Explore every episode of the podcast Sözler Mecmuası
| Title | Pub. Date | Duration | |
|---|---|---|---|
| (92) 29. Söz/3,Sh 182 | Melâike ve rûhâniyât kâinâtın herbir cihetinde bir ubûdiyetle muvazzaftırlar | 29 mai 2025 | 00:57:48 | |
Madem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazîfe-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Halbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs‘atli ubûdiyete karşı milyondan ancak birisini yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve çok mütenevvi‘ olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâ‘ları, rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin. Evet, şu kâinâtın her bir cihetinde, her bir dâiresinde rûhâniyât ve melâikelerden birer tâife, birer vazîfe-i ubûdiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivâyât-ı ehâdîsiyenin işârâtıyla ve şu intizâm-ı âlemin hikmeti ile, denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, ta yağmur katarâtına kadar, bir kısım melâikenin sefîne ve merâkibidirler. O melâikeler, bu seyyârelere izn-i İlâhî ile binerler. Âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. O merkeblerinin tesbîhâtını temsîl ederler. Hem denilebilir: Bir kısım hayatdâr ecsâm, bir hadîs-i şerîfte “Ehl-i cennet ruhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve cennette gezerler” diye işaret ettiği طُيُورٌ خُضْرٌ tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyâreleridir. Onlar bunların içine emr-i hakla girerler. Âlem-i cismâniyâtı seyiredip, o hayatdâr cesedlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile, âlem-i cismânîdeki mu‘cizât-ı fıtratı temâşâ ediyorlar. Tesbîhât-ı mahsûsalarını edâ ediyorlar. İşte, nasıl hakîkat böyle iktizâ ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktizâ eyliyor. Çünkü şu kesâfetli ve ruha münâsebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nûr-u hayata münâsebeti pek cüz’î olan sudan, mütemâdiyen hummâlı bir fa‘âliyetle letâfetli hayatı ve nûrâniyetli zevi’l-idrâki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette ruha çok lâyık ve hayata çok münâsib şu nûr denizinden ve hatta şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sâir madde-i latîfeden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır. | |||
| (91) 29. Söz/2, Sh 181 | Mukaddime | Melâike ve rûhâniyât, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir | 15 mai 2025 | 01:04:35 | |
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZاَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ٭ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِتَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ٭ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَب۪ي ٭Şu makam, iki “Maksad-ı Esâs” ile, bir “Mukaddime” den ibârettir. Mukaddime: Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân edildiği gibi; hakîkat kat‘iyen iktizâ eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri olsun. Ve o sekeneler, o semâvâta münâsib bulunsun. Şerîatın lisânında pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere, ‘melâike ve rûhâniyât’ tesmiye edilir. Evet, hakîkat böyle iktizâ eder. Zîrâ şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakāretiyle beraber zîşuûr mahlûklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuûrlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrîh eder ki, şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen kasırlar misâli olan semâvât dahi, nûr-u vücûdun nûru olan zîhayat; ve zîhayatın ziyâsı olan zîşuûr ve zevi’l-idrâk mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu saltanat-ı rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umûmî ubûdiyetleri ile, kâinâtın büyük ve küllî mevcûdâtın tesbîhâtlarını temsîl ediyorlar. Evet, şu kâinâtın keyfiyâtı, onların vücûdlarını gösteriyor. Çünkü kâinâtı had ve hesaba gelmeyen, dakîk san‘atlı tezyînâtve o ma‘nîdâr mehâsin ile ve hikmetdâr nukūş ile süslendirip tezyîn etmesi, bilbedâhe ona göre mütefekkir ve istihsân edicilerin ve mütehayyir takdîr edicilerin enzârını ister, vücûdlarını taleb eder. Evet, nasıl ki hüsün, elbette bir âşık ister. Taâm ise aç olana verilir. Öyle ise, şu nihâyetsiz hüsn-ü san‘at içinde gıdâ-yı ervâh ve kūt-u kulûb, Elbette melâike ve rûhânîlere bakar, gösterir.Hâşiye: Tevâfukta hâric kalan (ي، ت، ش، د) satırların mecmûuyla, Risâle-i Nûr müellifinin hayatının başlangıcı olan 1294 (m. 1877) tarihini göstermekle beraber, isimdeki (ي) hâriç nüktesiz, tevâfuksuz kalan (ل ن) zammı ile beraber, işâret-i Gavsiyedeki iki işâret-i gaybiyeye muvâfık olarak, Risâle-i Nûr’un müntehâ-yı te’lîfi olacak olan 1364 (m. 1949) tarihini göstermekle, o iki işareti te’yîd etmekle, onlar ile teeyyüd ediyor. Risâle-i Nûr Kur’ân’ın hâs bir tefsîri olmak cihetiyle, nüzûl-ü Kur’ânın yirmi üç senesine muvâfık olarak, Yirmi Dokuzuncu Söz’ün başındaki sahîfesinin tevâfuktan hâriçte kalan harfleri satırlar ile iki işâret-i Gavsiyeye muvâfık olarak müntehâ-yı te’lîfi olacak olan bin üç yüz altmış dört (m. 1949) tarihini; ve âhirki sahîfesi elifler ile mebde’-i te’lîfi olan bin üç yüz kırk bir (m. 1926) tarihini gösterdiğinden, müddet-i te’lîf yirmi üç sene olup, Risâle-i Nûr’un menbaı ve ma‘deni olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın müddet-i nüzûlüne tevâfuku, i‘câz-ı Kur’ânînin bir şu‘lesi tefsîrine in‘ikâs ettiğini gösteriyor.Re’fet, Rüşdü, Husrev | |||
| (90) 29. Söz/1, Sh 179 | Beka-yı ruh, melâike ve haşre dâir olan 29.Söz'de Elifler'in latif tevâfuku | 10 mai 2025 | 01:17:49 | |
Risâle-i Nûr mîzânlarından ve îmân âhiret burhânlarındanYİRMİ DOKUZUNCU SÖZBekā-yı Rûh ve Melâike ve Haşr’e dâirdir.Saîdü’n-Nûrsî BedîüzzamanBu risâlenin şirin ve latîf bir diğer tevâfuku da şudur ki, bu sözün bir kerâmet-i zâhiresi olan eliflerin tevâfukāt-ı acîbesi içinde, “Saîdü’n-Nûrsî” nin makam-ı ebcedîsi tam tamına tevâfuk ediyor. Çünkü, sahîfe başlarında gelen eliflerin mecmû‘-u adedi “beş yüz bir” olduğu gibi, “Saîdü’n-Nûrsî” aynen “beş yüz bir” dir. Elbette böyle ma‘nîdâr bir tevâfuk, kat‘iyen tesâdüf işi olamaz.Saîdü’n-Nûrsî BedîüzzamanElifAdedi(12)Risâle-i Nûr eczâlarının ekserîsi letâif-i tevâfukiyeden birer nev‘ine mazhardırlar. Bazıları hârika derecesindedir ki, buradaki dahi o hârikadandır. Onuncu Söz’ün büyük kardeşi olan bu Yirmi Dokuzuncu Söz, Onuncu Söz’den daha ileri, parlak bir tevâfukāt-ı elifiyeyi gösteriyor. Bu Söz’ü üç müstensih yazdılar. Her birisinde ayrı bir hârika göründü. Bu nüsha daha latîftir. Dikkat ettik, tekellüf de yoktur. Demek bu Söz’ün hakîkî hattı, bu nüshadaki tarzdır. Bu nüshadaki tevâfukāt-ı elifiye sun‘î olmadığına kat‘î delil şudur ki, bir müstensih (Hâşiye) gayet sür‘atli, bir tek gecede, üç sahîfe noksân olarak bu nüshayı yazmış. Hayret verici elifler bu vaz‘iyeti göstermişler. Sun‘î olsa idi, çok geceler lâzımdı. Bu nüsha, o nüshadan bir derece tanzîm ile aynen alınmıştır. Evvelki müstensihin kat‘iyen te’mînâtıyla, hem bir tek gecede yazmasının şehâdetiyle, bilerek elifler getirilmemiş, belki geldikten sonra bilinmiş. Demek gelmesi şuûr ile değil, bulunması şuûr iledir. Tevâfukāt-ı latîfesindendir ki, on altı def‘a on altı elif gelmesiyle, satırların on altısına tevâfukla gayet şirin düşmüştür. Hem bütün sahîfeler birbirine tevâfuk ediyor. Kısmen de sahîfe rakamına bakıyor. Üç elifli sahîfe bir def‘a, on iki elifli sahîfeler beş def‘a, on üç elifli iki def‘a, on dört elifli altı def‘a, on beş elifli dört def‘a, on altı elifli on altı def‘a gelmiştir. Satır başlarında tevâfuktan hâriçte kalan eliflerin yerlerine gelen hurûfâtın karşı karşıya tevâfukları, latîf ve ma‘nîdâr düşüp, kat‘iyen kasıd eseri olmadığını gösteriyor. Bu latîf tevâfukundan daha ince letâfeti şudur ki, yirmi yedinci ve yirmi dokuzuncu sahîfelerdeki on dört elif tevâfuku içinde, hâriç kalan beşinci ve yedinci satır ile, birinci ve ikinci satırların başlarında (واو) ve (با) gelmesidir. Hem tevâfuksuz kalan (ن) ve (ل) harfleri, baştaki (ي، ت، ش،د) harfleri ile beraber, satırlar yekünü ile, Risâle-i Nûr’un müntehâ-yı te’lîfinin tarihi olacak olan, bin üç yüz altmış dört (m. 1949) tarihini gösteriyor.Hâşiye: Bu acîb istinsâh, te’lîften beş sene sonradır.Hâşiye: Bu sahîfe eliflerin sahîfe tevâfukātından başka, bu risâledeki bütün sırlardan beş altı ay evvel yazıldığından, hem mukābil sahîfe bütün sahîfelere muhâlif olarak tevâfuksuz on iki rakamını gösterdiğinden, bu sahîfedeki “on iki elif” risâle eliflerinin sırlarına medâr olabilir. | |||
| (89) 28. Söz/4, Sh 176 | Cennette binlerce köşk ve hûri ihsan edilmesine ne ihtiyaç var, ne demektir? | 10 avr. 2025 | 00:59:22 | |
Sayfa 176Suâl: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: “Bazı ehl-i cennete, dünya kadar bir yer veriliyor. Yüz binler kasır ve yüz binler hûri ihsân ediliyor. Bir tek adama bu kadar şeylerin, ne lüzûmu var? Ne ihtiyacı var? Nasıl olabilir? Ve ne demektir?”Elcevab: Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsa idi veyahud yalnız mideden ibâret nebâtî bir mahlûk olsa idi veyahud yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basit bir zât-ı cismâniye ve bir cism-i hayvânîden ibâret olsa idi, öyle çok kasırlara, çok hûrilere lâyık ve mâlik olmazdı. Fakat insan, öyle câmi‘ bir mu‘cize-i kudrettir ki, hatta şu dünyâ-yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişâf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle, bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse, belki hırsı tok olmayacaktır. Halbuki ebedî bir dâr-ı saadette nihâyetsiz isti‘dâda mâlik, nihâyetsiz ihtiyaçlar lisânıyla, nihâyetsiz arzular eliyle, nihâyetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdîsde beyân olunan ihsânât-ı İlâhiyeye mazhariyeti ma‘kūldür ve haktır ve hakîkattir. Ve şu hakîkat-i ulviyeye bir temsîl dürbünü ile rasadedeceğiz. Şöyle ki:Bu dere bahçesi gibi, (Hâşiye) şu Barla bağ ve bahçelerinin her birinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu halde, Barla’da gıdası i‘tibâriyle ancak bir avuç yeme mâlik olan her bir kuş, her bir serçe, her bir arı, “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları benim nüzhetgâhım ve seyrângâhımdır” diyebilir. Barla’yı zabt edip dâire-i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştirâki, onun bu hükmünü bozmaz. Hem insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hâlikım, bu dünyayı bana hâne yapmış. Güneş benim bir lâmbamdır. Yıldızlar benim elektriklerimdir. Yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir” der, Allah’a şükreder. Sâir mahlûkātın iştirâki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bil’akis mahlûkāt, onun hânesini tezyîn eder. Hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar.Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet i‘tibâriyle, hatta bir kuş dahi böyle bir daire-i azîmede bir nevi‘ tasarruf da‘vâ etse, cesîm bir ni‘mete mazhar olsa, geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülkihsân etmek, nasıl istib‘âd edilebilir?Hâşiye: Sekiz sene kemâl-i sadâkatle bu fakire hizmet eden Süleyman’ın bahçesidir ki, bir veya iki saat zarfında şu söz orada yazıldı.Sayfa 177Hem nasıl ki, şu kesâfetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok aynalarda bir anda aynen bulunması gibi, öyle de nûrânî bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması, On Altıncı Söz’de isbat edildiği gibi, meselâ, Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda, hem Arş’ta, hem huzûr-u Nebevîde, hem huzûr-u İlâhîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşirde bir anda ekser etkıyâ-yı ümmetiyle görüşmesi; ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezâhür etmesi; ve evliyânın bir nevi‘ garibi olan abdâlların bir vakitte çok yerlerde görünmesi; ve avâmın rüyada bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşâhede etmesi; ve herkesin kalb, ruh, hayâl cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadârâne bulunması ma‘lûm ve meşhûd olduğundan, elbette nûrânî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayâl sür‘atinde olan ehl-i cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hûrilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedî cennete, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır. Ve Muhbir-i Sâdık’ın (asm) haber verdiği gibi, hak ve hakîkattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle, o muazzam hakîkatler tartılmaz.İdrâk-ı maâli bu küçük akla gerekmez.Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُرَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا | |||
| (88) 28. Söz/3, Sh 175 | Yetmiş kat elbiseli huriler ve dünyadan gelen cennetlik kadınların güzelliği | 05 avr. 2025 | 00:35:19 | |
Suâl: Ehâdîsde denilmiş: “Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir? Ne ma‘nâsı var? Nasıl güzelliktir?Elcevab: Ma‘nâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada hüsün ve cemâl, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni‘ olmazsa, yeter.Halbuki güzel, hayatdâr, revnakdâr, bütün kışırsız, lüb ve kabuksuz iç olan cennette, göz gibi bütün insanın duyguları, latîfeleri, cins-i latîfolan hûrilerden ve hûriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme cennetteki nisâ-yı dünyeviyeden ayrı ayrı hisse-i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler.Demek en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin, birer latîfenin medâr-ı zevki olduğunu hadîs işaret ediyor. Evet, “Hûrilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi” ta‘bîriyle hadîs-i şerîf işaret ediyor ki, insanın ne kadar hüsünperverve zevkperestve ziynete meftun ve cemâle müştâk duyguları ve hâsseleri ve kuvâları ve latîfeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mes‘ud edecek, maddî ve ma‘nevî her nevi‘ ziynet ve hüsn-ü cemâle hûriler câmi‘dirler. Demek hûriler, cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından, birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi; kendi vücûdlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyâde ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksâmını gösteriyorlar. وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ işaretinin hakîkatini gösteriyorlar.Hem cennette lüzûmsuz, kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından, ehl-i cennetin ekil ve şürbünden sonra kāzûrâtı olmadığını, hadîs-i şerîf beyân ediyor. Madem şu süflî dünyada en âdî zîhayat olan ağaçlar, çok tegaddî ettikleri halde, kāzûrâtsız oluyorlar. En yüksek tabaka-i hayat olan cennet ehli, neden kāzûrâtsız olmasın? | |||
| (87) 28. Söz/2, Sh 173 | Sevdiğimiz kişiler cennette farklı makamlarda iseler nasıl beraber olacağız? | 27 févr. 2025 | 00:56:00 | |
Suâl: Cisim eğer hayatî olsa, eczâ-yı bedenî dâim terkîb ve tahlîldedir. İnkırâza mahkûmdur. Ebediyete mazhar olamaz. Ekilve şürb, bekā-yı şahsî ve muâmele-i zevciyeise, bekā-yı nev‘î içindir ki, şu âlemde birer esas olmuşlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden cennetin en büyük lezâizi sırasına geçmişler?Elcevab: Evvelâ şu âlemde, cism-i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârıfın muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar vâridât çoktur. Ondan sonra masârıf ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur. O da ölür. Âlem-i ebediyette ise, zerrât-ı cisim sâbit kalıp, terkîb ve tahlîle ma‘rûz değil. Veyahud muvâzene sâbit kalır. (Hâşiye) Vâridât ile masârıf muvâzenettedir. Devr-i dâimîgibi cism-i zîhayat telezzüzât için hayat-ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir. Ekilve şürb ve muâmele-i zevciye, gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir. Bir vazîfeye gider. Fakat o vazîfeye bir ücret-i muacceleolarak öyle mütenevvi‘ lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccüh ediyor. Madem bu dâr-ı elemde bu kadar acîb ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekilve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saadet olan cennette, o lezzetler o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazîfe-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek cennete lâyık ve ebediyete münâsib en câmi‘ hayatdâr bir ma‘den-i lezzet olur.Evet, وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ sırrınca, şu dâr-ı dünyâda câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu, hayatdârdırlar. Buradaki insanlar gibi, orada da ağaçlar; buradaki hayvanlar gibi, oradaki taşlar emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: “Filan meyveyi bana getir” getirir. Filan taşa desen: “Gel” gelir. Madem taş, ağaç bu derece ulvî bir sûret alırlar. Elbette ekilve şürb ve nikâh dahi hakîkat-i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, cennetin dünya fevkındeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktizâ eder.Hâşiye: Şu dünyada cism-i insanî ve hayvânî, zerrât için güya bir misafirhâne, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki, câmid zerreler ona girerler. Hayatdâr olan âlem-i bekāya zerrât olmak için liyâkat kesb ederler, çıkarlar. Âhirette ise اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ sırrınca nûr-u hayat orada âmmdır. Nûrlanmak için o seyr ü sefere ve o ta‘lîmât ve ta‘lîme lüzûm yoktur. Zerreler demirbaş olarak sâbit kalabilirler.Sayfa 174Suâl: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca, dost dostuyla beraber cennette bulunacaktır. Halbuki basit bir bedevî, bir dakikada sohbet-i Nebeviyede lillâh için bir muhabbet peydâ eder. O muhabbetle cennette Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki gayr-i mütenâhî feyze mazhar Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevî feyzi ile nasıl birleşir?Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakîkate, şöyle bir işaret ederiz ki: Meselâ, gayet güzel ve şa‘şaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyafet, gayet müzeyyen bir seyrângâh, öyle bir sûrette ihzâr etmiş ki, kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat‘ûmâtı câmi‘, kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemilve hâkezâ, bütün havâss-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var. Beraber o ziyafete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zâikası pek az olduğundan, cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi yok. Sanâyi‘-i garîbeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın binden ve belki milyondan birisini kābiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifâde eder. Diğeri ise, bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve latîfeleri o derece mükemmel ve o mertebe inkişâf etmiştir ki, o seyrângâhtaki bütün... | |||
| (86) 28. Söz/1, Sh 171 | Cennete dairdir | Kusurlu cismaniyetin ebediyet ve cennetle ne alakası var? | 20 févr. 2025 | 00:54:16 | |
YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZŞu söz cennete dâirdir. Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, cennetin bazı letâifine işaret eder. Fakat Onuncu Söz’de on iki hakîkat-i kātıa ile gayet kat‘î bir surette ve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, (Hâşiye) Onuncu Söz’ün hulâsası ve esası müteselsilgayet metîn arabîbir burhân-ı kat‘î ile, gayet parlak bir tarzda vücûdu isbat olunan cennetin isbât-ı vücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevaba ve tenkîde medâr olan birkaç ahvâl-i cennetten bahseder. Eğer tevfîk-i İlâhî refîk olsa, sonra azîm bir söz o muazzam hakîkate dâir yazılacaktır inşâallâh.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِوَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَCennet-i bâkiyeye dâir bazı suâllere kısa cevablardır. Cennete dâir, cennetten daha güzel, hûrilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyânât-ı âyât-ı Kur’âniye, kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylesin. Fakat o parlak ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrîb için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur’âniyeden numûne için bazı çiçeklerin numûnesi nev‘inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu suâl ve cevabla işaret edeceğiz. Evet, cennet bütün lezâiz-i ma‘neviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismâniyeye de medârdır.Hâşiye: Onuncu Söz’ün bir cihette esâsı ve Yirmi Sekizinci Söz’ün Arabî İkinci Makam’ı ‘Lâsiyyemâlar’ olup Mesnevî-i Nûriye’de dercedilmiştir.Sayfa 172Suâl: Kusurlu, noksâniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve cennet ile ne alâkası var?Madem ruhun âlî lezâizi vardır, ona kâfîdir. Lezâiz-i cismâniye için bir haşr-i cismânî neden îcâb ediyor?Elcevab: Çünkü, nasıl toprak suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli, karanlıklıdır. Fakat masnûât-ı İlâhiyenin bütün envâına menşe’ ve medâr olduğundan, bütün anâsır-ı sâirenin ma‘nen fevkıne çıktığı gibi; hem kesâfetli olan nefs-i insaniye sırr-ı câmiiyet i‘tibâriyle tezekkîetmek şartıyla, bütün letâif-i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet en câmi‘, en muhît, en zengin bir âyîne-i tecelliyât-ı esmâ-yı İlâhiyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzâna çekecek âletler cismâniyettedir.Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde envâ‘-ı mat‘ûmât adedince mîzânlara menşe’ olmasa idi, her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem ekser esmâ-yı İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem gayet mütenevvi‘ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti‘dâdlar, yine cismâniyettedir.Madem şu kâinâtın Sâni‘i, şu kâinâtla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ‘-ı ihsânâtını tattırmak istediğini, kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, On Birinci Söz’de isbat edildiği gibi, kat‘î anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinâtın bir havz-ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsûlâtın bir meşher-i a‘zamı ve şu mezraa-i dünyânın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.Ve o Sâni‘-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hıdemâtına mükâfât olarak ve ibâdât-ı mahsûsalarına sevab olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıd bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle onun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir. Kābil-i tevfîk olamaz.Sayfa 173Suâl: Cisim eğer hayatî olsa, eczâ-yı bedenî dâim terkîb ve tahlîldedir. İnkırâza mahkûmdur. Ebediyete mazhar olamaz. Ekilve şürb, bekā-yı şahsî ve muâmele-i zevciyeise, bekā-yı nev‘î içindir ki, şu âlemde birer esas olmuşlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden cennetin en büyük ... | |||
| (85) 27. Söz⧸8, Sh 168 | Evliyanın büyükleri dahi Sahabenin küçüklerine müsâvât da‘vâsını kazanama | 01 févr. 2025 | 00:54:01 | |
Suâl: Deniliyor ki: “Sahâbeler Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise görmeden îmân ettik. Öyle ise îmânımız daha kavîdir. Hem kuvvet-i îmânımıza delâlet eden rivâyet var?” Elcevab: Sahâbeler, o zamanda efkâr-ı âmme-i âlemhakāik-i İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken, Sahâbeler yalnız sûret-i insaniyede Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mu‘cizesiz olarak öyle bir îmân getirmişler ki, bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların îmânlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi. Sizler ise, kendi îmânınızı Sahâbelerin îmânlarıyla muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye îmânınıza kuvvet ve sened olduğu halde, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere-i tûbâ-yı nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret-i cismâniyesini değil, belki umum envâr-ı İslâmiye ve hakāik-i Kur’âniye ile nûrânî muhteşem şahs-ı ma‘nevîsini bin mu‘cizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede? Bütün âlem-i küfrün ve Nasârâ ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan Sahâbelerin îmânları nerede? Hem Sahâbelerin kuvvet-i îmânlarını gösteren ve îmânlarının tereşşuhâtı olan şiddet-i takvâları ve kemâl-i salâhatleri nerede? Ey müddeî! Senin şiddet-i zaafından ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük îmânın nerede? Ama hadîste vârid olan ki, “Âhirzamanda, beni görmeden îmân eden, daha ziyâde makbûldür” meâlindeki rivâyet, hususî fazîlete dâirdir. Hâs bazı eşhâs hakkındadır. Bahsimiz ise fazîlet-i külliye ve ekseriyet i‘tibâriyledir. Sayfa 169 İkinci Suâl: Diyorlar ki: “Ehl-i velâyet ve ashâb-ı kemâlât, dünyayı terk etmişler. Hatta hadîste var ki, ‘Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır.’ Halbuki Sahâbeler, dünyaya pek çok girmişler. Terk-i dünyâ değil, belki bir kısım Sahâbe o zamanın ehl-i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle Sahâbelerin en ednâsına en büyük bir veli kadar kıymeti var diyorsunuz?” Elcevab: Otuz İkinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında gayet kat‘î isbat edilmiştir ki, dünyanın âhirete bakan yüzüyle, esmâ-yı İlâhiyeye mukābil olan yüzünü sevmek, sebeb-i noksâniyet değil, belki medâr-ı kemâldir. Ve o iki yüzde ne kadar ileri gitse, daha ziyâde ibâdet ve ma‘rifetullâhta ileri gider. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı esmâ-yı İlâhiyenin aynası görüp, müştâkāne temâşâ edip bakmışlar. Fenâ-yı dünyâ ise, fânî yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar. Üçüncü Suâl: Tarîkatler hakîkatlerin yollarıdır. Tarîkatlerin içerisinde en meşhur ve en yüksek ve cadde-i kübrâ iddiâ olunan tarîk-i Nakşibendî hakkında, o tarîkatin kahramanlarından ve imamlarından bazıları esasını böyle ta‘rîf etmişler, demişler ki, دَرْ طَر۪يقِ نَقْشِبَنْد۪ي لَازِمْ اٰمَدْ چَارِ تَرْكْ، تَرْكِ دُنْيَا، تَرْكِ عُقْبٰا، تَرْكِ هَسْت۪ي، تَرْكِ تَرْكْ Yani “Tarîk-i Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım. Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksûd-u hakîkî yapmamak, hem vücûdunu unutmak, hem ucba, fahra girmemek için bu terkleri düşünmemektir.” Demek hakîkî ma‘rifetullâh ve kemâlât-ı insaniye, terk-i mâsivâ ile olur? Elcevab: Eğer insan yalnız bir kalbden ibâret olsa idi, bütün mâsivâyı terk, hatta esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalbetmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazîfedâr letâifi ve hâsseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi kendilerine mahsûs ayrı ayrı tarîk-i ubûdiyette hakîkat cânibine sevk etmek ile Sahâbe gibi geniş bir dâirede, zengin bir sûrette, kalb bir kumandan gibi letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp, tek başıyla gitmek, medâr-ı iftihâr değil, belki netice-i ızdırârdır. Dördüncü Suâl: “Sahâbelere karşı iddiâ-yı rüchânnereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda bu mes’eleyi medâr-ı bahsetmek nedendir? | |||
| (84) 27. Söz/7, Sh 167 | 3.Vecih | Sahabelere fazîlet-i a‘mâl ve sevâb-ı ef‘âl cihetinde yetişilmez | 25 janv. 2025 | 00:54:33 | |
Üçüncü Vecih: Fazîlet-i a‘mâlve sevâb-ı ef‘âlve fazîlet-i uhreviye cihetinde Sahâbelere yetişilmez. Çünkü nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahûfbir mevki‘de, bir saat nöbette bir sene ibâdet kadar bir fazîlet kazanabilir. Ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de, Sahâbelerin te’sîs-i İslâmiyette ve neşr-i ahkâm-ı Kur’âniyede hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya i‘lân-ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hatta denilebilir ki, bütün dakikaları, o hizmet-i kudsiyede, o şehîd olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki, amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir. Evet Sahâbeler, madem İslâmiyet’in te’sîsinde ve envâr-ı Kur’âniyenin neşrinde saff-ı evvel teşkîl ediyorlar. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓي اٰلِه۪ وَاَصْحَابِه۪ demesiyle, Sahâbelerin, bütün ümmetinin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki, bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır. Büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki, mebde’de küçük bir irtifâ‘, gittikçe bir yekün teşkîl eder. Sayfa 168 Hem nasıl ki, nokta-i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire-i muhîtada bazen bir metre kadar ziyâdeye mukābil geliyor. Aynen şu dört misâl gibi, Sahâbeler İslâmiyet’in şecere-i nûrâniyesinin köklerinden esaslarından oldukları, hem binâ-yı İslâmiyetin hutût-u nûrâniyesinin mebdeinde, hem cemâat-i İslâmiyenin imamlarından ve adedlerinin evvellerinden, hem Şems-i Nübüvvetve Sirâc-ı Hakîkat’ın merkezine yakın olduklarından, az amelleri çoktur. Küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için hakîkî Sahâbe olmak lâzım geliyor. اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ (اَصْحَاب۪ي كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ) وَ (خَيْرُ الْقُرُونِ قَرْن۪ي) وَعَلٰٓي اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ وَسَلِّمْ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ | |||
| (83) 27. Söz/6, Sh 166 | 3.Sebep 2.Vecih| Sahabeler kurbiyet-i İlâhiye cihetinde akrebiyete mazhardır | 18 janv. 2025 | 00:55:49 | |
İkinci Vecih: Sahâbelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünkü Cenâb-ı Hakk bize akrebdir ve her şeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise ondan nihâyetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak, iki sûretle olur. Birisi, akrebiyetin inkişâfıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar. Ve nübüvvet verâseti ve sohbeti cihetiyle Sahâbeler o sırra mazhardırlar. Sayfa 167 İkinci sûret, bu‘diyetimiz noktasında kat‘-ı merâtib edip, bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr-i sülûk-u velâyet ona göre, seyr-i enfüsîve seyr-i âfâkîbu sûretle cereyân ediyor. İşte birinci sûret, sırf vehbîdir, kesbîdeğil; incizâbdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâib ve hârikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ nasıl ki, dünkü güne, bugün yetişmek için iki yol var. Birincisi, zamanının cereyânına tâbi‘ olmayarak bir kuvvet-i kudsiye ile; fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi, bir sene kat‘-ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor. Onu bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakîkate geçmek iki sûretledir. Biri, doğrudan doğruya hakîkatin incizabına kapılıp, tarîkat berzahına girmeden, hakîkati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtibden seyr-i sülûk suretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendân fenâ-yı nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler, yine Sahâbe’ye yetişemiyorlar. Çünkü Sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden nefsin mâhiyetindeki cihâzât-ı kesîreile ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ-yı nefisten sonra ubûdiyet-i evliyâ besâtat peydâ eder. | |||
| (82) 27. Söz/5, Sh 164 | 2.Sebep | Sahabeler, kemâlât-ı insaniyenin en a‘lâ derecesindedirler | 17 janv. 2025 | 00:54:28 | |
İkinci Sebeb: Yirmi Yedinci Söz’deki ictihâd bahsinde beyân ve isbat edildiği gibi; Sahâbeler, ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle kemâlât-ı insaniyenin en a‘lâ derecesindedirler. Çünkü o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i İslâmîde, hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık; ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki cehennem ve cennet kadar beynleri uzaklaştı. Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve numûnesi olan Müseyleme-i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyât-ı ulviye sâhibi ve maâlî-i ahlâka meftun ve izzet ve mübâhâte meyyâl olan Sahâbeler, elbette ihtiyârlarıyla kizb ve şerre ellerini uzatıp Müseyleme derekesine düşmemişler. Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve numûnesi olan Habîbullâh’ın (asm) a‘lâ-yı illiyyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak, muktezâ-yı seciyeleridir. Meselâ, nasıl ki zaman oluyor, medeniyet-i beşeriye çarşısında ve hayat-ı ictimâiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri, zehr-i kātil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve ma‘nevî metâ‘ların verdikleri güzel neticeler ve kıymetdar eserler, bir tiryâk-ı nâfi‘ve bir pırlanta gibi herkesin nazar-ı rağbetini kendine celb eder. Herkes elinden geldiği kadar onları satın almaya çalışır. Öyle de, Asr-ı Saadet’te hayat-ı ictimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekāvet-i ebediyegibi neticeleri ve Müseyleme-i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlîd ettiğinden, secâyâ-yı âliye ve hubb-u maâlîye meftun olan Sahâbelerin, zehr-i kātilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saadet-i ebediye gibi netice veren ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nûrânî meyveler gösteren, sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi‘ bir tiryâk, en kıymetdar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiyeolan Sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyât ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir. Sayfa 165 Halbuki o zamandan sonra, git gide ve gele gele, sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmaya başladığı gibi, ahlâk-ı ictimâiye bozuldu. Propaganda-i siyâset, yalana fazla revâc verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki, Sahâbe’nin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkāniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin. Geçen mes’eleyi bir derece tenvîr edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki: Bir zaman kalbime geldi, ne için Muhyiddîn-i Arabî gibi hârika zâtlar Sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰي derken, şu kelimenin ma‘nâsı inkişâf etti. Tam ma‘nâsıyla değil, fakat bir parça hakîkati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsa idim, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki, o hatıra ve o hal, Sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşâddır. Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i ictimâîde ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbiiyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla; ve hayır ve kemâlât bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaz‘iyette, müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbîh bütün ma‘nâsının tabakātını turfandave tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifade ettiği gibi; o inkılâb-ı azîmin tarrâkası altında olan insanların bütün hissiyâtını, letâif-i ma‘neviyesini uyandırmış. Hatta vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette, o zikir, o tesbîhlerdeki müteaddid ma‘nâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte şu hikmete binâen, bütün hissiyâtları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan Sahâbeler, envâr-ı îmâniye ve tesbîhiyeyi câmi‘ olan kelimât-ı mübâreke.. | |||
| (81) 27. Söz/4, Sh 162 | Zeyl | Sahabeler hakkındadır | Sahabelere, fazîlet-i külliyede yetişilemez | 16 janv. 2025 | 00:48:39 | |
Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler hakkındadır. Mevlânâ Câmî’nin dediği gibi derim: يَا رَسُولَ اللّٰهْ چِه بَاشَدْ چُونْ سَكِ اَصْحَابِ كَهْفْ دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ اَصْحَابِ تُو اُو رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَيْ رَوَاسْتْ اُو سَكِ اَصْحَابِ كَهْفْ مَنْ سَكِ اَصْحَابِ تُو Sayfa 163 بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ Sahâbeler hakkında وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَي الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ ilâ âhiri’l-âyet Suâl ediyorsunuz: “Bazı rivâyetlerde vardır ki, ‘Bid‘aların revâcı hengâmında ehl-i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ, Sahâbe derecesinde veya daha ziyâde efdal olabilir’ diye rivâyetler vardır. Bu rivâyetler sahîh midir? Sahîh ise hakîkatleri nedir?” Elcevab: Enbiyâdan sonra nev‘-i beşerin en efdali Sahâbe olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemâatin icmâı bir huccet-i kātıadır ki, o rivâyetlerin sahîh kısmı, fazîlet-i cüz’iye hakkındadır. Çünkü cüz’î fazîlette ve hususî bir kemâlde, mercûhrâcihe tereccüh edebilir. Yoksa Sûre-i Feth’in âhirinde sitâyişkârâne tavsîfât-ı Rabbâniyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur’ân’ın medh ü senâsına mazhar olan Sahâbelere, fazîlet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez. Şu hakîkatin pek çok esbâb ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden “üç hikmeti” beyân edeceğiz. Birinci Hikmet: Sohbet-i Nebeviyeöyle bir iksîrdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukābil hakîkatin envârına mazhar olur. Çünkü sohbette insibâğve in‘ikâs vardır. Ma‘lûmdur ki, in‘ikâs ve tebeiyetle, o nûr-u a‘zam-ı nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı onun tebeiyetiyle öyle bir mevki‘ye çıkar ki, bir şâh çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler Sahâbe derecesine çıkamıyorlar. Hatta Celâleddîn-i Süyûtî gibi, uyanık iken çok def‘a sohbet-i Nebeviyeye mazhar olan veliler, Resûl-ü Ekrem (asm) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine Sahâbe’ye yetişemiyorlar. Çünkü Sahâbelerin sohbeti, nübüvvet-i Ahmediye (asm) nûruyla, yani Nebî olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise, vefât-ı Nebevîden sonra Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri, velâyet-i Ahmediye (asm) nûruyla sohbettir. Demek Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, velâyet-i Ahmediye (asm) cihetindedir. Nübüvvet i‘tibâriyle değildir. Madem öyledir; nübüvvet derecesi velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt etmek lâzım gelir. Sohbet-i Nebeviyene derece bir iksîr-i nûrânî olduğu bununla anlaşılır ki, bir bedevî adam kızını sağ Sayfa 164 olarak defnedecek bir kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basmaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur, sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakāik ve rehber-i kemâlât olurdu | |||
