan soyu üç vâsıta ile adı geçen emîre ulaşan Mahbûb Hân ve Bâbâ Hân adındaki iki kardeşi de birlikte getirdi. Bu ikisi Ekberî târihlerinde yazılıdır. Bu büyüklerin nesebi ise Timur Hân’a ulaşır. Fakirin nesebi ise, dört vâsıta ile Bâbâ Hân’a ulaşır. Babam, Evrengzîb’in hizmetinde ömrünü tamamladı. Ömrünün sonunda, makam ve me’mûriyeti bırakıp, dünyâdan el çekti. Kadirî yolunun halîfelerinden bir büyüğün hizmet ve huzûru ile şereflenip, kesb-i kemâlât eyledi. 1130 (m. 1717)’de vefât etti. Bu fakîr 1113 (m. 1701) senesinde dünyâya gelmişim. Babam vefât ettiği zaman, ben onaltı yaşında idim. Bütün varlığımla yüzümü dünyâdan âhırete döndüm. O zamanki ilimleri babamın sağlığında tahsil ettim. Hadîs kitaplarını, Şeyh-ül-muhaddisîn Şeyh Abdullah bin Sâlim Mekkî’nin yetiştirdiği Hacı Muhammed Efdal Siyalkûti’nin huzûrunda, Kur’ân-ı kerîmi, Şeyh-ül-kurrâ Şeyh Abdülhâlık Şevkî’nin talebesi Hâfız Abdürresûl Dehlevî’den okudum. Nakşibendî yolunda mutlak icâzeti, iki vâsıta ile İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’ye (kuddise sirruh) ulaşan Seyyid nûr Muhamed Bedevânî hazretlerinden aldım ve ömrümün bir kısmı onun hizmet ve huzûrunda geçti. Onun vefâtından sonra, bu yolun diğer büyüklerinden istifâde ettim. Sonunda yine iki vâsıta ile İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ulaşan Şeyh-uş-şuyûh Muhammed Âbid hazretlerinin feyz saçan huzûr ve sohbetine kavuştum. Bir zaman hizmetlerinde bulundum. Kadirî, Çeştî ve Sühreverdî yollarında da icâzet aldım. Bugün 1185 (m. 1771) senesidir, bu büyüklerin yolunda otuz yıldır, Allahü teâlâyı isteyen talibleri terbiye ile meşgûlüm. Allahü teâlâ sonumu Habîbinin ( aleyhisselâm ) bereketi ile hayırlı eylesin.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, küçük yaşta zâhirî ilimleri öğrendikten sonra tasavvufa yönelip, Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’den feyz alarak yükseldi. Dört sene bu hocasının sohbetine devam edip hilâfet aldı. Hocası Seyyid nûr Muhammed’in, vefâtından sonra, altı sene Şeyh Gülşenî ve oniki sene Muhammed Efdal ve Hâfız Sa’dullah’ın, sekiz sene Muhammed Âbid-i Senâmî’nin sohbetlerine devam ederek tasavvufda Müceddidiyye yolunda yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca Kâdiriyye, Ceştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye yollarından da icâzet (diploma) aldı. Zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrendikten sonra insanları irşâd etmeye başladı. Derslerine ve sohbetlerine âlimler, âmirler, veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mîr Müsliman, Senâullah Pâni-pütî, Gülâm Kâki, Seyyid Alîmullah, Seyyid Abdullah Dehlevî gibi büyük âlimler ve velîler yetiştirdi. Tasavvufda hocası olan Seyyid nûr Muhammed Bedevânî hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Onsekiz yaşında idim. Bir zât bana Seyyid nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin büyüklüğünden, kemâlâtından bahsetmişti. Onun üstün vasıflarını işitince, gayr-ı ihtiyârî kalbim ona tutuldu, huzûruna gittim. Mübârek yüzünü görünce ma’rifet sahibi bir zât olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dînin emirlerine tam uyan, yüksek ahlâk sahibi bir zât idi. Sohbeti kalbe safa veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzûrunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzûrunda dirilip itminana eriyor, Hakka kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabûl etmesini arzedince, istihâresiz talebe kabûl etmediği hâlde beni derhal kabûl etti. Feyzleri o kadar bereketli ve te’sîrli idi ki, bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifâtına kavuştum. Haramlardan sakınmayı çok tenbîh ederdi. Bir talebesi sokakta harama” baksa, sohbeti sırasında, “Sizde günah zulmeti görünüyor!” derdi. Yolda bir fâsıkla, sarhoşla karşılaşsak, huzûruna gidince; “Sizde şarab zulmeti görünüyor” diyerek buyururdu ki: “Fâsık kimseler ile karşılaşmak bâtın nûrunu örter.” Allah korusun ya günah işleyip, fâsık olmak nasıl olur. Bunun gibi talebeleri duâ ve zikirle meşgûl olsa, Kelime-i tevhîd söylese, onu da müşâhede ederdi. Huzûruna Kelime-i tevhîd okuduktan sonra gittiğimde; “Bugün Kelime-i tevhîdi çok oku”, eğer birgün okumasam; “Bu gün seni nûrlardan uzak görüyorum!” buyururdu. Kısa zamanda nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hâllerine gark olmuştum. Beni öyle bir muhabbet-i ilâhî sarmıştı ki, cezbenin (çekilmenin) çokluğundan uykuyu, istirahatı, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma yalın ayak, baş açık, viranelerde dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murâkabe hâlinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihâyet o hâle geldim ki; “Rabbini görüyormuş gibi ibâdet et” hadîs-i şerîfinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet, fenâ ve bekâ hâllerine ulaştım. Büyüklerin ta’rîf ettiği maksada, sırr-ı tevhîde kavuştum... Hocam Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin sohbetine dört sene devam ettim. Sonra bana icâzet verdi. Bana Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere olmamı, sünneti seniyyeye uymamı ve bid’atlerden sakınmamı vasıyyet etti.” Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır: “Fârisî lisanım ve diğer ba’zı bilgileri babamdan, Kur’ân-ı kerîmi, tecvîd ve kırâat ilmini Kâri Abdürresûl’den, aklî ve naklî ilimleri de zamanımızın âlimlerinden öğrendim. Babamın vefâtından sonra da, Hacı Muhammed Efdal’den, tefsîr ve hadîs ilmi öğrendim. Onbeş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti. Bunun bana öyle bir bereketi oldu ki, zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra, bir müddet de talebelere ders verdim. Bundan sonra tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaşmıştı. Bir defasında rü’yâmda gaybdan bir ses; “Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidâyete kavuşması ve onları hidâyete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!” dedi. Bu rü’yâyı da görünce tasavvufa yönelip, bâtın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin huzûruna gidip, ona talebe oldum. Beni talebeliğe kabûl edip, çok iltifât ve ihsânda bulundu. Benim hâllerime bakıp, bana karşı tevâzu’ ile, büyük bir sevgi ve alâka gösterdi. Birgün, ikimiz karşı karşıya otururken; “İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nûrundan diğeri görülmüyor. Eğer tâliblerin terbiyesine yönelsen âlem nûrlanır” buyurdu. Yine birgün bana; “Sende Allahü teâlâya ve resûlüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddîn Habîbullah ismi verildi” buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti. Ben hocamın sohbetine devam ederken, havale ettiği o talebeleri de yetiştirdim ve hocamın sohbetine bıraktım. Her ne kadar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zamânında bulunup görmekle şereflenmedik ama, Allahü teâlâya binlerce şükürler olsun ki, Resûlullahın nâiblerinden olan (O’nun yolunu anlatan) hocam Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin sohbetinde bulunmakla şereflendim. Hayâtın meyvesi, asıl maksat ele geçti. Büyüklerin çok iltifâtına kavuştum. Birgün büyük bir tevâzu’ ile benim ayakkabılarımı çevirip, giymem için koydu ve; “Sen, Allahü teâlânın makbûl kullarındansın” buyurdu. Yine hocalarımdan Hacı Muhammed Efdal; “Sendeki nisbetin kemâlâtından dolayı ayağa kalktım” diyerek, beni görünce ayağa kalktı ve defalarca; “Allahü teâlâ senin gibileri çoğaltsın” buyurdu. Yine hocalarımdan Hâfız Sa’dullah bana iltifâtlarda bulunup; “Sen bizim medâr-ı iftihânmızsın” buyurdu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin soyundan olan ve Serhend’e giden bir zâta; “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabrini ziyâret edince, benim selâmımı da söyle” diye tenbîh ettim. O zât gidip döndükten sonra, durumu bana şöyle anlattı: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabri başına varıp ziyâret ettim ve sizin selâmınızı söyledim. Sizin selâmınızı söyler söylemez, mübârek başını göğsüne kadar mezardan çıkarıp; “Hangi Mirzâ, bizim hangi divânemiz, hangi âşığımız? aleyke ve aleyhisselâm (sanada ona da selâm olsun)” buyurdu. Sizin vâsıtanızla ben de bu saadete kavuştum” dedi.” Hadîs âlimlerinin meşhûrlarından olan Şah Veliyyullah buyurdu ki: “Allahü teâlâ, bize sahih keşfler ihsân eyledi. Bu zamanda, hiç bir yerde Mirzâ Cân-ı Cânân’ın benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek istiyen onun hizmetine gelsin!” Hadîs öğrenmek için kendisine gelenleri, istifâde etmeleri için Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine gönderirdi. Ona yazdığı mektûplarda; “Allahü teâlâ, faziletlerin tecellî yeri olan sizlere uzun zaman selâmet versin ve bütün müslümanları bereketlerinize kavuştursun!” derdi. Yine hadîs âlimlerinin büyüklerinden Hâcı Muhammed Fahir de şöyle demiştir: “Mirzâ Cân-ı Cânân’ın, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine tâbi olma husûsunda büyük bir şânı vardır. Bir gece rü’yâmda şöyle gördüm: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kapılarında eğerlenip donatılmış iyi cins bir binek atı vardı. “Bu at kimindir?” diye sor um. Birisi bana; “Bu Resûlullaha ( aleyhisselâm ) âittir” dedi. Sonra içeri girdim, başka birisi; “O at Mirzâ Cân-ı Cânân’ındır” dedi. Bu rü’yâmı ta’bir edip anladım ki, Mirzâ Cân-ı Cânân’ın yolu, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine uymakdır. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) bildirdiği, doğru yolda ilerlemekdir. Mevlevi Senâullah Sebinhelî şöyle anlatmıştır: Rü’yâmda Peygamber efendimizi görüp; “Hocam Mirzâ Cân-ı Cânân’ın yolu ve hizmetleri makbûl ve mu’teber midir? dedim. “Evet” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr de vardı. O da tasdîk etti.” Hâcı Muhammed Efdal’in halîfelerinden Şeyh Muhammed A’zam da şöyle buyurmuştur: “Bu zâtın (ya’nî Mirzâ Cân-ı Cânân’ın) büyük bir şanı vardır. Başka bir kimse onunla kıyas olunamaz.” Hâce Mîr Derd de şöyle buyurmuştur: “Mirzâ Cân-ı Cânân’ın eshâbından, talebelerinden her kimi gördüysem, azîzânın (büyüklerin) nispetinden büyük pay almış, derecelere, hâllere ve makamlara kavuşmuş buldum.” Şeyh Abdüladl Zebîrî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Bugün Mirzâ Cân-ı Cânân’ın huzûrunda Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için toplanan taliblerin toplanması gibi bir cemâat hiçbir yerde yoktur. O, zamanımızda İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî hazretlerinin vekîlidir.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlâ bize akl-ı kâmil, isâbeti re’yi beliğ ihsân etti. Saltanat işlerinin idâresi ve memleketin nizâmı husûsunda, herkesin hâline uygun en güzel usûlü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhûr ümerâsı, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorarlar ve bizden aldıkları cevâba göre hareket ederlerdi.” Yine şöyle buyurmuştur: “Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu tanırdım. Onun âdemiyyet cevherini ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun (tarikatın) nûruyla insanların saadet veya şekavet ehli olduğunu, alınlarından okurdum.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kemâl derecede zühd ve tevekkül sahibi idi. Dünyâdan ve dünyâya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabûl etmezdi. Kabûl ettiği çok nâdir olurdu. Zamanın pâdişâhı Muhammed Şah, veziri Kameruddîn Hân ile Mirzâ Cân-ı Cânân’a haber gönderip, şöyle dedi. “Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu teklif üzerine şu cevâbı verdi: “Allahü teâlâ Kur’ân-ı Kerimde; “... Onlara şöyle de; dünyânın metâı pek azdır...” (Nisâ-77) buyurarak dünyânın yedi iklimindeki mal ve mülkün az birşey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esâsı ise, ondan uzak durmaktır.” Yine o havalenin ümerâsından biri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri için bir dergâh yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyâcını da karşılıyacağını bildirerek kabûl etmeleri için arzetti. Fakat Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kabûl etmedi ve; “Bizim için her yer birdir. Allahü teâlânın indinde herkesin rızkı takdîr edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazînesi sabır ve kanâat olup, bu kâfidir” buyurdu. Nevvâb Hân Firûzcenk, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu hâlini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; “Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zât hediye kabûl etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz” dedi. Bu hâdise üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri; “Biz, zenginlerden birşey kabûl etmemeğe, almamağa kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabûl etmedik” buyurdu. Sonra Nevvâb Nizâmülmülk, otuzbin rub’iyye para hediye etmek istedi. Kabûl buyurmadı ve; “Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız” dedi. Yine Afgan serdârlarından biri, eşrefi denilen üçyüz altın göndermişti. Bunu da kabûl buyurmayıp; “Her ne kadar hediyeyi kabûl etmek lazımsa da, mutlaka kabûl etmek lâzım olduğuna dâir bir emir yokdur. Bize kendi talebelerimiz, ihlâs ve ihtiyâtla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabûl etmiyoruz. Kaldı ki, ümerânın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helâlden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabûl etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyâmet günü onun hesabını vermek zordur. İmâm-ı Tirmizî’nin (r.aleyh) Ebû Berze’den (r.aleyh) getirerek yazdığı hadîs-i şerîfde Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevap vermedikçe hesapdan kurtulamıyacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı.” Bunun içi çok dikkat etmek lâzımdır” buyurdu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân’a yine ümerâdan biri Hindistan’ın meşhûr meyvesi olan “Enbe”den (Hint kirazı) bir hediye göndermişti ve kabûl etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tâne “Enbe” alıp gerisini iâde etmişti ve “Bu fakirin gönlü, bunları kabul etmek istemiyor” buyurdu. Biraz sonru huzûruna bir bahçe sahibi gelip “Falan emîr, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti” dedi. Bunun üzerine mazlûmun hakkının verilmesini ve himâye edilmesini söyledi. Sonra da; “Sübhânallah, onun getirdiği bu yiyecek bizim bâtınımıza zararlı oldu” buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli olan kimselerin ikrâmını hiç kabûl etmedi. Yine bu hâdise üzerine şöyle buyurdu: “Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hattâ fakirlerin ikrâmları da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar.” Bir defâsında bir iftar vaktinde yemek yerken, gâfil birine âit olan bir ekmeği talebeleri paylaşmışlar, bir parça da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine vermişlerdi. O gece teravih namazından sonra yenilen o ekmek sebebiyle, bâtınlarına te’sîr edip zarar verdiğini belirterek; “Bu zarardan ancak namaz kılmak ve okunan Kur’ân-ı kerîm’i dinlemekle kurtuldum” buyurdu. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî hazretleri bu söz üzerine: “Şüpheli bir lokma, onların mübârek bâtınlarında nûr deryâlarında böyle bir değişmeye, zarara sebeb olursa, bizim hâlimize ne denir.” buyurmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu husûsta şöyle buyurmuştur: “Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı ve tâatın nûrunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanâatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızâyı seciye hâline getirmelidir. Resûlullahın “Allahım! Âl-i Muhammed’in rızkını kâfi gelecek kadar kıl” buyurduğu duâsına uygun olarak, insân için lâzım olan şeyleri kâfi gelecek kadar istemelidir. Eshâb-ı Kirâm da böyle duâ ederdi. İsrâfa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. İnsanların çoğu bu hâlden düşmüştür. Bu hâlde iken ölüm gelip yakalamaktadır. Kulluk vazîfesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilâhî bir hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) dîdârını, mübârek yüzünü görmektir.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlâs ile bağlı idi. Bilhassa İmâm-ı Rabbânî hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. “Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş ve makbûl kullarından olan zâtları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için en kuvvetli vâsıtadır” buyurdu. Menkıbeleri ve kerâmetleri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir defa cihanın süsü, kâinatın Serverini ( aleyhisselâm ) rü’yâda görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübârek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resûlullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakîr; “Yâ Resûlallah, onlar benim pîrimin evlâdıdır” diye arzettim. “Onlar bizim sözümüzü tutarlar” buyurdu. Onlardan bir azîz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; “Yâ Resûlallah, hazretiniz Müceddîd-i elf-i sânî hakkında ne buyurursunuz?” diye arzettim. “Ümmetimde onun bir benzeri başka kim vardır?” buyurdu. “Yâ Resûlallah! İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ı, mübârek nazarlarınızdan geçti mi?” dedim. Buyurdu ki: “Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku.” Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ba’zı mektûplarında geçen ve Allahü teâlâ için; “O, verâ-ül-verâ sonra yine verâ-ül-verâ’dır, (ya’nî Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir)” buyurduğunu okudum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bunu çok beğendi ve; “Tekrar oku” buyurdu. Ben de tekrar okudum. Bu ifâdeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devam etti. Sabah olunca büyüklerden bir zât erkenden gelip bana dedi ki: “Ben bu gece rü’yâmda sizin bir rü’yâ gördüğünüzü gördüm. O rü’yâyı bana anlat” Ben ona gördüğüm rü’yâyı anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rü’yâda, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nûr ve huzûr içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rü’yânın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım.” Birgün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden biri huzûruna gelip; “Efendim! Kardeşim, Azîmâbad’a gitmişti. Sevenlerinizdendir. Bir iftiraya uğrayıp haksız yere hapsedilmiş. Kurtulması için duâ ve teveccühde bulunmanızı istirhâm ederiz” dedi. Bunun üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân bir mektûp yazıp, kardeşine ulaştırması için ona verdi ve; “Bu eline geçtikten bir saat sonra hapisten kurtulur” buyurdu. O talebe mektûbu kardeşine ulaştırınca, işâret edildiği gibi hapisten kurtuldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, büyük günah işlemiş bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre teveccüh eyledi. “Bu mezarda Cehennem ateşi var. Kadının imanlı olmasında şüphe ediyorum. Rûhuna hatm-i tehlîl (Yetmişbin Kelime-i tevhîd) sevâbı bağışlıyacağım. İmânı varsa affolur” buyurdu. Hatm-i tehlîlin sevâbını bağışladıktan sonra; “Elhamdülillah, imânı varmış. Kelime-i tayyibe, te’sîrini gösterip azâbdan kurtuldu” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Bir kimse, kendisi için veya başkası için yetmiş bin adet Kelime-i tevhîd okursa, günahları affolur” buyuruldu. Seyyid Gulâm Ali (Abdullah-ı Dehlevî) hazretleri anlatır: “Birgün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunuyordum. İhtiyâr bir adam gelip; “Şeyhin şöhreti Rahmânî mi, yoksa değil mi? Onu anlamağa geldim” dedi. Bu küstahça söz karşısında, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri son derece müteessir oldu ve öfkelenerek o ihtiyâra, keskin ve dik dik baktı. O esnada ihtiyâr yere düşüp çırpınmağa başladı. Sonra; “Tövbe ettim. Allah için beni affet” diye yalvarmağa başladı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, Allahü teâlânın ismi araya girince, kalktı ve ihtiyârın kolundan tutarak kaldırdı, ihtiyâr hemen düzeldi.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sevenlerden bir zât, birgün murâkabeden sonra, mübârek eteğini tutup; “Kızımın bir oğlu olacağını bana müjdelemezsen eteğini elimden bırakmam” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri biraz murâkabeden sonra; “Gönlün hoş olsun! Cenâb-ı Hak senin kızına bir erkek çocuk ihsân eyledi” buyurdu. Hakîkaten bu adamın kızının dokuz ay sonra bir erkek çocuğu oldu. Birgün yağmur yağmıştı. Soğuk ve şiddetli de bir rüzgâr esiyordu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri üşüdü. “Yâ Rabbî; üzerimize değil etrâfımıza yağsın!” buyurdu. Üzerlerindeki bulut etrâfa doğru açıldı, dağıldı. Duâsının bereketi ile üzerlerine yağmadı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri talebeleri ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Yanlarında azık olarak hiç bir yiyecek yoktu. Gittikleri yerde de misâfir kalabilecekleri bir tanıdıkları bulunmuyordu. Talebeleri bu durumu bildiklerinden merak edip; “Bakalım hâlimiz ne olur?” diyerek yola devam ettiler. Her yemek vakti geldiğinde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kerâmeti ile gaybdan önlerine sofra kuruluyordu. Sofra üzerinde çeşit çeşit ve gayet nefis yemekler bulunuyordu. Bu nefis yemekleri yiyip yolculuğa devam ettiler. Talebeleri hayatlarında öyle güzel ve çeşitli yemekler yememişlerdi. Bu hâl seferlerinden dönünceye kadar devam etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bir defasında birisine gücendi ve; “Sıddîk-ı ekbere ( radıyallahü anh ) kadar bütün meşâyıhın, ondan yüz çevirdiklerini gördüm” buyurdu. Ve o adam üç gün sonra öldü. Bir kimse, ölüsünün azâbda olduğunu rü’yâda görüp, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine mağfiret olunması için duâ etmesini istirhâm etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de duâ edip; “Allahü teâlâ, ölünün günahlarını mağfiret eyledi” diye de ona müjde verdi. O kimse tekrar ölüsünü rü’yâda gördü ve ölüsü kendisine; “Hazret-i Mazhar’ın duâsı bereketi ile, azâbdan kurtuldum” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ekseriya, talebelerine yüksek müjdeler verirdi. Ba’zı eksik kimseler bunu inkâr ettiler. Bu inkârlarını keşfedip onlara; “Bana inanmıyorsanız, eski evliyâdan hakem seçiniz. Gelsin ve sözlerimin doğruluğunu ondan dinleyiniz” buyurdu. Onlar, en büyük hakem Resûlullahdır ( aleyhisselâm ) dediler. Peki buyurdu. Sonra teveccüh etti ve Fâtiha okudu. O münkirler de murâkabe ettiler. Murâkabe esnasında Resûlullahı gördüler. Kendilerine; “Mazhar’ın müjdeleri doğrudur” buyurup inkâr edenlerini men eyledi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir komşusu vardı. Onu severdi. Ölüm hâline gelmişti. Şefkatinin çokluğundan; “Yâ Rabbî, onun ayrılığına dayanamam, ona en kısa zamanda şifâ ver” dedi. Hemen şifâ buldu. Sanki hiç hasta olmamıştı. Vefâtı: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, şehid olarak vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, bu fâni dünyâdan gitme zamanının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içinde idi. O günlerde ibâdet ve tâatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın onun sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murâkabeleri büyük bir huzûr hâli içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzûrunda toplananlar yüz kişiden ziyâde olurdu. Sohbetinde bulunanlar bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Nesîm, memleketine gidip dönmek üzere izin istediğinde, bu talebesine; “Artık seninle bir daha görüşeceğimiz ma’lûm değildir!” buyurdu. Bu sözleriyle vefât edeceğine işâret etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzâk’a yazdığı bir mektûpda; “Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır duâda bulun!” diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine yazdığı mektûplarında da aynı şekilde işâret etmiştir. Yine vefâtının yaklaştığı günlerde kavuştuğu ni’metleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: “Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne ni’mete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsân etti. Beni İslâm-ı hakiki ile şereflendirdi ve çok ilim ihsân etti. Sâlih amel üzere istikâmet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve kerâmet ihsân etti. Beni dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakda, yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım, vücûdum zayıf düştü. Cihâd edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm, takatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemiyenlere şaşılır, ölüm Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir. Ölüm, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ziyâret etmeye, evliyâya kavuşmaya, onların mübârek yüzlerini görerek mesrûr olmaya sebeptir. Ölüm; Resûlullah ( aleyhisselâm ), Halîlürrahmân İbrâhim aleyhisselâm, Emîr-ülmü’minîn Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, İmâm-ı Hasen, Cüneyd-i Bağdadî, Şâh-ı Nakşîbend Bahâeddîn Buhârî ve Müceddîd-i elf-i sâni İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile görüşmeye, onlara kavuşmaya vesiledir. Kalbimde bu büyüklere karşı husûsi bir muhabbet vardır. Onlar zâhirî ve batınî şehâdete kavuştular, en yüksek mertebelere ulaştılar.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri böylece, şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzûruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1195 (m. 1781) senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pekçok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihâyet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsî idiler. Huzûruna girince, Mazhar-ı Cân-ı Cânân sen misin dediler. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de; “Evet benim” buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladılar. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı. Durumdan haberdâr olan Nevvâb Necef Hân sabah erkenden frenk bir tabib gönderdi. Tabibe; “Çabuk gidip bu mübârek zâtı tedâvi et, onu yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın” dedi. Frenk tabib gidip Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasten Nevvâb Necef Hân’a; “İyileşip kurtulur, başka tabib göndermeye lüzum yok” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu yaralı haliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cum’a günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; “Günün bitmesine kaç saat vardır? buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cum’a, hem de aşure günü idi. Akşam olunca üç defa derin nefes aldı ve şehid olarak vefât etti. Vefâtında ebced hesabında târih olarak meâlen: “Allaha ve Peygambere itaat edenler, işte bunlar Allahın kendilerine ni’met verdiği, Peygamberlerle, sıddıklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Bunlarsa ne güzel birer arkadaş!” buyurulan Nisa sûresi 69. âyet-i kerîmesinden; “Ülâike ma’allezîne en’amellahü aleyhim” kısmı söylendi. Yine Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfinde; “Medhe şayan olarak yaşadı ve şehid olarak öldü” ma’nâsında; “Âşe hamiden mâte şehîden” buyurduğu kısım ile ebced hesabına göre vefât târihi söylendi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehid olarak vefât etmesinden sonra, sevenleri, onun büyük bir kayıb olduğunu ifâde eden rü’yâlar görmüşlerdir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, İslâmiyetin yayılması ve insanların hakiki saadete kavuşmaları için çok üstün hizmetler yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zâtlar yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla vazîfelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara İslâmiyeti öğretmişler, îmânlarının vicdânileşmesini sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslâmiyete uyulmasına, güzel ahlâkın yayılmasına ve insanların birbirlerine karşı iyi muâmelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp seven insanlar, onlar vasıtasıyla temiz bir hayat yaşamak ve saadete kavuşmakla şereflenmişlerdir. Talebeleri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yetiştirdiği talebelerden elli tanesi, tasavvufda “Makâmât-ı Ahmediyye” denilen yüksek dereceye ulaşmıştır. En meşhûr talebeleri şu zâtlardır. 