Back

Explore every episode of the podcast Lem'alar Mecmuası

Dive into the complete episode list for Lem'alar Mecmuası. Each episode is cataloged with detailed descriptions, making it easy to find and explore specific topics. Keep track of all episodes from your favorite podcast and never miss a moment of insightful content.

Rows per page:

1–50 of 136

TitlePub. DateDuration
(136) 28. Lem’a/2, Sh 285 | Sineklerin sıhhiye ve tanzîfât neferi olarak gayet ehemmiyetli vazîfeleri 12 Feb 202601:05:46

Büyük bir âyetin küçük bir nüktesidir.Sadâkatte nâmdâr, safvet-i kalbde mümtâz Süleyman Rüşdü ile bir muhâvere-i latîfe:Şöyle ki: güz mevsiminde, sineklerin terhîsât zamanına yakın bir vakitte hodgâm insanlar, cüz’î tâ‘cîzleri olan sinekleri itlâf etmek üzere odamıza ilaç isti‘mâl ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bil’âhire, o insanların inâdına sinekler daha ziyâde çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gāyet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüşdü’ye dedim: “Bu küçücük kuşlara ilişme. Başka yere ser.” O da kemâl-i ciddiyetle: “Bu ip bize lâzımdır. Sinekler başka yerde kendilerine yer bulsunlar” dedi. Her ne ise... Bu latîfe münâsebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki: “Böyle, nüshaları çoğalan nev‘lerin ehemmiyetli vazîfeleri ve kıymetleri var.” Evet, bir kitabınSayfa 286kıymeti nisbetinde nüshaları teksîr edilir. Demek sinek cinsinin de ehemmiyetli vazîfesi ve büyük kıymeti var ki; Fâtır-ı Hakîm, o küçücük kaderî mektubları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çoklukla teksîr etmiş. Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ yani, “Cenâb-ı Hak’tan başka bütün esbâb ve ulûhiyetler ve ehl-i dalâlet tarafından da‘vâ edilen âliheler ictimâ‘ etseler, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu‘cize-i Rabbâniyedir ve öyle bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbâb toplansalar, onun bir mislini yapamazlar ve o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler. Taklîdini de yapamazlar” meâlindeki âyete ehemmiyetli bir mevzu‘ teşkîl eden ve Nemrûd’u mağlûb eden ve Hazret-i Mûs (as) onların ta‘cîzlerine karşı müştekiyâne, “Yâ Rab! Bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhâmen cevab gelmiş ki: “Yâ Musa! Sen bir def‘a sineklere i‘tirâz ettin. Bu sinekler de çok def‘a suâl ediyorlar ki, ‘Yâ Rab! Bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazen de gaflet ediyor. Eğer yalnız kafası kadar kısmından bizleri halk etse idin, binler lisân ile seni zikredecek, bizim gibi mahlûklar olurlardı’ ” diye, Hazret-i Mûsâ’nı (as) şekvâsına, bin i‘tirâz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdâfaa eden sineğin hem gāyet nezâfetperver ve her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâifenin, elbette mühim bir vazîfesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kāsırdır. Daha o vazîfeyi ihâta edememiştir.Evet, Cenâb-ı Hak, nasıl ki denizin yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefeyâtı bulunan hayvânât-ı bahriye cenazelerini toplamak (Hâşiye) için ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye me’murlarıHâşiye: Evet, bir balığın, binlerle yumurtasına ve binlerle yavrusuna ve bazen bir milyon yumurtadan ibâret olan havyarından çıkan tevellüdât-ı semekiyesine nisbeten, vefeyâtları da o nisbette bulunacak, tâ ki muvâzene-i bahriye muhâfaza edilebilsin. Hem rahîmiyet-i İlâhiye’nin latîf cilvelerindendir ki, vâlide balıklar yavrularıyla nisbetsiz bir tefâvüt-ü cismîde bulunduklarından, vâlideleri, yavrulara kumandanlık edemiyorlar. Yavruların sokuldukları yerlere vâlideleri giremedikleri için, Hakîm ve Rahîm, yavruların içinden onlara küçük bir kumandan çıkarıp, vâlidelik vazîfesini o küçük kumandancıklara gördürür.

(135) 28. Lem’a/1, Sh 285 | Hz Üstadın Eskişehir hapsinde yazdığı latif fıkralar/ 2.Kerâmet-i Aleviye 09 Feb 202600:57:27

YİRMİSEKİZİNCİ LEM‘AEskişehir Hapishânesi’nde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû‘ olduğum zamanda, karşımdaki kardeşlerime teselli için yazdığımkısacık fıkraların bir kısmıdır.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِHapsin bir latîf hâtırasıdır ki; Risâle-i Nûr gizlenir, fakat sönmez ve söndürülmez. Bir âlem-i ma‘nâda Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallâhü Anh’ın ilminden sordum: “اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا demişsin, muradın nedir?” Dedi: “(عُجْمٍ) yani, hecevârî, terkîbsiz ve vakıflarda olduğu gibi rakamvârî, şekilsiz harflerdir ki, latinî hurûfudur. Lâdînî zamanında taammüm eder.” Hem sonra sordum: “Ercûze’nde benden bahsedip ‘Kendini muhâfaza et!’ demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük. Fakat maatteessüf kendimizi muhâfaza edemedik. Bu belâya düştük. Şahsımdan binler def‘a daha ehemmiyetli olan Risâle-i Nûr’dan bahsin ve işârâtın yok mu?” dedim. Dedi: “Yalnız işaret değil, belki Celcelûtiyemdetasrîh ediyorum.”Mütebâkî kısmı, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’nda 119. sahîfeden 131. sahîfeye kadar yazıldığı için burada derc edilmemiştir.

(134) 26. Lem’a/14, Zeyl,Sh 281 | 21.Mektub | Veledin ebeveynine hürmet ve hizmeti farz bir vazîfedir 12 Jan 202600:52:38

Ey hânesinde ihtiyâr bir vâlidesi veya pederi veya akrabasından veya îmân kardeşlerinden bir amelmânde veya âciz alîl bir şahıs bulunan gāfil! Şu âyet-i kerîmeye dikkat et, bak! Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı bir sûrette ihtiyâr vâlideyne şefkati celbediyor. Evet dünyada en yüksek hakîkat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı olan şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukābil, onlara hürmet etmek, onların haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını kemâl-i lezzetle evlâdlarının hayatı için fedâ ediyorlar, sarf ediyorlar. Öyle ise; insaniyeti sukūt etmemiş ve canavara inkılâb etmemiş herbir veledin farz olan bir vazîfesi de, o muhterem, sâdık, fedâkâr dostlara, hâlisâne hürmet ve samîmâne hizmet ve rızâlarını tahsîl ve kalblerini hoşnud etmektir.Amca ile hala, peder hükmündedirler; teyze ile dayı, ana hükmündedirler. İşte o mübârek ihtiyârların vücûdlarını istiskāl edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır, bil, ayıl. Evet hayatını senin hayatına fedâ edenin zevâl-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm ve ne kadar çirkin bir vicdansızlık olduğunu anla.Ey derd-i maîşetle mübtelâ olan insan! Bil ki; senin hânendeki bereket direği ve rahmet vesîlesi ve musibet dâfiası, hânendeki o istiskāl ettiğin ihtiyâr veya kör akrabandır. Sakın deme: “Maîşetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasa idi, elbette senin dıyk-ı maîşetin daha ziyâde olacaktı. Bu hakîkati benden işit ve inan. Bunun çok kat‘îSayfa 283delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanâat et. Kasem ederim, şu hakîkat gāyet kat‘îdir, hatta nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslîm olmuşlardır. Nefsimin inâdını kıran ve şeytanımı susturan bir hakîkat, sana kanâat vermeli.Evet kâinâtın şehâdetiyle, nihâyet derecede Rahmân ve Rahîm ve Latîf ve Kerîm olan Hâlik-ı Zülcelâl ve’l-İkrâm, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını da gāyet latîf bir sûrette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi, çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyâde merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyârların rızıklarını dahi, bereket sûretinde gönderir. Onların iâşelerini, tama‘kâr ve bahîl insanlara yükletmez. اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ ٭ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا ٭ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ ilâ âhirihî âyetlerin ifade ettikleri hakîkati, bütün zîhayatın envâ‘-ı mahlûkları lisân-ı hâl ile bağırıp, o hakîkat-i kerîmâneyi söylüyorlar. Hatta değil yalnız ihtiyâr akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi, bereket sûretinde geliyor. Bunu te’yîd eden ve kendim gördüğüm bir misâl:Benim yakın dostlarım bilirler ki; iki üç sene evvel, her gün yarım ekmek, o köyün ekmeği küçük idi muayyen bir ta‘yînim vardı. Çok def‘a bana kâfî gelmiyordu. Sonra dört kedi (Hâşiye) bana misafir geldiler. O aynı ta‘yînim hem bana, hem onlara kâfî geldi. Çok kerre de fazla kalırdı. İşte şu hâl o derece tekerrür etti ki, bana kanâat verdi: Ben kedilerin bereketinden istifâde ediyorum. Ve bunu kat‘î bir sûrette i‘lân ediyorum, onlar bana bâr değiller. Hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.Ey insan! Madem canavar sûretinde bir hayvan, insanların hânesine misafir geldiği vakit, berekete medâr oluyor. Öyle ise, mahlûkātın en mükerremi olan insan; ve insanların en mükemmeli olan ehl-i îmân; ve ehl-i îmânın en ziyâdeHâşiye: O kedilerden birisinin ismi Abdurrahîm’dir. Çünkü fasîh bir sûrette “mır mır” yerine “Yâ Rahîm! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!” zikrini çekiyordu. Umum kedilerin zikirlerini insanlara da işittiriyordu.Sayfa 284hürmet ve merhamete şâyân aceze ve alîl ihtiyâreler ve alîl ihtiyârların içinde şefkate ve hizmete ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstehak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakîkî dost ve en sâdık muhib olan peder ve vâlideler...

(133) 26. Lem'a/13, Sh 277 | 16. Reca | İmâm-ı A‘zam ra gibi müctehidler hapis içinde şükretmişler06 Jan 202601:04:41

Onaltıncı Recâ: Bir zaman ihtiyârlık vaktinde, Eskişehir hapsinden bir sene cezâyı çekip çıktım. Beni Kastamonu’yanefyettiler. Orada polis karakolunda iki üç ay misafir ettiler. Benim gibi, sâdık dostlarıyla dahi görüşmekten sıkılan bir münzevî ve kıyafetinin tebdîline tahammül etmeyen bir adam, böyle yerlerde ne kadar azab çeker, anlaşılır. İşte ben, o me’yûsiyette iken, birden inâyet-i İlâhiye ihtiyârlığımın imdâdına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber, sâdık dost hükmüne geçtiler. Hiçbir vakit şapkayı başıma koymayı ihtâr etmedikleri gibi, benim hizmetçilerim misillû, istediğim zaman beni şehrin etrafında gezdiriyorlardı. Sonra o karakolun karşısında Kastamonu’nun medrese-i Yûsufiyesine girdim. Nûrların te’lîfine başladım. Feyzî, Emîn, Hilmi, Sâdık, Nazîf, Salâhaddin gibi Nûr’un kahraman şâkirdleri, Nûrların neşri ve teksîri için o medreseye devam ettiler. Gençliğimde eski talebelerimle geçirdiğim kıymetdar müzâkere-i ilmiyeyi daha parlak bir sûrette gösterdiler.Sonra, gizli düşmanlarımız bazı me’murları ve bir kısım enâniyetli hocaları ve şeyhleri aleyhimize evhâmlandırdılar. Bizi Denizli hapsine sevketmeye ve beş altı vilâyetlerden gelen Nûr talebelerini, o medrese-i Yûsufiyede toplanmaya vesîle oldular. Bu Onaltıncı Recâ’nın tafsîlâtı, Kastamonu’dan gönderilen ve lâhikaya geçen mektublarla, Denizli hapsinde oradaki kardeşlerime gizli gönderdiğim küçük mektublar ve Denizli Mahkemesi’ndeki Müdâfaa Risâlesi’dir ki; bu recânın hakîkatini parlak bir sûrette gösteriyorlar. Tafsîlâtını lâhikaya ve müdâfaama havâle edip burada gāyet kısa bir işaret edeceğiz.Ben Kastamonu’da mahrem ve mühim mecmûaları, hususan Süfyân’a ve Nûr’un kerâmetlerine dâir risâleleri kömür ve odunlar altında sakladım. Tâ benim vefatımdan sonra veya baştaki başlar hakîkati dinleyip akıllarını başlarına aldıktan sonra neşredilsinler diye müsterîhâne dururken, birden taharrî me’murları ve müddeî-i umûmun muâvini, menzilimi bastılar. O gizli ve ehemmiyetli risâleleri, odunların altından çıkardılar. Hem beni tevkîf edip Isparta Hapishânesi’ne sıhhatim muhtel bir halde gönderdiler. Ben pek çok müteellim olarak Nûrlara gelen o darbeden dehşetli müteessir iken, inâyet-i İlâhiye imdâdımıza yetişti. O gizlenmiş olan risâleleri okumaya çok muhtaç olan ehl-i hükûmet kemâl-i merâkSayfa 278ve dikkatle okumaya başladılar. Büyük resmî dâireler, âdetâ birer dershâne-i Nûriye hükmüne geçti. Tenkîd fikriyle okurlarken takdîre başladılar. Hatta Denizli’de hiç haberimiz yokken, fevkalâde bir sûrette perde altında matbû‘ Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni resmî ve gayr-i resmî pek çok adamlar okudular, îmânlarını kuvvetlendirdiler. Bizim hapis musibetimizi hiçe indirdiler. Sonra bizi Isparta Hapishânesi’nden Denizli hapsine aldılar. Beni tecrîd-i mutlak içinde ufûnetli, rutûbetli, soğuk bir koğuşa soktular. İhtiyârlıktan ve hastalıktan ve benim yüzümden ma‘sûm arkadaşlarımın zahmetlerinden bana gelen çok teellüm ve Nûrların ta‘tîl ve müsâderesinden gelen çok teessüf ve sıkıntı içinde çırpınırken, birden inâyet-i Rabbâniye imdâda yetişti. Birden o koca hapishâneyi bir dershâne-i Nûriyeye çevirdi ve bir medrese-i Yûsufiye olduğunu isbat etti. Ve Medresetü’z-Zehrâ kahramanlarının elmas kalemleriyle Nûrlar intişâra başladı. Hatta o ağır şerâit içinde Nûr’un kahramanı üç dört ay zarfında yirmiden ziyâde Meyve ve Müdâfaât Risâlesi’nden yazdı. Hem hapiste, hem hâriçte fütûhâta başladılar. O musibetteki zararımızı büyük menfaatlere ve sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi. عَسٰٓي اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrını tekrar gösterdi.Sonra, birinci ehl-i vukūfun yanlış ve sathî zabıtlara binâen aleyhimizde şiddetli tenkîdleri ve Maârif Vekili’nin dehşetli hücumuyla beraber aleyhimizde bir beyânnâme neşretmesiyle, hatta bazı haberlerle bir kısmımızın i‘dâmına çalışıldığı hengâmda bir inâyet-i Rabbâniye imdâdımıza yetişti. Başta Ankara ehl-i vukūfunun şiddetli tenkîdlerini beklerken takdîrkârâne raporları, hatta beş sandık Nûr Risâlelerinde beş ...