| (80) 27. Söz/3, Sh 159 | 6.Mani, Hatime | Ahkâm-ı şer‘iyenin teferruât kısmı ahvâl-i beşeriyeye bakar | 15 janv. 2025 | 01:06:51 | |
Altıncısı: Selef-i sâlihînin müctehidîn-i izâmı, asr-ı nûr ve asr-ı hakîkat olan asr-ı Sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nûr alıp hâlis bir ictihâd edebilirler. Şu zamanın ehl-i ictihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakîkat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler. Eğer desen: “Sahâbeler de insandırlar. Hatadan, hilâftan hâlî olmazlar. Halbuki ictihâdâtın ve ahkâm-ı şerîatın medârı, Sahâbelerin adâleti ve sıdkıdır ki, hatta ümmet, ‘Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler’ diye ittifâk etmişler?” Elcevab: Evet, Sahâbeler ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle hakka âşık, sıdka müştâk, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle; ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesâfe Arş’tan ferşe kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseyleme-i Kezzâb’ın derekesinden, a‘lâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseyleme’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi; Muhammedü’l-Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm’ı a‘lâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur. İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i nübüvvetin ziyâ-yı sohbeti ile nûrlanan Sahâbeler, o derece çirkin ve sukūta sebeb; ve Müseyleme’nin maskara-âlûd müzahrafât dükkânındaki kizbe, ihtiyârıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri; ve o derece güzel ve medâr-ı fahr ve mübâhât ve mi‘râc-ı suûd ve terakkî ve Fahr-i Risâlet’in hazîne-i âliyesinden en revâclı bulunan ve şa‘şaa-i cemâliyle ictimâât-ı insaniyeyi nûrlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka ve bilhassa ahkâm-ı şer‘iye rivâyetinde ve teblîğinde, elbette ellerinden geldiği kadar tâlib ve muvâfık ve âşık olmaları kat‘îdir, zarûrîdir, şübhesizdir. Halbuki şu zamanda kizb ve sıdkın ortasındaki mesâfe o kadar kısalmış ki, âdetâ omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hatta siyâset propagandası vâsıtası ile yalancılık, doğruluğa tercîh ediliyor. İşte en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âlî olan ve hakîkat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının ma‘rifetine ve sözüne i‘timâd edip körü körüne alınmaz. Sayfa 160 Hâtime: Asırlara göre şerîatlar değişir, belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyâ’dan sonra, şerîat-ı kübrâsı her asırda her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruâtta bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır. Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir. Mizâçlara göre ilaçlar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şerîatlar değişir. Milletlerin isti‘dâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü ahkâm-ı şer‘iyenin teferruât kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakar. Ona göre gelir, ilaç olur. Enbiyâ-yı sâlifezamanında tabakāt-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca ibtidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şerîatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hatta bir kıt‘ada, bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şerîatlar bulunurmuş. Sonra Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesiyle, insanlar güya ibtidâî derecesinden i‘dâdiyederecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtâtile akvâm-ı beşeriyebir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatla amel edecek vaz‘iyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîata ihtiyaç kalmamıştır. Ayrı ayrı muallime de lüzûm görülmemiştir. Fakat tamamen bir seviyeye gelmediklerinden ve bir tarz-ı hayat-ı ictimâiyede gitmediklerinden, mezhebler taaddüd etmiştir. Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin talebesi gibi, bir tarz hayat-ı ictimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhîd edilebilir. Fakat bu hâl-i âlem o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhibde bir olmaz. | |||
| (79) 27. Söz/2, Sh 156 | 4-5.Mani | Üç nokta şu zamanın ictihadını arziye yapar, semâvîlikten çıkarır | 14 janv. 2025 | 00:58:08 | |
Dördüncüsü: Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için tevessü‘ meyli bulunur. O meylü’t-tevessü‘ ise, çünkü dâhildendir, vücûd ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hâriçte tevsî‘ için bir meyil ise, o vücûdun cildini yırtmaktır. Tahrîb etmektir. Tevsî‘ değildir. Öyle de, İslâmiyet’in dâiresine selef-i sâlihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla vezarûriyât-ı dîniyenin imtisâli tarîkiyle dâhil olanlarda meylü’t-tevessü‘ ve irâde-i ictihâd bulunsa, o kemâldir ve tekemmüldür. Sayfa 157 Yoksa zarûriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh eden ve felsefe-i maddiye ile âlûdeolanlardan olan o meylü’t-tevsî‘ ve irâde-i ictihâd, vücûd-u İslâmiyeyi tahrîb ve boynundaki şer‘î zincirini çıkarmaya vesîledir. Beşincisi: Üç nokta-i nazar, şu zamanın ictihâdâtını arziye yapar. Semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki şerîat semâviyedir. Ve ictihâdât-ı şer‘iye dahi, onun ahkâm-ı mestûresini izhâr ettiğinden, semâviyedirler. Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercîhe sebebdir. Îcâda medâr değildir. İllet ise vücûduna medârdır. Meselâ, seferde namaz kasredilir, iki rek‘at kılınır. Şu ruhsat-ı şer‘iyenin illeti seferdir. Hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da, namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakîkatin aksine olarak şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikāme edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle ictihâd arziyedir. Semâvî değildir. İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzât saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcîh ediyor. Halbuki şerîatın nazarı ise, evvelâ ve bizzât saadet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede âhirete vesîle olmak dolayısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, rûh-u şerîattan yabânîdir. Öyle ise şerîat nâmına ictihâd edemez. Üçüncüsü: اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani “Zarûret, haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû’-i ihtiyârı ile, gayr-i meşrû‘ sebebler ile zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez. Ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz. Özür teşkîl edemez. Meselâ, bir adam, sû’-i ihtiyârıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı ulemâ-yı şerîatçe aleyhinde cârîdir. Ma‘zur sayılmaz. Tatlîk etse, talâkı vâki‘ olur. Bir cinâyet etse, cezâ görür. Fakat sû’-i ihtiyârıyla olmazsa, talâk vâki‘ olmaz. Cezâ da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı, zarûret derecesinde mübtelâ olsa da, diyemez ki, “Zarûrettir, bana helâldir.” Sayfa 158 İşte şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ eden bir beliyye-i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki, sû’-i ihtiyârdan, gayr-i meşrû‘ meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Halbuki şu zamanın ehl-i ictihâdı, o zarûrâtı ahkâm-ı şer‘iyeye medâr yaptıklarından, ictihâdları arziyedir. Hevesîdir, felsefîdir, semâvî olamaz, şer‘î değil. Halbuki semâvât ve arzın Hâlik’ının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale ve o Hâlik’ın izn-i ma‘nevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdâhale merdûddur. Meselâ, bazı gāfiller hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp, her milletin lisânıyla söylemeyi iki sebeb için istihsân ediyorlar. Birincisi: Tâ siyâset-i hâzıra, avâm-ı müslimîne de o sûretle tefhîm edilsin. Halbuki siyâset-i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki minber, vahy-i İlâhînin teblîğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyâsiyenin hakkı yoktur ki, o makam-ı âlîye çıkabilsin. | |||
| (78) 27. Söz/1, Sh 154 | İctihad Risalesi | İctihâd kapısı açıktır. Şu zamanda girmeye 6 mâni vardır | 13 janv. 2025 | 00:59:44 | |
YİRMİ YEDİNCİ SÖZ İctihâd Risâlesi Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risâlede ictihâda dâir yazdığım bir mes’ele, iki kardeşimin arzularıyla o mes’eleye dâir haddinden tecâvüz edenin haddini bildirmek için şu söz, o mes’ele-i ictihâdiyeye dâir yazıldı. Sayfa 155 YİRMİ YEDİNCİ SÖZ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَي الرَّسُولِ وَاِلٰٓي اُولِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ İctihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni” vardır. Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, ta‘mîr için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istîlâsı anında ve bid‘aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesîle olacak olan delikler açmak, İslâmiyet’e cinâyettir. İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünkü kat‘î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kūt ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikāmesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyât kısmında ve selefin ictihâdât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, bid‘akârâne bir hıyânettir. Üçüncüsü: Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer metâ‘ mergūb oluyor. Vakit be-vakit birer mal revâc buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, ictimâiyât-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer metâ‘ mergūb olup revâc buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhîr ediliyor. Rağbetler ona celb oluyor. Nazarlar ona teveccüh ediyor. Fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda, siyâset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin te’mîni ve felsefenin revâcları gibi. Ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergūb metâ‘, Hâlik-ı Semâvât ve Arz’ın marziyâtlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbât etmek; ve nûr-u nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi. İşte o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbi’nin marziyâtını anlamaya müteveccih Sayfa 156 olduğundan, ictimâiyât-ı beşeriyenin sohbetleri, muhâvereleri, vukūâtları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyân ettiğinden, her kimin güzelce bir isti‘dâdı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı şuûrsuz olarak her şeyden bir ders-i ma‘rifet alır. O zamanda cereyân eden ahvâl ve vukūât ve muhâverâttan taallüm ediyordu. Güya her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve isti‘dâdına, ictihâda bir isti‘dâd-ı ihzârî telkîn ediyordu. Hatta o derece şu fıtrî ders tenvîr ediyordu ki, yakîn idi ki, kesbsiz ictihâda kābiliyeti ola, ateşsiz nûrlana. İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müsteid, ictihâda çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen isti‘dâdı نُورٌ عَلٰي نُورٍ sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müctehid olurdu. Ama şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabîiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısâm etmiştir. Zihinler ma‘neviyâta karşı yabânîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfzedip âlimlerle mübâhase eden Süfyân İbn-i Uyeyne olan bir müctehidin zekâsında bulunsa, Süfyân’ın ictihâdı kazandığı zamana nisbeten, on def‘a daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyân on senede ictihâdı tahsîl etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki, tahsîl edebilsin. Çünkü Süfyân’ın ibtidâ-yı tahsîl-i fıtrîsi, sinn-i temyîz zamanından başlar. Yavaş yavaş isti‘dâdı müheyyâ olur, nûrlanır. Her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. | |||
| (77) 24. Söz/24, Sh 150 | Ubûdiyet mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil, netice-i ni‘met-i sâbıkadır | 12 janv. 2025 | 00:59:31 | |
İkinci Meyve: Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice-i ni‘met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız. Çünkü ey nefis! Hayr-ı mahz olan vücûdu sana giydirenHâlik-ı Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat‘ûmâtı bir sofra-i ni‘met içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rûy-u zemîn kadar geniş bir sofra-i ni‘meti, o ellerin önüne koymuştur. Sonra ma‘nevî çok rızık ve ni‘metler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i ni‘met, o mi‘de-i insaniyetin önüne koymuş ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra nihâyetsiz ni‘metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tegaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, dâire-i mümkinât ile beraber esmâ-yı hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra-i ni‘met ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir. Sonra îmânın bir nûru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-i mütenâhî bir sofra-i ni‘met ve saadet ve lezzet sana ihsân etmiştir. Yani cismâniyetin i‘tibâriyle küçük, zayıf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdûd bir cüz’sün. Onun ihsânıyla cüz’î bir cüz’den, küllî bir küll-i nûrânî hükmüne geçtin. Zîrâ hayatı sana vermekle, cüz’iyetten bir nevi‘ külliyete; ve insaniyeti vermekle hakîkî külliyete; ve İslâmiyet’i vermekle ulvî ve nûrânî bir külliyete; ve ma‘rifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nûra seni çıkarmış. İşte ey nefis, sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, ni‘metli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Sayfa 151 Halbuki buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfî gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem “Ne için duâm kabul olmadı?” diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyâzdır. Cenâb-ı Hakk, cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsân eder. Sen dâimâ rahmet ve keremine ilticâ et. Ona güven ve şu fermanı dinle. قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ Eğer desen: “Şu küllî, hadsiz ni‘metlere karşı nasıl şu mahdûd, cüz’î şükrümle mukābele edebilirim?” Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir i‘tikād ile. Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbûl adamlardan gelmiş. Orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri, kendi nâmıma sana takdîm ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsa idi, bunların bir mislini sana hediye ederdim.” İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçârenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek i‘tikād liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de, âciz bir abd namazında اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani “Bütün mahlûkātın hayatlarıyla sana takdîm ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdîm ediyorum. Eğer elimden gelse idi, onlar kadar tahiyyeler sana takdîm edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve i‘tikād, pek geniş bir şükr-ü küllîdir. Hem nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ, kavun, kalbinde nüveler sûretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hâlikım! Senin esmâ-yı hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde i‘lân etmek isterim.” Cenâb-ı Hakk gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” şu sırra işaret eder. | |||
| (76) 24. Söz/23, Sh 148 | 5.Dal | 1.Meyve | Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdu ve râbıtasıdır | 11 janv. 2025 | 00:54:25 | |
Beşinci Dal: Beşinci Dal’ın “Beş Meyvesi” var. Birinci Meyve: Ey nefisperest nefsim! Ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdudur. Hem şu kâinâtın râbıtasıdır. Hem şu kâinâtın nûrudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi‘ bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istîlâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir. İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz fıtratında derc olunmuştur. Alâküllihal, o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlik’a müteveccih olacak. Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyyedir. Halka muhabbet dahi belâlı bir musibettir. Çünkü sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabul etmez. Şu halde havf, elîm bir belâdır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, “Allah’a ısmarladık” demeyip gider. Gençliğin ve malın gibi. Ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksan dokuzu, ma‘şûkundan şikâyet eder. Çünkü Samed aynası olan bâtın-ı kalb ile sanem-misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir. Ve istiskāl eder. Reddeder. Zîrâ fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. Şehvânî sevmekler, bahsimizden hâriçtir. Demek sevdiğin şeyler, ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor, ya sana refâkat etmiyor. Senin rağmine mufârakat ediyor. Madem öyledir, bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun Evet, Hâlik-ı Zülcelâl’inden havf etmek, onun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf bir kamçıdır. Onun rahmetinin kucağına atar. Ma‘lûmdur ki, bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sînesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sînesine celb ediyor. Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem‘asıdır. Demek, havfullâhta bir azîm lezzet vardır. Madem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma‘lûm olur. Hem Allah’dan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için, mahlûkāta ettiği muhabbet dahi firâklı elemli olmuyor. Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akāribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Bu dâirelerin her birisine karşı alâkadârdır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleri ile müteellim olabilir. Sayfa 149 Halbuki, şu herc ü merc-i âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından, bîçâre kalb-i insan her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâimâ ızdırab içinde kalır. Yahud gaflet ile sarhoş olur. Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, hakîkî sâhibine ver. Şu belâlardan kurtul. Şu nihâyetsiz muhabbetler, nihâyetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibine mahsûstur. Ne vakit hakîkî sâhibine verdin, o vakit bütün eşyâyı onun nâmıyla ve onun aynası olduğu cihetle ızdırabsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinâta sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en lezîz bir ni‘met iken, en elîm bir nikmet olur. Bir cihet kaldı ki, en mühimi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini kendine ma‘bûd ve mahbûb yapıyorsun. Her şeyi nefsine fedâ ediyorsun. Âdetâ bir nevi‘ rubûbiyet veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi ya kemâldir, zîrâ kemâl zâtında sevilir. Yahud menfaattir. Yahud lezzettir. Veyahud hayriyettir. Ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir. Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat‘î isbat etmişiz ki, asıl mâhiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki, zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nûrun parlaklığını gösterdiği gibi; zıddiyet i‘tibâriyle sen onlarla Fâtır-ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine aynadârlık ediyorsun. Demek ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin. | |||