1-Abdullah-i Dehlevî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en başta gelen halifesi olup seyyiddir. Tasavvuf ilminin mütehassıslarından olup, müslümanların gözbebeğidir. Sohbetine gelen sâdık kimselerin kalblerine bir teveccüh ederek feyz ve bereketle doldururdu. Binlerce âşıkı, bir bakışta cezbelere ve vâridat-ı ilâhiyyeye kavuştururdu. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hayâtını, kerâmetlerini ve nasihatlerini ve tasavvufu anlatan, “Makâmât-ı Mazhariyye” kitabını yazmıştır. Kabri, hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ile yanyanadır. 2-Seyyid Mir Müslimân: Tasavvufda yetişmiş büyük bir zât olup, zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim ve mürşid-i kâmil idi. 3-Senâullah Osmanî Pâni-pütî: Yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişti. Büyük bir âlim ve meşhûr bir mürşid-i kâmil idi. Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim idi. Bilhassa usûl ve fıkıh ilminde çok yüksek derecede olup, ictihâd derecesine yükselmiş idi. Dehlî’de Şah Veliyyullah Dehlevî’den hadîs ilmini öğrenip kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî’nin, bunun vefâtından sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleri ile büyük velî oldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, vatanı olan Pâni-püt şehrine gidip, vefâtına kadar orada kadılık vazîfesi yaptı. Otuzdan fazla kitap yazmıştır. “Tefsîr-i Mazhari” ismindeki tefsîri on cild olup, çok kıymetlidir. Tasavvufda “İrşâd-üt-tâlibîn” kitabı ve fıkha dâir yazdığı eseri de çok kıymetlidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında; “Kıyâmet günü, bana, ne getirdin denilince, Senâullah-ı Pâni-pütî’yi getirdim, diyeceğim” buyurmuştur. 4-Mevlevî Fadlullah: Zâhirî ilimlerde derin âlim idi. Senâullah-ı Pâni-pütî hazretlerinin kardeşidir. Tasavvufda Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetiyle kemâle ermiştir. Tasavvuf hâllerinde yüksek derecede idi. Kardeşi Senâullah-ı Pâni-pütî vefât edince çok üzülmüştü. Bunun üzerine kardeşi Senâullah-ı Pâni-putî hazretleri ona rü’yâsında şöyle buyurmuştur: “Ey kardeşim bu kadar gam ve elem nedir? Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biliniz ki, Allahın velîleri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.” (Yûnus-62) buyurulmuştur. Bize burada rahatlık ve hesaba gelmez ni’metler ihsân olundu.” 5-Mevlevî Ahmedullah: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin meşhûr talebelerinden olup, Senâullah-ı Pâni-püti hazretlerinin oğludur. Zâhir ilimlerini babasından, tasavvuf ilmini Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden öğrenip kemâle gelmişti. Bilhassa kırâat ilminde derin âlim idi. Hergün yirmibir cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu. Devamlı zikir, murâkabe ve tasavvuf hâlleri ile meşgûl idi. 6-Şeyh Muhammed Murâd: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ilk talebelerinden olup, dört sene hergün sohbetinde bulunmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebeleri arasından tasavvufda yüksek derecelere kavuşanlardandır. Onun hakkında hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle buyurmuştur: “Benim talebelerim arasında nisbetinin yüksekliği bakımından onun gibisi yoktur. Bütün kemâlâtı, olgunlukları kendinde toplamıştır.” Mevlevi Naîmullah onun hakkında; “O, duâsı makbûl bir zât idi. Bu, tecrübe ile sabittir” demiştir. Abdüllah-i Dehlevî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Duânın kabûl olunması için üç şart vardır. Bunlar, helâl lokma yemek, doğru sözlü olmak ve ihlâslı olmak. O, bu üç şarta da sâhib idi. Onun gibi olmak herkese nasîb değildir. Allahü teâlâ ona selâmet versin.” 7-Şeyh Abdürrahmân: Şeyh Muhammed Murâd’ın kardeşidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerinde kemâle ermiştir. Senâullah-ı Pâni-püti hazretleri onu medhedip; “Görüldükleri zaman Allahü teâlâ hatırlanır” hadîs-i şerîfi onun hâli ve vasfı idi” buyurmuştur. 8-Mîr Alîmullah Kenkûî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ilk talebelerinden ve halîfelerinin büyüklerindendir. Tasavvufda yüksek derecelere ve hâllere kavuşmuştur. Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçmiş bir hâlde olup, ağlayıp göz yaşı dökmek onun hâllerinden idi. 9-Şeyh Murâdullah Ârif Gulâm Kâkî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve halîfelerinden olup, ilimde ve amelde yüksek bir şânı vardı. İnsanları irşâd ile vazîfelendirilmiş olup, pek çok kimse onun sohbetinde yetişip, kemâl derecelerine ermiştir. Hocasından önce vefât etmiştir. 10-Şeyh Muhammed ihsân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin eski talebelerinden ve halîfelerindendir. Gençliğinde talebe olmakla şereflenmiştir. Rü’yâsında Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sütlaç yerken görmüştü. Kalan kısmını da ona vermişti. Bu rü’yâ üzerine huzûruna gelip talebesi olmuştur. Şevkinin ve aşkının çokluğundan kendinden geçmiş ve cezbe hâlinde idi. Tasavvufdaki şevki ve aşkı onu o hâle sokmuştu ki, hararetinden soğuk kış günlerinde bile ince bir elbise giyerdi. Allahü teâlânın ismi yanında zikredilince, takat getiremeyip kendinden geçerek bağırırdı. Bir defasında zikir ve murâkabe yaparken de melekleri görmüş ve aşk ile feryâd etmiştir. Birgün birisi onun yanında Senâullah-ı Pâni-pütî’nin; “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sinesinden ırmak gibi bir nûr akardı ki kalblerden zulmeti temizlerdi” dediğini bildirdi. Bu sözü duyar duymaz aşkından feryâd edip yere yıkılmıştır. 11-Şeyh Gulâm Hasen: Şeyh Muhammed İhsân’ın kardeşi olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin meşhûr talebelerindendir. Vaktini hep zikir ile geçirirdi. 12-Şeyh Muhammed Münîr: Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin torunlarından olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinin meşhûrlarındandır. Önce Çeştiyye yolunda yetişmiş, sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi olup, Nakşibendiyye yolunda kemâl derecelere kavuşmuştur. Kuvvetli hür nisbete ve yüksek hâllere sahih idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ettiği sıralarda, göğüs hastalığına tutularak vefât etmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, onun vefâtından dolayı çok üzülmüştür. Senâullah Sebnelî’ye yazdığı bir mektûpda bu üzüntüsünü şöyle bildirmiştir “Şeyh Muhammed Münir bizim dostlarımızın seçilmişlerinden idi. Zilhicce ayının ondokuzunda vefât etti. Bundan dolayı çok üzgünüm. Ancak benim de vefâtım yaklaştığı için bununla teselli buluyorum.” 13- Hâce İbadullah: Hâce Nakşibend hazretlerinin soyundan olup, önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri’nin halifesi Şeyh Muhammed Münir’e talebe oldu. Onun vefâtından sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ederek tasavvufda yetişti. 14- Hâce Cemâleddîn: Bu zât da önce Şeyh Muhammed Münir’in sohbetinde bulundu. Onun vefâtından sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişti. 15- Mevlânâ Kalender Bahş: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve halîfelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelerek tasavvufda yetişip icâzet ile şereflendi. İnsanlara doğru yolu göstermek ile vazîfelendirildi Ayrıca tıp ilminde de âlim idi. Tıp ilmi ile insanların bedenlerini, tasavvuf ilmi ile de kalblerini tedâvi eder idi. Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş olup, Hâfız idi. Sesi çok güzel olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine ve talebelerine teravih namazı kıldırırdı. Kur’ân-ı kerîmi tertil üzere gayet hoş okurdu. Onun kırâati, Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretlerinin çok hoşuna giderdi. Yüksek derecede bir ihlâsa sâhib olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın has talebelerinden idi. Talebelere ilim öğretmek ve tasavvufda yetiştirmekle meşgûl idi. İrşâd ile vazîfelendirildikten sonra, her sene memleketinden Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini ziyârete giderdi. Mazhar-ı Câîn-ı Cânân hazretlerinin vefâtına kadar böyle devam etti. 16- Mir Naîmullah: Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin büyüklerindendir. Önce Hâcı Muhammed Efdal’in sohbetinde bulundu. Bundan sonra Şeyh Muhammed A’zam’ın sohbetine devam etti. Daha sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine devam ederek kemâle erdi. Tasavvufda yetişip icâzet ile şereflendikten sonra irşâd ile vazîfelendirildi. Yüksek bir edebe ve üstün bir ahlâka sahib idi. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. Talebelere zâhirî ilimleri öğretmekle ve onları tasavvufda yetiştirmekle meşgûl olmuştur. Hâfız idi. Kırâat ilmini Kâri Abdülgaffûr’dan öğrenmiştir. Ramazân-ı şerîfde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine ve eshâbına teravih namazı kıldırdı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri onun Kur’ân-ı kerîm okuyuşunu dinlemekten çok zevk alırdı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Mevlevi Kalender Bahş ve Seyyid Naimullah’dan hiç incinmedim. Çünkü onlar güzel ahlâk sahibidirler.” Bu talebesi de Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden önce vefât etti. 17- Mevlânâ Senâullah Sebnehlî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin büyüklerindendir. Önce zâhirî ilimleri öğrendi. Şah Veliyyullah Dehlevî’den tefsîr ve hadîs ilmini öğrendi. Tasavvuf ilmini önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinden olan Hâce Mûsâ Hân’dan öğrendi. Sonra bu hocasının emri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetine gitti. Onun sohbetinde yetişip icâzet ile şereflendi. Tasavvufta yetişip, kemâle erdikden sonra, Sebnehel’de zâhirî ilimleri öğretmekle ve tasavvufda talebe yetiştirmekle vazîfelendirildi. İlmi ile amel eden, sabır, istikâmet, yüksek ahlâk sahibi bir zât idi. Bu talebesi bir defasında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâsında görmüştü. Peygamber efendimiz ona rü’yâsında bir günlük masrafı için bir rub’iyye vermiştir. Bu rü’yâsı üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu rü’yâyı gördükten sonra, zenginlerden biri hergün bir rub’iyye tahsis etti ve hergün günlük ihtiyâcım için o parayı bana verdi.” 18- Seyyid Ahmed Ali: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunup, talebe yetiştirmek üzere icâzetle şereflenen talebelerindendir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde yetişip, tasavvufda yüksek dereceye gelmişti. Kalbi nisbetin cezbelerine kapılmıştı. Tasavvuf hâllerinden olan kararsızlık ve kendinden geçme hâlinde idi. Bu hâli sebebiyle uykuyu, yemeyi, içmeyi terk etmişti. 19- Mir Abdülbâkî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olup, hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerde âlim idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri mühim işlerde onun istihâre yapmasını emir buyururdu. İstihâreleri isâbetli idi. Dört defa Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyârete gitmiştir. 20- Halife Muhammed Cemil: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yüksek halîfelerindendir. Daha küçük yaşta babasıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelip iltifâtlarına kavuşmuştur. Önce zâhirî ilimleri ve tıb ilmini öğrendi. Allahü teâlâ ona çok ilim öğrenmek nasîb etti. Sonra Mahzar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden tasavvuf ilmini öğrenip, kemâle erdi. Kendisi şöyle demiştir: “Asıl maksada kavuşmak için pekçok kimsenin yanına gittim. Maksada kavuşma çârelerini aradım. Hiç bir yerde bulamadım. Ancak Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûrunda maksada kavuştum. İcâzet ve hilâfetle şereflendim.” Dînin emirlerine uyma husûsunda çok dikkatli, insanların sıkıntılarına katlanan, temkin ve istikâmet üzere olan bir zât idi. Tasavvufda kemâle erdikten sonra irşâd vazîfesi yapmıştır. Tıb ilmini de bildiği için, bu ilimle insanların beden hastalıklarını, tasavvuf ilmi ile de kalb hastalıklarını tedâvi etmiştir. Bu talebesi de Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri hayatta iken vefât etmiştir. 21-Hazret-i Şâh Behîk: İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Dedelerinin yoluna, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olmak sûretiyle kavuştu ve bu yolda yetişip yükseldi. Tasavvufda kemâle erdiken sonra icâzet ile şereflendi. Sünnet-i seniyyeye uyma husûsunda ve tasavvufda, yüksek derecede büyük bir zât idi. Şah Behîk hazretleri vefât ettikden sonra, bir defasında Hind kâfirleri Serhend’deki’müslüman mezarlarını yakıp, yıkıyorlardı. Askerlerden biri de, Şah Behîk hazretlerinin kabri yanına yaklaşıp harâb etmeye teşebbüs etmişti. Bu sırada Şah Behîk hazretleri, kabrinde gözükerek, kabrini yıkmak üzere gelen askere şiddetli bir darbe vurdu. Asker hemen düşüp öldü. Bu hâli gören küffâr askeri can korkusu ile kaçıp oradan uzaklaştılar. Bir daha da müslümanların mezarlarına dokunamadılar. 22- Mevlevi Abdülhak: Şah Behîk hazretlerinin kardeşi olup, bu zât da İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, tasavvufda “Fenâ-i kalb” denilen makama ulaşmış idi. Üstün hâllere kavuşmuştu. Talebelere ilim öğretmekte iken genç yaşta vefât eti. 23- Şah Muhammed Sâlim: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ileri gelen halîfelerindendir. On sene sohbetinde bulunmuştur. Tasavvufda” yetişip üstün derecelere kavuşmuş, icâzet ve hilâfetle şereflenmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesine yazdığı bir mektûpda şöyle buyurmuştur: “Biz afiyet üzereyiz. Dînin emirlerine uy ve tasavvuf ile meşgûl ol. İnsanlara karşı mütevâzi olup, hoş muâmelede bulun. Nefsin kemâle ermesi; kendini bırakıp Allahü teâlâya itaat etmesi ve teslim olmasıyladır. Âlimler ve fakirler ile sohbet et. Zamanın sıkıntılarına karşı sabırlı ol. Dünyâ mü’minler için zindandır. Rahat edecek zaman âhırettedir. Allahü teâlânın ni’metlerine şükret. Eğer bir kimse tasavvufda yetişmek için sana gelirse ona hizmetçi ol. Büyük bir muhabbet hâsıl oluncaya kadar ondan hizmet bekleme. Kendini sıkıntıya sokma. Her nerede olursan ol Allahü teâlâyı unutma, istikâmet üzere bulun. Bu yolun büyüklerine karşı muhabbet besle. Vesselâm.” 24- Şah Rahmetullah: Bu zât da halîfelerindendir. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalışmış ve gayret göstermiş bir zâtdır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuşmadan önce, nerede bir tasavvuf ehli duysa yanına gitmiştir. Bir müddet Şah Veliyyullah Dehlevî’nin derslerine devam ettikden sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gitmiştir. Tasavvufda yetişip icâzet ve hilâfet ile şereflenmiştir. 25- Muhammed Şah: Önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinden Sûfî Abdürrahmân’ın sohbetinde bulunmuştur. Sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunarak tasavvufda yetişmiş ve icâzetle şereflenmiştir. 26- Mîr Mübîn Hân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin, sohbetinde yetiştirdiği ve tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verdiği meşhûr talebelerindendir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında; “Mîr Mübîn, velî kulların büyüklerindendir” buyurmuştur. Melekleri ve rûhları açıkça görürdü. Mîr Mübîn Hân’ın talebelerinden olan Pîr Muhammed şöyle anlatmıştır: “Soğuk bir günde gusl abdesti almak üzere bir göle girmiştim. Ben göle girince gölün dışına kurtlar toplandı. Yüzme de bilmiyordum. Hemen Mîr Mübîn hazretlerine teveccüh edip, yardımıma yetişmesi için duâ ettim. Mîr Mübîn hazretleri elinde bir sopa ile gözüküverdi. Kurtları oradan uzaklaştırdı. Beni kurtardı.” 27- Mîr Muhammed Mu’în Hân: Mir Mübin Hân’ın kardeşi olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın hizmetinde yetişip, tasavvufda yükselmiştir. Hocasına karşı derin bir muhabbeti vardı. Bu husûsda çoklarını geçmiştir. Edeb ve güzel ahlâk timsali idi. 28- Mîr Ali Asgar Mîr Mekhûr: Mîr Mübîn Hân’ın akrabası olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kemâle gelip, icâzetle şereflendi. Mürşid-âbâd denilen bölgede insanları irşâd ile vazîfelendirildi. Orada pekçok talebe yetiştirmiştir. Helâl lokma yemek için ticâretle meşgûl olurdu. Ticâretle meşgûl olmasına rağmen, kalbi dünyâ ile hiç meşgûl değildi. 