(132) 26. Lem'a/12, Sh 271 | 15. Reca | Zevâl-i elem manevî lezzet olmasından bir nevi ibâdet sayılır 02 Jan 202601:03:39

Onbeşinci Recâ: (Hâşiye) Bir zaman Emirdağ’ında ikāmete me’mur edildim. Tek başıma bir menzilde, âdetâ bir haps-i münferid içinde bana çok ağır gelen bu tarassudlar ve tahakkümlerle bana işkence vermelerinden, hayattan usandım. Hapisten çıktığıma teessüf ettim. Ruh u cânımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre girmeyi istedim. “Hapis ve kabir, bu tarz-ı hayata müreccahtır” diyerek, ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inâyet-i İlâhiye imdâda yetişti. Kalemleri teksîr makinesi olan Medresetü’z-Zehrâ şâkirdlerinin ellerine yeni çıkan teksîr makinesini verdi. Birden Nûr’un kıymetdar mecmûalarından bir kalemle her mecmûadan beş yüz nüsha meydana geldi. Fütûhâta başlamaları o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi. “Hadsiz şükür olsun!” dedirtti.Bir mikdar sonra, Risâle-i Nûr’un gizli düşmanları, fütûhât-ı Nûriyeyi çekemediler. Hükûmeti aleyhimize sevk ettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inâyet-i Rabbâniye tecellî etti. En ziyâde Nûrlara muhtaç olan alâkadâr me’murlar, vazîfeleri i‘tibâriyle, müsâdere edilen Nûr Risâlelerini kemâl-i merâk ve dikkatle mütâlaa ettiler. Fakat Nûrlar, onların kalblerini kendine tarafdâr eyledi. Tenkîd yerinde takdîre başladılar. Nûr dershânesi çok genişlendi. Maddî zararımızdan yüz derece ziyâde menfaat verdi. Sıkıntılı telâşlarımızı hiçe indirdi. Sonra gizli düşman münâfıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyâsî hayatımı hâtırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maârif dâiresini, hem zâbıtayı, hem dâhiliye vekâletini evhâmlandırdılar. Partilerin cereyânlarıyla ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrîkâtıyla o evhâm genişlendi. Bizi tazyîk ve tevkîf ettiler ve ellerine geçen risâleleri müsâdereye başladılar. Nûr şâkirdlerinin fa‘âliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle bir kısım resmî me’murlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnâdlarda bulundular. Pek acîb iftirâları işâaya çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar. Sonra pek âdî bahanelerle ve zemherîrin en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkîf ederek, büyük ve gāyet soğuk ve iki gün, sobasız bir koğuşta tecrîd-i mutlak içinde hapsettiler.Hâşiye: Nûr’un te’lîfzamanı üç sene evvel bitmiş olduğundan bu Onbeşinci Recâ, ileride bir nûrcu tarafından İhtiyârlar Lem‘ası’nın tekmîline ve te’lîfine me’haz olmak üzere yazılmıştır.Sayfa 272Ben küçük odamda günde birkaç def‘a soba yakarken ve dâimâ mangalımda ateş bulunurken, za‘fiyetten ve hastalıktan zor dayanabilirdim. Şimdi ise, bu vaz‘iyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet-i İlâhiye ile bir hakîkat kalbimde inkişâf etti. Ma‘nen denildi ki: “Sen hapse medrese-i Yûsufiye nâmını vermişsin. Hem Denizli’de sıkıntınızdan bin derece ziyâde, hem ferah, hem ma‘nevî kâr, hem oradaki mahbûsların Nûrlardan istifâdeleri, hem büyük dâirelerde Nûrların fütûhâtı gibi neticeler, size şekvâ yerinde binler şükrettirdi. Herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı, on saat ibâdet hükmüne getirdi. O fânî saatleri bâkîleştirdi. İnşâallâh bu üçüncü medrese-i Yûsufiyedeki musibetzedelerin Nûrlardan istifâdeleri ve teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını harâretlendirip, sevinçlere çevirecek ve hiddet ettiğin adamlar eğer aldanmışlarsa, bilmeyerek sana zulmediyorlar. Onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni incitiyorlar ve işkence ediyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda ölümün i‘dâm-ı ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine girecekler ve dâimî sıkıntı ve azab çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevab, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem ma‘nevî lezzetleri, hem vazîfe-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun” diye ruhuma ihtâr edildi. Ben de bütün kuvvetimle “Elhamdülillâh!” dedim. İnsaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım. “Yâ Rabbi! Onları ıslah eyle!” diye, duâ ettim.....

(131) 26. Lem'a/11, Sh 268 | 14. Reca/2 | 4-6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye | Ölüm firâk değil visâldir 18 Dec 202500:59:22

Dördüncü Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Bir vakit ihtiyârlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar, bir gaflet zamanıma rast gelip, şiddetle alâkadâr ve meftun olduğum vücûdumu, belki mahlûkātın vücûdlarını ademe gidiyorlar diyeSayfa 269elîm bir endişe verirken, yine bu âyet-i hasbiyeye mürâcaat ettim. Dedi: “Ma‘nâma dikkat et ve îmân dürbünüyle bak!” Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum, her mü’minin vücûdu gibi hadsiz bir vücûdun aynası, ve nihâyetsiz bir inbisât ile hadsiz vücûdları kazanmaya bir vesîle ve kendinden daha kıymetdar, bâkî müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime-i hikmet olduğunu.. ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması, ebedî bir vücûd kadar kıymetdar olduğunu, ilmelyakîn ile bildim. Çünkü şuûr-u îmân ile bu vücûdum Vâcibü’l-Vücûd’un eseri ve san‘atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşi evhâmdan ve hadsiz firâklardan ve hadsiz mufârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef‘âl ve esmâ-yı İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla, münâsebet peydâ eylediğim bütün sevdiğim mevcûdâta, muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim. İşte îmân ile ve îmândaki intisâb ile, her mü’min gibi, bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır. Kendi gitse de onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur. Hulâsa: Ölüm firâk değildir, bir visâldir, bir tebdîl-i mekândır, bâkî bir meyveyi sünbül vermektir.Beşinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Yine bir vakit, hayatım çok ağır şerâit ile sarsıldı. Ve nazar-ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi. Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor. Âhirete yakınlaşmış. Hayatım dahi tazyîkāt altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki Hayy ismine dâir risâlede îzâh edilen hayatın mühim vazîfeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdar fâideleri, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstâdım olan حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetine mürâcaat ettim. Dedi ki: “Sana hayatı veren Hayy-ı Kayyûm’a göre hayata bak!” Ben de baktım, gördüm ki, hayatımın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a bakması yüzdür. Ve bana âit neticesi bir ise, Hâlikıma âit bindir. Şu halde marzî-i İlâhî dâiresinde bir an yaşaması kâfîdir, uzun zaman istemez. Bu hakîkat, dört mes’ele ile beyân ediliyor. Ölü olmayanlar veyahut diri olmak isteyenler, hayatın mâhiyetini ve hakîkatini ve hakîkî hukukunu o dört mes’ele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler. Hulâsası şudur ki: Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve ruh oldukça bekā bulur. Hem bâkî meyveler verir, hem öyle yükselir ki, sermediyet cilvesini alır. Daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz.Altıncı Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Mufârakat-i umûmiye hengâmında olan ve harâb-ı dünyâdan haber veren âhirzaman hâdisâtı içindeSayfa 270mufârakat-i husûsiyemi ihtâr eden ihtiyârlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâlperestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftuniyet hisleri inkişâf ettikleri bir zamanda, dâimî tahrîbâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdî tefrîk edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkātı hırpaladığını ve parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessür ile gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecâzî, bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda, bir medâr-ı teselli bulmak için yine bu âyet-i hasbiyeye mürâcaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle ma‘nâma bak!”Ben de Sûre-i Nûr’daki اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ilâ âhirihî âyetinin rasadhânesine girip, îmânın dürbünüyle bu âyet-i hasbiyenin en uzak tabakalarına ve şuûr-u îmânî hurdebîniyle en ince esrârına baktım, gördüm. Nasıl ki aynalar, şişeler ve şeffaf şeyler, hatta kabarcıklar, güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân-ı seb‘a denilen yedi renginin mütenevvi‘ güzelliklerini gösteriyorlar. Ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kābiliyetleriyle...

(130) 26. Lem'a/10, Sh 266 | 14. Reca/1 | 1-3. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye | Allah her şeye kâfidir. 02 Dec 202500:57:28

[Dördüncü Şuâın Fihristi]Makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.On dördüncü Recâ: Dördüncü Şuâ‘ olan Âyet-i Nûriye-i Hasbiye’nin başının hulâsasıdır. Diyor ki: Bir zaman ehl-i dünyâ beni her şeyden tecrîd ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risâle-i Nûr’un teselli verici ve meded edici nûrlarına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki, gāyet kuvvetli bir aşk-ı bekā ve şedîd bir muhabbet-i vücûd ve büyük bir iştiyâk-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Halbuki müdhiş bir fenâ, o bekāyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim: [Dil bekāsı, hak fenâsı istedi mülk-ü tenim. Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokmân bî-haber!] Me’yûsâne başımı eğdim. Birden حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ imdâdıma geldi; “Beni dikkatle oku!” dedi. Ben de günde beş yüz def‘a okudum. Okudukça, yalnız ilmelyakîn ile değil, aynelyakîn ile çok kıymetdar envârından dokuz mertebe-i nûriye-i hasbiye bana inkişâf etti.Birinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Bendeki aşk-ı bekā, bendeki bekāya değil, belki sebebsiz ve bizzât mahbûb olan kemâl-i mutlaksâhibi, Zât-ı Zülkemâl’in ve Zülcelâl’in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekāsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekāsına âşık olmuştu. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ geldi, perdeyiSayfa 267kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevk ettim ki, bekāmın lezzeti ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdîkimde ve îmânımda ve iz‘ânımda vardır. Bunun edillesi, zevi’l-ehsâsı hayrette bırakacak, gāyet derin ve dakîk on iki hemhemelerle ve şuûr-u îmânlarla Risâle-i Hasbiye’de beyân edilmiştir.İkinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyârlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecrîdim içinde ehl-i dünyâ desîseleriyle, câsûslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda, kalben dedim: “Elleri bağlı, zayıf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i istinâd yok mu?” diye حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetine mürâcaat ettim. Bana bu âyet bildirdi ki.. intisâb-ı îmânî vesîkasıyla, Kadîr-i Mutlak öyle bir Sultân’a intisâb edersin ki, zemin yüzünde her baharda dört yüz bin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanât ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl-i intizâm ile vermekle beraber, başta insan olarak, hayvanâtın muazzam ordusunun bütün erzâklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sâir taâmların hulâsaları gibi, belki o medenî hulâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taâmların her nev‘inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hulâsalara koyup ve o hulâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisâtlarına mahsûs kaderî ta‘rifeler içinde sarıp muhâfaza için küçük küçük sandukçalara koyup tevdî‘ eder. O sandukçaların îcâdı, “kün” emrinde bulunan “kâf-nûn” fabrikasında o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur’ân der: “Hâlık emreder, meydana gelir.” Madem öyledir, sen, intisâb-ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinâd bulabildiğinden hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i ma‘neviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidâr-ı îmânî hissederek, bütün ruhumla حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ dedim.Üçüncü Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Ben o gurbetlerin ve hastalıkların ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette dâimî bir saadete nâmzed olduğumu îmân telkîn ettiği hengâmda, tahassür akıtan “Of! Of!” dan vazgeçip, beşâşet izhâr eden “Oh! Oh!” dedim.

(129) 26. Lem'a/9, Sh 259 | 13.Reca/1 | Ölmek için doğuyorsunuz, yıkılmak üzere binalar yapıyorsunuz10 Nov 202501:11:42

On üçüncü Recâ: (Hâşiye) Bu recâda, sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden, herhalde bir derece uzun olacak. Usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum. Harb-i umûmîde Rus’un esâretinden kurtulduktan sonra İstanbul’da iki üç sene Dâru’l-Hikmet’te yaptığım hizmet-i dîniye, beni orada durdurdu. Sonra Kur’ân-ı Hakîm’in irşâdıyla ve Gavs-ı A‘zam’ın himmetiyle ve ihtiyârlığın intibâhıyla İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden bir usanç ve şa‘şaalı hayat-ı ictimâiyeden bir nefret geldi. “Dâüssıla” ta‘bîr edilen iştiyâk-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim. Her şeyden evvel Van’da [Horhor] denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sâir Van hâneleri gibi onu da Rus istîlâsındaHâşiye: Latîf bir tevâfuktur ki, bu On üçüncü Recâ’nın bahsettiği medrese hâdisesi, on üç sene evvel olmuştur.Sayfa 260Ermenîler yakmışlardı. Van’ın meşhur kal‘ası ki, dağ gibi yekpâre taştan ibârettir, benim medresem onun tam altındadır ve ona bitişiktir. Yedi sekiz sene evvel benim terkettiğim, o medresemdeki dost, kardeş, enîs talebelerimin hayâlleri gözümün önüne geldi. O fedâkâr arkadaşlarımın bir kısmı hakîkî şehîd olmuşlar. Diğer bir kısmı da o musibet yüzünden ma‘nevî şehîd olarak vefat etmişlerdi. Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. O halde, kal‘anın, tâ medresenin üstündeki iki minâre yüksekliğinde medreseye nâzır olan tepesine çıktım, oturdum. Yedi-sekiz sene evvelki zamana hayâlen gittim. Benim hayâlim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki beni o hayâlden çevirsin ve o zamandan beni çeksin, çünkü yalnızdım. Yedi sekiz sene zarfında gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum. Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kal‘a dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yakılmış, tahrîb edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip, öyle hazîn nazarla baktım. O hânelerdeki adamların çoğu ile, dost ve ahbâb idim. Kısm-ı a‘zamı, Allah rahmet eylesin, muhâceretle vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermenî mahallesinden başka, Van’ın bütün müslümanlarının hâneleri tahrîb edilmiş gördüm.Benim kalbim, en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsa idi, beraber ağlayacaktı. Ben gurbetten vatanıma döndüm. Gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ! Gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm. On ikinci Recâ’da bahsi geçen Abdurrahmân gibi, ruhum ile pek alâkadâr yüzlerle talebelerimi, dostlarımı kabirde ve o ahbâbların yerlerini harâbezâr gördüm. Eskiden beri hâtırımda olan bir zâtın bir fıkrası vardı. Tam ma‘nâsını göremiyordum. O hazîn levha karşısında tam ma‘nâsını gördüm. Fıkra budur: لَوْلَا مُفَارَقَةُ الْاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمَنَايَٓا اِلٰٓي اَرْوَاحِنَا سُبُلاً yani, “Eğer dostlardan mufârakat olmasa idi, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki gelsin, bizi alsın.” Demek, en ziyâde insanı öldüren, ahbâbdan mufârakattir. Evet hiçbir şey beni o vaz‘iyet kadar yakmamış, ağlatmamış. Eğer Kur’ân’dan ve îmândan meded gelmese idi o gam, o keder, o hüzün ruhumu uçuracak gibi te’sîrât yapacaktı.Sayfa 261Eskiden beri şâirler şiirlerinde, ahbâblarıyla görüştükleri menzillerin, mürûr-u zamanla harâbegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene sonra gāyet sevdiği dostların mahall-i ikāmetine uğrayan bir adamın hüznüyle, hem ruhum, hem kalbim gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harâbezâra dönmüş yerlerin, gāyet ma‘mûr ve şenlikli ve neş’eli ve sürûrlu bir sûrette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın en tatlı bir hayatta tedrîs ile kıymetdar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahâtı, birer birer sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gidiyorlar tarzında hayâli, gözümün önünde epey zaman devam etti. O vakit ehl-i dünyânın hâline çok taaccüb ettim. Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünkü o vaz‘iyet, dünyanın tam fânî olduğunu ve insanlar da içinde...