| (75) 24. Söz/22, Sh 146 | 4.Dal/3 | Şu kainatta nebâtât ve cemâdât ile insanın vazifeleri nelerdir? | 10 janv. 2025 | 00:50:52 | |
Üçüncü kısım ameleleri, nebâtât ve cemâdâttır. Onların cüz’-i ihtiyârîleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri hâlisan livechillâhtır ve Cenâb-ı Hakk’ın irâdesiyle ve ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir. Fakat nebâtâtın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların vezâif-i telkîh ve tevlîdde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzâtları var. Fakat hiç teellümâta mazhar değiller. Hayvan muhtar olduğu için, lezzet ile beraber elemi de var. Cemâdât ve nebâtâtın amellerinde ihtiyâr gelmediği için, eserleri de, ihtiyâr sâhibi olan hayvanların amellerinden daha mükemmel oluyor. İhtiyâr sâhibi olanların içinde, arı emsâli gibi vahiy ve ilhâm ile tenevvür edenlerin amelleri, cüz’-i ihtiyârîsine i‘timâd edenlerin amellerinden daha mükemmeldir. Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın her bir tâifesi, lisân-ı hâl ve isti‘dâd diliyle Fâtır-ı Hakîm’den suâl ediyorlar, duâ ediyorlar ki: “Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün her bir tarafında tâifemizin bayrağını dikmek ile saltanat-ı rubûbiyetini lisânımızla i‘lân edelim. Ve rûy-u arz mescidinin her bir köşesinde, sana ibâdet etmek için bize tevfîk ver. Ve meşhergâh-ı arzın her bir tarafında senin esmâ-yı hüsnânın nakışlarını, Sayfa 147 senin bedî‘ ve antika san‘atlarını, kendi lisânımızla teşhîr etmek için bize bir revâc ve seyahate iktidar ver.” derler. Fâtır-ı Hakîm, onların ma‘nevî duâlarını kabul edip ki, bir tâifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir, her tarafa uçup gidiyorlar. Tâifeleri nâmına esmâ-yı İlâhiyeyi okutturuyorlar. Ekser dikenli nebâtât ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi. Ve bir kısmına da insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor. İnsanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı tâifelerine de hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da çengelcikleri verip, her temas edene yapışıyor. Başka yerlere giderek tâife-sinin bayrağını dikerler. Sâni‘-i Zülcelâl’in antika san‘atını teşhîr ediyorlar. Ve bir kısmına da acı düğelek denilen nebâtât gibi, saçmalı tüfenk gibi bir kuvvet verir ki, vakti geldiği zaman, onun meyvesi olan hıyârcık düşer. Saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, zer‘ eder. Fâtır-ı Zülcelâl’in zikir ve tesbîhini kesretli lisânlar ile söylettirmeye çalışırlar ve hâkezâ, kıyâs et. Fâtır-ı Hakîm ve Kādir-i Alîm, kemâl-i intizâmla her şeyi güzel yaratmış, güzel techîz etmiş. Güzel gayelere tevcîh etmiş. Güzel vazîfelerle tavzîf etmiş. Güzel tesbîhât yaptırıyor. Güzel ibâdet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesâdüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma. Çirkin etme. Çirkin yapma, çirkin olma. Dördüncü kısım insandır. Şu kâinât sarayında bir nevi‘ hademe olan insanlar hem melâikeye benzer, hem hayvanâta benzer. Melâikeye, ubûdiyet-i külliyede, nezâretin şumûlünde, ma‘rifetin ihâtasında, rubûbiyetin dellâllığında meleklere benzer, belki insan daha câmi‘dir. Fakat insanın şerîre ve iştihâlı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak pek mühim terakkıyât ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefis için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise, insanın iki maaşı var. Biri cüz’îdir, hayvânîdir, muacceldir. İkincisi melekîdir, küllîdir, müecceldir. Şimdi, insanın vazîfesiyle maaşı ve terakkıyât ve tedenniyâtı, geçen yirmi üç aded sözlerde kısmen geçmiştir. Hususan On Birinci ve Yirmi Üçüncü’de daha ziyâde beyân edilmiş. Onun için şurada ihtisâr ederek kapıyı kapıyoruz. Erhamürrâhimîn’den, rahmet kapılarını bize açmasını ve şu Söz’ün tekmîline tevfîkini refik eylemesini niyâz ile, kusurumuzun ve hatamızın affını taleb ile hatmediyoruz. | |||
| (74) 24. Söz/21, Sh 144 | 4.Dal/2 | Hayvanâtın istihdamındaki beş gaye / Bülbül bahsine tetimme | 09 janv. 2025 | 00:51:14 | |
Ve bu saray-ı kâinâtta ikinci kısım amele hayvanâttır. Hayvanât dahi, iştihâ sâhibi bir nefis ve bir cüz’-i ihtiyârîleri olduğundan, amelleri hâlisan livechillâh olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl-i ve’l-İkrâm, kerîm olduğundan, onların nefislerine bir hisse vermek için, amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsân ediyor. Meselâ, meşhur (Hâşiye) bülbül kuşu, gülün aşkıyla ma‘rûf o hayvancığı Fâtır-ı Hakîm istihdâm ediyor. Beş Gaye için onu isti‘mâl ediyor. Birincisi: Hayvanât kabîleleri nâmına, nebâtât tâifelerine karşı olan münâsebât-ı şedîdeyi i‘lâna me’murdur. İkincisi: Rahmân’ın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan hayvanât tarafından bir hatîb-i Rabbânîdir ki, Rezzâk-ı Kerîm tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve i‘lân-ı sürûr etmekle muvazzaftır. Üçüncüsü: Ebnâ-yı cinsine imdâd için gönderilen nebâtâta karşı hüsn-ü istikbâli herkesin başında izhâr etmektir. Dördüncüsü: Nev‘-i hayvânâtın nebâtâta derece-i aşka vâsıl olan şiddet-i ihtiyâcını, Hâşiye: Bülbül şâirâne konuştuğu için, şu bahsimiz de bir parça şâirâne düşüyor. Fakat hayâl değil, hakîkattir. Sayfa 145 nebâtâtın güzel yüzlerine karşı, mübârek başları üstünde beyân etmektir. Beşincisi: Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl-i ve’l-Cemâl-i ve’l-İkrâm’ın bârigâh-ı merhametine en latîf bir tesbîhi, en latîf bir şevk içinde, gül gibi en latîf bir yüzde takdîm etmektir. İşte şu beş gayeler gibi başka ma‘nâlar da vardır. Şu ma‘nâlar ve şu gayeler bülbülün Hak Sübhânehû ve Teâlâ’nın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur. Biz şu ma‘nâları onun hazîn sözlerinden fehmediyoruz. Melâike ve rûhâniyâtın fehmettikleri gibi kendisi kendi nagamâtının ma‘nâsını tamamen bilmese de, fehmimize zarar vermez. Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar, meşhurdur. Hem bülbül şu gayeleri tafsîlatıyla bilmemesinden, olmamasına delâlet etmiyor. Lâakal saat gibi sana evkātını bildirir, kendisi bilmiyor, ne yapıyor? Bilmemesi, senin bildiğine zarar vermez. Ama o bülbülün cüz’î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşâhedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhâvere ve konuşmak ve derdlerini dökmekle aldığı telezzüzdür. Demek onun nagamât-ı hazînesi, hayvânî teellümâttan gelen teşekkiyât değil, belki atâyâ-yı Rahmâniyeden gelen bir teşekkürâttır. Bülbüle nahli, fahli, ankebût ve nemli, yani arı ve vâsıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyâs et. Her birinin amelleri, bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar için de birer maâş-ı cüz’î hükmünde birer zevk-i mahsûs, hizmetlerinin içinde derc edilmiştir. O zevk ile san‘at-ı Rabbâniyedeki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki, bir sefîne-i sultâniyede bir nefer dümencilik edip, bir cüz’î maaş alır. Öyle de, hizmet-i Sübhâniyede bulunan bu hayvanâtın birer cüz’î maaşları vardır. Bülbül bahsine bir tetimme: Sakın zannetme ki, bu i‘lân ve dellâllık ve tesbîhâtın nagamâtıyla tegannî, bülbüle mahsûstur. Belki ekser envâın her bir nev‘inin bülbül misâli bir sınıfı var ki, o nev‘in en latîf hissiyâtını, en latîf bir tesbîh ile, en latîf sec‘alarla temsîl edecek birer latîf ferdi veya efradı bulunur. Hususan sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur, hem çeşit çeşittirler ki, onlar bütün kulağı bulunanların en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başlarında tesbîhâtlarını güzel sec‘alarla onlara işittirip, onları mütelezziz ediyorlar. Onlardan bir kısmı leylîdir. Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük hayvanların kasîdehân enîsleri, gecenin sükûnetinde ve mevcûdâtın sükûtunda, onların tatlı sözlü nutukhânlarıdır. Ve o meclis-i halvette olan zikr-i hafînin dâiresinde birer kutubdur ki, her birisi onu dinler. Kendi kalbleriyle Fâtır-ı Zülcelâllerine bir nevi‘ zikir ve tesbîh ederler. Sayfa 146 Diğer bir kısmı nehârîdir. Gündüzde, ağaçların minberlerinde, bütün zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde, yüksek âvâzlarıyla, latîf nagamât ile, seci‘li tesbîhât ile Rahmânü’r-Rahîm’in ... | |||
| (73) 24. Söz/20, Sh 142 | 4.Dal/1 | Dört nevi' mahlukatın şu kâinât sarayında istihdâmındaki hikmet | 08 janv. 2025 | 00:59:58 | |
Dördüncü Dal: اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ ٭ صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظ۪يمُ ٭ (Hâşiye) Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız bir tek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki: Kur’ân-ı Hakîm tasrîh ediyor ki, Arş’tan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar her şey, Cenâb-ı Hakk’a secde ve ibâdet ve hamd ve tesbîh eder. Fakat ibâdetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kābiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibâdetlerinin tenevvüünün bir nev‘ini, bir temsîl ile beyân ederiz. Meselâ, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰي azîm bir Mâlikü’l-Mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o zât dört nevi‘ ameleyi onun binasında istihdâm ve isti‘mâl eder. Birinci nevi‘ onun memlûk ve köleleridir. Bu nev‘in, ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar, seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet latîf bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyâde eder. Onlar, o mukaddes seyyidlerine intisâblarını büyük bir şeref bilerek, onunla iktifâ ediyorlar. Hem o seyyidin nâmıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarında ma‘nevî lezzet buluyorlar. Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar. İkinci kısım ki, bazı âmî hizmetkârlardır. Bilmiyorlar, ne için işliyorlar. Belki o Mâlik-i Zîşân onları isti‘mâl ediyor. Kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz’î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki, amellerine ne çeşit küllî gayeler, âlî maslahatlar terettüb ediyor. Hatta bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine âit o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur. Üçüncü kısım, o Mâlikü’l-Mülk’ün bir kısım hayvanâtı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdâm ediyor. Onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da isti‘dâdlarına muvâfık işlerde çalışmaları, onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü bilkuvve bir kābiliyet ve bir isti‘dâd, fiil ve amel sûretine girse, inbisât ile teneffüs eder, bir lezzet verir ve bütün fa‘âliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i ma‘neviyedir. Onunla iktifâ ederler. Hâşiye: Dikkat, bu âyet secde âyetidir. Sayfa 143 Dördüncü kısım, öyle amelelerdir ki, biliyorlar, ne işliyorlar ve ne için işliyorlar? Ve kimin için işliyorlar? Ve sâir ameleler ne için işliyorlar? Ve o Mâlikü’l-Mülk’ün maksadı nedir, ne için işlettiriyor? İşte bu nevi‘ amelelerin sâir amelelere bir riyâset ve nezâretleri var. Onların derecât ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var. Aynen bunun gibi, semâvât ve arzın Mâlik-i Zülcelâl’i ve dünya ve âhiretin Bânî-i Zülcemâl’i olan Rabbü’l-Âlemîn, değil ihtiyaç için, çünkü her şeyin Hâlik’ı odur, belki izzet ve azamet ve rubûbiyetin şuûnâtı gibi bazı hikmetler için, şu kâinât sarayında, şu dâire-i esbâb içinde hem melâikeyi, hem hayvanâtı, hem cemâdât ve nebâtâtı, hem insanları istihdâm ediyor. Onlara ibâdet ettiriyor. Şu dört nev‘î, ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetle mükellef etmiştir. Birinci kısım temsîlde memlûklere misâl melâikelerdir. Melâikeler ise, onlarda mücâhede ile terakkıyât yoktur, belki her birinin sâbit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsûsaları var. Nefs-i ibâdetlerinde derecâtlarına göre tefeyyüzleri var. Demek o hizmetkârlarının mükâfâtı, hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan mâ, hava ve ziyâ ve gıda ile tegaddî edip telezzüz eder. Öyle de, melekler zikir ve tesbîh ve hamd ve ibâdet ve ma‘rifet ve muhabbetin envârıyla tegaddî edip telezzüz ediyorlar. Çünkü onlar nûrdan mahlûk oldukları için, gıdalarına nûr kâfîdir. | |||
| (72) 24. Söz/19, Sh 140 | 3.Dal/6 | 11-12.Asıl | Hadislerde müteşabihat-müşkilat ve nazar-ı nübüvvet | 07 janv. 2025 | 00:59:54 | |
On Birinci Asıl: Nasıl Kur’ân-ı Hakîm’in müteşâbihâtı var, te’vîle muhtaçtır veyahud mutlak teslîm istiyor. Ehâdîsin de, Kur’ân’ın müteşâbihâtı gibi müşkilâtı vardır. Bazen çok dikkatli tefsîre ve ta‘bîre muhtaçtır. Geçmiş misâller ile iktifâ edebilirsiniz. Evet, nasıl ki hüşyâr olan adam, yatmış olan adamın rüyasını ta‘bîr eder. Öyle de, bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor. Fakat kendi âlem-i menâmına tatbîk eder bir tarzda ma‘nâ veriyor, ta‘bîr ediyor. Öyle de, ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvîm edilen insafsız adam! Sırr-ı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰي ve تَنَامُ عَيْن۪ي وَلَا يَنَامُ قَلْب۪ي hükmüne mazhar ve hakîkî hüşyâr ve yakzân olan zâtın gördüğünü, sen kendi rüyanda inkâr değil, ta‘bîr et. Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harbde yaralar alır gibi bir hakîkat-i nevmiye bazen telakkî eder. Ondan sorulsa, “Hakîkaten ben yaralandım. Bana top tüfenk atıldı” diyecek. Yanında oturanlar, onun uykusundaki ızdırabına gülüyorlar. İşte, bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakāik-i nübüvvete mihenk olamazlar. On İkinci Asıl: Nazar-ı nübüvvet ve tevhîd ve îmân, vahdete, âhirete, ulûhiyete baktığı için, hakāiki ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usûlüddin ve ulemâ-yı kelâmın makāsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir. İşte onun içindir ki, mevcûdâtın tafsîl-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakîkî hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye Sayfa 141 ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi hukemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, verâset-i nübüvvet ile makāsıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler. Hem bir şey, iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakîkati gösteriyor. İkisi de hakîkat olabilir. Fennin hiçbir hakîkat-i kat‘iyesi, Kur’ân’ın hakāik-i kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Numûne olarak bir misâl zikrederiz. Meselâ, küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa hakîkati şudur ki, güneş etrafında mütevassıt bir seyyâre gibi, hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk. Fakat ehl-i Kur’ân nazarıyla bakıldığı vakit, On Beşinci Söz’de îzâh edildiği gibi, hakîkati şöyledir ki, semere-i âlem olan insan en câmi‘, en bedî‘ ve en âciz, en azîz, en zayıf, en latîf bir mu‘cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakāretiyle beraber, ma‘nen ve san‘aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi; bütün mu‘cizât-ı san‘atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrâkiyesi; nihâyetsiz fa‘âliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, ma‘kesi; hadsiz hallâkiyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtât ve hayvanâtın kesretli envâ‘-ı sağîresinden cevvâdâne îcâdın medârı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta numûnegâhı; ve mensûcât-ı ebediyenin sür‘atle işleyen tezgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklîdgâhı; ve besâtîn-i dâimenin tohumcuklarına sür‘atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte, arzın bu azamet-i ma‘neviyesinden ve ehemmiyet-i san‘aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukābil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor. Mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ diyor. İşte sâir mesâili buna kıyâs et ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakîkatleri, Kur’ân’ın parlak ruhlu hakîkatlerine müsâdeme edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür. | |||
| (71) 24. Söz/18, Sh136 | 3.Dal/5 | 9-10.Asıl | Amellerin faziletine dair rivayetlerde mübalağa yoktur | 06 janv. 2025 | 00:59:52 | |
Dokuzuncu Asıl: Mesâil-i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazîlet ve sevabına dâir ehâdîs-i şerîfenin bir kısmı, terğîb ve terhîbe münâsib bir te’sîr vermek için belâgatli bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübâlağalı zannetmişler. Halbuki bütün onlar, ayn-ı hak ve mahz-ı hakîkat olduklarından, mücâzefe ve mübâlağa içlerinde yoktur. Ezcümle; en ziyâde insafsızların zihnini kurcalayan şu hadîstir ki, لَوْ وَزَنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَٓاءٍ ev kemâ kāl meâl-i şerîfi: “Dünya’nın Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakîkati şudur ki, ‘İndallâh’ ta‘bîri, âlem-i bekādan demektir. Evet, âlem-i bekādan bir sinek kanadı kadar bir nûr, madem ebedîdir. Yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nûrdan daha çoktur. Demek, koca dünyayı bir sinek kanadı ile muvâzene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem-i bekādan bir sinek kanadı kadar dâimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsân-ı İlâhîye muvâzeneye gelmediği demektir. Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var. Biri, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının aynalarıdır. Diğeri, âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri, fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz marzî-i İlâhî olmayan ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek, esmâ-yı hüsnânın aynaları ve mektûbât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil, belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın menşei ve beliyyâtın menbaı olan dünyaperestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i îmâna verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir. İşte en doğru ve ciddî şu hakîkat nerede? Ve insafsız ehl-i ilhâdın fehmettikleri ma‘nâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübâlağa, en mücâzefe zannettikleri ma‘nâ nerede? Sayfa 137 Hem meselâ, insafsız ehl-i ilhâdın mübâlağa zannettikleri, hatta muhâl bir mübâlağa ve mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dâir ve bazı sûrelerinin fazîletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ, “Fâtiha’nın Kur’ân kadar sevabı vardır.” Sûre-i İhlâs sülüs-ü Kur’ân, Sûre-i اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ rubu‘, Sûre-i قُلْ يَٓا اَيُّهَا الْكَافِرُونَ rubu‘, Sûre-i Yâsîn on def‘a Kur’ân kadar olduğuna rivâyet vardır. İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar, demişler ki, “Şu muhâldir. Çünkü Kur’ân içinde ‘Yâsin’ ve öteki fazîletli olanlar da vardır. Onun için ma‘nâsız olur.” Elcevab: Hakîkati şudur ki, Kur’ân-ı Hakîm’in her bir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden o harflerin sevabı sünbüllenir. Bazen on tane verir. Bazen yetmiş, bazen yedi yüz, Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi; bazen bin beş yüz, Sûre-i İhlâs’ın harfleri gibi; bazen on bin, Leyle-i Berâet’de okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesâdüf edenler gibi; ve bazen otuz bin, meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadir’de okunan âyetler gibi ve bin aya mukābil işaretiyle bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır. İşte Kur’ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevâbıyla beraber, elbette muvâzeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevab ile, bazı sûrelerle muvâzeneye gelebilir. Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, her bir sünbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne mukābil oluyor. Meselâ, birisi de on sünbül vermiş, her birinde iki yüz tane vermiş. O vakit bir tek habbe, asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyâs et. Şimdi Kur’ân-ı Hakîm’i, nûrânî mukaddes bir mezraa-i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte her bir harfi, asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsîn, İhlâs, Fâtiha, قُلْ يَٓا اَيُّهَا الْكَافِرُونَ ٭ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ gibi sâir fazîletlerine dâir rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvâzene edilebilir. Meselâ, Kur’ân-ı Hakîm’in üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan, ... | |||