29- Muhammed Hasen Arab: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin çok kıymetli bir talebesi idi. Hergün binlerce defa Kelime-i tevhîd söyler, İhlâs sûresini okur ve istiğfar ederdi. Devamlı oruç tutardı. Geceleri uyumaz, vaktini ibâdet ve tâatle geçirirdi. Gündüzleri de hocasının sohbetinde bulunup hizmet ederdi. Çok oruç tutması ve çok zikretmesi bereketiyle keşfleri son derece doğru idi. Üç senede tasavvufda yetişip, yüksek derecelere kavuştu. Hilâfet ile şereflenip, kendi memleketinde insanları irşâd etmekle görevlendirildi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında şöyle buyurmuştur: “Bize bütün ömrü boyunca Allahü teâlâyı arayan ve Allah yolunun mücâhidi olan bir kişi geldi. O da Muhammed Hasen Arab’dır.” 30- Muhammed Kaim Keşmirî: önce Hâce Mûsâ’nın sohbetinde bulunmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuşmadan önce çok yer dolaşmış pekçok zâtın sohbetinde bulunmuştur. Geceleri, devamlı ibâdet ve tâatle, gündüzleri de oruç tutarak geçirmiştir. Nefsini ıslah etmek için çok mücâhede yapmıştır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıyıp, sohbetine kavuşunca, onun feyzleriyle üç senede kemâle ermiştir. İcâzet verilip tasavvufda talebe yetiştirmekle vazîfelendirilmiştir. Bir ara Hâce Mûsâ Hân’ı ziyâret için Buhârâ’ya gitmişti. Vardığında Hâce Mûsâ Hân’ı ölüm hastalığında buldu. O Buhârâ’da iken, Hâce Mûsâ Hân vefât etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin onun üzerinde yüksek teveccühlerini gördü. Buhârâ’da çok iyi bir kabûl görmesine, oradaki insanların kendisinin Buhârâ’da kalmasını çok arzu etmelerine rağmen, hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine olan derin muhabbeti sebebiyle orada duramadı. Bir defasında şöyle bir rü’yâ gördü, rü’yâsında Medîne-i münevverede bir bahçe gördü. O bahçeden bir nehir, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bahçesine akıyordu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bahçesinde bu nehrin suyu ile ağaçlar yetişiyor ve güller açıyordu. Bu rü’yâsı sebebiyle Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ve Kâ’be-i muazzamayı ziyâret arzusu çok artmıştı. Nihâyet hacca gitti ve; “Benim iki oğlum var, birini Kâ’be’ye, birini de Mescid-i Nebî’ye ( aleyhisselâm ) hizmetçi olarak bırakacağım” diye vasıyyet etti. 31- Hâfız Muhammed: önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi Hâce Mûsâ Hân’ın sohbetinde bulundu. Bir ara tasavvufda “Kabz” denilen hâle düşüp, hâlleri bağlandı. Bir türlü “Bast” (yayılma, açılma) hâline dönemedi ve tasavvufda “Fenâ-i nefs” denilen, nefsi ıslah hâline kavuşamadı. Bu hâlde iken rü’yâda Hâce Nakşibend hazretlerini gördü. Hâce Nakşibend hazretleri ona buyurdu ki: “Oğulcağızım bu gayretin daha nedir ki, henüz azdır. Kalbinin düşüncelerden temizlenmesi ve nefsinin ıslah edilmesinin bir zamanı vardır.” Bundan bir müddet sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuştu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ona; “Senin “Kabz” (tutulma) hâlinin kaldırılma zamanı geldi” buyurarak, onun kalbine teveccühte bulundu. Senelerce kavuşamadığı ni’mete, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir iltifâtı ile kavuştu. Kalbi feyz ve ma’rifetle doldu. 32- Mevlevi Kutbüddîn: Zâhirî ilimlerde âlim olup, tasavvufda yetişmek üzere önce yedi sene Hâce Mûsâ Hân’ın sohbetinde bulundu. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ederek, tasavvufda yüksek derecelere ulaşıp kemâle erdi. 33- Mevlevi Gulâm Yahyâ: Âlim, hafız, çok zekî ve faziletli idi. Önceleri Kâdiriyye yolunun büyüklerinden olan bir zâttan feyz almıştı. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, beş sene hizmetinde bulundu. Tasavvufda yetişip kemâle erdi. Kendi memleketinde, tasavvufda talebe yetiştirmek üzere vazîfe verildi. Memleketinde çok iyi kabûl gördü ve talebe yetiştirdi. 34- Mevlevi Gulâm Muhyiddîn: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından olup, seyyid idi. Aklî ve naklî ilimlerde âlim ve hafız idi. Hadîs ilminde de derin âlim idi. Zâhid, âbid ve mâsivâdan yüz çevirmiş idi. Zamanının âlimlerinden birçok zâtın sohbetinde bulunmuşdu. Ancak tasavvufda bütün makamlara kavuşamamıştı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelip, talebe olmayı arzedince, ona Dehlî’de bulunan âlimlerin sohbetine bir müddet daha devam etmesini söyledi. Böylece iki sene daha oradaki âlimlerin sohbetine devam etti. Sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine gelip, altı sene hizmetinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. Talebe yetiştirmek üzere icâzet ile şereflendi. 35- Mevlevi Naîmullah Behrâyçî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin meşhûrlarından olup, aklî ve naklî ilimlerde âlim idi. Zâhirî ilimleri tahsil ettiği sırada, bâtınî ilimlerde de ya’nî tasavvuf ilminde de yükselmeyi arzu ediyordu. Bu sırada bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında tasavvuf ilminde de yetişip kemâle ereceği müjdelendi. Bunun ancak yetişmiş ve yetiştirebilen bir mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmaya bağlı olduğu ve henüz kendisi için o vaktin gelmemiş olduğu söylendi. Zâhirî ilimlerin tahsilini tamamladıktan sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifesi Muhammed Cemil vasıtasıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıyıp, sohbetine kavuştu. Dört sene sohbetine devam’ ederek tasavvufda yetişip kemâle erdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ona icâzet ve hilâfet verip, kendi vatanında insanları irşâd etmekle vazîfelendirdi. Vatanına gidip bu vazîfe ile meşgûl oldu. Pekçok kimse onun vasıtasıyla hidâyete erdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, sohbetlerine dört sene devam eden bu talebesine şöyle buyurmuştur: “Senin bizim sohbetimize dört sene devam etmen, başkalarının oniki sene devam etmesine bedeldir. Senin sohbetinin nûru, âlemi aydınlatacak. Sana her iki cihanın fütuhatı ihsân olunacak.” 36- Mevlevi Kelîmullah Nebkâlî: Halîfelerinin meşhûrlarındandır. Tasavvufda yetiştikden sonra icâzetle şereflenip, kendi memleketinde irşâd ile vazîfelendirildi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Benim bu büyükleri sevmeme ve Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olmama İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını çok okumak sebep oldu.” Yine şöyle anlatmıştır: “Bir rü’yâ görmüştüm. Deniz üzerinde bir gemi içinde idim. Birden bire şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Sahile ulaşmam mümkün değildi. Çok korktum ne yapacağımı şaşırdım. Bu sırada kulağıma gaybdan bir ses geldi “İmam-ı Rabbanî, sana yardıma geliyor!” dedi. Bundan sonra rüzgâr sâkinleşti. Bindiğim gemi batmaktan kurtuldu. Birkaç gün bu rü’yânın te’sîri üzerimde devam etti.” 37- Mir Rûhulemîn: Sûnî-püt kasabasındandır. Önce Kadirî yolundaki bir zâttan feyz alıp, tasavvufda hâllere kavuştu. Bu ilk hâllerini şöyle anlatmıştır: “Allahü teâlânın ismini zikretmekle öyle bir mertebe ve öyle bir hâl beni istilâ etti ki, her nereye baksam Allahü teâlânın ism-i şerîfini görürdüm. Bir defasında kıble yönünde, bir duvar üzerinde Kâ’be-i muazzamayı açıkça gördüm. Evliyânın rûhlarını da baş gözü ile görürdüm. Fakat henüz kalbimde tam bir itminan hâsıl olmamıştı. Ne zaman ki Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuştum, o zaman kalbimde itminan hâsıl oldu. Asıl maksada onun sohbetinde kavuştum.” ömrünün sonuna doğru Kur’ân-ı kerîmi ezberlemeye başladı. Henüz tamamlayamadan vefât etti. Bir hadîs-i şerîfte, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemekte iken tamamlayamadan vefât edenlere, melek bir elma vereceği, onu koklarken Kur’ân-ı kerîmi tamâmen ezberlemiş olacağı bildirilmiştir. Mîr Rûhulemîn’in oğlu Mîr Gulâm Hüseyn de, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden idi. Babası vefât edince bir rü’yâ görmüştür ve bu rü’yâsını şöyle anlatmıştır: “Büyüklerden vefât etmiş olan bir zâtı rü’yâmda gördüm. Ondan babamın hâlini sordum. “Babam, bizim civarımızda Kur’ân-ı kerîm okutmaktadır” dedi.” 38- Şah Muhammed Şefi’: önce azîz bir zâtın, sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. 39- Muhammed Vâsıl: önce onsekiz sene bir âlimin sohbetine devam etti. Bu hocasının vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine gidip, tasavvufda kemâle erdi. Vefât edince, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin kabri yanına defnedildi. 40- Muhammed Hüseyn: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde senelerce bulunup kemâle ermiştir. Tasavvuf hâllerine dalmış olup, âşikâne şiirler okurdu. 41- Şeyh Gulâm Hüseyn Tehânîseri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin eshâbındandır. Fıkıh ilminde de âlim idi. Önce, Şeyh Gulâm Kadir Şah Kâdirî’nin sohbetinde bulundu. Muhammed Mîr ile yedi sene sohbet etti. Şeyhü’ş-şuyûh Muhammed Abid’i görmüştür. Çok zikreder, günde binlerce Kelime-i tevhîd söylerdi. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak kemâle erdi. Ömrünü Allahü teâlânın ismini zikretmekle ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi olmakla geçirip, vakitlerini kıymetlendirirdi. 42- Mevlevi Abdülkerîm: Püreb’li olup, önce zâhirî ilim tahsiline başlayıp, bu tahsilini tamamladıktan sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine giderek tasavvufda yetişti. Kendisine icâzet verilip, memleketinde irşâd ile vazîfelendirildi. 43- Mevlevi Abdülhakîm: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişmiş bir zât olup, mâsivâyı ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyi terketmiştir. 44- Nevvâb irşâd Hân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olup, güzel ahlâk ile vasıflanmış idi. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine karşı derin bir muhabbeti ve üstün bağlılığı vardı. Tasavvufda kemâle erdikten sonra, insanlara doğru yolu anlatmak ile vazîfelendirilmiştir. 45- Gulâm Mustafa Hân: önce Şah Veliyyullah Dehlevî’nin derslerinde ve sohbetinde bulunmuştur. Sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden feyz alarak tasavvufda yetişti. İnsanlara hak ve hakîkati anlatmakla vazîfelendirildi. 