(128) 26. Lem'a/8, Sh 255 | 12.Reca | Madem Allah bâkîdir, her şeye bedel bir cilve-i rahmeti kâfîdir04 Nov 202501:01:41

On ikinci Recâ: Bir zaman Isparta vilâyetinin Barla nâhiyesinde nefiy nâmı altında işkenceli bir esâretle, yalnız ve kimsesiz bir köyde, ihtilâttan ve muhâbereden men‘ edilmiş bir vaz‘iyette hem hastalık, hem ihtiyârlık, hem gurbet içinde gāyet perişan bir halde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i rahmetinden Kur’ân-ı Hakîm’in nüktelerine ve sırlarına dâir, benim için medâr-ı teselli bir nûr ihsân etmişti. Onunla o acı elîm hazîn vaz‘iyetimi unutmaya çalışıyordum. Vatanımı, ahbâbımı, akāribimi unutabiliyordum. Fakat vâ hasretâ birini unutamıyordum. O da hem biraderzâdem, hem ma‘nevî evlâdım, hem en fedâkâr bir talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahmân idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki, bana yardıma koşsun, teselli versin. Ve ne de ben onun vaz‘iyetini biliyordum ki, onunla muhâbere edeyim, derdleşeyim. Benim bu ihtiyârlık zamanımda öyle fedâkâr, sâdık birisi bana lâzımdı. Sonra birden birisi bana bir mektub verdi. Mektubu açtım, gördüm ki, Abdurrahmân’ın mâhiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektubdur. O mektubun bir kısmı, Yirmi yedinci Mektub’un fıkraları içinde, üç zâhir kerâmeti gösterir bir tarzda dercedilmiştir. O mektub, beni çok ağlattırmış. El’ân da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahmân o mektub ile, pek ciddi ve samîmî bir sûrette dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi, o da bana ihtiyârlığımda hizmet etmekti. Hem dünyada benim hakîkî vazîfem olan neşr-i esrâr-ı Kur’âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hatta mektubunda yazıyordu: “Yirmi otuz Risâleyi bana gönder. Her birisinden yirmi otuz nüsha yazıp, yazdıracağım” diyordu. O mektub bana dünyaya karşı kuvvetli bir ümid verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakîkî evlâdın çok fevkınde bir sadâkat ve irtibât ile bana hizmet edecek böyle bir talebemi buldum diye, o işkenceli esâreti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyârlığı unuttum. O mektubdan evvel, îmân-ı bil’âhirete dâir tab‘ ettirdiğim Onuncu Söz’ün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risâle ona bir tiryâk idi ki, altı yedi sene zarfında aldığı bütün ma‘nevî yaralarını tedâvi etti. Gāyet kuvvetli Sayfa 256 ve parlak bir îmân ile, ecelini bekliyor gibi bana o mektubu yazmış. Ben yine Abdurrahmân vâsıtasıyla mes‘udâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken, bir iki ay sonra vâ hasretâ, birden onun vefat haberini aldım. Bu acı haber beni o derece sarstı ki, beş senedir onun te’sîri altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esâret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyârlık ve hastalığım, o derece onların fevkınde bana bir rikkat, bir hüzün verdi ki, ben merhum vâlidemin vefatıyla, hususî dünyamın yarısı vefat etmiş diyordum. Abdurrahmân’ın vefatıyla da, bâkî kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o dünyada kalsa idi, hem dünyadaki vazîfe-i uhreviyemin kuvvetli bir medârı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrulhalef ve hem de bu dünyada en fedâkâr bir medâr-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi. Ve en zeki bir talebem ve bir muhâtab ve Risâle-i Nûr eczâlarının en emîn bir sâhibi ve muhâfızı olurdu. Evet insaniyet i‘tibâriyle böyle bir zâyiât, benim gibi insanlara çok hirkatlidir, çok yakıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum. Fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur’ân’ın nûrundan gelen teselli teskîn etmese idi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zamanın Barla nâhiyesinin derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hâlî yerlerde oturup, o teessürât-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahmân gibi sâdık talebelerimle geçirdiğim mes‘udâne hayat levhaları sinema gibi hayâlimden geçtikçe, ihtiyârlık ve gurbetin verdiği sür‘at-i teessür, mukāvemetimi kırıyordu. Birden كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyet-i kudsiyenin sırrı inkişâf etti. Bana يَا بَاق۪ٓي اَنْتَ الْبَاق۪ي ٭ يَا بَاق۪ٓي اَنْتَ الْبَاق۪ي dedirtti ve onun ile hakîkî teselli verdi. Evet, ben o hâlî derede, o haz...

(127) 26. Lem'a/7, Sh 249 | 11.Reca | Sineği halk edemeyen hâtırât-ı kalbimi, niyâz-ı rûhumu işitemez27 Oct 202501:21:27

(126) 26. Lem'a/6, Sh 247 | 10.Reca | Dünyada vefatın firâk değil, visaldir, ahbâblara kavuşmaktır16 Oct 202500:58:32

Onuncu Recâ: Bir zaman esâretten geldikten sonra, İstanbul’da bir iki sene yine gafletgalebe etti. Siyâset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmıştı. Bir gün İstanbul’un Eyûb Sultân Kabristanı’nın dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul’un etrafındaki âfâka baktım. Fakat bakıyorum, birden benim hususî dünyam vefat ediyor ve bazı cihette ruhum çekiliyor gibi bir hâlet-i hayâliye bana geldi. Dedim: “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazılar mıdır ki, bana böyle hayâl veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım, kalbime ihtâr edildi ki: “Bu senin etrafındaki kabristanın içinde yüz İstanbul vardır. Çünkü yüz def‘a İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul halkını buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîr’in hükmünden kurtulup sen müstesnâ kalamazsın. Sen de gideceksin!”Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayâl ile, Sultân Eyûb Câmii’nin mahfelindeki küçük bir odaya, çok def‘a girdiğim gibi, bu def‘a da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul’da da misafirim. Bu dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul’dan da çıkacağım. Diğer bir günde de dünyadan çıkacağım. İşte bu hâlette, gāyet rikkatli ve firkatli ve elemli bir hüzünSayfa 248ve gam kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum. İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan mufârakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirâk gibi, çok sevdiğim ve mübtelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra ibret için sinemaya gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, [sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi,] ben de aynen o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaz‘iyetinde gördüm. Hayâlim dedi ki: “Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı sinemada gezer gibi görülüyor. İleride kat‘iyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.”Birden Kur’ân-ı Hakîm’in nûru ile ve Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî Hazretleri’nin irşâdıyla, o hazîn hâlet, sürûrlu ve neş’eli bir vaz‘iyete inkılâb etti. Şöyle ki: o hazîn hâle karşı Kur’ân’dan gelen nûr, böyle ihtâr etti ki:“Senin, Rusya’nın şimâl-i şarkîsinde, Kosturma’daki gurbetinde bir iki esîr zâbit dostun vardı. Sen bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana orada iken birisi dese idi: ‘Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?’ Elbette zerre mikdar aklın varsa, ferah ve sürûr ile İstanbul’a gitmesini kabûl edecektin. Çünkü bin bir ahbâbından dokuz yüz doksan dokuz ahbâbın İstanbul’dadırlar. Burada bir iki tanesi kalmış. Onlar da İstanbul’a gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek, hazîn bir firâk ve elîm bir iftirâk değil, Hem de geldin. Memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerden ve pek soğuk fırtınalı kışlardan kurtuldun. Bu güzel, dünya cenneti gibi İstanbul’a geldin.Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşa kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var, onlar da oraya gidecekler. Senin dünyada vefatın firâk değil, visaldir. O ahbâblara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakātında geziyorlar” diye ihtâr edildi.Evet bu hakîkati, Kur’ân ve îmân o derece kat‘î bir sûrette isbat etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz ve ruhsuz olmazsa veyahut dalâlet kalbini boğmamış ise, görür gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı hadsiz envâ‘-ı lütufve ihsânâtıylaSayfa 249böyle tezyîn edip mükrimâne ve şefîkāne rubûbiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz şeyleri muhâfaza eden bir Sâni‘-i Kerîm ve Rahîm, masnûâtı içinde en mükemmeli ve en câmii ve en ehemmiyetlisi ve en çok sevdiği ...

(125) 26. Lem'a/5, Sh 244 | 9.Reca | İhtiyârlıktaki zaaf ve acz, rahmet-i İlâhiyenin celbine medardır09 Oct 202500:47:30

Dokuzuncu Recâ: Birinci harb-i umûmîde esâretle, Rusya’nın şark-ı şimâlîsinde, çok uzak olan (Kosturma) vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların, meşhur Volga Nehri’nin kenarında küçük bir câmi‘leriSayfa 245bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esîr zâbitlerin içinde sıkılıyordum. Yalnız kalmayı istedim. dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesinin kefâletiyle, beni o Volga Nehri’nin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmi‘de yatıyordum. Bahar da yakın idi. O şimâl kıt‘asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârların firkatli esmeleri, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyâr bilmiyordum, fakat harb-i umûmîyi gören ihtiyârdır. Güya يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًا sırrına mazhar olmuş, öyle günlerdir ki, çocukları ihtiyârlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaz‘iyette buldum. O karanlıklı uzun gece ve hazîn gurbet ve o hazîn vaz‘iyet içinde, hayattan ve vatandan bir me’yûsiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümidim kesildi. O hâlette iken Kur’ân-ı Hakîm’den imdâd geldi. Dilim حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ dedi. Kalbim de ağlayarak dedi: غَر۪يبَمْ ب۪يكَسَمْ ضَع۪يفَمْ نَاتُوَانَمْ اَلْاَمَانْ گُويَمْ عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْكَاهَتْ اِلٰه۪ى Ruhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp, o gurbette vefatımı tahayyül ederek, Niyâzî-i Mısrî gibi dedim: [Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp, şevkle her dem uçup, çağırırım dost, dost!] diye, dostları arıyordu.Her ne ise.. o hüzünlü, rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, dergâh-ı İlâhîde zaaf ve aczim, o kadar büyük bir şefâatçi ve vesîle oldular ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gāyet hilâf-ı me’mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesâfeden, tek başımla, Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaaf ve aczime binâen gelen inâyet-i İlâhiye ile hârika bir sûrette kurtuldum. Tâ Varşova’ya ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim. Bu sûrette kolaylıkla kurtulmak, pek hârika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları, çok teshîlât ve çok kolaylıkla, o uzun firârî seyahati bitirdim.Fakat o Volga Nehri kenarındaki câmi‘deki mezkûr gecenin vaz‘iyeti, bana bu kararı verdirmişti ki, “Bakiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat-ı ictimâiyelerine karıştığım, artık yeter! Madem sonundaSayfa 246kabre yalnız gideceğim. Yalnızlığa alışmak için, şimdiden yalnızlığı ihtiyâr edeceğim” demiştim. Fakat maatteessüf, İstanbul’daki ciddî ve çok ahbâb ve İstanbul’un şa‘şaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şân ve şeref gibi neticesiz şeyler, kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güya o Volga kenarındaki câmi‘deki gurbet gecesi, hayatımın gözünde nûrlu siyahlık idi. Ve İstanbul’un beyaz şa‘şaalı gündüzü, o hayat gözümün nûrsuz beyazı idi ki, ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra Gavs-ı Geylânî, Fütûhu’l-Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.İşte ey ihtiyârlar ve ihtiyâreler! Biliniz ki, ihtiyârlıktaki zaaf ve acz, rahmet ve inâyet-i İlâhiyenin celbine vesîledir. Ben kendi şahsımda müşâhede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki rahmetin cilvesi de gāyet zâhir bir tarzda bu hakîkati gösteriyor. Çünkü hayvanâtın en âcizleri ve en zayıfları yavrulardır. Halbuki rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine mazhar, yine onlardır. Bir ağacın başındaki yuvada olan bir yavrunun aczi, annesini en mutî‘ bir nefer gibi, rahmetin cilvesi istihdâm ediyor. Etrafı gezer, rızkını getirir. Ne vakit o yavru, kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa, vâlidesi ona, “Sen git, rızkını ara, bul” der, daha onu dinlemez. İşte bu sırr-ı rahmet, yavrular hakkında cereyân ettiği gibi, zaaf ve acz noktasında yavrular hükmüne geçen ihtiyârlar hakkında da cârîdir.

(124) 26. Lem'a/4, Sh 241 | 8.Reca | İbâdete ve hayrâta sarf edilmiş gençliğin meyveleri bâkî kalır04 Oct 202500:58:25

Sekizinci Recâ: İhtiyârlığın alâmeti olan başımdaki saçlarıma beyazlık düşmeye başladığı bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyâde kalınlaştıran harb-i umûmînin dağdağaları ve esâretimin keşmekeşlikleri ve son İstanbul’a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şân ve şeref vaz‘iyeti, hatta halîfeden, şeyhülislâmdan, baş-kumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar haddimden çok ziyâde bir hüsn-ü teveccüh ve iltifât gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaz‘iyetin verdiği hâlet-i rûhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki, âdetâ dünyayı dâimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya yapışmış bir vaz‘iyet-i acîbede görüyordum. İşte o zamanda, İstanbul’un Bâyezîd Câmi‘-i mübârekine, Ramazân-ı Şerîf’te, ihlâslı hâfızları dinlemeye gittim.Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, semâvî yüksek hitâbıyla, beşerin fenâsını ve zîhayatın vefatını gāyet kuvvetli bir sûrette haber veren كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ fermanını, hâfızların lisânıyla i‘lân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşti. Ve o pek kalın gaflet uykusunu ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Câmi‘den çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına ve dumanlı bir ateşSayfa 242devam etti. Pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Aynada saçlarıma baktıkça, beyazlaşan saçlarım bana diyorlar, “Dikkat et!” İşte o beyaz saçlarımın ihtârıyla vaz‘iyet tavazzuh etti. Baktım ki; çok güvendiğim ve ezvâkına meftun olduğum gençlik, “Elvedâ‘!” diyor ve muhabbetiyle pek çok alâkadâr olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye başlıyor ve pek çok alâkadâr olduğum ve âdetâ âşık olduğum dünya, bana “Uğurlar olsun!” diyerek, misâfirhâneden gideceğimi ihtâr ediyor. Kendisi de, “Allah’a ısmarladık!” deyip, o da gitmeye hazırlanıyor. Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ âyetinin külliyetinde, “Nev‘-i insan bir nefistir, dirilmek üzere ölecek. Ve küre-i arz dahi bir nefistir, bâkî bir sûrete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret sûretine girmek için o da ölecek!” ma‘nâsı, âyetin işaretinden kalbe açılıyordu.İşte bu hâlette vaz‘iyetime baktım ki, medâr-ı ezvâk olan gençlik gidiyor. Menşe’-i ahzân olan ihtiyârlık yerine geliyor. O gāyet parlak ve nûrânî hayat gidiyor, zâhiri karanlıklı dehşetli ölüm, yerine gelmeye hazırlanıyor. Ve o çok sevimli ve dâimî zannedilen ve gāfillerin ma‘şûkası olan dünya, pek sür‘atle zevâle kavuşuyor gördüm. Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı ictimâînin ezvâkına baktım. Hiçbir fâidesi olmadı. Bütün onların teveccühü ve iltifâtları ve tesellileri, yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir. Orada söner. Ve şöhretperestlerin bir gāye-i hayâli olan şân ve şerefi, [sevimli perdesi altında] sakîl bir riyâ, soğuk bir hodfurûşluk, muvakkat bir sersemlik sûretinde gördüm. Anladım ki, beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir teselli veremez. Ve onlarda hiçbir nûr yok. Yine tam uyanmak için, Kur’ân’ın semâvî dersini işitmek üzere, yine Bâyezîd Câmii’ndeki hâfızları dinlemeye başladım.O vakit, o semâvî dersten وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ilâ âhirihî nev‘inden kudsî fermanlarla müjdeler işittim. Kur’ân’dan aldığım feyiz ile hâriçten teselli aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me’yûsiyet aldığım noktalar içinde teselliyi ve recâyı ve nûru aradım. Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükürler olsun ki, ayn-ı derd içinde dermanı buldum. Ayn-ı zulmet içinde nûru buldum. Ayn-ı dehşet içinde teselliyi buldum. En evvel herkesi korkutan ve en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım ve nûr-u Kur’ân’la gördüm ki, ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah ve çirkindir. Fakat mü’min için asıl sîmâsı nûrânîdir,Sayfa 243güzeldir gördüm. Ve çok risâlelerde bu hakîkati kat‘î bir sûrette isbat etmişiz. Hususan Sekizinci Söz ve Yirminci Mektub gibi çok risâlelerde îzâh ettiğimiz gibi, ölüm, i‘dâm değil, firâk değil, belki hayat-ı ebediyenin bir mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazîfe-i hayat külfetinden bir paydostur,...