| (70) 24. Söz/17, Sh 133 | 3.Dal/4 | 8.Asıl | Ahirzamanda gelecek Mehdî-Süfyân, Ye'cüc-Me'cuc meselesi | 05 janv. 2025 | 00:57:19 | |
Sekizinci Asıl: Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydân-ı imtihânda, çok mühim şeyleri kesretli eşyâ içinde saklıyor. O saklamakla, çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ, Leyle-i Kadr’i umum ramazanda, saat-i icâbe-i duâyı cum‘a gününde, makbûl velisini insanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyâmetin vaktini ömr-ü dünyâ içinde saklamış. Zîrâ ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki âhiret ve dünya muvâzenesini muhâfaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı iktizâ eder ki, her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır. İşte kıyâmet dahi şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etse idi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler. Ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan, nasıl hayat-ı şahsiyesiyle, hânesiyle ve köyünün bekāsıyla alâkadârdır. Öyle de, hayat-ı ictimâiye ve nev‘iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadârdır. Kur’ân اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der. “Kıyâmet yakındır” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zîrâ kıyâmet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyâmet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyâmeti, mugayyebât-ı hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibhâm Sayfa 134 sırrındandır ki, her asır, hatta asr-ı hakîkatbîn olan Asr-ı Saadet dahi, dâimâ kıyâmetten korkmuşlar. Hatta bazıları, “Şerâiti hemen hemen çıkmış” demişler. İşte bu hakîkati bilmeyen insafsız insanlar derler ki, “Âhiretin tafsîlâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahâbelerin fikirleri, ne için binler sene hakîkatten uzak düşmüş gibi istikbâl-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakîkati, asırlarında karîb zannetmişler?” Elcevab: Çünkü Sahâbeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyâde dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyâmetin ibhâm-ı vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi dâimâ muntazır bir vaz‘iyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “Kıyâmeti bekleyiniz. İntizâr ediniz!” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşâd-ı Nebevîdir. Yoksa vukū‘-u muayyene dâir bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakîkatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu nevi‘ sözleri, hikmet-i ibhâmdan ileri geliyor. Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyân gibi âhirzamanda gelecek eşhâsları, çok zaman evvel, hatta Tâbiîn zamanında onları beklemişler. Yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hatta bazı ehl-i velâyet, “Onlar geçmiş” demişler. İşte bu da, kıyâmet gibi, hikmet-i İlâhiye iktizâ eder ki, vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i ma‘neviyenin takviyesine medâr olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî ma‘nâsına muhtaçtır. Bu ma‘nâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için nifâkın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer ta‘yîn edilse idi, maslahat-ı irşâd-ı umûmî zâyi‘ olurdu. Şimdi, Mehdî gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki, ehâdîsi tefsîr edenler, metn-i ehâdîsi tefsîrlerine ve istinbâtlarına tatbîk etmişler. Meselâ, merkez-i saltanat, o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukūât-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek, öyle tefsîr etmişler. Hem de o eşhâsın şahs-ı ma‘nevîsine veya temsîl ettikleri cemâate âit âsâr-ı azîmeyi, o eşhâsın zâtlarında tasavvur ederek, öyle tefsîr etmişler ki, o eşhâs-ı hârika çıktıkları vakit, bütün halk onları tanıyacak gibi... | |||
| (69) 24. Söz/16, Sh 132 | 3.Dal/3 | 6-7.Asıl | Hadislerde nakledilen kıssa ve müteşabihatın hikmeti | 04 janv. 2025 | 00:56:33 | |
Altıncı Asıl: Beynennâs iştihâr bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki, durûb-u emsâl hükmüne geçer. Hakîkî ma‘nâsına bakılmaz. Ne maksad için sevk edilir, ona bakılır. İşte bu nev‘den beynennâs teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşâdî için temsîl ve kinâye nev‘inden zikredivermiş. Şu nevi‘ mes’elelerin ma‘nâ-yı hakîkîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa âittir. Ve teârüf ve tesâmu‘-u umûmîye râci‘dir. Yedinci Asıl: Pek çok teşbîh ve temsîller bulunuyor ki, mürûr-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakîkat-i maddiye telakkî ediliyor. Hataya düşer. Meselâ, Sevr ve Hût isminde ve âlem-i misâlde sevr ve hût timsâlinde Sayfa 133 berrî ve bahrî hayvanât nâzırlarından iki melâiketullâh, âdetâ bir koca öküz ve cismânî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş. Hem meselâ, bir vakit huzûr-u Nebevîde, derin bir ses işitildi. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki, “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp da, ancak bu dakika cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” İşte bu hadîsi işiten, hakîkate vâsıl olmayan, inkâra sapar. Halbuki yirmi dakika o hadîsten sonra kat‘iyen sâbittir ki, biri geldi, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi ki: “Meşhur münâfık, yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münâfık, cehennemin bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennîde, esfel-i sâfilîne, küfre sukūttan ibâret olduğunu, gayet belîğāne bir sûrette Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beyân etmiştir. Cenâb-ı Hakk, o vefat dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir. | |||
| (68) 24. Söz/15, Sh 132 | 3.Dal/2 | 3-5.Asıl | İsrailiyat ile rivayetlere karışan kavil ve ilhamlar | 03 janv. 2025 | 00:47:44 | |
Üçüncü Asıl: Zaman-ı Sahâbe’de Benî-İsrâîl ve Nasârâ ulemâlarından çoğu İslâmiyet’e girdiler. Eski ma‘lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman oldu. Bazı hilâf-ı vâki‘ ma‘lûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyet’in malı olarak tevehhüm edildi. Dördüncü Asıl: Ehâdîs-i şerîfe râvîlerinin bazı kavilleri veyahud istinbât ettikleri ma‘nâları, metn-i hadîsten telakkî ediliyordu. Halbuki insan hatadan hâlî olmadığı için, hilâf-ı vâki‘ bazı istinbâtları veya kavilleri hadîs zannedilerek, zaafına hükmedilmiş. Beşinci Asıl: اِنَّ ف۪ٓي اُمَّت۪ي مُحَدَّثُونَ yani مُلْهَمُونَ sırrınca, bazı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan muhaddesîn-i muhaddisînilhâmlarıyla gelen bazı maânî, hadîs telakkî edilmiş. Halbuki ilhâm-ı evliyâ, bazı ârızalarla hata olabilir. İşte bu nev‘den bir kısım hilâf-ı hakîkat çıkabilir. | |||
| (67) 24. Söz/14, Sh 131 | 3.Dal/1 | 1-2.Asıl | Din bir imtihândır. Mesâil-i İslâmiyenin tabakātı var. | 02 janv. 2025 | 00:58:45 | |
Üçüncü Dal: Kıyâmet alâmetlerinden ve âhirzaman vukūâtından ve bazı a‘mâlin fazîlet ve sevablarından bahseden ehâdîs-i şerîfe güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onların bir kısmına “zayıf veya mevzu‘” demişler. Îmânı zayıf ve enâniyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsîle girişmeyeceğiz. Yalnız “On İki Asıl” ı beyân ederiz. Birinci Asıl: Yirminci Söz’ün âhirindeki suâl ve cevabda îzâh ettiğimiz mes’eledir. İcmâli şudur ki, din bir imtihândır, bir tecrübedir. Ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrîk eder. Öyle ise, ileride herkese göz ile görülecek vukūâtı, öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhûl kalsın, ne de bedîhî olup herkes ister istemez Sayfa 132 tasdîke mecbûr kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyârı elinden almayacak. Zîrâ eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyâmet görülse, herkes tasdîke muzdar olsa, o vakit kömür gibi bir isti‘dâd, elmas gibi bir isti‘dâd ile beraber kalır. Sırr-ı teklîf ve netice-i imtihân zâyi‘ olur. İşte bunun için Mehdî ve Süfyân mes’eleleri gibi çok mes’elelerde, çok ihtilâf olmuş. Hem rivâyât dahi çok muhteliftir. Birbirine zıd hükümler olmuş. İkinci Asıl: Mesâil-i İslâmiyenin tabakātı vardır. Biri burhân-ı kat‘î istese, diğeri bir zann-ı gālibî ile iktifâ eder. Başkası yalnız bir kabûl-ü teslîmî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât-ı îmâniyeden olmayan mesâil-i fer‘iye veya vukūât-ı zamaniyenin her birinde bir iz‘ân-ı yakîn ile bir burhân-ı kat‘î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslîmiyetle ilişmemektir. | |||
| (66) 24. Söz/13, Sh 130 | 2.Dal/12 | Reşha'nın hakikate ulaşmasına hiçbir berzah engel olamaz | 01 janv. 2025 | 00:49:31 | |
İşte Reşha-misâl, üçüncü arkadaşınız ki, hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin harâretiyle çabuk tebahhur eder. Enâniyeti bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesîfe nâr-ı aşkile ateş alır. Ziyâ ile nûra döner. O ziyânın cilvelerinden gelen bir şuâa yapışır, yanaşır. Ey Reşha-misâl! Madem doğrudan doğruya güneşe aynadârlık ediyorsun. Sen hangi mertebede bulunursan bulun, ayn-ı şemse karşı aynelyakîn bir tarzda, sâfî bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o şemsin âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkilât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsâfını tereddüdsüz verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kābiliyetlerin kaydı, ne aynaların küçüklüğü seni şaşırtmaz. Hilâf-ı hakîkate sevk etmez. Çünkü sen sâfî, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görünen ve aynalarda müşâhede olunan, güneş değil, belki bir nevi‘ cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendân o akisler onun ünvanlarıdır. Fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar. İşte şu hakîkatle karışık temsîlde, böyle başka başka üç tarîk ile kemâle gidilir. Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhûdun tafsîlâtında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz‘ân ve hakîkati tasdîkte ittifâk ederler. İşte nasıl bir gece adamı ki, hiç güneşi görmemiş. Yalnız ay’ı, aynasında, bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsûs haşmetli ziyâyı, dehşetli câzibeyi, aklına sığıştıramıyor, belki görenlere teslîm olup taklîd ediyor. Öyle de, Verâset-i Ahmediye (asm) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmâsına yetişmeyen, haşr-i a‘zamı ve kıyâmet-i kübrâyı taklîdî olarak kabul eder. “Aklî bir mes’ele değildir” der. Çünkü hakîkat-i haşir ve kıyâmet, İsm-i A‘zam’ın ve bazı esmânın derece-i a‘zamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa, taklîde mecbûrdur. Kimin fikri oraya girse, haşir ve kıyâmeti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür. İtmi’nân-ı kalb ile kabul eder. İşte şu sırdandır ki, haşir ve kıyâmeti en a‘zam mertebede, en ekmel tafsîlâtla Kur’ân zikrediyor. Ve İsm-i A‘zam’ın mazharı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşâdın iktizâsıyla, bir derece basit ve ibtidâî bir halde olan ümmetlerine, haşri en a‘zam bir derecede, en geniş bir tafsîlâtla ders vermemişler. Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet, bazı erkân-ı îmâniyeyi mertebe-i uzmâsında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki, ma‘rifetullâhta derecât-ı ârifîn çok tefâvüt ediyor. Daha bunlar gibi çok esrâr, şu hakîkatten inkişâf eder. Şimdi şu temsîl, hem bir derece hakîkati ihsâs ettiğinden, hem hakîkat çok geniş ve çok derin olduğundan, biz dahi temsîl ile iktifâ ediyoruz. Haddimizin ve tâkatimizin fevkınde olan esrâra girişmeyeceğiz. | |||
| (65) 24. Söz/12, Sh 129 | 2.Dal/11 | Zehre ve Katre berzahlardan nasıl kurtulur ve kemale ulaşabilir? | 31 déc. 2024 | 00:59:57 | |
Şimdi madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız. Bizde ne var, ne yapacağız? İşte bakıyoruz ki, bir Zât-ı Kerîm, ihsânıyla bizi gayet derece tezyîn ve tenvîr ve terbiye ediyor. İnsan ise ihsân edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana, kurbiyet ister ve görmek taleb eder. Öyle ise her birimiz, isti‘dâdımıza göre, o muhabbet câzibesiyle sülûk edeceğiz. Ey Zehre-misâl! Sen gidiyorsun. Fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakkî ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki Zehre kesîf bir aynadır. Onda, ziyâdaki yedi renk inhilâl ve inkisâr eder. Şemsin aksini gizler. Sen sevdiğin güneşin yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü kayıdlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde, sûretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş’et eden firâktan kurtulamazsın. Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın. Ve nefsin mehâsini ile telezzüz ve iftihâr eden nazarını çekesin. Gökyüzündeki güneşin yüzüne atasın. Hem baş aşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki şemse çeviresin. Çünkü sen onun aynasısın. Vazîfen aynadârlıktır. Bilsen bilmesen, hazîne-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet, nasıl bir çiçek, güneşin küçücük bir aynasıdır. Şu koca güneş dahi, gök denizinde Şems-i Ezelî’nin Nûr isminden tecellî eden bir lem‘anın katre-misâl bir aynasıdır. Ey kalb-i insanî! Sen nasıl bir güneşin aynası olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun. Fakat güneşi nefsü’l-emirde nasıl ise, öyle göremezsin. O hakîkati çıplak anlamazsın, belki senin sıfatlarının renkleri, ona bir renk verir ve kesâfetli dürbünün bir sûret takar. Ve kayıdlı kābiliyetin bir kayıd altına alır. Şimdi sen dahi, ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle, tâ kamere kadar terakkî ettin. Kamere girdin. Bak, kamer kendi zâtında kesâfetli, zulümâtlıdır. Ne ziyâsı var, ne hayatı. Senin sa‘yin beyhûde, ilmin fâidesiz gitti. Sen ye’sin zulümâtından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervâh-ı habîsenin iz‘âcâtından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini terk edip, hakîkat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nûrları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir. Bu şartı yaptıktan sonra sen kemâlini bulursun. Fakir ve karanlıklı kamer yerine, haşmetli güneşi bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi, güneşi sâfî göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nesc ettiği hicabların halfinde ve kābiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin. | |||
| (64) 24. Söz/11, Sh 128 | 2.Dal/10 | Zehre, Katre ve Reşha'nın hakikat yolculuğunda genel özellikleri | 30 déc. 2024 | 00:58:49 | |
İşte sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevaggul eden ve nefsi kesâfet peydâ eden arkadaş! Sen Zehre ol. Nasıl ki o Zehre çiçeği, ziyâ-yı şemsden inhilâl etmiş bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde şemsin timsâlini karıştırıp, kendine ziynetli bir sûret giydiriyor. Zîrâ senin isti‘dâdın dahi ona benzer. Hem şu esbâba dalmış Eski Said gibi mektebli feylesof ise, kamere âşık olan Katre olsun ki, kamer, güneşten aldığı ziyâ zıllini ona verir. Ve onun gözbebeğine bir nûr verir. O da o nûr ile parlar. Fakat o Katre, o nûr ile yalnız kameri görür, güneşi göremez, belki îmânıyla görebilir. Hem şu her şeyi, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’dan bilir, esbâbı bir perde telakkî eder fakir adam, o da Reşha olsun. Öyle bir Reşha ki, kendi zâtında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp Zehre gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki, onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh etsin. Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya güneşin timsâlini gözbebeğinde saklıyor. | |||
| (63) 24. Söz/10, Sh 128 | 2.Dal/9 | Zehre, Katre ve Reşha o icraatı güneşe bir teslîmiyetle verebilir | 29 déc. 2024 | 00:59:15 | |
İşte Zehre, Katre, Reşha; her birisi, evvelki yolda diyebilirler ki, “Ben, umum âlem güneşinin bir aynasıyım.” Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki “Ben, kendi güneşimin aynasıyım” veyahud “Nev‘ime tecellî eden güneşin aynasıyım” der. Çünkü güneşi öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir güneşi göremiyor. Halbuki o şahsın veyahud nev‘inin veya cinsinin güneşi, dar berzah içinde, mahdûd bir kayıd altında ona görünüyor. Halbuki kayıdsız, berzahsız mutlak güneşin âsârını, o mukayyed güneşe veremiyor. Çünkü bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvîr etmek; umum nebâtât, hayvanâtın hayatlarını tahrîk etmek ve seyyârâtı etrafında döndürmek gibi haşmet-nümâ eserleri, o dar kayıd ve mahdûd berzah içinde gördüğü güneşe şuhûd-u kalbî ile veremiyor. Belki o âsâr-ı acîbeyi, eğer o şuûrlu farz ettiğimiz üç şey, o kayıd altında gördüğü güneşe verse de, sırf aklî ve îmânî bir tarzda; ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslîmiyet ile verebilir. Fakat, o insan gibi akıllı farz ettiğimiz Zehre, Katre, Reşha şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnâd etmeleri aklîdir, şuhûdî değil, belki bazen hükm-ü îmânîleri şuhûd-u kevniyelerine müsâdeme eder. Pek güçlükle inanabilirler. İşte hakîkate dar gelen ve bazı köşelerinde hakîkatin a‘zâları görünen ve hakîkatle karışık şu temsîl içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi Zehre, Katre, Reşha farz edeceğiz. Zîrâ onlarda farz ettiğimiz şuûr, kâfî gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar, maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de ma‘nevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız. | |||
| (62) 24. Söz/9, Sh 128 | 2.Dal/8 | Güneş Zehre, Katre ve Reşhaya 3 cihette 2'şer tarîk ile feyz verir | 28 déc. 2024 | 00:54:47 | |