46- nûr Muhammed Kandehâri: Din ilminde âlim bir zât olup, tasavvufda da yetişip icâzet almıştı. Ancak kavuşmayı arzu ettiği yüksek derecelere Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra kavuştu. Kendisi şöyle demiştir: “Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri vasıtasıyla bu yola kavuştum. Muhammed Ma’sûm hazretlerinin ve Hâce Nakşibend hazretlerinin rûhâniyetlerinden yeni bir nisbete ulaştım.” 47- Molla Nesîm: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinin büyüklerindendir. Onun sohbetinde, tasavvufun bütün derecelerine kavuşup, kemâle gelmiştir. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine karşı tam bir ihlâs ile bağlılığı ve derin bir muhabbeti vardı. Hiç bir işini hocasına sormadan yapmazdı. Talebelere ilim öğretmek ve onları tasavvufda yetiştirmekle meşgûl olup, hoş bir ömür geçirmiştir. Memleketinden, her sene hocasını ziyârete gelirdi. 48- Molla Abdürrezzâk: Fıkıh ve usûl ilminde derin âlim idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunup, tasavvufda yetişti. Tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verildi. Ömrünü, zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretmek ve ibâdetle geçirdi. 49- Molla Celîl: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kemâle erip, tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verildi. Tasavvufda yetişmek arzusu ile huzûruna gelenlerin kalblerini feyz ile doldururdu. 50- Molla Abdullah: ilimde ve edebde üstün bir zât idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bereketli sohbetinde kemâle ermiştir. İcâzetle şereflendiken sonra kendi memleketine gidip, irşâd ile meşgûl oldu. Molla nûr Muhammed ile de sohbet etmiştir. 51- Molla Teymûr: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak tasavvufda kemâl derecelere kavuşmuş ve irşâd vazîfesi yapmak üzere icâzet verilmiştir. Molla nûr Muhammed ile sohbet etmiş ve Molla Nesîm’in sohbetlerinde de bulunmuştur. Memleketinde insanlara doğru yolu anlatmak ile meşgûl olmuş, pekçok kimse onun vasıtasıyla tasavvufta yetişmiştir. Ayrıca Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından pekçok kimse, onun vasıtasıyla bozuk i’tikâdlarını terkedip, Ehl-i sünnet olmakla şereflenmişlerdir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bu talebelerinden başka; Molla Evliyâ, Molla İbrâhim, Şah Lütfullah, Molla Seyfeddîn, Muhammed Hân, Hâce Muhammed Ömer, Hâce Yûnus, Şeyh Kutbuddîn, Şeyh Muhammed Emîn, Şeyh Gulâm Hüseyn gibi pek çok talebesi vardır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, mübârek zevcesini de tasavvufda yetiştirip kemâle ulaştırmıştır. Zevcesine, sâliha kadınlara doğru yolu anlatmak, tasavvufda yetiştirmek üzere icâzet vermiştir. Hanımı, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerini görerek feyzlerine kavuşmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seksenyedi mektûbu ve melfûzâtı “Kelimât-ı tayyibe” denilen kitabı vardır. Mektûplarından ba’zıları şunlardır: “Allahü teâlâya hamd, Resûlüne salâtü selâm ederim. Kayyûm-i Rabbanî Müceddîd-i elf-i sânî ile Mahbûb-i Sübhâni Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (r.anhümâ)’den hangisinin daha üstün olduğunu sual ettiğiniz mektûbunuzu okudum. Kardeşim, üstünlük iki kısımdır: Cüz’î ve külli. Anlaşılıyorki, suâliniz, cüz’î üstünlük için değildir. Külli olan üstünlüğün esâsı ise, Allahü teâlâya yakınlığın daha fazla olmasına bağlıdır. Bu ise bâtına, kalbe âid bir iştir. Aklın burada bir işi yoktur. Belki menkıbelerin azlığı ve çokluğu cevap vermeye kolaylık sağlar ama kesinlik ifâde etmez. Kitabdan, sünnetten ve icmâ’dan bir delîl göstermek, ancak asr-ı saadet ve birinci asır içindir. Siz de biliyorsunuz ki, bu iki büyük o zamandan çok sonra dünyâyı şereflendirmişlerdir. O hâlde dînin üç aslı ve delîli bu husûsta bize cevap olmuyor. Keşf ise, hatâ ihtimâli taşıyabilir. Muhalife de huccet değildir. Hocalarına muhabbetin aşırılığını taşıyan talebelerin sözlerine de i’tibâr olunmaz. Bunun gibi bu iki büyüğün üstünlüklerini ve kemâlâtını kuşatacak ve ikisinden birinin diğerinden üstün olduğuna hükmedecek bir keşf sahibi de görünmüyor ve bilinmiyor. O hâlde en sağlam yol, bunu Allahü teâlânın ilmine bırakmak ve bilinmesinde bir fâide bulunmayan, bu husûsta susmaktır. İkisinin de çok büyük ve üstün olduğunu söylemek yeter. Edebi gözetip, bu konuda susmak ve konuşmamak daha iyidir. Bu mes’ele, dinde bilinmesi zarurî şeylerden değildir ki, konuşmak zarurî olsun. Hazret-i Müceddid’e olan büyük muhabbet ve eşsiz aşkımızdan da burada bahsetmek münâsib olmaz. Çünkü söz akıl sahasının dışına çıkıyor. Şiir: Ne ileri gitmeli, ne de geri kalmalı, Adımı, gereğinden ileri atmamalı. Âlem, bütün ezelî cemâlin aynasıdır, Seyretmeli, fakat konuşmamalı.” (7. mektûp) “Kardeşim, zamanımız talebesinin zaîfliğinden, evliyâdan keşf ve kerâmet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektûbunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe tâlib olanları kabûl etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakîkî hakimdir. Âl-i İmrân sûresi 31. âyetinde meâlen; “Ey Habîbim! Onlara de ki, eğer Allahı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever” buyurulması, bütün yollardaki sâliklerin, talebelerin maksadı olan Allahü teâlânın sevgisini ve rızâsını kazanmağı, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günâh hastalıklarından kurtarmak için, ilâç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip, uygun ilaçları alan, perhize riâyet eden sıhhat ve şifâ bulur. Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur. Bu reçetenin bir sûreti, bir de hakîkati vardır. Sûreti ile avam müslümanları hareket eder. Bu da, i’tikâdını düzelttikten sonra kitab ve sünnete uygun olarak amel edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennetin ni’metleri ve Cehennemden kurtulmaktır. Hakîkati ise havassâ, seçkinlere mahsûs olup, kalblerin nûrlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan sûret bulunmakla beraber, riyâzet ve mücâhedeler de vardır. Burada ele geçen, tecellî ve keşflerdir. Sûrete îmân ve İslâm, hakîkate ise ihsân denir. Nitekim Hadîs-i şerîfde; “İhsân; Rabbine, onu görür gibi ibâdet etmendir” buyuruldu. Hakikatsız sûret, derideki hastalıklara çâre bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilâçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakîkatin ise, sûretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakîkat değil, mekr-i ilâhîdir. Bundan Allahü teâlâya sığınırız. Hakîkat, temizlemek, ya’nî hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, küllî şifâ bulmak, bu iki tedâvinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) tedâvisinin, Eshâb-ı Kirâmın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifâ te’sîrleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki, o tedâvi ve ilâç, Allahü teâlâyı çok sevmek, bütün gayretiyle Resûlullaha tâbi olmak, tâat ve ibâdetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzûru ve nefslerin temizlenmesi te’sîrini yapıyordu. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) bereketli sohbeti ve İslâmiyet reçetesinin tatbiki ile, bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevâcidlerden ziyâde, sûret ve hakîkate son derece riâyet ve ihtimâm gösterip, hakîkati koruyan sûreti muhafaza edip, keşf ve kerâmete i’tinâ göstermediler. Bunları kemâlin, olgunluğun îcâb ve şartlarından saymadılar. O hâlde, tam sıhhate kavuşmak ya’nî Muhammedi nisbet isteyen bir tâlib, Resûlullahın sünnetine uymayı, bütün riyâzet ve mücâhedelerden üstün ve buna âid olan nûr ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve mevâcidlere, bâtın cem’iyyeti ve devamlı huzûr yanında değer vermemeli ve bu öz ve hakîkatlerin elde edilmesine sebep olan büyüğü, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vekîli bilmeli, ona canla başla hizmet edip, bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir. Hadîs-i şerîfi ve fıkıh bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devam ediniz. Amellerinizi Allahü teâlânın habîbi olan Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) ittıbâ’, uymak niyetiyle yapınız.” (21. mektûp) Yine şöyle buyurdu: “Namaz kılarken Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır.” Büyük halifesi Abdüllah-ı Dehlevî hazretleri “Mektûbât” kitabının sekizinci mektûbunda şöyle buyuruyor: “Bâtındaki nisbetin, ya’nî kalbindeki bağlılığın artmasına çalış! Allah ismini, ba’zan Kelime-i tehlîli çok zikrederek, ba’zan salevât okuyarak, Kur’ân-ı kerîm okuyarak, Allahü teâlâya yaklaşmağa uğraş! Bu çalışmalarda gevşeklik olursa, bu fakirin rûhaniyetine teveccüh ediniz! Yâhud Mirzâ Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın kabrine geliniz. Ona teveccüh edince; çok terakkî edilir. Ondan hâsıl olan fâide, bin dirinin fâidesinden daha çoktur. Gavs-üs-sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî ve Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ile de murâkabe ediniz!” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Her kim ki dünyâya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nûrlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyâya düşkün olanlar arasına ihtiyâç olduğu kadar karışır ve hâlis niyetle ve bâtınî nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı yokdur.” “Dünyâ mel’ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da mel’ûndur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünyâ sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için mâsivâyı ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyi ve bütün maksatları terketmek lâzımdır.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kendi eshâbına, talebelerine nasîhatları şöyledir: “Takvânın ve vera’ın (haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın) yolu, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) mütâbeat, uymak ve onun bildirdiklerini candan kabûl etmektir. Kendi hâlinizi, kitab ve sünnette bildirilen husûslar ile karşılaştırınız. Eğer hâliniz, kitab ve sünnette bildirilen husûslara ya’nî dînin emirlerine uygun ise makbûldür. Uygun değilse merdûddur, reddedilecekdir. Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı üzere olmak lâzımdır.” | |||