(123) 26. Lem'a/3, Sh 237 | 6-7. Reca |İhtiyarlık, acz ve zaaf dergâh-ı İlahîde en makbul şefaatçidir22 Sep 202501:01:05

Altıncı Recâ: Bir zaman elîm bir esâretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nûr arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyârlık bana ihtâr etti. Altıncı Mektub’da îzâh edildiği gibi, o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir sesHâşiye: Evet, sübûtî bir emri ihbâr etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gāyet müşkil olduğu, bu temsîlde görünüyor. Şöyle ki; biri dese: “Meyveleri süt konserveleri olan gāyet hârika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır.” Diğeri dese, “Yoktur.” İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca da‘vâsını isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini isbat etmek için, bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle da‘vâsını isbat edebilir. Aynen öyle de, cenneti ihbâr edenlerin, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini ve âsârını gösterdiklerinden kat‘-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkla sübûtuna şehâdetleri kâfî gelirken, onu inkâr eden, hadsiz bir kâinâtı ve hadsiz ebedî zamanı temâşâ ettikten ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir ve ademini gösterebilir. İşte ey ihtiyâr kardeşler, îmân-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.Sayfa 238rikkatime, ihtiyârlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyârlık bana ihtâr etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti. Dünya siyah kefenini giydi. Öyle de, senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünyanın gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi: “Evet ben vatanımdan garib olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden de ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gecenin ve dağın garîbâne vaz‘iyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yaklaşıyorum ki, bütün dünyadan birden mufârakat zamanının yakınlaştığını, ihtiyârlık bana haber veriyor.” Bu gurbet gurbet içindeki ve bu hüzün hüzün içindeki vaz‘iyetten bir recâ ve bir nûr aradım. Birden îmân-ı billâh imdâdıma yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki, bulunduğum muzâaf vahşet bin def‘a daha tezâuf etse idi, yine o teselli kâfî gelirdi.Evet, ey ihtiyârlar ve ihtiyâreler! Madem Rahîm bir Hâlikımız var, bizim için gurbet olamaz. Madem o var, bizim için her şey var. Madem o var, melâikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil. Hâlî dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı Hakk’ın ibâdıyla doludur. Zîşuûr ibâdından başka, onun nûruyla, onun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçerler. Lisân-ı hâlleriyle bizim ile konuşabilirler. Ve bizleri eğlendirirler. Evet bu kâinâtın mevcûdâtı adedince ve bu büyük kitâb-ı âlemin harfleri sayısınca vücûduna şehâdet eden ve zîruhların medâr-ı şefkat ve rahmet ve inâyet olan cihâzâtı ve mat‘ûmâtı ve ni‘metleri adedince rahmetini gösteren deliller, şâhidler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlikımızın, Sâniimizin ve Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbûl bir şefâatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyârlıktır. Böyle bir dergâhta makbûl bir şefâatçi olan ihtiyârlıktan küsmek değil, belki ihtiyârlığı sevmek lâzımdır.Yedinci Recâ: Bir zaman ihtiyârlığımın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünyâ, beni Eski Said zannederek oraya istediler, gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyâde ihtiyârlamış, yıpranmış, eskimiş kal‘asının başına çıktım. O kal‘a, bana tahaccür etmiş hâdisât-ı târîhiye sûretinde göründü. Senenin ihtiyârlık mevsimiyle, benim ihtiyârlığım, kal‘anın ihtiyârlığı, beşerin ihtiyârlığı, şânlı OsmanlıSayfa 239Devleti’nin ihtiyârlığı ve hilâfet saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyârlığı, bana gāyet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kal‘ada, ...

(122) 26. Lem'a/2, Sh 235 | 4-5. Reca |Kur'an'da her derde bir devâ ve reca, her ye’se ziya vardır16 Sep 202500:55:34

Dördüncü Recâ: Bir zaman ihtiyârlığa ayak bastığımdan, gafleti idâme ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyârlık ile hastalık, müttefikan bana hücum ettiler. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalarım da yoktu. Baktım, gençlik sersemliğiyle zâyi‘ ettiğim sermâye-i ömrümün meyvelerini, bütün günahlar, hatîâtlar gördüm. Niyâzî-i Mısrî gibi feryâd eyleyerek dedim: [Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ; yola geldim, göçmüş cümle kervan bî-haber!] [Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenhâ garib; dîde giryân, sîne büryân, akıl hayran bî-haber!] O vakit gurbette idim. Me’yûsâne bir hüzün ve nedâmetkârâne bir teessüf ve istimdâdkârâne bir hasret hissettim. Birden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân imdâda yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir recâ kapısını açtı ve öyle hakîkî teselli ziyâsını verdi ki, o vaz‘iyetimin yüz derece fevkındeki ye’si dahi izâle edebilirdi ve o karanlıkları dağıtabilirdi.Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyârlar ve ihtiyâreler! Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir ve bir saray hükmünde halkeden bir Sâni‘-i Zülcelâl, mümkün müdür ki, o şehirde ve o saraydaki en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin? Madem bilerek bu sarayı yapmış. Ve irâde ve ihtiyâr ile tanzîm ve tezyîn etmiş. Elbette nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur. Madem bu sarayı ve bu şehri bize güzel bir misâfirhâne ve ticaretgâh yapmış. Elbette bize karşı münâsebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri ve bir kitabı bulunacaktır.İşte o kudsî kitabın en mükemmeli [ve kırk vecihle mu‘cize ve her dakikada, hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen ve nûr serpen ve her bir harfinde asgarî olarak on sevab ve on hasene ve bazen on bin ve bazen leyle-i Kadir sırrıyla bir harfinde otuz bin hasene ve meyve-i cennet ve nûr-u berzah veren] Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır. Bu makamda ona rekābet edecek, kâinâtta hiçbir kitap yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. Madem bu elimizdeki Kur’ân, semâvât ve arzın Hâlik-ı Zülcelâlinin rubûbiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihâta-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır. Ve bir ma‘den-i rahmetidir. Ona yapış! Her derde bir devâ, her zulme bir ziyâ, her ye’se bir recâ, içinde vardır. İşte bu ebedî hazinenin anahtarı, îmândır ve teslîmdir ve onu dinleyip kabûl etmek ve okumaktır.Sayfa 236Beşinci Recâ: Bir zaman ihtiyârlığımın mebdeinde, bir inzivâ arzu ettim. İstanbul’un boğaz tarafındaki Yûşa‘ Tepesi’nde, yalnız kalmakla ruhum bir istirahat aradı. Bir gün o yüksek tepede iken, dâire-i ufka ve etrafa baktım. Gāyet hazîn ve rikkatli bir levha-i zevâl ve firâkı, ihtiyârlığın ihtârıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, her bir dalındaki, her bir senenin içinde, sevdiklerimden ve alâkadârlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. O firâk ve iftirâktan gelen gāyet rikkatli bir ma‘nevî teessürât içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi, mufârakat eden dostları düşünerek, âh u enîn edip [Vaslını yâd eyledikçe ağlarım, tâ nefes var ise kuru cismimde, feryâd eylerim] diyerek bir teselli, bir nûr, bir recâ kapısını aradım. Birden, âhirete îmân nûru, imdâdıma yetişti. Hiç sönmez bir nûr, hiç kırılmaz bir recâ verdi. Evet ey benim gibi ihtiyâr kardeşler ve ihtiyâre hemşîreler!Madem âhiret var ve madem bâkîdir ve madem dünyadan daha güzeldir, madem bizi yaratan zât hem Hakîm, hem Rahîm’dir. İhtiyârlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz. Bil’akis ihtiyârlık, îmân ile ibâdet içinde sinn-i kemâle gelip, vazîfe-i hayattan terhîs ile âlem-i rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle ondan memnun olmalıyız.Evet nass-ı hadîs ile, nev‘-i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyâ, icmâ‘ ve tevâtürle, kısmen şuhûda ve kısmen hakkalyakîne istinâden, müttefikan ...

(121) 26. Lem'a/1, Sh 232 | İhtiyarlar Risalesi | 1-3.Reca | Rahmet, en büyük bir recâ ve ziyâdır08 Sep 202501:01:08

YİRMİALTINCI LEM‘Aİhtiyârlar Risâlesiİhtiyârlar hakkında “Yirmialtı Recâ” ve ziyâ ve teselliyi câmi‘dir.İhtâr: Her bir recânın başında ma‘nevî derdimi gāyet elîm ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın sebebi, Kur’ân-ı Hakîm’den gelen ilacın fevkalâde te’sîrini göstermek içindir. İhtiyârlara âit bu lem‘a, üç dört cihetle hüsn-ü ifâdeyi muhâfaza edemedi.Birincisi: Sergüzeşt-i hayatıma âit olduğu için, o zamanlara hayâlen gidip o hâlette yazıldığından, ifade, intizâmını muhâfaza edemedi.İkincisi: Sabah namazından sonra gāyet yorgunluk hissettiğim bir zamanda, hem mecbûriyet tahtında sür‘atle yazıldığından ifade de müşevveşiyet düştü.Üçüncüsü: Yanımda dâim yazacak bulunmadığından ve yanımda bulunan kâtibin de Risâle-i Nûr’a âit dört beş vazîfesi olmakla, tashîhâtına tam vakit bulamadığımızdan intizâmsız kaldı.Dördüncüsü: Te’lîfin akîbinde ikimiz de yorgun düştüğümüzden, ma‘nâyı dikkatle düşünemeyerek, gāyet sathî bir tashîh ile iktifâ edildiğinden, tarz-ı ifâde de elbette kusurlar bulunacak.Âlîcenâbihtiyârlar, ifadedeki kusurlarıma nazar-ı müsâmaha ile baksınlar. Ve rahmet-i İlâhiye, boş olarak döndürmediği ellerini, mübârek ihtiyârlar dergâh-ı İlâhîye açtıkları vakit, bizi de duâlarına dâhil etsinler.Saîdü’n-NûrsîSayfa 233بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِكٓهٰيٰعٓصٓ ٭ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا ٭ اِذْ نَادٰي رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِيًّا ٭ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي وَاشْتَعَلَ الرَّاْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِيًّاŞu lem‘a “Yirmialtı Recâ” dır.Birinci Recâ: Ey sinni kemâle gelen muhterem ihtiyâr kardeşler ve ihtiyâre hemşîreler! Ben de sizin gibi ihtiyârım. İhtiyârlık zamanımda ara sıra bulduğum recâları ve o recâlardaki teselli nûruna sizi de teşrîk etmek arzusuyla, başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziyâlar ve rast geldiğim recâ kapıları, benim nâkıs ve müşevveş isti‘dâdıma göre görülmüş ve açılmış. İnşâallâh sizlerin sâfî ve hâlis isti‘dâdlarınız, gördüğüm ziyâyı parlattıracak. Bulduğum recâyı daha ziyâde kuvvetleştirecek. İşte gelecek o recâların ve ziyâların menbaı, ma‘deni ve çeşmesi îmândır.İkinci Recâ: İhtiyârlığıma girdiğim zaman, bir gün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden gāyet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben ihtiyarlandım. Gündüz de ihtiyârlanmış. Sene de ihtiyârlanmış. Dünya da ihtiyârlanmış. Bu ihtiyârlıklar içinde dünyadan firâk ve sevdiklerimden iftirâk zamanı yakınlaştığından, ihtiyârlık beni ziyâde sarstı. Birden rahmet-i İlâhiye öyle bir sûrette inkişâf etti ki, o rikkatli hüzün ve firâkı, kuvvetli bir recâ ve parlak bir teselli nûruna çevirdi. Evet, ey benim gibi ihtiyârlar! Kur’ân-ı Hakîm’de yüz yerde اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ sıfatlarıyla kendini bize takdîm eden; ve dâimâ zeminin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdâdına rahmetini gönderen; ve gaybdan her sene baharı, hadsiz ni‘met ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren; ve zaaf ve aczin derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyâde gösteren bir Hâlik-ı Rahîm’imizin rahmeti, bu ihtiyârlığımızda en büyük bir recâ ve en kuvvetli bir ziyâdır. Bu rahmeti bulmak, îmânla o Rahmân’a intisâb etmek ve ferâizi kılmakla ona itâat etmek iledir.Üçüncü Recâ: Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan, ihtiyârlık sabahıyla uyandığım vakit, kendime baktım. Vücûdum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyâzî-i Mısrî’nin; [Günde bir taşı düştü yere, binâ-yı ömrümün,Sayfa 234can yatar gāfil, hânesi oldu harâb bî-haber!] dediği gibi, ruhumun hânesi olan cismimin de her bir gün bir taşı düşmekle yıpranıyor gördüm. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümidlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufârakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O ma‘nevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzî-i Mısrî gibi dedim: [Dil bekāsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim; bir devâsız derde düştüm, âh ki...

(120) 17. Mektup Sh 229 | Çocuk Ta’ziyenamesi | Kazâya rızâ, kadere teslîm, İslâmiyetin bir şiârıdır01 Sep 202500:58:50

Yirmi beşinci Lem‘a’nın ZeyliOn yedinci Mektup Çocuk Ta‘ziyenâmesiMakam münâsebetiyle buraya alınmıştır.بِاسْمِه۪وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَ ٭ اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَAzîz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi! Kardeşim, senin çocuğunun vefatı, beni müteessir etti. Fakat اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ kazâya rızâ, kadere teslîm, İslâmiyetin bir şiârıdır. Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemîl versin. Merhumu da, size zahîre-i âhiret ve şefâatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttakîlere büyük bir müjde ve hakîkî bir teselli gösterecek [beş noktayı] beyân ederiz.Birinci Nokta: Kur’ân-ı Hakîm’de وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ beşâretinin sırrı ve meâli şudur ki, mü’minlerin kablelbülûğ vefat eden evlâdları, cennette, cennete lâyık bir sûrette ebedî, sevimli, dâimî çocuk kalacaklarını; ve cennete giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medâr-ı sürûrları olacaklarını; ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latîf bir zevki, ebeveynlerine te’mîne medâr olacaklarını; ve her bir lezzetli şeyin cennette bulunduğunu; ve cennet tenâsül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığını diyenlerin, hükümleri hakîkat olmadığını; hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümâtla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel, sâfî ve elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i îmânın en büyük bir medâr-ı saadeti olduğunu şu âyet-i kerîme وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor.İkinci Nokta: Bir zaman bir zât, bir zindanda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O bîçâre mahbûs, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatini te’mîn edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyordu. Sonra merhametkâr hâkim ona bir adam gönderir, der ki: “Şu çocuk çendân senin evlâdındır, fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim.” O adam ağlar, sızlar; “Benim medâr-ı tesellim olan evlâdımı vermeyeceğim” der. Ona arkadaşları derler ki, “Senin teessürâtın ma‘nâsızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves,Sayfa 230ufûnetli, sıkıntılı zindana bedel, ferahlı ve saadetli bir saraya gidecek. Eğer sen, nefsin için müteessir oluyorsan ve menfaatini arıyorsan, çocuk burada kalsa, muvakkatenşübheli bir menfaatinle beraber, çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünkü padişahın merhametini celbe sebeb olur. Sana şefâatçi hükmüne geçer. Padişah, onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüşmek için onu zindana göndermeyecek, belki seni zindandan çıkaracak. O saraya celbedecek, çocukla görüştürecek. Şu şart ile ki, padişaha emniyetin ve itâatin varsa.”İşte bu temsîl gibi, azîz kardeşim, senin gibi mü’minlerin evlâdları vefat ettikleri vakit, şöyle düşünmeli ki, şu çocuk ma‘sûmdur. Onun Hâlik’ı dahi Rahîm’dir, Kerîm’dir. Benim nâkıs terbiyeme ve şefkatime bedel, gāyet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musibetli, meşakkatli zindanından çıkarıp Cennetü’l-Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsa idi, kim bilir ne şekle girerdi. Onun için ben ona acımıyorum. Onu bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime âit menfaati için, kendime dahi acımıyorum. Müteellim ve müteessir de olmuyorum. Çünkü dünyada kalsa idi, on senelik muvakkat elemle karışık bir evlâd muhabbeti te’mîn edecekti. Eğer sâlih olsaydı, dünya işinde muktedir olsa idi, belki bana yardım edecekti. Fakat vefatıyla, ebedî cennette on milyon sene, bana evlâd muhabbetine medâr ve saadet-i ebediyeye vesîle ve bir şefâatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette meşkûk ve muaccel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan, elîm teessürât göstermez. Ve me’yûsâne feryâd etmez.Üçüncü Nokta: Vefat eden çocuk, bir Hâlik-ı Rahîm’in mahlûku, memlûkü, abdi ve bütün hey’etiyle onun masnûu ve ona âit olarak ebeveyninin bir arkadaşı ...