Üçüncüsü: Güneşin, emr-i İlâhî ile cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer ayna ederek, sâfî ve küllî ve gölgesiz bir in‘ikâsı var. Sonra o güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve kar’ın şişeciklerine, her birine birer cüz’î aksi, birer küçük timsâlini veriyor. İşte güneşin her bir çiçeğe ve kamere mukābil her bir katreye, her bir reşhaya mezkûr üç cihette, ikişer tarîk ile teveccüh ve ifâzası var. Birinci tarîk: Bil’asâle, doğrudan doğruya, berzahsız, hicabsızdır. Şu yol nübüvvetin tarîkini temsîl eder. İkinci yol: Berzahlar tavassut eder. Ayna ve mazharların kābiliyetleri, şemsin cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velâyet mesleğini temsîl eder. | |||
| (61) 24. Söz/8, Sh 127 | 2.Dal/7 | Zehre ve Katre'nin güneşin üç nevi' tecellîsi üzerinden beyanı | 27 déc. 2024 | 01:04:32 | |
İşte şu üç tabakanın terakkıyâtındaki sırrı ve geniş hikmeti; “Zehre, Katre, Reşha” ünvanları altında, bir temsîl ile bir derece göstereceğiz. Meselâ, güneşin, kendi Hâlik’ının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellîsi ve in‘ikâsı ve ifâzası var. Birisi çiçeklere, birisi kamere ve seyyârelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in‘ikâslarıdır. Birincisi üç tarzdadır. Biri, küllî ve umûmî bir tecellî ve in‘ikâstır ki, bütün çiçeklere birden ifâzasıdır. Biri de, hâs bir tecellîdir ki, her bir nev‘e göre bir hususî in‘ikâsı vardır. Biri de, cüz’î bir tecellîdir ki, her bir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifâzasıdır. Şu temsîlimiz o kavle göredir ki, çiçeklerin süslü renkleri, güneşin ziyâsındaki yedi rengin istihâle-i in‘ikâsiyesinden neş’et ediyor ve bu kavle göre, çiçekler dahi güneşin bir çeşit aynalarıdır. İkincisi: Güneşin, kamere ve seyyârelere, Fâtır-ı Hakîm’in izniyle verdiği nûr ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nûrdan sonra, kamer, o ziyânın gölgesi hükmünde olan nûru, güneşten küllî bir sûrette istifâde eder, sonra hususî bir tarzda, denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir sûret-i cüz’iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifade ve ifâzasıdır. | |||
| (60) 24. Söz/7, Sh 127 | 2.Dal/6 | Zehre, Katre ve Reşha'nın ayrı ayrı hususiyetleri ve temsilcileri | 26 déc. 2024 | 00:48:37 | |
Şu üç şeyde çok hakîkatlere işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder. Ve üç tabaka ( ) (Hâşiye) ehl-i hakîkate misâldir. Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velâyet, ehl-i nübüvvetin işârâtıdır. İkincisi: Cismânî cihâzât ile kemâline sa‘y edip hakîkate gidenleri; ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın isti‘mâliyle mücâhede etmekle hakîkate gidenleri; ve kalbin tasfiyesiyle ve îmân ve teslîmiyetle hakîkate gidenlerin misâlleridir. Üçüncüsü: Enâniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlâl ile hakîkate giden; ve ilim ve hikmetle ve akıl ve ma‘rifetle hakîkati aramaya giden; ve îmân ve Kur’ân ile, fakr ve ubûdiyetle hakîkate çabuk giden, ayrı ayrı isti‘dâdda bulunan üç tâifenin hikmet-i ihtilâflarına işaret eden temsîllerdir. | |||
| (59) 24. Söz/6, Sh 127 | 2.Dal/5 | Ehl-i velâyet (Zehre), Ehl-i fikir (Katre), Ehl-i kalb (Reşha) | 25 déc. 2024 | 00:54:38 | |
Şu üç şeyde çok hakîkatlere işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder. Ve üç tabaka ( ) (Hâşiye) ehl-i hakîkate misâldir. Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velâyet, ehl-i nübüvvetin işârâtıdır. İkincisi: Cismânî cihâzât ile kemâline sa‘y edip hakîkate gidenleri; ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın isti‘mâliyle mücâhede etmekle hakîkate gidenleri; ve kalbin tasfiyesiyle ve îmân ve teslîmiyetle hakîkate gidenlerin misâlleridir. Üçüncüsü: Enâniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlâl ile hakîkate giden; ve ilim ve hikmetle ve akıl ve ma‘rifetle hakîkati aramaya giden; ve îmân ve Kur’ân ile, fakr ve ubûdiyetle hakîkate çabuk giden, ayrı ayrı isti‘dâdda bulunan üç tâifenin hikmet-i ihtilâflarına işaret eden temsîllerdir. | |||
| (58) 24. Söz/5, Sh 127 | 2.Dal/4 | Zehre, Katre, Reşha nefis, akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder | 24 déc. 2024 | 00:58:48 | |
Şu üç şeyde çok hakîkatlere işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder. Ve üç tabaka ( ) (Hâşiye) ehl-i hakîkate misâldir. Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velâyet, ehl-i nübüvvetin işârâtıdır. İkincisi: Cismânî cihâzât ile kemâline sa‘y edip hakîkate gidenleri; ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın isti‘mâliyle mücâhede etmekle hakîkate gidenleri; ve kalbin tasfiyesiyle ve îmân ve teslîmiyetle hakîkate gidenlerin misâlleridir. Üçüncüsü: Enâniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlâl ile hakîkate giden; ve ilim ve hikmetle ve akıl ve ma‘rifetle hakîkati aramaya giden; ve îmân ve Kur’ân ile, fakr ve ubûdiyetle hakîkate çabuk giden, ayrı ayrı isti‘dâdda bulunan üç tâifenin hikmet-i ihtilâflarına işaret eden temsîllerdir. | |||
| (57) 24. Söz/4, Sh 126 | 2.Dal/3 | İsti‘dâda göre bazen bir isim galib olur, kendi hükmünü icrâ eder | 23 déc. 2024 | 00:53:32 | |
Hem külliyet ve cüz’iyet; ve zılliyet ve asliyet i‘tibâriyle, cilve-i esmâ, başka başka sûret alıyor. Bazı isti‘dâd cüz’iyetten geçemiyor. Ve gölgeden çıkamıyor. Ve isti‘dâda göre bazen bir isim gālib oluyor. Yalnız kendi hükmünü icrâ ediyor. O isti‘dâdda onun hükmü hükümrân oluyor. İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrârlı, geniş ve hakîkat ile bir derece karışık bir temsîl ile bazı işaretler ederiz. Meselâ, Zehre nâmıyla nakışlı bir çiçek; ve kamere âşık hayatlı bir Katre ve güneşe bakan safvetli bir Reşha’yı farz ediyoruz ki, her birisinin bir şuûru, bir kemâli var. Ve o kemâle bir iştiyâkı bulunuyor. Bazıların kābiliyeti, bazı erkân-ı îmâniyenin inkişâfına menşe’ olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü‘ ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet; ve zılliyet ve asliyet i‘tibâriyle, cilve-i esmâ, başka başka sûret alıyor. Bazı isti‘dâd cüz’iyetten geçemiyor. Ve gölgeden çıkamıyor. Ve isti‘dâda göre bazen bir isim gālib oluyor. Yalnız kendi hükmünü icrâ ediyor. O isti‘dâdda onun hükmü hükümrân oluyor. | |||
| (56) 24. Söz/3, Sh 126 | 2.Dal/2 | İnsan binler perdeler, berzahlar içinde hakîkati taharrî eder | 22 déc. 2024 | 00:57:44 | |
İkinci Dal: Çok esrârın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyân eder. Birinci Sır: Evliyâ ne için usûl-ü îmâniyede ittifâk ettikleri halde, meşhûdâtlarında, keşfiyâtlarında çok tehâlüf ediyorlar? Şuhûd derecesinde olan keşifleri, bazen hilâf-ı vâki‘ ve muhâlif-i hak çıkıyor? Hem ne için ehl-i fikir ve nazar, her biri kat‘î burhân ile hak telakkî ettikleri efkârlarında, birbirine mütenâkız bir sûrette hakîkati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakîkat ne için çok renklere giriyor? İkinci Sır: Enbiyâ-yı sâlifene için haşr-i cismânî gibi bir kısım erkân-ı îmâniyeyi bir derece mücmel bırakmışlar? Kur’ân gibi tafsîlât vermemişler? Sonra ümmetlerinden, ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler? Hem ne için hakîkî ârif olan evliyânın bir kısmı yalnız tevhîdde ileri gitmişler? Hatta derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı îmâniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir sûrette görünüyor. Hatta onun içindir ki, onlara tebeiyet edenler, ileride o erkân-ı îmâniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler. Hatta bazıları sapmışlar. Madem bütün erkân-ı îmâniyenin inkişâfıyla hakîkî kemâl bulunur. Ne için ehl-i hakîkat, bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Halbuki bütün esmânın mertebe-i a‘zamlarının mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin reis-i enveri olan Kur’ân-ı Hakîm, bütün erkân-ı îmâniyeyi vâzıh bir sûrette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsîl etmişlerdir. Evet, çünkü hakîkatte hakîkî kemâl-i etemm öyledir. İşte şu esrârın hikmeti şudur ki, insan, çendân bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müsteiddir. Lâkin iktidarı cüz’î, ihtiyârı cüz’î, isti‘dâdı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakîkati taharrî eder. Onun için hakîkatin keşfinde ve hakkın şuhûdunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kābiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kābiliyeti, bazı erkân-ı îmâniyenin inkişâfına menşe’ olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü‘ ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet; ve zılliyet ve asliyet i‘tibâriyle, cilve-i esmâ, başka başka sûret alıyor. Bazı isti‘dâd cüz’iyetten geçemiyor. Ve gölgeden çıkamıyor. Ve isti‘dâda göre bazen bir isim gālib oluyor. Yalnız kendi hükmünü icrâ ediyor. O isti‘dâdda onun hükmü hükümrân oluyor. | |||
| (55) 24. Söz/2, Sh 126 | 2.Dal/1 | Çok esrârın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyân eder | 21 déc. 2024 | 00:51:01 | |
İkinci Dal: Çok esrârın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyân eder. Birinci Sır: Evliyâ ne için usûl-ü îmâniyede ittifâk ettikleri halde, meşhûdâtlarında, keşfiyâtlarında çok tehâlüf ediyorlar? Şuhûd derecesinde olan keşifleri, bazen hilâf-ı vâki‘ ve muhâlif-i hak çıkıyor? Hem ne için ehl-i fikir ve nazar, her biri kat‘î burhân ile hak telakkî ettikleri efkârlarında, birbirine mütenâkız bir sûrette hakîkati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakîkat ne için çok renklere giriyor? İkinci Sır: Enbiyâ-yı sâlifene için haşr-i cismânî gibi bir kısım erkân-ı îmâniyeyi bir derece mücmel bırakmışlar? Kur’ân gibi tafsîlât vermemişler? Sonra ümmetlerinden, ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler? Hem ne için hakîkî ârif olan evliyânın bir kısmı yalnız tevhîdde ileri gitmişler? Hatta derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı îmâniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir sûrette görünüyor. Hatta onun içindir ki, onlara tebeiyet edenler, ileride o erkân-ı îmâniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler. Hatta bazıları sapmışlar. Madem bütün erkân-ı îmâniyenin inkişâfıyla hakîkî kemâl bulunur. Ne için ehl-i hakîkat, bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Halbuki bütün esmânın mertebe-i a‘zamlarının mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin reis-i enveri olan Kur’ân-ı Hakîm, bütün erkân-ı îmâniyeyi vâzıh bir sûrette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsîl etmişlerdir. Evet, çünkü hakîkatte hakîkî kemâl-i etemm öyledir. İşte şu esrârın hikmeti şudur ki, insan, çendân bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müsteiddir. Lâkin iktidarı cüz’î, ihtiyârı cüz’î, isti‘dâdı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakîkati taharrî eder. Onun için hakîkatin keşfinde ve hakkın şuhûdunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kābiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kābiliyeti, bazı erkân-ı îmâniyenin inkişâfına menşe’ olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü‘ ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet; ve zılliyet ve asliyet i‘tibâriyle, cilve-i esmâ, başka başka sûret alıyor. Bazı isti‘dâd cüz’iyetten geçemiyor. Ve gölgeden çıkamıyor. Ve isti‘dâda göre bazen bir isim gālib oluyor. Yalnız kendi hükmünü icrâ ediyor. O isti‘dâdda onun hükmü hükümrân oluyor. | |||
| (54) 24. Söz/1, Sh 123 | 1.Dal | Alemin her taifesinde esmâ-yı hüsnâdan bir isim galiben tecellî eder | 20 déc. 2024 | 00:55:38 | |
YİRMİ DÖRDÜNCÜ SÖZ Şu Söz “Beş Dal” dır. Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış, çık. Meyvelerini kopar, al. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰي Şu âyet-i celîlenin şecere-i nûrâniyesinin çok hakîkatlerinden bir hakîkatinin beş dalına işaret ederiz. Birinci Dal: Nasıl ki bir sultanın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvanları; ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları; ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dâiresinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a‘zam ve ilmiyede halîfe, daha buna kıyâsen sâir isim ve ünvanlarını bilsen, anlarsın ki, bir tek padişah, saltanatının dâirelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvana sâhib olabilir. Güya o hâkim, her bir dâirede şahsiyet-i ma‘neviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hazırdır. Bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle meşhûd ve nâzırdır, görünür, görür. Ve her bir mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir. İdare eder, bakar. Öyle de, Ezel Ebed Sultanı olan Rabbü’l-Âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve nâmları; ve ulûhiyetinin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmet-nümâ icrââtında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûrâtı var. Ve ef‘âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san‘atında ve mütenevvi‘ masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyâtı vardır. Bununla beraber kâinâtın her bir âleminde, her bir tâifesinde esmâ-yı hüsnâdan bir isminin ünvanı tecellî eder. O isim, o dâirede hâkimdir. Başka isimler orada ona tâbi‘dirler, belki onun zımnında bulunurlar. Hem mahlûkātın her bir tabakasında, az ve çok, küçük ve büyük, hâs ve âmm her birisinde hâs bir tecellî, hâs bir rubûbiyet, hâs bir isimle cilvesi vardır. Yani o isim her şeye muhît ve âmm olduğu halde, öyle bir kasıd ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder, güya o isim yalnız o şeye hâstır. SAYFA 124 Hem bununla beraber Hâlik-ı Zülcelâl, her şeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nûrânî perdeleri vardır. Meselâ, sana tecellî eden Hâlık isminin, mahlûkiyetindeki cüz’î mertebesinden tut, tâ bütün kâinâtın Hâlik’ı olan mertebe-i kübrâ ve ünvân-ı a‘zama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyâs edebilirsin. Demek, bütün kâinâtı arkada bırakmak şartıyla mahlûkiyetin kapısından Hâlık isminin müntehâsına yetişirsin. Dâire-i sıfâta yanaşırsın. Madem perdelerin birbirine temâşâ eder pencereleri var. Ve isimler birbiri içinde görünüyor. Ve şuûnât birbirine bakar. Ve temessülât birbiri içine girer. Ve ünvanlar birbirini ihsâs eder. Ve zuhûrât birbirine benzer. Ve tasarrufât birbirine yardım edip itmâm eder. Ve rubûbiyetin mütenevvi‘ terbiyeleri birbirine imdâd edip muâvenet eder. Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakk’ı bir isim, bir ünvan ile, bir rubûbiyetle ve hâkezâ tanısa, başka ünvanları, rubûbiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki her bir ismin cilvesinden sâir esmâya intikāletmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki, onun nazarı, dâimâ karşısında هُوَ هُوَ اللّٰهُ okusun, görsün. Onun kulağı her şeyden قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dinlesin, işitsin. Onun lisanı لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ م۪يزَنَدْ عَالَمْ desin, i‘lân etsin. İşte Kur’ân-ı Mübîn اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰي fermanıyla, zikrettiğimiz hakîkatlere işaret eder. Eğer o yüksek hakîkatleri yakından temâşâ etmek istersen, git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de! | |||
| (53) 23. Söz/9, Sh 120 | 5.Nükte | İnsan şu kâinâtta gāibâne ve hâzırâne iki cihetle ubûdiyeti var | 19 déc. 2024 | 00:47:13 | |
Beşinci Nükte: İnsan, şu dünyaya bir me’mur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli isti‘dâd ona verilmiş. Ve o isti‘dâdâta göre ehemmiyetli vazîfeler tevdî‘ edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazîfelere çalıştırmak için, şiddetli teşvîkler ve dehşetli tehdîdler edilmiş. Başka yerde îzâh ettiğimiz vazîfe-i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını, şurada icmâl edeceğiz. Tâ ki, ahsen-i takvîm sırrı anlaşılsın. İşte insan şu kâinâta geldikten sonra, “iki cihet” ile ubûdiyeti var. Bir ciheti, gāibâne bir sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hâzırâne muhâtaba sûretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır. SAYFA 121 Birinci vecih şudur ki: Kâinâtta görünen saltanat-ı rubûbiyeti itâatkârane tasdîk edip, kemâlâtına ve mehâsininen hayretkârâne nezâretidir. Sonra esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin nukūşlarından ibâret olan bedî‘ san‘atları birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip, dellâllık ve i‘lâncılıktır. Sonra her biri birer gizli hazîne-i ma‘neviye hükmünde olan esmâ-yı Rabbâniyenin cevherleriniidrâk terâzisiyle tartmak, kalbin kıymetşinâslığı ile takdîrkârâne kıymet vermektir. Sonra kalem-i kudretin mektubâtı hükmünde olan mevcûdât sahîfelerini arz ve semâ yapraklarını mütâlaa edip, hayretkârâne tefekkürdür. Sonra şu mevcûdâttaki ziynetleri ve latîf san‘atları istihsânkârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemâl’inin ma‘rifetine muhabbet etmek ve onların Sâni‘-i Zülkemâl’inin huzuruna çıkmaya ve iltifâtına mazhar olmaya bir iştiyâktır. İkinci Vecih: Huzur ve hitâb makamıdır ki, eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni‘-i Zülcelâl, kendi san‘atının mu‘cizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îmân ile, ma‘rifet ile mukābele eder. Sonra görür ki, bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsîs-i taabbüdle kendini ona sevdirir. Sonra görüyor ki, bir Mün‘im-i Kerîm, maddî ve ma‘nevî ni‘metlerin lezîzleriyle onu perverde ediyor. O da, ona mukābil fiiliyle, hâliyle, kāliyle, hatta elinden gelse bütün hâsseleri ile, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü senâ eder. Sonra görüyor ki, bir Celîl-i Cemîl, şu mevcûdâtın aynalarında kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhâr edip nazar-ı dikkati celb ediyor. O da ona mukābil, “Allâhü Ekber, Sübhânallâh” deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder. Sonra görüyor ki, bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehâvet-i mutlaka içinde nihâyetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da, ona mukābil ta‘zîm ve senâ içinde kemâl-i iftikār ile suâl eder ve ister. Sonra görüyor ki, o Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san‘atlarını orada teşhîr ediyor. O da, ona mukābil “Mâşâllâh!” diyerek takdîr ile, “Bârekellâh!” diyerek tahsîn ile, “Sübhânallâh!” diyerek hayretle, “Allâhü Ekber!” diyerek istihsân ile mukābele eder. Sonra görüyor ki, bir Vâhid-i Ehad, şu kâinât sarayında taklîd edilmez sikkeleriyle, ona mahsûs hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona hâs fermanlarıyla bütün mevcûdâta damga-i vahdet koyuyor. Ve tevhîdin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor. Ve rubûbiyetini i‘lân ediyor. O da, ona mukābil tasdîk ile, îmân ile, tevhîd ile, iz‘ân ile, şehâdet ile, ubûdiyet ile mukābele eder. SAYFA 122 İşte bu çeşit ibâdât ve tefekkürâtla hakîkî insan olur. Ahsen-i takvîmde olduğunu gösterir. Îmânın yümnüyle emânete lâyık, emîn bir halîfe-i arz olur. Ey ahsen-i takvîmde yaratılan ve sû’-i ihtiyârıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gāfil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyârlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü, nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakîkî yüzü ne kadar güzel olduğunu On Yedinci Söz’ün İkinci Makamının 77-78’inci sahîfelerinde yazılan iki levha-i hakîkate bak. | |||