| Marufi Kerhi Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:19:12 | |
Evliyânın büyüklerinden. Adı Ma’rûf bin Fîrûz olup künyesi Ebû Mahfûz’dur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 200 (m. 815) senesinde Bağdâd’ta vefât etti. Bağdâd’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’rûf-i Kerhî olarak tanınmış, Sofıyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hak teâlâya giden yolun rehberi, çeşit çeşit latifelerle seçilmiş, zamanındaki âşıkların efendisi idi. İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Kardeşi Îsâ O’nun İslama gelişini şöyle anlatmaktadır: “Ben ve kardeşim Ma’rûf bir okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan hoca (râhib) çocuklara (Hâşâ) Allahü teâlâ üçtür. Baba, Oğul, Rûh’ül-kudûs derdi. Kardeşim Ma’rûf, Allah birdir birdir diye bağırırdı. Râhib O’nu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu böyle devam etti. Nihâyet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı. Ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem O’na olan sevgisinden hergün gözyaşı dökerdi. “Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dine tâbi olacağım” derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma’rûf-ı Kerhî kendi hâlini şöyle anlatmaktadır “Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe’ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Burada da mescide gittim. Orada mübârek, yüzü nûr saçan bir zâtın etrâfında bir kısım insanlar halka olmuşlar ve onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı öyle dinliyorlardı ki, sanki başlarının üzerinde kuş vardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: “Kim Allahü teâlâdan tamamen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamamen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O’na koşarsa: Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O’nun muhabbeti hâsıl olur, O’na gelirler. Derdlere ve belâlara sabır eden kimseye de rahmetini ihsân eder.” Bu zât Muhammed İbni Semmâk idi. O’nun bu sözleri kalbime çok te’sîr etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, O’na kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabûl buyurdu. Bu sırada İbni Semmâk aniden sustu. Sonra insana çok te’sîr eden bir sesle “Bağdadlı genç nerede?” diye sordu. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni Şeyh İbn-i Semmâk’a götürdüler. İbn-i Semmâk başımı okşadı ve: “Merhaba ey Rabbin’i arayan kişi. Merhaba ey Allah’ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi” dedi. Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen rahibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine “Sen ağlıyor musun?” dedi: “Evet efendim” dedim ve rahibin sözünü hatırladım. Çünkü o rahib hep hakaret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sırada “Rahibin sözü mü?..” diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu. “Evet” dedim. Bana “Allahü teâlâya duâ et. Senin duân müstecâbtır (kabûl olur)” buyurdu ve ben de Allahü teâlâya duâ ettim. Daha sonra öğrendim ki, râhib de müslüman olmuş ve sâlih mü’minlerden olmuş. Sonra İbni Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ’ya götürdü. Durumu O’na anlattı ve O’nun elinde müslüman oldum.” | |||
| Malik Bin Ejder Hazretleri | 15 Jun 2026 | 00:23:14 | |
| Mahmud Samini Hazretleri 1. Bolum | 15 Jun 2026 | 00:22:27 | |
Harput'un büyük velîlerinden. Elazığ'ın Palu ilçesine bağlı Hun köyünde doğdu. Seyyiddir. Doğum târihi belli değildir. İlk tahsîlini doğduğu yerde yaptı. Sonra Ali Septî hazretlerinin sohbetlerinde kemâle geldi. On üç sene talebelik yapan Mahmûd Sâminî, tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuştu. Mahmûd Sâminî hocasının vefâtından sonra yerine geçerek talebe yetiştirmeye ve insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmeye başladı. Mahmûd Sâminî tütün içerdi. Talebeleri arasına yeni katılmış olan Osman Bedreddîn Efendi (İmâm Efendi) hocasının tütün içmesine kalben îtirâz etti. Çünkü tütün içenleri o güne gelene kadar sevmezdi. Yine bir gün sohbet esnâsında Osman Bedreddîn hocasının tütün içmesini kalben hoş karşılamadı. Mahmûd Sâminî ona dönerek; "Bizim tütün çubuğumuzu düşüneceğine, Allahü teâlâyı düşün ve zikret. O'nu an ve O'ndan başka da bir şey düşünme." dedi. Bu söz üzerine Osman Bedreddîn tövbe ederek, kalben büyük bir bağlılıkla hocasına bağlandı. Bir gün ders bittikten sonra vakit namazını kılmak için hazırlık yapıldı. Ezân okunduktan sonra Mahmûd Sâminî, Osman Bedreddîn'e dönerek; "Kalk imâm ol Osman!" dediğinde şaşırarak; "Ne haddimize efendim!" cevâbını verdi. Fakat Mahmûd Sâminî Efendi ısrar edince Osman Bedreddîn imâm oldu. Tekbir getirdikten sonra, Fâtihâyı bir türlü okuyamadı. Sıkıntı ve üzüntüden terledi. Osman Bedreddîn'in durumu böyle devâm etti. Henüz namaza durmamış olan Mahmûd Sâminî Efendi; "Oku yâ hâfız! Oku Osman Bedreddîn!" dedi. O anda Osman Bedreddîn okumaya başladı. Namazı tamamladıktan sonra Osman Bedreddîn'e dönen Mahmûd Sâminî; "Yâ hâfız! Büyüklerin sözüne ve niyetine îtirâz edilmez. Onların niyetine ve sözüne teslim olunur." buyurdu. Hayâtı boyunca ilim ehli talebeler yetiştiren Mahmûd Sâminî, onlara büyük önem verirdi. En büyük eserin hayırlı evlâd ve îmânlı bir talebe yetiştirmek olduğunu her fırsatta sevdiklerine söylerdi. Mahmûd Sâminî hazretleri Palu'da 1895 (H.1313) târihinde vefât etti. Murâd Nehri kıyısında, hocası Ali Septî'nin kabrinin beş-altı yüz metre aşağısına defnedildi. Mahmûd Sâminî devamlı yanına gelenlere ve talebelerine; "Her nefis ölümü tadacaktır."(Enbiyâ sûresi: 35) meâlindeki âyet-i kerîmesini okuyarak onları dünyâ sevgisinden uzaklaştırırdı. "Tasavvufda yol bir arı kovanına benzetilmiştir. Arı gibi gâyet muntazam çalışmak ve arı gibi bal yapmak, karıncalar gibi kanâatkâr olmak lâzımdır. Bal yapmak idrâkine eriştiğinde, bu şifâlı baldan müslüman kardeşlerine tattırmak elzemdir. Çalışanlar tadını alır. Çalışmayanları da çalıştırmak rehberin vazîfesidir. Mahlûkâtın yaratılışındaki güzellikte, ilâhî hikmetler var. Bunlar sırlarla doludur. Velîler iğnenin ufacık deliğinden Hindistan'ı seyrederler. Bu hâl ise, âlem-i misâlin altında bir hâldir. Âlem-i misâl bunun üstündedir. Resûl-i ekrem efendimizden nûrlarını alırlar ve ondan sonra vahdet sarayının ezelî ve ebedî varlığında erirler. Benliklerinden sıyrılırlar. Sırr-ı Sübhânda, mazhâr-ı lutfa ererler" (Bkz. İmâm Efendi) Buyurdu ki: Bir şeyhde üç şeye dikkat ediniz. 1- Kendine dünyâlık verildiğinde, hoşuna gider mi? 2- Sünnetlerle amel ediyor mu? Sünnetlere ne derece uyuyor. 3- En çok neyi seviyor. Eğer dünyalıktan hoşlanıyor, sünnete ittibar etmiyor, dünyâdan bahsedip, âhiretten ve Allahdan konuşmuyorsa, işinize yaramaz, ondan uzak olunuz. Talebesi ve halîfesi Osman Bedreddîn Efendi der ki: Biz onsekiz sene yüksek huzûrlarına gittik geldik. Kendine bir büyüklük isnâd ettiklerini kat'iyyen görmedik. Hiç kimseden de işitmedik. Kendini şeyh saymadı. Buna rağmen pek heybetli ve azametli görünürdü. Çok kere buyururdu ki: Dünyânın ne kadar harab olduğunu benden anlayın. Bir zaman Şeyh Ali Efendi (Sebtî hazretleri) gibi bir zât-ı muhterem bu halkı Hak teâlâ hazretlerine davet ve irşad buyururlardı. Şimdi ise bu halka söz söylüyoruz. Heyhât! "Kıyâmet günü peygamberlerin ümmetlerinin çokluğu ile iftihar ettikleri, sevindikleri gibi, biz de ihvânımızın (din kardeşi) çokluğu ile iftihâr ederiz, sakat olsalar, pek işe yaramaz halde bulunsalar bile." Talebesi Osman Bedreddîn Efendiye buyurdu ki: "Hâfız, ne söylersen kitabdan söyle. Bunda iki fâide vardır: 1) Sen aradan çıkarsın, sana gurur gelmez. Zîrâ söylediğin söz, senin değil, başkasınındır. 2) Birisi itiraz ederse, başkasının sözü olduğu için yine senin nefsin araya girmez. Bu sûrette insana hiddet ve can sıkıntısı da gelmez. Söylediğin söz, doğru ise de, yanlış ise de, kitabın sâhibine âiddir." "Yarın cenâb-ı Hak, bizim adamlarımıza azab ederse, biz de üzülürüz. İnşâallah ne onlara azab edilir, ne de biz mahzûn oluruz." | |||