(119) 25. Lem'a/7, Sh 226 | 22-25. Deva | Felç olan mü’min sırr-ı îmân ile manen çok fayda görebilir22 Aug 202501:05:49


Yirmi ikinci Devâ: Ey nüzûl gibi ağır hastalıklara mübtelâ olan kardeş! Evvelâ sana müjde ediyorum ki, mü’min için nüzûl, mübârek sayılıyor. Bunu ben çoktan ehl-i velâyetten işitiyordum. Sırrını bilmiyordum. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor ki: Ehlullâh, Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olmak ve dünyanın azîm ma‘nevî tehlikelerinden kurtulmak ve saadet-i ebediyeyi te’mîn etmek için, iki esası ihtiyâren ta‘kîb etmişler. Birisi, râbıta-i mevttir. Yani, dünya fânî olduğu gibi, kendisi de içinde vazîfedâr fânî bir misafir bulunduğunu düşünmekle, hayat-ı ebediyelerine o sûretle çalışmışlar. İkincisi, nefs-i emmârenin ve kör hissiyâtın tehlikelerinden kurtulmak için, çilelerle, riyâzetlerle nefs-i emmârenin öldürülmesine çalışmışlar. Sizler, ey yarı vücûdunun sıhhatini kaybeden kardeş! Sana ihtiyârsız, kısa ve kolay ve sebeb-i saadet olan iki esas verilmiş ki, dâimâ senin vücûdunun vaz‘iyeti, dünyanın zevâlini ve insanın fânî olduğunu ihtâr ediyor. Daha dünya seni boğamıyor, gaflet senin gözünü kapayamıyor. Ve yarım insan vaz‘iyetindeki bir zâtı, nefs-i emmâre, elbette hevesât-ı rezîle ile ve nefsânî müştehiyât ile aldatamaz, çabuk o nefsin belâsından kurtulur. İşte mü’min sırr-ı îmân ile ve teslîmiyet ve tevekkül ile, o ağır nüzûl gibi hastalıktan az bir zamanda, ehl-i velâyetin çileleri gibi istifâde edebilir. O vakit o ağır hastalık, çok ucuza düşer.Yirmi üçüncü Devâ: Ey kimsesiz, garib, bîçâre hasta! Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celbederse, acaba Kur’ân’ın bütün sûrelerinin başlarındaSayfa 227kendini Rahmânü’r-Rahîm sıfatıyla bize takdîm eden ve bir lem‘a-i şefkatiyle umum yavruları umum vâlidelere, o hârika şefkatiyle terbiye ettiren ve her baharda bir cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü ni‘metlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki cennet, bütün mehâsiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin Hâlik-ı Rahîmine îmân ile intisâbın ve onu tanıyıp hastalığın lisân-ı acziyle ona niyâzın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın, her şeye bedel o zâtın nazar-ı rahmetini sana celbeder. Madem o var, sana bakar, sana her şey var. Asıl gurbette ve kimsesizlikte kalan odur ki, îmân ve teslîmiyetle ona intisâb etmesin veya intisâbına ehemmiyet vermesin.Yirmi dördüncü Devâ: Ey ma‘sûm hasta çocuklara ve ma‘sûm çocuklar hükmünde olan ihtiyârlara hizmet eden hasta bakıcılar! Sizin önünüzde mühim bir ticâret-i uhreviye var. Şevk ve gayretle o ticareti kazanınız. Ma‘sûm çocukların hastalıkları, o nâzik vücûdlara bir idmân ve bir riyâzettir ve ileride dünyanın dağdağalarına mukāvemet verdirmek için bir şırınga ve bir terbiye-i Rabbâniye gibi, çocuğun hayat-ı dünyeviyesine âit çok hikmetlerle beraber, hayat-ı rûhiyesine ve tasaffî-i hayatına medâr olacak büyüklerdeki keffâretü’z-zünûb yerine ma‘nevî ve ileride veyahut âhirette terakkıyât-ı ma‘neviyesine medâr şırıngalar nev‘indeki hastalıklarından gelen sevab, peder ve vâlidelerinin defter-i a‘mâline ve bilhassa sırr-ı şefkatle çocuğun sıhhatini kendi sıhhatine tercîh eden vâlidesinin sahîfe-i hasenâtına girdiği, ehl-i hakîkatçe sâbittir. İhtiyârlara bakmak ise, hem azîm sevab almakla beraber, o ihtiyârların ve bilhassa peder ve vâlide olsalar, duâlarını almak ve kalblerini hoşnud etmek ve vefâkârâne hizmet etmek, hem bu dünyadaki saadete, hem âhiretin saadetine medâr olduğu, rivâyet-i sahîha ile ve çok vukūât-ı târîhiye ile sâbittir.İhtiyâr peder ve vâlidesine tam itâat eden bahtiyar bir veled, evlâdından aynı vaz‘iyeti gördüğü gibi; bedbaht bir veled, eğer ebeveynini rencide etse, azâb-ı uhrevîden başka, dünyada çok felâketlerle cezâsını gördüğü, çok vukūât ile sâbittir. Evet ihtiyârlara, ma‘sûmlara ve yalnız akrabasına bakmak değil, belki ehl-i îmân [madem sırr-ı îmân ile uhuvvet-i hakîkiye var] onlara rast gelse, muhterem hasta ihtiyâr ona muhtaç olsa, ruh u canla ona hizmet etmek İslâmiyet’in muktezâsıdır.

(118) 25. Lem'a/6, Sh 222 | 18-21. Deva | Şikâyet, maddî hastalıktan daha musibetli bir hastalıktır11 Aug 202500:51:26

Onsekizinci Devâ: Ey şükrü bırakıp şekvâya giden hasta! Şekvâ, bir haktan gelir. Senin bir hakkın zâyi‘ olmamış ki şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb-ı Hakk’ın hakkını vermedin, haksız bir sûrette, hak istiyorsun gibi şekvâ ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlaraHâşiye: Evet, bir kısım hastalıklar, duânın sebeb-ivücûdu iken, duâ hastalığın ademine sebeb olsa, duânın vücûdu, kendi ademine sebeb olur; bu da olamaz.Sayfa 223bakıp şekvâ edemezsin. Belki sen, sıhhat noktasında kendinden aşağı derecelerde bulunan bîçâre hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak! Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan a‘mâlara bak! Allah’a şükret. Evet ni‘mette kendinden yukarıya bakıp şekvâ etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musibette herkesin hakkı, musibet noktasında kendinden daha yukarı olanlara bakmaktır ki şükretsin. Bu sır bazı risâlelerde bir temsîl ile îzâh edilmiştir. O temsîlin icmâli şudur ki:Bir zât, bir bîçâreyi, bir minârenin başına çıkarır. Minârenin her basamağında ayrı ayrı birer ihsân, birer hediye verir. Tam minârenin başında da en büyük bir hediyeyi verir. O mütenevvi‘ hediyelere karşı, ondan teşekkür ve minnetdârlık istediği halde; o hırçın adam, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri unutup yahud hiçe sayıp şükretmeyerek yukarıya baksa, “Keşkebu minâre daha uzun olsa idi, daha yukarı çıksa idim! Âh, ne için o dağ gibi veyahud öteki minâre gibi çok yüksek değil!” deyip şekvâya başlasa, ne kadar bir küfrân-ı ni‘mettir ve ne kadar bir haksızlıktır.Öyle de, bir insan hiçlikten vücûda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayarak, hayvan kalmayarak, insan olup, müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp, yüksek bir derece-i ni‘met kazandığı halde, bazı ârızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı ni‘metlere lâyık olmadığı veya sû’-i ihtiyârıyla veya sû’-i isti‘mâliyle elinden kaçırdığı veyahud eli yetişmediği için şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek, “Aman ne yaptım, böyle başıma geldi!” diye rubûbiyet-i İlâhiyeyi tenkîd etmek gibi bir hâlet; maddî hastalıktan daha musibetli, ma‘nevî bir hastalıktır. Kırılmış el ile dövüşmek gibi, şikâyetiyle hastalığını ziyâdeleştirir. Âkil odur ki, لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ (اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ) sırrıyla, teslîm olup sabretsin; tâ o hastalık, vazîfesini bitirsin gitsin.Ondokuzuncu Devâ: ..Yirminci Devâ: ...Yirmibirinci Devâ:....

(117) 25. Lem'a/5, Sh 220 | 15-17. Deva | En ziyâde musibete giriftâr olanlar, en kâmil insanlardır01 Aug 202500:54:47

En ziyâde musibete giriftâr olanlar, en kâmil insanlardır

(116) 25. Lem'a/4, Sh 218 | 12-14. Deva | Dünya bizi terketmeden, biz onu kalben terke çalışmalıyız. 24 Jul 202500:57:14

Onikinci Devâ: Ey hastalık sebebiyle ibâdet ve evrâdından mahrum kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta! Bil ki, hadîsçe sâbittir ki; “Müttakî bir mü’min, hastalık sebebiyle yapamadığı dâimî virdinin sevabını, hastalık zamanında yine kazanır.” Farzları, mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül ile ve farzları yerine getirmekle, o ağır hastalık zamanında yapamadığı sâir sünnetlerin yerini hem hâlis bir sûrette, hastalık tutar. Hem hastalık, insandaki aczini ve zaafını ihsâs eder. O aczin lisânıyla ve zaafın diliyle hâlen ve kālen bir duâ ettirir. Cenâb-ı Hak, insana hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir zaaf vermiş, tâ ki, dâimî bir sûrette dergâh-ı İlâhîye ilticâ edip niyâz etsin, duâ etsin. قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ fermanıyla yani, “Eğer duânız olmazsa, ne ehemmiyetiniz var?” diye olan âyetin sırrıyla, insanın hikmet-i hilkati ve sebeb-i kıymeti olan samîmî duâ ve niyâzın bir sebebi hastalık olduğundan, bu nokta-i nazardan şekvâ değil, Allah’a şükretmek ve hastalığın açtığı duâ musluğunu, âfiyeti kesbetmekle kapamamak gerektir.Onüçüncü Devâ: Ey hastalıktan şekvâ eden bîçâre adam! Hastalık, bazılara ehemmiyetli bir definedir ve gāyet kıymetdar bir hediye-i İlâhiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o nev‘den tasavvur edebilir. Madem ecel vakti muayyen değil; Cenâb-ı Hak, insanı ye’s-i mutlaktan ve gaflet-i mutlakadan kurtarmak için, havf ve recâ ortasındaSayfa 219tutmak ve hem dünya ve âhiretini muhâfaza ettirmek için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ölüm gelebilir; eğer ölüm insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık ise, gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazen öyle bir kazancı olur ki; yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi, yirmi günde kazanır. Ezcümle; arkadaşlarımdan Allah rahmet etsin iki genç vardı. Biri İlamalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzâde Mustafa. Bu iki zât, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samîmiyette ve îmân hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum, hikmetini bilemedim. Vefatlarından sonra anladım ki; her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşâdıyla, sâir gāfil ve ferâizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takvâiçinde ve en kıymetdar bir hizmette ve âhirete nâfi‘ bir vaz‘iyette bulundular. İnşâallâh iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medâr oldu. Ben onların sıhhati için bazen ettiğim duâyı, şimdi anlıyorum, dünya i‘tibâriyle bedduâ olmuş. İnşâallâh o duâm, sıhhat-i uhreviye için kabûl olmuştur.İşte bu iki zât, benim i‘tikādımca, on sene bir takvâile elde edilecek bir kazanç kadar kâr buldular. Eğer bu ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliklerine güvenip, gaflet ve sefâhete atılsa idiler; ölüm de onları tarassud edip, tam günahların pislikleri içinde yakalasa idi; o nûrlar definesi yerine, kabirlerini yılanlar ve akrebler yuvası yapacaklardı. Madem hastalıkların böyle menfaati var, ondan şekvâ değil, tevekkül ve sabır ile şükredip, rahmet-i İlâhiyeye i‘timâd etmektir.Ondördüncü Devâ: Ey gözüne perde çekilen hasta! Eğer ehl-i îmânın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nûr ve ma‘nevî bir göz olduğunu bilsen, “Yüz bin şükür, Rabb-i Rahîmime!” dersin. Bu merhemi îzâh için bir hâdise söyleyeceğim. Şöyle ki, bana sekiz sene kemâl-i sadâkatle hiç gücendirmeden hizmet eden Barlalı Süleyman’ın halasının, bir vakit gözleri kapandı. O sâliha kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zannederek, “Gözüm açılması için duâ et” diyerek, câmi‘ kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübârek meczube kadının salâhatini duâma şefâatçi yapıp, “Yâ Rab! Onun salâhati hürmetine onun gözünü aç!” diye yalvardım. İkinci gün Burdurlu bir göz hekimi geldi,Sayfa 220gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum, çok duâ ettim. İnşâallâh o duâm, âhireti için kabûl olmuştur. Yoksa benim o duâm, onun hakkında gāyet yanlış bir bedduâ olurdu.

(115) 25. Lem'a/3,Sh 214 | 6-11. Devalar | Dünya bizi terketmeden, kalben biz onu terke çalışmalıyız10 Jul 202500:55:55

Altıncı Devâ:(Hâşiye) Ey dünya zevkini düşünüp, hastalıktan ızdırab çeken kardeşim! Bu dünya, eğer dâimîHâşiye: Bu lem‘a, fıtrî bir sûrette tahattur ettiğinden, altıncı mertebede iki devâ yazılmış. Fıtrîliğine ilişmemek için öylece bıraktık, belki bir sır var diye değiştirmedik.Sayfa 215olsa idi ve yolumuzda ölüm olmasa idi ve firâk ve zevâlin rüzgârları esmese idi ve musibetli, fırtınalı istikbâlde, ma‘nevî kış mevsimleri olmasa idi, ben de seninle beraber senin hâline acıyacaktım. Fakat madem dünya bir gün bize, “Haydi dışarı!” diyecek, feryâdımızdan kulağını kapayacak, o bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar îkāzâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben biz onu terke çalışmalıyız. Evet, hastalık bu ma‘nâyı bize ihtâr ediyor ve diyor ki: “Ey hasta! Senin vücûdun taştan, demirden değildir. Belki dâimâ ayrılmaya müsâid muhtelif maddelerden terkîb edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazîfeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren!” kalbin kulağına gizli ihtâr ediyor. Hem madem dünyanın zevki ve lezzeti devam etmiyor. Hususan meşrû‘ olmazsa hem devamsız, hem elemli, hem günahlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahanesiyle ağlama; bil’akis hastalıktaki ma‘nevî ibâdet ve uhrevî sevab cihetini düşün, zevk almaya çalış.Yedinci Devâ: Ey sıhhatinin lezzetini kaybeden hasta! Senin hastalığın, sıhhatindeki ni‘met-i İlâhiyenin lezzetini kaçırmıyor, bil’akis tattırıyor, ziyâdeleştiriyor. Çünkü bir şey devam etse, te’sîrini kaybeder. Hatta ehl-i hakîkat müttefikan diyorlar ki: اِنَّمَا الْاَشْيَٓاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا yani, “Her şey zıddıyla bilinir.” Meselâ, karanlık olmazsa, ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa, harâret anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa, yemek lezzet vermez. Mide harâreti olmazsa, su içmesi zevk vermez. İllet olmazsa, âfiyet zevksizdir. Maraz olmazsa, sıhhat lezzetsizdir. Madem Fâtır-ı Hakîm insana her çeşit ihsânını ihsâs etmek ve her nevi‘ ni‘metini tattırmak ve insanı dâimâ şükre sevketmek istediğini, şu kâinâtta çeşit çeşit hadsiz envâ‘-ı ni‘meti tadacak ve tanıyacak derecede gāyet çok cihâzât ile insanı techîz etmesi gösteriyor. Elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi; hastalıkları, illetleri, derdleri de verecektir. Senden soruyorum, bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasa idi; sen başının, elinin, midenin sıhhatindeki lezzetli ve zevkli ni‘met-i İlâhiyeyi hissedip şükreder mi idin? Elbette şükür değil, belki düşünmeyecektin; belki şuûrsuz o sıhhati, gafletle sefâhete sarf edecektin.Sayfa 216Sekizinci Devâ: Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffâretü’z-zünûb olduğu, hadîs-i sahîh ile sâbittir. Hem hadîste vardır ki, “Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşerse; îmânlı bir hastanın titremesi de, öylece günahları silker, döker.” Günahlar, hayat-ı ebediyede dâimî hastalıklardır. Bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan ve ruh için ma‘nevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile dâimî pek çok hastalıklardan kurtulursun. Eğer günahları düşünmüyorsan yahud âhireti bilmiyorsan veyahud Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki; milyonlar def‘a sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et. Çünkü bütün dünyanın mevcûdâtıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadârdır. Mütemâdiyen firâk ve zevâl ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus âhireti bilmediğin için, ölümü i‘dâm-ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdetâ yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücûdun var.