| (52) 23. Söz/8, Sh 119 | 4.Nükte | İnsan, şu kâinât içinde pek nâzik ve nâzenîn bir çocuğa benzer | 18 déc. 2024 | 00:40:17 | |
Dördüncü Nükte: İnsan, şu kâinât içinde pek nâzik ve nâzenîn bir çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcûdât ona musahhar olmuş. Eğer insan, zaafını anlayıp kālen, hâlen, tavren duâ etse ve aczini bilip istimdâd eylese, o teshîrin şükrünü edâ ile beraber, matlûbuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar olur ki, iktidâr-ı zâtîsiyle onun öşr-ü mi‘şârına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit, lisân-ı hâl duâsıyla hâsıl olan bir matlûbunu, yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu aslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen aslanın yavrusu, o canavar ve aç aslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp, kendi tok oluyor. İşte cây-ı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet! Nasıl ki nâzdâr bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn hâliyle matlûblarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matlûblardan binden birisine bin def‘a kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himâyeti tahrîk ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himâyeti ithâm etmek sûretiyle ahmakāne bir gurur ile, “Ben kuvvetimle bunları teshîr ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir. İşte insan dahi, Hâlik’ının rahmetini inkâr ve hikmetini ithâm edecek bir tarzda, küfrân-ı ni‘met sûretinde Kārûn gibi اِنَّمَٓا اُوت۪يتُهُ عَلٰي عِلْمٍ yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azâba kendini müstehak eder. Demek şu meşhûd saltanat-ı insaniyet ve terakkıyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil, belki ona onun zaafı için teshîr edilmiş. Onun aczi için ona muâvenet edilmiş. Onun fakrı için ona ihsân edilmiş. Onun cehli için ona ilhâm edilmiş. Onun ihtiyacı için ona ikrâm edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidâr-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyâyı ona teshîr etmiştir. Evet, bir gözsüz akreb ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshîr-i Rabbânî ve ikrâm-ı Rahmânîdir. SAYFA 120 Ey insan! Madem hakîkat böyledir, gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdâd lisânıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru‘ ve duâ lisânıyla i‘lân et. Ve abd olduğunu göster. Ve حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ de, yüksel. Hem deme ki, “Ben hiçim, ne ehemmiyetim var ki, bu kâinât bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshîr edilsin? Benden bir şükr-ü küllî istenilsin?” Çünkü sen, çendân nefsin ve sûretin i‘tibâriyle hiç hükmündesin. Fakat vazîfe ve mertebe noktasında sen, şu haşmetli kâinâtın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcûdâtın belâgatli bir lisân-ı nâtıkı ve şu kitâb-ı âlemin anlayışlı bir mütâlaacısı ve şu tesbîh eden mahlûkātın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnûâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin. Evet, ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvânî nefsin i‘tibâriyle sağîr bir cüz’, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcûdât-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyâsını tazammun eden îmânın nûruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde abdiyetin içinde bir sultansın. Ve cüz’iyâtın içinde bir küllîsin. Küçüklüğün içinde bir âlemsin. Ve hakāretin içinde öyle makamın büyük ve dâire-i nezâretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin, “Benim Rabb-i Rahîmim, dünyayı bana bir hâne yaptı. Ay ve güneşi o hâneme bir lâmba ve baharı bir deste gül ve yazı bir sofra-i ni‘met ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı, o hânemin ziynetli levâzımâtı yapmıştır.” | |||
| (51) 23. Söz/7, Sh 115 | 3.Nükte | İnsanın infiâl ve kabul ve duâ ve suâl cihetindeki kıymeti | 17 déc. 2024 | 00:49:49 | |
Üçüncü Nükte: İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa‘y-i maddî i‘tibâriyle zayıf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun o cihetteki dâire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hatta insanın eline dizginini veren hayvânât-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki, yabânî emsâllerine kıyâs edildikleri vakit, azîm fark görünür (ehlî keçi ve öküz, yabânî keçi ve öküz gibi.) Fakat o insan, infiâl ve kabul ve duâ ve suâl cihetinde, şu dünya hânında azîz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misafir olmuş ki, nihâyetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî‘ masnûâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş. Ve o misafirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifâdesine, öyle büyük bir dâire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dâirenin nısf-ı kutru, yani merkezden muhît hattına kadar gözün kestiği mikdar, belki hayâlin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur. İşte eğer insan, enâniyetine istinâd edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayâl ederek, derd-i maîşet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir dâire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihâzât ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek, haşirde onun aleyhinde şehâdet edeceklerdir. Ve da‘vâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîm’in izni dâiresinde sermâye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir dâire içinde, uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır. Ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra a‘lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihâzât ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehâdet ederler. Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı SAYFA 116 bâkiye için verilmişler. Çünkü insanı hayvana nisbet etsen görüyoruz ki, insan, cihâzât ve âlât i‘tibâriyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyâdedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvânî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor. Ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır. Kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir. Ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlik’ına şükreder. Demek ahsen-i takvîm sûretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsîl ile bu hakîkati beyân etmiştim. Münâsebet geldi. Yine o temsîlî tekrar ediyorum. Şöyle ki: Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsûs bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı, o hizmetkârın cebîne koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr, on altın ile a‘lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, dîvânelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek, bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da, kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi. Ve şiddetli bir te’dîb gördü. Ve dehşetli bir azab çekti. İşte ednâ bir şuûru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir. Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı ma‘neviye ve letâif-i insaniye ki, her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisât etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taâmların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsûsalarını temyîz eden insanın zâika-i lisâniyesi; ve hakāikin bütün inceliklerine nüfûz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştâk insanın kalbi gibi, sâir cihazları, âletleri nerede? | |||
| (50) 23. Söz/6, Sh 112 | 2.Nükte | İnsanda birisi enâniyet, diğeri ubûdiyet olmak üzere iki cihet var | 16 déc. 2024 | 00:47:22 | |
İkinci Nükte: İnsanda iki vecih var: Birisi enâniyet cihetinde, şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri ubûdiyet cihetinde, hayat-ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih i‘tibâriyle, öyle bir bîçâre mahlûktur ki, sermayesi yalnız SAYFA 113 ihtiyârdan bir şa‘re gibi, saç gibi cüz’î bir cüz’-i ihtiyârî ve iktidardan zayıf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu‘le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O hâliyle beraber kâinâtın tabakātında serilmiş hadsiz envâın hesabsız efradından nâzik, zayıf bir ferd olarak bulunuyor. İkinci vecih i‘tibâriyle ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs‘ati var. Pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, insanın mâhiyet-i ma‘neviyesinde nihâyetsiz, azîm bir acz ve hadsiz, cesîm bir fakr derc etmiştir. Tâ ki, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihâyetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir zâtın hadsiz tecelliyâtına câmi‘ geniş bir ayna olsun. Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten ma‘nevî ve ehemmiyetli cihâzât; ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp geniş olan hava âlemine girip, Hâlik’ından isti‘dâd lisânıyla bir ağaç olmasını isteyip kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek sû’-i mizâcından dolayı ona verilen cihâzât-ı ma‘neviyeyi, toprak altında bazı mevâdd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, fâidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o ma‘nevî cihâzâtını فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰي nın emr-i tekvînîsini imtisâl edip hüsn-ü isti‘mâletse, o dar âlemden çıkacak, meyvedâr koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz’î hakîkati ve rûh-u ma‘nevîsi büyük bir hakîkat-i külliye sûretini alacaktır. İşte aynen onun gibi, insanın mâhiyetine kudretten ehemmiyetli cihâzât ve kaderden kıymetli programlar tevdî‘ edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında, o cihâzât-ı ma‘neviyesini nefsin hevesâtına sarf etse, bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes’ûliyet-i ma‘neviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir. Eğer o isti‘dâd çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisâl edip cihâzât-ı ma‘neviyesini hakîkî gayelerine tevcîh etse, elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve cennette hadsiz kemâlât ve ni‘metlere medâr olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakîkat-i dâimenin cihâzâtına câmi‘ kıymetdar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinâtın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır. SAYFA 114 Evet, hakîkî terakkî ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hatta hayâl ve sâir kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık, hususî bir vazîfe-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakkî zannettikleri hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakkî değil sukūttur. Şu hakîkati bir vâkıa-i hayâliyede, şöyle bir temsîlde gördüm ki, ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir, bir câzibedârlık var idi. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor. Ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabânî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzîm ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nâzik vazîfeler muattal kalmış. Ahlâkları sukūt etmiş ki, kapıda bu sûreti almışlardır. | |||
| (49) 23. Söz/5, Sh 110|2.Mebhas 1.Nükte|Cehennem amelin karşılığı olduğu halde cennet mahz-ı fazıldır | 15 déc. 2024 | 00:53:39 | |
İkinci Mebhas İnsanın saadet ve şekāvetine medâr ‘Beş Nükte’den ibârettir. İnsan ahsen-i takvîmde yaratıldığı ve ona gayet câmi‘bir isti‘dâd verildiği için, esfel-i sâfilînden tâ a‘lâ-yı illiyyîne; ferşten tâ Arş’a, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydân-ı imtihâna atılmış, nihâyetsiz sukūt ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış, bir mu‘cize-i kudret ve netice-i hilkat ve u‘cûbe-i san‘at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın, şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını “Beş Nükte” de beyân edeceğiz. SAYFA 111 Birinci Nükte: İnsan, kâinâtın ekser envâına muhtaç ve alâkadârdır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış. Arzuları ebede kadar uzanmış, bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştâk olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâl’i de görmeye müştâktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbâbını ziyaret etmek ve firâk-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına ilticâya muhtaçtır. İşte şu vaz‘iyette bir insana hakîkî Ma‘bûd olacak, yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü nihâyetsiz hâcât-ı insaniyeyi îfâ edecek, ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise ma‘bûdiyete lâyık, yalnız odur. İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlûkāt üstünde bir mevki‘ kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkāta zelîl bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve da‘vâya sapsan, o vakit iyilik ve îcâd cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Şer ve tahrîb cihetinde dağdan daha ağır, tâûndan daha muzır olursun. Evet, ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, îcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrîb, adem, şer, nefiy, infiâl cihetidir. Birinci cihet i‘tibâriyle arıdan, serçeden aşağı; sinekten örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet i‘tibâriyle dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr-ı aczettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir dâire alırsın. Çünkü sen iyilik ve îcâd ettiğin vakit, yalnız vüs‘atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve îcâd edebilirsin. Eğer fenâlık ve tahrîb etsen, o vakit fenâlığın tecâvüz ve tahrîbin intişâr eder. SAYFA 112 Meselâ, küfür bir fenâlıktır, bir tahrîbdir, bir adem-i tasdîktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinâtın tahkîrini ve bütün esmâ-yı İlâhiyenin tezyîfini, bütün insaniyetin terzîlini tazammun eder. Çünkü şu mevcûdâtın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazîfesi vardır. Zîrâ onlar mektûbât-ı Rabbâniye ve merâyâ-yı Sübhâniye ve me’mûrîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise, onları aynadârlık ve vazîfedârlık ve ma‘nîdârlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahrîbiyle çabuk bozulup değişen mevâdd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinâtta ve mevcûdâtın aynalarından nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen esmâ-yı İlâhiyeyi inkâr ile tezyîf eder. Ve insanlık denilen, bütün esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerini güzelce i‘lân eden bir kasîde-i manzûme-i hikmet; ve bir şecere-i bâkiyenin cihâzâtını câmi‘ çekirdek misâl bir mu‘cize-i kudret-i bâhire; ve emânet-i kübrâyı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüchâniyet kazanan bir sâhib-i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi,... | |||
| (48) 23. Söz/4, Sh 108 | 5.Nokta | Bir çok def‘a dua ediyoruz, kabul olmuyor sualine cevap | 14 déc. 2024 | 00:48:03 | |
Beşinci Nokta: Îmân, duâyı bir vesîle-i kat‘iye olarak iktizâ ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi; Cenâb-ı Hakk dahi, “Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde قُلْ مَا يَعْبَؤُ بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْ لَا دُعَٓاؤُكُمْ ferman ediyor. Hem اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ emrediyor. Eğer desen: “Birçok def‘a duâ ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umûmîdir. Her duâya cevab var, ifade ediyor.” Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlûbu vermek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbi‘dir. Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: “Yâ Hekim! Bana bak.” Hekim: “Lebbeyk” der. “Ne istersin?” cevab verir. Çocuk: “Şu ilacı ver bana” der. Hekim ise ya aynen istediğini verir, yahud onun maslahatına binâen ondan daha iyisini verir, yahud hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. SAYFA 109 İşte Cenâb-ı Hakk, Hakîm-i Mutlak, hazır, nâzır olduğu için abdin duâsına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümü ile değil. Belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizâsıyla, ya matlûbunu veya daha evlâsını verir. Veya hiç vermez. Hem duâ bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise, o nevi‘ duâ ve ibâdetin vakitleridir. O maksadlar, gayeleri değil. Meselâ, yağmur namazı ve duâsı bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir. Yoksa o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa, o duâ, o ibâdet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasıl ki güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husûf namazları denilen iki ibâdet-i mahsûsanın vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nûrânî âyetlerinin nikāblanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi i‘lâna medâr olduğundan, Cenâb-ı Hakk, ibâdını o vakitte bir nevi‘ ibâdete da‘vet eder; yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan ay ve güneşin husûf ve küsûflarının inkişâfları için değildir. Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istîlâsı ve muzır şeylerin tasallutu bazı duâların evkāt-ı mahsûsalarıdır ki; insan, o vakitlerde aczini anlar. Duâ ile, niyâz ile Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına ilticâeder. Eğer duâ çok edildiği halde beliyyeler def‘ olunmazsa, denilmeyecek ki: “Duâ kabul olmadı.” Belki denilecek ki: “Duânın vakti kazâ olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hakk fazl ve keremiyle belâyı ref‘ etse, nûrun alâ nûr. O vakit, duâ vakti biter, kazâ olur. Demek duâ, bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisan livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhâr edip, duâ ile ona ilticâetmeli. Rubûbiyetine karışmamalı. Tedbîri ona bırakmalı. Hikmetine i‘timâd etmeli. Rahmetini ithâm etmemeli. Evet, hakîkat-i hâlde âyât-ı beyyinâtın beyanıyla sâbit olan; bütün mevcûdât, her birisi birer mahsûs tesbîh ve birer hususî ibâdet, birer hâs secde ettikleri gibi bütün kâinâttan dergâh-ı İlâhîye giden bir duâdır. Ya isti‘dâd lisânıyladır. Bütün nebâtât ve hayvanâtın duâları gibi ki, her biri lisan-ı isti‘dâdıyla Feyyâz-ı Mutlak’dan bir sûret taleb ediyorlar. Ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. Veya ihtiyâc-ı fıtrî lisânıyladır. Bütün zîhayatın iktidarları dâhilinde olmayan hâcât-ı zarûriyeleri için duâlarıdır ki, her birisi o ihtiyâc-ı fıtrî lisânıyla SAYFA 110 Cevvâd-ı Mutlak’dan idâme-i hayatları için bir nevi‘ rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar. Veya lisân-ı ızdırârî ile bir duâdır ki, muzdar kalan her bir zîruh kat‘î bir ilticâ ile duâ eder. Bir hâmî-i mechûlüne ilticâ eder, belki Rabb-i Rahîm’ine teveccüh eder. Bu üç nevi‘ duâ bir mâni‘ olmazsa, dâimâ makbûldür. Dördüncü nevi‘ ki, en meşhurudur. Bizim duâmızdır. Bu da iki kısımdır. Biri fi‘lî ve hâlî; diğeri kalbî ve kālîdir. Meselâ, esbâba teşebbüs bir duâ-yı fi‘lîdir. Esbâbın ictimâı, müsebbebi îcâd etmek için değil, belki lisân-ı hâl ile müsebbebi Cenâb-ı Hakk’dan istemek için bir vaz‘iyet-i marziye almaktır. Hatta çift sürmek, hazîne-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi‘ duâ-yı fi‘lî, Cevvâd-ı Mutlak’ın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır. İkinci kısım, lisân ile, kalb ile duâ etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki, duâ eden adam anlar ki, birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir. Her şeye eli yetişir. Her bir arzusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder. Fakrına meded eder. İşte ey âciz insan! Ve ey fakîr beşer! Duâ gibi, hazîne-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesîleyi elden bırakma. Ona yapış. A‘lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinâtın duâlarını, kendi duân içine al. Bir abd-i küllî, bir vekîl-i umûmî gibi اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ de! Kâinâtın güzel bir takvîmi ol. | |||