(114) 25. Lem'a / 2, Sh 212 | 3-6 Devalar | İnsan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için gelmemiştir04 Jul 202500:55:46

Üçüncü Devâ: Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemâdiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyârlaşması ve mütemâdiyen zevâl ve firâkta yuvarlanması şâhiddir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli ve en yükseği ve cihâzâtça en zengini, belki zîhayatların sultânı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vâsıtasıyla, hayvanâta nisbeten en ednâ bir derecede, ancak kederli ve meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahat ve safâlarla ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî ve dâimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet, gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hâtırına getirtmek istemez. Sermâye-i ömrünü bâd-ı hevâ boş yere sarfettirir. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücûduna ve cismine der ki: “Lâyemût değilsin, başıboş değilsin, bir vazîfen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öylece hazırlan!” İşte bu hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve îkāz edici bir mürşiddir. Bundan şekvâ değil, belki bu cihetten ona teşekkür etmek lâzım; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir.Dördüncü Devâ: Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücûdun ve a‘zâSayfa 213ve cihâzâtın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek onlar başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Yirmialtıncı Söz’de denildiği gibi; meselâ, gāyet zengin, gāyet mâhir bir san‘atkâr; güzel san‘atını ve kıymetdar servetini göstermek için, miskin bir adama, bir ücrete mukābil, modellik vazîfesini gördürür. Bir saatçik zamanda, diktiği murassa‘ ve gāyet san‘atlı bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler, vaz‘iyetler verir. Hârika envâ‘-ı san‘atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese, “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaz‘iyetten bana sıkıntı veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” Böyle demeye hak kazanabilir mi? “Hürmetsizlik ve merhametsizlik ve insâfsızlık ettin” diyebilir mi?İşte aynen bu misâl gibi, Sâni‘-i Zülcelâl sana ey hasta! Göz, kulak, akıl, kalb gibi nûrânî duygularla murassa‘ olarak giydirdiği cisim gömleğini, esmâ-yı hüsnâsının nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaz‘iyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığınla bil. Elemler, musibetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem‘alar ve rahmetten şuâ‘lar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında, sevimli güzel ma‘nâları bulursun.Beşinci Devâ: Ey maraza mübtelâ hasta! Bu zamanda tecrübelerimle kanâatim gelmiştir ki; hastalık bazılara bir ihsân-ı İlâhîdir, bir hediye-i Rahmâniyedir. Bu sekiz dokuz senedir, liyâkatsiz olduğum halde, bazı genç zâtlar, hastalık münâsebetiyle duâ için benimle görüştüler. Dikkat ettim, hangi hastalıklı genci gördüm ise, sâir gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvânî hevesâttan, bir derece kendini kurtarmış. Ben de bakıyordum, onların tahammül dâhilindeki hastalıklarını, bir ihsân-ı İlâhî olduğunu onlara ihtâr ediyordum. Ve derdim ki; “Kardeşim! Ben senin bu hastalığının aleyhinde değilim, hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, duâ edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış.Sayfa 214Hastalık, vazîfesini bitirdikten sonra, Hâlik-ı Rahîm inşâallâh sana şifâ verir.” Hem derdim; “Senin bir kısım emsâlin sıhhat belâsıyla, gaflete düşüp, namazı terk ediyor, kabri düşünmüyor, Allah’ı unutup, bir saatlik hayat-ı düny...

(113) 25. Lem'a/1, Sh 211 | Hastalar Risalesi | Ma‘nevî bir reçete | 25 devâdır | 1. ve 2. Devâlar19 Jun 202500:51:30

YİRMİBEŞİNCİ LEM‘AHastalar RisâlesiYirmibeş devâdır. Hastalara bir merhem ve bir teselli ve ma‘nevî bir reçete ve bir “Iyâdetü’l-marîz” ve “Geçmiş olsun” ma‘nâsında yazılmıştır.İhtâr: Bu ma‘nevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür‘atle (Hâşiye) te’lîf edildiği gibi; hem umuma muhâlif olarak tashîhâta ve dikkate vakit bulunamadı. Te’lîfi gibi gāyet sür‘atle, ancak bir def‘a nazardan geçirildi. Demek müsvedde-i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir sûrette gelen hâtırâtı, san‘atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkîkāta lüzûm görmedik. Okuyan zâtlar, hususan hastalar, bazı nâhoş ibârelerden veyahud ağır kelimelerden sıkılıp gücenmesinler, bana da duâ etsinler.بِسْمِ للّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ٭ وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِ ٭ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِŞu lem‘ada, nev‘-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkîl eden musibetzede ve hastalara hakîkî bir teselli ve nâfi‘ bir merhem olabilecek Yirmibeş Devâ icmâlen beyân ediliyor.Birinci Devâ: Ey bîçâre hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana derd değil, belki bir nevi‘ devâdır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Eğer meyvesi bulunmazsa zâyi‘ olur. Hem ömür rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedâr ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor, uzun ediyor, tâ meyvelerini verdikten sonra bırakıp gitsin. İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darb-ı mesel, dillerde destan olmuştur ki; “Musibet zamanı çok uzundur, safâ zamanı pek kısa olur.”Hâşiye: Bu risâle, dört buçuk saat zarfında te’lîf edilmiştir. Evet Evet Evet EvetRüşdü Re’fet Husrev Saîdü’n-Nûrsîİkinci Devâ: Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, senin ömür dakikalarını birer saat ibâdet hükmüne getirebilir. Çünkü ibâdet, iki kısımdır. Biri müsbet ibâdet ki; namaz, niyâz gibi ma‘lûm ibâdetlerdir. Diğeri menfî ibâdetlerdir ki; hastalıklar, musibetler vâsıtasıyla musibetzede, aczini ve za‘fını hisseder. Hâlik-ı Rahîmine ilticâ eder, yalvarır. Hâlis, riyâsız, ma‘nevî bir ibâdete mazhar olur. Evet hastalıkla geçen bir ömür, Allah’dan şekvâ etmemek şartıyla, mü’min için ibâdet sayıldığına rivâyet-i sahîhavardır. Hatta bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibâdet hükmüne geçtiği; ve bazı kâmillerin bir dakikası, bir gün ibâdet hükmüne geçtiği, rivâyât-ı sahîha ile ve keşfiyât-ı sâdıka ile sâbittir. Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip, sana uzun bir ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.

(112) 24. Lem'a/4, Sh 208 | Evleniniz; çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihâr edeceğim05 Jun 202500:59:37

Dördüncü Hikmet: Ma‘lûmdur ki; kesret-i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hiçbir hükûmet yoktur ki, kesret-i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hatta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş, تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ي اُبَاه۪ي بِكُمُ الْاُمَمَ ev kemâ kāl yani, “İzdivâc ediniz; çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihâr edeceğim.” Halbuki tesettürün ref‘i, izdivâcı teksîr etmeyip, çok azaltıyor. Çünkü en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka-i hayatını nâmuslu ister. Kendisi gibi asrî, yani açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisâr altına alamaz. Çünkü; kadının âile hayatında müdür-ü dâhilî olması haysiyetiyle, kocasının bütün malına ve evlâdına ve her şeyine muhâfaza me’muru olduğundan, en esaslı hasleti sadâkattir, emniyettir. Açık-saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocasının nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir.Hatta erkeklerdeki iki güzel haslet olan cesâret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazîfesi, ona hazinedârlık ve sadâkat değildir, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisâr altına alınmaz. Başka kadınları daSayfa 209nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla açık-saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet-i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan, evvelâ boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıt‘ası, ona nisbeten memâlik-i hârredir. Ma‘lûmdur ki; muhîtin, insanın ahlâkı üzerinde te’sîri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû’-i isti‘mâlâta ve israfa medâr olmaz. Fakat serîütteessür ve hassâs olan o memâlik-i hârredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık-saçıklık, elbette sû’-i isti‘mâlâta ve isrâfâta ve neslin za‘fiyetine ve sukūt-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde bir ihtiyâc-ı fıtrîye mukābil, herbirkaç günde kendini bir israfa mecbûr zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbûr olduğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyâta meyleder.Şehirliler; köylülere ve bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde ve bedevîlerde, derd-i maîşet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden ma‘sûme işçi ve bir derece kaba kadının kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi; serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyâs edilmez.Birden ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimmeÂhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, tâife-i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor. Evet nasıl ki târihlerde, eski zamanda “Amazonlar” nâmında gāyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye, hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de; bu zamanda, zındıka dalâletinin, İslâmiyete karşı yaptığı muhârebesinde, nefs-i emmârenin planıyla, şeytanın kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; açık bacak kadınlarla, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacaklarıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya,Sayfa 210ve fuhuşhâne yolunu genişlendirmeye çalışarak; çokların nefislerini birden esîr edip, kalb ve ruhlarını kebâirle yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâ-mahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak; o bıçaklı bacaklar, cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten muhtaç olduğu münâsib kocayı daha bulamazlar.

(111) 24.Lem'a/3, Sh 207 | Hem kadınların ecnebî erkeklere karşı bir siperi ve kal‘ası, çarşafıdır.22 May 202500:57:40

Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdar birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor. Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâ-mahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister.Sayfa 207Ve tesettür etmekle nâ-mahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.İkinci Hikmet: Kadın ve erkek ortasında gāyet esaslı ve şiddetli münâsebet ve muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyâcından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayat olacaktır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocasının, sırr-ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat-ı dünyeviyeye münhasır değil ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsûs, muvakkat bir muhabbet değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle ve hürmetle alâkadârdır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyârlık ve çirkinlik vaktinde dahi, o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukābil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs etmesi ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, pek çok kaybeder.Hem şer‘an koca, karıya küfüv olmalı. Yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın, en mühimmi diyânet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder. Refîkasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diyerek takvâya girer. Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttakî kocasını taklîd etmez. O mübârek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar. Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar.Üçüncü Hikmet: Bir âilenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekābile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar ve o mütekābil hürmet ve muhabbeti de kırar. ÇünküSayfa 208açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzelini görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit, o samîmî muhabbet ve hürmet-i mütekābile gitmekle beraber, gāyet çirkin ve gāyet alçakça bir hissi uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki; insan, hemşîresi misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî hissi taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî ve şehevânî temâyülâtı kırar.

(110) 24. Lem'a/2, Sh 206 | Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor.30 Apr 202501:09:54

ilâ âhirihî âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefîhe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, “Bir esârettir” diyor? (Hâşiye)Hâşiye: Mahkemeye karşı yazılan ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parçadır: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki, bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı ictimâiyelerinde en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsîrin tasdîklerine ve ittifâklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın i‘tikādlarına iktidâen tefsîr eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, rû-yu zemînde adâlet varsa, elbette o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.Sayfa 206Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerden, yalnız dört hikmetini beyân ederiz.Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor. Çünkü kadınlar, hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatlarından ziyâde sevdikleri yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduklarından, kendilerini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskāle ma‘rûz kalmamak için, fıtrî bir meyilleri var. Hem kadınların on adedden altı yedisi, ya ihtiyârdır veya çirkindir ki; ihtiyârlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendisinden daha çok güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihâmdan korkar, taarruza ma‘rûz kalmamak için ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyârlardır. Ve on adedden ancak iki üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Ma‘lûmdur ki; insan, sevmediği ve istiskāl ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâ-mahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskāl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîütteessür olduğundan, maddeten te’sîri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan, elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar.Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdar birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor. Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâ-mahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister.Sayfa 207Ve tesettür etmekle nâ-mahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.

(109) 24. Lem'a/1, Sh 205 | Tesettür, ictimâî hayatta en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîdir18 Apr 202500:58:21

YİRMİDÖRDÜNCÜ LEM‘ATesettür hakkındadır.Onbeşinci Nota’nın İkinci ve Üçüncü Mes’eleleri iken, ehemmiyetine binâen Yirmidördüncü Lem‘a olmuştur.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِيَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ ilâ âhirihî âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefîhe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, “Bir esârettir” diyor? (Hâşiye)Hâşiye: Mahkemeye karşı yazılan ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parçadır: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki, bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı ictimâiyelerinde en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsîrin tasdîklerine ve ittifâklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın i‘tikādlarına iktidâen tefsîr eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, rû-yu zemînde adâlet varsa, elbette o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.Sayfa 206Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerden, yalnız dört hikmetini beyân ederiz.Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor. Çünkü kadınlar, hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatlarından ziyâde sevdikleri yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduklarından, kendilerini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskāle ma‘rûz kalmamak için, fıtrî bir meyilleri var. Hem kadınların on adedden altı yedisi, ya ihtiyârdır veya çirkindir ki; ihtiyârlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendisinden daha çok güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihâmdan korkar, taarruza ma‘rûz kalmamak için ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyârlardır. Ve on adedden ancak iki üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Ma‘lûmdur ki; insan, sevmediği ve istiskāl ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâ-mahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskāl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîütteessür olduğundan, maddeten te’sîri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan, elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar.Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdar birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor. Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâ-mahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister.Sayfa 207Ve tesettür etmekle nâ-mahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.

(108) 23. Lem'a/ Sh 203 | İcad ve İnbât Kadîr-i Mutlak’a Mahsustur. 26 Mar 202500:50:02

Üçüncü Suâl: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: “Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki: ‘Hiçten hiçbir şey îcâd edilmiyor ve hiçbir şey i‘dâm edilmiyor; yalnız bir terkîb ve tahlîldir ki, kâinât fabrikasını işlettiriyor?’ ”Elcevab: Nûr-u Kur’ân ile mevcûdâta bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbâb vâsıtasıyla bu mevcûdâtın teşekkülât ve vücûdlarını, sâbıkan isbat ettiğimiz tarzda, imtinâ‘ derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar. Bir kısmı Sofestâî olup, insanın hâssası olan akıldan isti‘fâ ederek, ahmak hayvanlardanSayfa 204daha aşağı düşerek, kâinâtın vücûdunu inkâr etmeyi, hatta kendilerinin vücûdlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbâb ve tabiatın îcâd sâhibi olmalarından daha ziyâde kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinâtı inkâr edip, cehl-i mutlaka düşmüşler.İkinci gürûh bakmışlar ki; dalâlette, esbâb ve tabiatın mûcid olmaları noktasında, bir sineğin veya bir çekirdeğin îcâdı, hadsiz müşkilâtı var ve tavr-ı aklın hâricinde bir iktidar iktizâ ediyor. Onun için bilmecbûriye îcâdı inkâr ediyorlar, “Yoktan var olmaz” diyorlar ve i‘dâmı da muhâl görüyorlar, “Var yok olmaz” diye hükmediyorlar. Yalnız harekât-ı zerrât ile ve tesâdüf rüzgârlarıyla bir terkîb ve tahlîl ve dağılmak ve toplanmak sûretinde bir vaz‘iyet-i i‘tibâriye tahayyül ediyorlar. İşte sen gel, ahmaklığın ve cehâletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendilerini zanneden adamları gör; ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil! İbret al!Acaba her senede, dört yüz bin envâı birden zemin yüzünde îcâd eden ve semâvât ve arzı altı günde halkeden ve altı haftada, her baharda, kâinâttan daha san‘atlı ve hikmetli zîhayat bir kâinâtı inşâ eden bir kudret-i ezeliyenin, bir ilm-i ezelînin dâiresinde planları ve mikdarları taayyün eden mevcûdât-ı ilmiyeyi, göze göstermeyen bir eczâ ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir eczâ misillû, gāyet kolay o ma‘dûmât-ı hâriciye olan mevcûdât-ı ilmiyeye vücûd-u hâricî vermeyi, o kudret-i ezeliyeden uzak görmek ve îcâdı inkâr etmek; evvelki gürûh olan Sofestâîlerden daha ziyâde ahmakāne ve câhilânedir. Bu bedbahtların, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz’-i ihtiyârîden başka ellerinde olmayan firavunlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şeyi i‘dâm ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi ve bir maddeyi, hiçten ve yoktan îcâd edemediklerinden ve güvendikleri esbâb ve tabiatın ellerinde, hiçten îcâd gelmediğinden ahmaklıklarından diyorlar, “Yoktan var olmaz, var da yok olmaz” deyip, bu bâtıl ve hatâ düstûru, Kadîr-i Mutlak’a teşmîl etmek istiyorlar.Evet Kadîr-i Zülcelâl’in iki tarzda îcâdı var. Birisi; ihtirâ‘ve ibdâ‘ iledir. Yani hiçten, yoktan vücûd veriyor ve ona lâzım her şeyi de hiçten îcâd edip eline veriyor. Diğeri; inşâ iledir, san‘at iledir.Sayfa 205Yani kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakîk hikmetler için, kâinâtın anâsırından bir kısım mevcûdâtı inşâ ediyor. Her emrine tâbi‘ olan zerrâtları ve maddeleri, rezzâkıyet kanunu ile onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.Evet Kādir-i Mutlak’ın iki tarzda hem ibdâ‘, hem inşâ sûretinde îcâdı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay, en suhûletli ve belki dâimî ve umûmî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ‘-ı zîhayat mahlûkātın şekillerini, sıfatlarını, belki zerrâtlarından başka bütün keyfiyât ve ahvâllerini hiçten var eden bir kudrete karşı, “yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı! Tabiatı bırakan ve hakîkate geçen zât diyor ki, “Cenâb-ı Hakk’a zerrât adedince şükür ve hamd ü senâ ediyorum ki, kemâl-i îmânı kazandım, evhâm ve dalâletlerden kurtuldum; ve hiçbir şübhem de kalmadı.”اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

(107) 23. Lem'a/7, Sh 200 | Cenâb-ı Hakk’ın bizim ibâdetimize ne ihtiyâcı var?15 Mar 202500:58:55

Yirmiüçüncü Lem‘a’nın HâtimesiHâtime: Tabiat fikr-i küfrîsini terkeden ve îmâna gelen zât diyor ki, “Elhamdülillâh, benim şübhelerim kalmadı; yalnız merakımı mûcib olan birkaç suâlim var.”Birinci Suâl: Çok tenbellerden ve târik-i salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: “Cenâb-ı Hakk’ın bizim ibâdetimize ne ihtiyâcı var ki, Kur’ân’da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terk edeni zecrediyor ve cehennem gibi dehşetli bir cezâ ile tehdîd ediyor. İ‘tidâlli ve istikametli ve adâletli olan ifâde-i Kur’âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz’î hatâya karşı, nihâyet şiddeti gösteriyor?”Elcevab: Evet Cenâb-ı Hak, senin ibâdetine muhtaç değil. Hem hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın. Sen ma‘nen hastasın. İbâdet ise, senin ma‘nevî yaralarına tiryâk hükmünde olduğunu, çok risâlelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalığı hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi‘ ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrarına mukābil hekime dese: “Senin ne ihtiyâcın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Bu sözün ne kadar ma‘nâsız olduğunu anlarsın.Ama Kur’ân’ın, terk-i ibâdet hakkında şiddetli tehdîdâtı ve dehşetli cezâları ise; nasıl ki bir padişah, raiyetinin hukukunu muhâfaza etmek için; âdî bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatâsına göre, şiddetli cezâya çarpar. Öyle de; ibâdeti ve namazı terkeden adam, Sultân-ı Ezel ve Ebed’in raiyeti hükmünde olan mevcûdâtın hukukuna ehemmiyetli bir tecâvüz ve ma‘nevî bir zulmeder. Çünkü mevcûdâtın kemâlleri, Sâni‘e müteveccih yüzlerinde tesbîh ve ibâdet ile tezâhür eder. İbâdeti terkeden, mevcûdâtın ibâdetini görmez ve göremez, belki de inkâr eder. O vakit ibâdet ve tesbîh noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektûbât-ı Samedâniye ve birer âyîne-i esmâ-yı Rabbâniye olan mevcûdâtı; âlî makamlarından tenzîl ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazîfesiz, câmid, perişan bir vaz‘iyette telakkî ettiğinden, mevcûdâtı tahkîr eder; kemâlâtını inkâr ve tecâvüz eder.Evet herkes kâinâtı, kendi aynasıyla görür. Cenâb-ı Hak insanı, kâinât için bir mikyâs, bir mîzân sûretinde yaratmıştır. Her insana bu âlemden hususî bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i‘tikād-ı kalbîsine göre gösteriyor.Sayfa 201Meselâ, gāyet me’yûs ve mâtemli olarak ağlayan bir insan, mevcûdâtı ağlar ve me’yûs bir sûrette görür. Ve gāyet sürûrlu ve neş’eli ve müjdeli ve kemâl-i neş’esinden gülen bir adam, kâinâtı neş’eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddî bir sûrette ibâdet ve tesbîh eden adam, mevcûdâtın hakîkaten mevcûd ve muhakkak olan ibâdet ve tesbîhâtlarını, bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkâr ile ibâdeti terkeden adam; mevcûdâtı, hakîkat-i kemâlâtına tamamıyla zıd ve muhâlif ve hatâ bir sûrette tevehhüm eder ve ma‘nen onların hukuklarına tecâvüz eder.Hem o târikü’s-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdîd eder. Hem netice-i hilkati ve gāye-i fıtratı olan ibâdeti terkettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşîet-i Rabbâniyeye karşı bir tecâvüz hükmüne geçer. Onun için cezâya çarpılır.Elhâsıl: İbâdeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder, nefsi ise, Cenâb-ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür. Hem kâinâtın hukuk-u kemâlâtına karşı bir tecâvüz ve bir zulümdür. Evet nasıl ki küfür, mevcûdâta karşı bir tahkîrdir; terk-i ibâdet dahi, kâinâtın kemâlâtını inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyeye karşı bir tecâvüz olduğundan, dehşetli tehdîde ve şiddetli cezâya müstehak olur. İşte bu istihkākı ve mezkûr hakîkati ifade etmek için, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, mu‘cizâne bir sûrette o şiddetli tarz-ı ifâdeyi ihtiyâr ederek, tam tamına hakîkat-i belâgat olan mutâbık-ı muktezâ-yı hâle mutâbakat ediyor. İkinci Suâl: Tabiattan vazgeçen ve îmâna gelen zât diyor ki: “Her mevcûd, her cihetinde, her işinde, her şeyinde ve her şe’ninde, meşîet-i İlâhiyeye ve kudret-i Rabbâniyeye tâbi‘ olması, çok azîm bir hakîkattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sığışmıyor.

(106) 23. Lem'a/6, Sh 196 | Kadîr-i Mutlak’ın ne ihtiyâcı var ki, âciz vesâiti, îcâdına teşrîk etsin?06 Mar 202501:05:27

Ey esbâbperest ve tabiata saplanan bîçâre adam! Madem her şeyin tabiatı, her şey gibi mahlûktur; Çünkü san‘atlıdır ve yeniden oluyor. Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnû‘dur. Ve madem her şeyin vücûdu, pek çok cihâzât ve âletlere muhtaçtır. O halde, tabiatı îcâd eden ve o sebebi halkeden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlak’ın ne ihtiyâcı var ki, âciz vesâiti, rubûbiyetine ve îcâdına teşrîk etsin? Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi, sebeble beraber halkederek, cilve-i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertîb ve tanzîm ile ve zâhir bir sebebiyet ve mukārenet vermekle, eşyâdaki zâhirî kusurlara ve merhametsizliklere ve noksâniyetlere merci‘ olmak için, esbâb ve tabiatı, dest-i kudretine perde etmiş ve izzetini o sûretle muhâfaza etmiş. Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın; sonra saati çarklarla tertîb edip tanzîm etsin, daha mı kolaydır? Yoksa hârika bir makineyi, o çarkların içinde yapsın; sonra saatin yapılmasını o makinenin câmidSayfa 197ellerine versin, tâ saati yapsınlar, daha mı kolaydır? Bu hâl imkân hâricinde değil midir? Haydi o insâfsız aklınla sen söyle. Sen hâkim ol!Veyahud bir kâtib; kalem, kâğıt, mürekkeb getirdi. Onunla kendi bizzât o kitabı yazsa, daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıt, mürekkeb, kalem içinde o kitaptan daha san‘atlı ve daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsûs olarak bir yazı makinesi îcâd etsin; sonra o şuûrsuz makineye “Haydi sen yaz!” desin de, kendisi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz def‘a yazıdan daha müşkil değil midir?Eğer desen: “Evet bir kitabı yazan makinenin îcâdı, o kitaptan yüz def‘a daha müşkildir. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını yazmasına vâsıta olmak cihetiyle, yalnız bir kolaylık var?”Elcevab: Nakkāş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle nihâyetsiz cilve-i esmâsını her vakit tazelendirmekle, ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyâdaki teşahhusları ve hususî sîmâları öyle bir sûrette halketmiştir ki; hiçbir mektûb-u Samedânî ve hiçbir kitâb-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâ küll-i hâl, ayrı ma‘nâları ifade etmek için, ayrı bir sîmâsı bulunacak. Eğer gözün varsa, insanın sîmâsına bak, gör ki; zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük sîmâda, a‘zâ-yı esâsiyede ittifâkla beraber, herbir sîmâ, umum sîmâlara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet-i fârikası var olduğu kat‘iyen sâbittir. Bunun için herbir sîmâ, ayrı bir kitaptır. Yalnız san‘atın tanzîmi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertîb ve te’lîf ister; ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek, hem de vücûda lâzım olan her şeyi dercetmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister. Haydi, farz-ı muhâl olarak tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir matbaaya âit olan tanzîm ve basmak, yani muayyen intizâmını kalıba sokmaktan başka, o tanzîmin îcâdında, îcâdları yüz derece daha müşkil bir zîhayatın cismindeki maddeleri, aktâr-ı âlemden mîzân-ı mahsûs ile ve hâs bir intizâm ile îcâd etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı îcâd eden Kadîr-i Mutlak’ın kudret ve irâdesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimâli ve farazîsi, bütün bütün ma‘nâsız bir hurâfedir.İşte bu saat ve kitap misâlleri gibi; Sâni‘-i Zülcelâl ve Kādir-i Külli Şey, esbâbı halketmiş; müsebbebâtı da halkediyor.Sayfa 198Hikmetiyle, müsebbebâtı esbâba bağlıyor. Kâinât harekâtının tanzîmine dâir kavânîn-i âdetullâhtan ibâret olan şerîat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyenin bir cilvesini; ve eşyâdaki o cilvesine, yalnız bir ayna ve bir ma‘kes olan tabîat-ı eşyâyı, irâdesiyle ta‘yîn etmiştir. Ve o tabiatın vücûd-u hâricîye mazhar olan vechini, kudretiyle îcâd etmiş ve eşyâyı o tabiat üzerinde halketmiş, birbirine mezcetmiş. Acaba gāyet derecede ma‘kūl ve hadsiz burhânların neticesi olan bu hakîkatin kabûlü mü daha kolaydır? Hem vücûb derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuûrsuz, mahlûk, masnû‘ ve basit olan o sebeb ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin vücûduna lâzım olan hadsiz cihâzât ve âlâtı verip, hakîmâne ve basîrâne olan işleri...

(105) 23. Lem'a/5, Sh 194 | 3.Muhal | Tabiat olsa olsa ancak bir san‘at olabilir, Sâni‘ olamaz23 Feb 202500:59:26

Üçüncü Muhâl: Bu muhâli îzâh edecek bazı risâlelerde beyân edilen iki misâldir.Birinci Misâl: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmîl ve tezyîn edilmiş ve hâlî bir sahrâda kurulmuş ve yapılmış bir saraya; gāyet vahşi bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam, san‘atlı eşyâyı görmüş. Vahşetinden ve ahmaklığından, hâriçten kimse müdâhale etmeyip, “O saray içindeki o eşyâdan birisi, o sarayı müştemelâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlar. Hangi şeye bakıyor; o vahşetli aklı dahi kābil göremiyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra o sarayın teşkîlat programı ve mevcûdâtın fihristi ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendân elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sâir içindeki şeyler gibi, hiçbir kābiliyeti yoktur ki o sarayı teşkîl ve tezyîn etsin. Fakat muzdar kalarak, bilmecbûriye, eşyâ-yı âhara nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmûuna bu defteri münâsebetdâr gördüğünden: “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkîl, tanzîm ve tezyîn edip bu eşyâyı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek vahşetini; ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.İşte aynen bu misâl gibi; hadsiz derecede misâldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mu‘cizâne hikmetle dolu şu sarây-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden tabîiyyûn fikrini taşıyan vahşi bir insan girer. Dâire-i mümkinât hâricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un şu sarây-ı âlem, eser-i san‘atı olduğunu düşünmeyerek ve ondan i‘râz ederek, dâire-i mümkinât içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar levhası hükmünde ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icrââtında tebeddül ve tagayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hatâ olarak “tabiat” nâmı verilen bir mecmûa-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiyeyi ve bir fihrist-i san‘at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der ki: “Madem bu eşyâ bir sebeb ister, hiçbir şeyinSayfa 195bu defter gibi münâsebeti görünmüyor. Çendân hiçbir cihetle akıl kabûl etmez ki; gözsüz, şuûrsuz, kudretsiz bu defter, rubûbiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktizâ eden îcâdı yapamaz. Fakat madem Sâni‘-i Kadîm’i kabûl etmiyorum; öyle ise en münâsibi, bu defter bunu yapmış ve yapar diyeceğim” der. Biz de deriz:Ey ahmaku’l-humakādan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak! Zerrâttan, seyyârâta kadar bütün mevcûdât, ayrı ayrı lisânlarla vücûduna şehâdet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni‘-i Zülcelâl’i gör; ve o sarayı yapan ve o deftere sarayın programını yazan Nakkāş-ı Ezelî’nin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle o hezeyanlardan kurtul!İkinci Misâl: Gāyet vahşi bir adam muhteşem bir kışla dâiresine girer. Gāyet muntazam bir ordunun umûmî ve beraber ta‘lîmlerini ve muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle; bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir “Ateş!” emriyle ateş ettiklerini müşâhede eder. Onun kaba, vahşi aklı, bir kumandanın devletin nizâmâtıyla ve kānûn-u pâdişâhîyle kumandasını anlamayıp, inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbirine bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayâlî ip, ne kadar hârikalı bir ip olduğunu düşünür; hayrette kalır. Sonra gider Ayasofya gibi gāyet muazzam bir câmiye, cum‘a gününde dâhil olur. O cemâat-i müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde eder, oturduklarını müşâhede eder. Ma‘nevî ve semâvî kanunların mecmûundan ibâret olan şerîatı ve şerîat sâhibinin emirlerinden gelen ma‘nevî düstûrları anlamadığından, o cemâatin maddî iplerle bağlandığını ve o acîb ipler onları esîr edip oynattığını tahayyül ederek en vahşi insan sûretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider. İşte aynı bu misâl gibi:Sultân-ı Ezel ve Ebed’in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Ma‘bûd-u Ezelî’nin muntazam bir mescidi olan şu kâinâta; mahz-ı vahşet olan, inkârlı fikr-i tabîatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultân-ı Ezelî’nin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinâtın ma‘nevî kanunlarını, birer maddî madde tasavvur ederek ve ...