| (47) 23. Söz/3, Sh 106 | 3.Nokta | Evet, hakîkî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir | 13 déc. 2024 | 00:50:59 | |
Üçüncü Nokta: Îmân hem nûrdur, hem kuvvettir. Evet, hakîkî îmânı elde eden adam, kâinâta meydan okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyîkātından kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَي اللّٰهِ der, sefîne-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvârî dalgaları içinde seyerân eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer. Berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Eğer tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker. Demek, îmân tevhîdi, tevhîd teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktizâ eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nevi‘ duâ-yı fi‘lî telakkî ederek; müsebbebâtı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnetdâr olmaktan ibârettir. Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezâret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.” O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi‘ olur. Ben kuvvetliyim. Malımı belimde ve başımda muhâfaza edeceğim.” Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne-i sultâniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya ‘Dîvânedir’ diye seni tard edecek. Ya ‘Hâindir, gemimizi ittihâm ediyor. Bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin’ diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. SAYFA 107 Çünkü ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâyı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor” denildikten sonra, o bîçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu. Üstünde oturdu. “Oh! Allah senden râzı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum” dedi. İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfurûşluktan ve maskaralıktan ve şekāvet-i uhreviyeden ve tazyîkāt-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın. Dördüncü Nokta: Îmân, insanı insan eder; belki insanı sultan eder. Öyle ise insanın vazîfe-i asliyesi, îmân ve duâdır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder. Şu mes’elenin binler delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o mes’eleye vâzıh bir delildir ve bir burhân-ı kātı‘dır. Evet, insaniyet îmân ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü hayvan dünyaya geldiği vakit, âdetâ başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, isti‘dâdına göre mükemmel olarak gelir. Yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinâtla olan münâsebetini ve kavânîn-i hayatiyesini öğrenir. Meleke sâhibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidâr-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsîl eder. Yani ona ilhâm olunur. Demek, hayvanın vazîfe-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir. Ve ma‘rifet kesb etmekle terakkî etmek değildir. Ve aczini göstermekle meded istemek, duâ etmek değildir. Belki vazîfesi isti‘dâdına göre taammüldür, amel etmektir. Ubûdiyet-i fiiliyedir. | |||
| (46) 23. Söz/2, Sh 104 | 2.Nokta|İman insanı ışıklandıran bir nur olduğu gibi kâinatı dahi aydınlatır | 12 déc. 2024 | 00:52:14 | |
İkinci Nokta: Îmân nasıl ki bir nûrdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektûbât-ı Samedâniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzî ve müstakbeli zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı bir vâkıada اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَي النُّورِ âyet-i kerîmesinin bir sırrına dâir gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz. Şöyle ki: Bir vâkıa-i hayâliyede gördüm ki, iki yüksek dağ var, birbirine mukābil, üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere, ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık, kesîf bir zulümât istîlâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım, nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezâr-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım, müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümâta karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu isti‘mâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım, pek müdhiş bir vaz‘iyet bana göründü. Hatta önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, aslanlar, canavarlar göründü ki; “Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. “Eyvâh! Şu fener başıma belâdır” dedim. SAYFA 105 Ondan kızdım. O cep fenerimi yere çarptım kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük bir elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümât boşandı. Her taraf o lâmbanın nûru ile doldu. Her şeyin hakîkatini bana gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazamyerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezâr-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle, nûrânî insanların taht-ı riyâsetinde, ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda fırtınalı dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise, süslü, sevimli câzibedâr olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrângâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayâl meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي نُورِ الْا۪يمَانِ diyerek اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَي النُّورِ âyet-i kerîmesini okudum. O vâkıadan ayıldım. İşte o iki dağ mebde’-i hayat, âhir-i hayattır; yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbâldir. O cep feneri ise, hodbîn ve bildiğine i‘timâd eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkātıdır. İşte enâniyetine i‘timâd eden, zulmet-i gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam, o vâkıada evvelki hâlime benzer ki, o cep feneri hükmünde, nâkıs ve dalâlet-âlûd ma‘lûmât ile, zaman-ı mâzîyi bir mezâr-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli gayet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem her birisi bir Hakîm-i Rahîm’in birer me’mûr-u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَي الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder. Eğer hidâyet-i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese, o vâkıada ikinci hâlime benzeyecek. O vakit kâinât birden, bir gündüz rengini alır. Nûr-u İlâhî ile dolar. Âlem اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit, zaman-ı mâzî bir mezâr-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde vazîfe-i ubûdiyeti îfâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlerinin vazîfe-i hayatlarını bitirmekle, “Allâhü Ekber” diyerek makamât-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. | |||
| (45) 23. Söz/1, Sh 103 | 1.Mebhas 1.Nokta | İnsan nur-u iman ile cennete lâyık bir kıymet alır | 11 déc. 2024 | 00:39:03 | |
Şu sözün iki mebhası vardır. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ٭ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ٭ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ٭ Birinci Mebhas: Îmânın binler mehâsininden yalnız beşini “Beş Nokta” içinde beyân ederiz. Birinci Nokta: İnsan nûr-u îmân ile a‘lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, cehenneme ehil olacak bir vaz‘iyete girer. Çünkü îmân, insanı Sâni‘-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor. Îmân bir intisâbdır. Öyle ise insan, îmân ile insanda tezâhür eden san‘at-ı İlâhiye ve nukūş-u esmâ-yı Rabbâniye i‘tibâriyle bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat‘eder. O kat‘dan san‘at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde i‘tibâriyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvâniye olduğundan kıymeti hiç hükmündedir. Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz. Meselâ, insanların san‘atları içinde nasıl ki maddenin kıymeti ile san‘atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsâvî, bazen madde daha kıymetdar, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san‘at bulunuyor. Belki bazen antika olan bir san‘at bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san‘at antikacıların çarşısına gidilse, hârikapîşe ve pek eski hünerver san‘atkârına nisbet ederek, o san‘atkârı yâd etmek sûretiyle ve o san‘atla teşhîr edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir. İşte insan, Cenâb-ı Hakk’ın böyle antika bir san‘atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu‘cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl-i musağğar sûretinde yaratmıştır. Eğer nûr-u îmân içine girse, üstündeki bütün ma‘nîdâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min şuûr ile okur ve o intisâbla okutur. Yani “Sâni‘-i Zülcelâl’in masnûuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi ma‘nâlarla insandaki san‘at-ı Rabbâniye tezâhür eder. SAYFA 104 Demek Sâni‘ine intisâbdan ibâret olan îmân, insandaki bütün âsâr-ı san‘atı izhâr eder. İnsanın kıymeti o san‘at-ı Rabbâniyeye göre olur. Ve âyîne-i Samedâniye i‘tibâriyledir. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu i‘tibârla bütün mahlûkāt üstünde bir muhâtab-ı İlâhî ve cennete lâyık bir misâfir-i Rabbânî olur. Eğer kat‘-ı intisâbdan ibâret olan küfür insanın içine girse, o vakit bütün o ma‘nîdâr nukūş-u esmâ-yı İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîrâ Sâni‘ unutulsa, Sâni‘e müteveccih ma‘nevî cihetler de anlaşılmaz. Âdetâ baş aşağıya düşer. O ma‘nîdâr âlî san‘atların ve ma‘nevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip nihâyet derecede sukūt eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvâniyeye münhasır kalır. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi kısacık bir ömürde hayvanâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’îbir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür böyle mâhiyet-i insaniyeyi yıkar. Elmastan kömüre kalb eder. | |||
| (44) 21. Söz/5, Sh 101 | 5.Vecih | İmanî meselelerde şüphe suretinde gelen vesvese yarasının merhemi | 10 déc. 2024 | 00:30:49 | |
Beşinci Vecih: Mesâil-i îmâniyede şübhe sûretinde gelen vesvesedir. Bîçâre vesveseli adam, bazen tahayyülü taakkul ile iltibâs eder. Yani hayâle gelen bir şübheyi, akla girmiş bir şübhe tevehhüm edip, i‘tikādına halel gelmiş zanneder. Hem bazen tevehhüm ettiği bir şübheyi, îmâna zarar veren bir şekk zanneder. Hem bazen tasavvur ettiği bir şübheyi, tasdîk-i aklîye girmiş bir şübhe zanneder. Hem bazen bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani dalâletin esbâbını anlamak sûretinde kuvve-i müfekkirenin cevelânını ve tedkîkātını ve bîtarafâne muhâkemesini, hilâf-ı îmân zanneder. İşte telkînât-ı şeytâniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek, “Eyvâh! Kalbim bozulmuş. İ‘tikādıma halel gelmiş” der. O hâller gāliben ihtiyârsız olduğundan, cüz’-i ihtiyârîsiyle ıslah edemediğinden, ye’se düşer. Bu yaranın merhemi şudur ki: Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi; tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür tasdîk-i aklîden ve iz‘ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz’-i ihtiyârîyi pek dinlemiyorlar. Teklîf-i dînî altına çok giremiyorlar. Tasdîk ve iz‘ân, öyle değiller. Bir mîzâna tâbi‘dirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdîk ve iz‘ân değiller. Öyle de şübhe ve tereddüd sayılmazlar. Fakat eğer lüzûmsuz, tekrar ede ede müstakar bir hâle gelse, o vakit hakîkî bir nevi‘ şübhe ondan tevellüd edebilir. SAYFA 102 Hem ‘bîtarafâne muhâkeme’ nâmıyla veya insaf nâmına deyip, şıkk-ı muhâlifi iltizâm ede ede, tâ öyle bir hâle gelir ki, ihtiyârsız taraf-ı muhâlifi iltizâm eder. Ona vâcib olan hakkın iltizâmı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekîl-i fuzûlîsi olacak bir hâlet, zihninde takarrur eder. Şu nevi‘ vesvesenin en mühimi budur ki, vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibâs eder. Yani bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki, imkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmîye münâfî değil. Ve zarûret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ, şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür. Ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz. Şübhesiz biliyoruz. Ve o ihtimâl-i imkânî ve o imkân-ı zâtî, bize şekk vermez, bir şübhe getirmez. Yakînimizi bozmaz. Meselâ, şu güneş, zâtında mümkündür ki, bugün gurûb etmesin. Veya yarın tulû‘ etmesin. Halbuki bu imkân, yakînimize zarar vermez. Şübhe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ, hakāik-i îmâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurûbuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i îmânîye zarar vermez. Hem لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِيءِ عَنْ دَل۪يلٍ Yani “Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimâlin hiç ehemmiyeti yoktur” olan kāide-i meşhûre hem usûlüddin, hem usûlü’l-fıkhın kāide-i mukarreresindendir. Eğer desen: Bu derece mü’minlere muzır ve müz‘ic olan vesvese, ne hikmete binâen bize belâ olmuş? Elcevab: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebebdir. Taharrîye dâîdir. Ciddiyete vesîledir. Lâkaydlığı atar. Tehâvünü def‘ eder. Onun için Hakîm-i Mutlak şu dâr-ı imtihânda, şu meydân-ı müsâbakada bize bir kamçı-yı teşvîk olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş. Beşerin başına vuruyor. Şâyet ziyâde incitse, Hakîm-i Rahîm’e şekvâ etmeli. اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ demeli. Yirmi İkinci Söz’ün Birinci Makamı, Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nda; İkinci Makamı, Tılsımlar Mecmûası’nda yazılmış olmakla, bu mecmûada yazılmamıştır. | |||
| (43) 21. Söz/4, Sh 99 | Namazda münâcâtta, Ka‘be karşısında, huzûr-u İlâhîde iken kalbe gelen vesvese | 09 déc. 2024 | 00:48:47 | |
Üçüncü Vecih budur ki, eşyâ mâbeynlerinde bazı münâsebât-ı hafiye bulunur. Hatta hiç ümid etmediğin şeyler içinde münâsebet ipleri bulunur. Ya bizzât bulunur veya senin hayâlin meşgul olduğu san‘ata göre o ipleri yapmış. Onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münâsebettendir ki, bazen bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra getirir. Fenn-i beyânda beyân olunduğu gibi, hâriçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayâlde sebeb-i kurbiyettir. Yani iki zıddın sûretlerinin cem‘ine vâsıta, bir münâsebet-i hayâliyedir. Bu münâsebetle gelen tahattura ‘tedâî-i efkâr’ ta‘bîr edilir. Meselâ, sen namazda münâcâtta, Ka‘be karşısında, huzûr-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâî-i efkâr, seni tutup en uzak mâlâya‘niyât-ı rezîleye sevk eder. Senin başın böyle bir tedâî-i efkâra mübtelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibâha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip, tedkîkle meşgul olup durma. Tâ o zayıf münâsebet, senin dikkatinle kuvvet peydâ etmesin. Zîrâ teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner. Bir maraz-ı hayâlî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi‘ tahattur ise, gāliben ihtiyârsızdır. Hususan hassâs asabîlerde daha gālibdir. Şeytan şu nevi‘ vesvesenin ma‘denini çok işlettirir. Şu yaranın merhemi şudur ki, tedâî-i efkâr, gāliben ihtiyârsızdır. Onda mes’ûliyet yoktur. Hem tedâîde mücâveret var. Temas ve ihtilât yoktur. SAYFA 100 Onun için efkârın keyfiyetleri birbirine sirâyet etmez. Birbirine zarar vermez. Nasıl ki şeytan ile melek-i ilhâmînin kalb taraflarında mücâveretleri var. Ve füccâr ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları, zarar vermez. Öyle de, tedâî-i efkâr sâikasıyla istemediğin pis hayâlât gelip nezîh efkârın içine girse, zarar vermez. Meğer kasden olsa veya zarar zannıyla onunla ziyâde meşgul olsa. Hem bazen kalb yoruluyor. Fikir kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor. Dördüncü Vecih: Amelin en iyi sûretini taharrîden neş’et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüd ettikçe, hal ona şiddetlenir. Hatta bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken, harama düşer. Bazen bir sünnetin araması, bir vâcibi terk ettiriyor. “Acaba amelim sahîh oldu mu?” der, iâde eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu hâlinden istifâde eder. Onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var. Birinci merhem: Bu gibi vesvese ehl-i i‘tizâle lâyıktır. Çünkü onlar derler: “Medâr-ı teklîf olan ef‘âl ve eşyâ, kendi zâtında âhiret i‘tibâriyle ya hüsnü var, sonra o hüsne binâen emredilmiş. Veya kubhu var, sonra ona binâen nehyedilmiş. Demek eşyâda âhiret ve hakîkat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubuh zâtîdir. Emir ve nehy-i İlâhî ona tâbi‘dir.” Bu mezhebe göre, insan, her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim, nefsü’l-emirdeki güzel sûrette yapılmış mıdır?” Ama mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemâat derler ki: “Cenâb-ı Hakk bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabîh olur.” Demek emir ile güzellik; nehiy ile çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubuh mükellefin ıttılâına bakar. Ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubuh ise, sûrî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ, sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesâda verecek bir sebeb, nefsü’l-emirde varmış. Lâkin sen ona hiç muttali‘ olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahîhtir, hem hasendir. Mu‘tezile der: “Hakîkatte kabîh ve fâsiddir. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin. Ve özrün var.” Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre, zâhir-i şerîate muvâfık olarak işlediğin ameline: “Acaba sahîh olmuş mu?” deyip vesvese etme! Fakat “Kabul olmuş mu?” de! Gururlanma. Ucba girme. SAYFA 101 İkinci merhem: Dinde harec yoktur. لَا حَرَجَ فِي الدّ۪ينِ Madem dört mezheb haktır. Madem istiğfâra müncer olan derk-i kusûr ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rü’yetine, -böyle vesveseli adama müreccahtır. | |||