(104) 23. Lem'a/4, Sh 191 | 3.Kelime | Mevcudatın kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata isnâdı muhaldir16 Feb 202500:56:18

Üçüncü Kelime: اِقْتَضَتْهُ الطَّب۪يعَةُ yani, tabiat iktizâ ediyor, tabiat yapıyor. İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Numûne için üçünü zikrediyoruz.Birinci Muhâl: Ekser mevcûdâtta, hususan zîhayatta görünen basîrâne ve hakîmâne olan san‘at ve îcâd, Şems-i Ezelî’nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse, belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnâd edilse lâzım gelir ki; tabiat, îcâd için her şeyde hadsiz ma‘nevî makine ve matbaaları bulundursun; veyahud her şeyde, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet dercetsin. Çünkü nasıl, şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâlî ve aksî güneşçikler, semâdaki tek güneşe isnâd edilmezse lâzım gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında, tabîî ve fıtrî, hem güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, ma‘nen çok derin bir güneşin hâricî vücûdunu kabûl ederek, zerrât-ı züccâciye adedince tabîî güneşleri kabûl etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misâl gibi, mevcûdât ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelî’nin cilve-i esmâsına verilmezse, herbir mevcûdda, hususan herbir zîhayatta hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabîî kuvveti, âdetâ bir ilâhı içinde kabûl etmek lâzım gelir. Bu tarz fikir ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı, en hurâfesidir. Hâlik-ı Kâinât’ın bir sineğe müteveccih san‘atını, mevhûm, ehemmiyetsiz, şuûrsuz bir tabiata veren insan, elbette yüz def‘a hayvandan daha hayvan, daha şuûrsuz olduğunu gösterir.İkinci Muhâl: Eğer gāyet intizâmlı ve mîzânlı, san‘atlı ve hikmetli şu mevcûdât; nihâyetsiz Kadîr ve Hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnâd edilse lâzım gelir ki; tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri ve matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe’ ve tezgâh olduğu hadsizSayfa 192çiçeklerin ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkîllerine medâr olabilsin. Çünkü çiçekler için saksılık vazîfesini gören bir kâse toprak içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve hey’etlerini teşkîl ve tasvîr edebilir bir kābiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse; o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için ma‘nevî, ayrı, tabîî bir makine bulunmazsa, bu hâl vücûda gelemez. Çünkü tohumların nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humûza, karbon, azotun intizâmsız, şekilsiz, hamur gibi halîtasından ibâret olmakla beraber; hava, su, harâret, ziyâ dahi, herbiri basit ve şuûrsuz ve her şeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkîlleri ayrı ayrı ve gāyet muntazam ve san‘atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarûre iktizâ ediyor ki; o kâsede bulunan toprakta, Avrupa kadar, küçük mikyâsta ma‘nevî matbaalar ve fabrikalar bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayatdâr kumaşları ve binlerle ayrı ayrı nakışlı mensûcâtları dokuyabilsin. İşte tabîiyyûnun fikr-i küfrîleri, ne derece dâire-i akıldan hâriç saptığını kıyâs et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan sûretindeki ahmak sarhoşların, “Mütefennin ve akıllıyız!” diye da‘vâ ettikleri akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini; ve mümteni‘ ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurâfeyi kendilerine meslek ittihâz ettiklerini gör, gül ve tükür!Eğer desen: “Mevcûdât tabiata isnâd edilse böyle acîb muhâller oluyor ve imtinâ‘ derecesinde müşkilât olur; acaba Zât-ı Ehad ve Samed’e verildiği vakit, o müşkilât nasıl kalkıyor? Ve o suûbetli imtinâ‘, o suhûletli vücûba nasıl inkılâb eder?”Elcevab: Birinci muhâlde nasıl ki, güneşin cilve-i in‘ikâsını ve feyzini ve te’sîrini en küçük zerrecik camdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar kemâl-i suhûletle ve külfetsiz misâlî güneşciklerle gāyet kolaylıkla gösterdikleri halde, eğer güneşten nisbetleri kesilse; o vakit herbir zerrecikte, tabîî ve bizzât bir güneşin hâricî vücûdu imtinâ‘ derecesinde bir suûbetle olabilmesi, kabûl edilmek lâzım gelir. Öyle de; her mevcûd, doğ...

(103) 23. Lem'a/3, Sh 189 | 2.Kelime | Mevcudatın kendi kendine teşekkül etmesi çok cihetle muhaldir11 Feb 202500:46:24

İkinci Mes’ele: تَشَكَّلَ بِنَفْسِه۪ dir. Yani, mevcûdât kendi kendine teşekkül ediyor. İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var. Çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Numûne için muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.Birincisi: Ey muannid münkir! Senin enâniyetin, seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmeyi hükmediyorsun. Çünkü sen mevcûdsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin. Belki dâimâ teceddüdde olarak, gāyet muntazam bir makine; ve dâimâ tahavvülde hârika bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekā-yı nev‘ i‘tibâriyle alâkadârdır ve alış-verişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadârlığı kırmamak için dikkat ediyorlar. Ve öylece ihtiyâtla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinâta bakıyorlar. Senin münâsebetini kâinâtta görüp öylece vaz‘iyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin, o hârika vaz‘iyetlerine göre istifâde edersin.Eğer sen vücûdundaki o zerreleri, Kadîr-i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçük me’murları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları, herbir zerre bir kalem ucu veya kalem-i kudretin noktaları ve herbir zerre bir nokta olduğunu kabûl etmezsen; o vakit senin vücûdunda çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki; senin mecmû‘-u cesedin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir göz ve bütün senin mâzî ve müstakbelin ve nesil ve aslın ve anâsırının menba‘larını ve rızkının ma‘denlerini bilecek, tanıyacak yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım gelir. Senin gibi böyle mes’elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtûn kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir.Sayfa 190İkinci Muhâl: Senin vücûdun bin kubbeli hârika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar direksiz birbirine baş başa verip, muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin def‘a böyle bir saraydan daha acîbdir. Çünkü; o sarây-ı vücûdun, dâimâ kemâl-i intizâmla tazelenmektedir. Gāyet hârika olan ruh, kalb ve ma‘nevî letâiften kat‘-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir a‘zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbiriyle kemâl-i muvâzene ve intizâmla baş başa verip, hârika bir bina ve fevkalâde bir san‘at ve göz, dil gibi acîb birer mu‘cize-i kudret gösteriyorlar. Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi‘ birer me’mur olmazlarsa; o vakit herbir zerre, umum o ceseddeki zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem herbirisine mahkûm-u mutlak, hem herbirine misil, hem hâkimiyet noktasında zıd, hem yalnız Vâcibü’l-Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı ve menbaı, hem gāyet mukayyed, hem gāyet mutlak bir sûrette olmakla beraber; sırr-ı vahdetle, yalnız bir Vâhid-i Ehad’in eseriyle olabilen gāyet muntazam bir masnû‘-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnâd etmek; zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl olduğunu, belki yüz muhâl olduğunu derkeder.Üçüncü Muhâl: Eğer senin vücûdun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelî’nin kalemiyle mektub olmazsa ve tabiata ve esbâba mensub ve matbû‘ olsa, o vakit senin vücûdundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içindeki dâireler misillû, binler mürekkebler adedince tabiat kalıblarının bulunması lâzım gelir. Çünkü, meselâ bu elimizdeki kitap eğer mektub olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinâd edip, bütün onları yazar. Eğer mektub olmazsa ve o kâtibin kalemine verilmezse, “Kendi kendine olmuş” denilse veya tabiata verilse, o vakit matbû‘ kitap gibi, herbir harfi için bir demir kalem lâzımdır ki tab‘ edilsin. Nasıl ki matbaada hurûfât adedince demir harfler bulunur, sonra o kitaptaki harfler vücûd bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, hurûfât adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurûfât içinde bazen olduğu gibi, bir büyük harfte, küçük kalemle bir sahîfe ince hat ile yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için lâzım gelir.

(102) 23. Lem'a/2, Sh 187 | 1.Kelime | Esbab-ı âlemin ictimaıyla teşkil-i eşya muhal ve bâtıldır09 Feb 202500:57:03

Ama Birinci Yol ki: Esbâb-ı âlemin ictimâıyla teşkîl-i eşyâ ve vücûd-u mahlûkāttır. Pek çok muhâlâtından; yalnız üç tanesini zikrediyorum. Birincisi: Bir eczâhânede gāyet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir ma‘cun istenildi. Hem hayatdâr hârika bir tiryâk, onlardan yapılmak îcâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat ma‘cunun ve o hayatdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O ma‘cunlardan herbirisini tedkîk ettik. Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mîzân-ı mahsûsla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hâkezâ... muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksân veya fazla alınsa, o ma‘cun zîhayat olmaz, hâssiyetini gösteremez. Hem o hayatdâr tiryâkı da tedkîk ettik. Herbir kavanozdan bir mîzân-ı mahsûsla bir madde alınmış ki, zerre mikdar noksân veya ziyâde olsa, tiryâk hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, herbirisinden ayrı ayrı bir mîzânla alınmış gibi ayrı ayrı mikdarlarda eczâlar alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimâl var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garib bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar, yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler, toplanıp o ma‘cunu teşkîl etsinler. Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek, muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabûl etmem!” diye kaçacaktır. İşte bu misâl gibi; herbir zîhayat, elbette zîhayat bir ma‘cundur. Herbir nebât, hayatdâr bir tiryâk gibidir. Çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden ve gāyet hassâs bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve “Esbâb îcâd etti” denilse; aynen o eczâhânedeki ma‘cunun, şişelerin devrilmesiyle vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır. Elhâsıl: Şu eczâhâne-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin mî-zân-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve her şeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. “Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan anâsır ve tabâyiin ve esbâbın işidir” diyen bedbaht, o tiryâk-ı acîbin, “Kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet küfür, ahmakāne ve sarhoşâne, dîvânece bir hezeyandır.

(101) 23. Lem'a/1, Sh 185 | Tabiat Risalesi | Mukaddime | Küfrün temel taşını zîr u zeber ediyor08 Feb 202500:57:36

YİRMİÜÇÜNCÜ LEM‘A Tabiat Risâlesi Onyedinci Lem‘a’nın Onaltıncı Nota’sı iken, ehemmiyetine binâen Yirmiüçüncü Lem‘a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor; küfrün temel taşını zîr u zeber ediyor. İhtâr: Şu notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne kadar hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden dokuz muhâl ile beyân edilmiştir. Sâir risâlelerde o muhâller kısmen îzâh edildiğinden; burada gāyet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, “Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi nasıl bu âkil feylesoflar kabûl etmişler ve o yoldan gidiyorlar?” hâtıra geliyor. Evet, onlar, mesleklerinin iç yüzünü görmemişler. Hem hakîkat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki, yazılmıştır. Herbir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-i ma‘kūl hulâsa-i mezhebleri, mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu gāyet bedîhî ve kat‘î burhânlarla şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbat etmeye hazırım. (Hâşiye) بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ Şu âyet-i kerîme, istifhâm-ı inkârî ile: “Cenâb-ı Hak hakkında şekk olmaz ve olmamalı!” demekle, vücûd ve vahdâniyet-i İlâhiye, bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor. Şu sırrı îzâhtan evvel bir ihtâr: İhtâr: Bin üçyüz otuz sekiz senesinde (bundan on iki sene evvel) Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Hâşiye: Bu risâlenin sebeb-i te’lîfi; gāyet mütecâvizâne ve gāyet çirkin bir tarz ile hakāik-i îmâniyeyi tezyîf edip, bozulmuş aklı yetişmediği şeye “hurâfe” deyip, dinsizliği tabiata bağlayarak, Kur’ân’a hücum edilmesidir. O hücum ise, şiddetli bir hiddeti kalbe verdi ki, şiddetli ve galîz tokatları, o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheblilere yedirdi. Yoksa Risâle-i Nûr’un mesleği, nezîhâne ve nâzikâne ve kavl-i leyyindir. Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gāyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvâh!” dedim, “Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!” O vakit şu âyet-i kerîme, bedâhet derecesinde vücûd ve vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir burhânı, Arabî risâlemde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaası’nda tab‘ ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilenler az ve ehemmiyetli bakanlar da nâdir olmakla beraber, gāyet muhtasar ve mücmel bir sûrette olan o kuvvetli burhân te’sîrini gösteremedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişâf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye, o burhânı Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O burhânın bazı parçaları, bazı risâlelerde tam îzâh edildiğinden; burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risâlelerde inkısâm etmiş olan müteaddid burhânlar, bu burhânlarla kısmen ittihâd ediyor; herbiri bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor. Mukaddime Ey insan! Kat‘iyen bil ki; insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i îmân, bilmeyerek isti‘mâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz: Birincisi: اَوْجَدَتْهُ الْاَسْبَابُ yani, “Esbâb bu şeyi îcâd ediyor.” İkincisi: تَشَكَّلَ بِنَفْسِه۪ yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.” Üçüncüsü: اِقْتَضَتْهُ الطَّب۪يعَةُ yani, “Tabîîdir, tabiat iktizâ edip îcâd ediyor.” Evet, madem mevcûdât var, inkâr edilmez. Hem her mevcûd san‘atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem madem kadîm değildir, yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid! Bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki: “Esbâb-ı âlem onu îcâd ediyor.” Yani esbâbın ictimâında o mevcûd vücûd buluyor. Veyahud “O kendi kendine teşekkül ediyor.” Veyahud “Tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te’sîriyle vücûda geliyor.”

(100) 22. Lem'a/2, Sh 180 | 3.İşaret | Kanunu tatbik edenler, evvelâ kendilerine tatbik etmeli07 Feb 202500:59:57

Üçüncü İşaret: Mağlatalı dîvânece bir suâl: Bir kısım ehl-i hüküm diyorlar ki: “Madem sen bu memlekette duruyorsun; şu memleketin cumhûrî kanunlarına inkıyâd etmek lâzım gelirken, sen neden inzivâ perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle; şimdiki hükûmetin kanununda, vazîfe hâricinde bir meziyeti, bir fazîleti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfûzunu icrâ ediyorsun. Senin bu hâlin müsâvât esasına istinâd eden cumhuriyetin bir düstûruna münâfîdir. Sen neden vazîfesiz olduğun halde elini öptürüyorsun. ‘Halk beni dinlesin’ diye hodfurûşâne bir vaz‘iyet takınıyorsun?” Elcevab: Kanunu tatbîk edenler, evvelâ kendilerine tatbîk etmeli, sonra başkalarına tatbîk edebilirler. Siz kendinize tatbîk etmediğiniz bir düstûru başkasına tatbîk etmekle, herkesten evvel siz düstûrunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve onlara karşı geliyorsunuz. Çünkü, şu müsâvât-ı mutlaka kanununun bana tatbîkini istiyorsunuz. Ben de derim: Ne vakit bir nefer, bir müşîrin makam-ı ictimâîsine çıkarsa ve milletin o müşîre karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirâk ederse ve onun gibi o teveccüh ve hürmete mazhar olsa veyahud o müşîr, o nefer gibi âdîleşirse ve o neferin sönük vaz‘iyetini alırsa ve o müşîrin vazîfe hâricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa; hem eğer, en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harb reisi, en abdâl bir neferle teveccüh-ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsâvâta girse; o vakit siz bu müsâvât kanununuz hükmünce, bana şöyle diyebilirsiniz: “Kendine hoca deme! Hürmeti kabûl etme! Fazîletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!” Sayfa 181 Eğer deseniz: “Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazîfe başında bulunduğu vakte mahsûstur ve vazîfedârlara hâstır. Sen vazîfesiz bir adamsın; vazîfedârlar gibi milletin hürmetini kabûl edemezsin?” Elcevab: Eğer insan, yalnız bir cesedden ibâret olsa ve insan, dünyada lâyemûtâne dâimî kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse, o vakit vazîfe; yalnız askerlik ve idare me’murlarına mahsûs kalırdı, sözünüzde de bir ma‘nâ olurdu. Fakat madem insan; yalnız cesedden ibâret değildir. Ve o cesedi beslemek için de; kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez ve onlar imhâ edilmez. Onlar da idare isterler. Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki endîşe-i istikbâl, her ferdin en mühim mes’elesidir. Elbette milletin itâat ve hürmetine istinâd eden vazîfeler; yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine âit ictimâî ve siyâsî ve askerî vazîfelere münhasır değildir. Evet, yolculara seyahat için vesîka vermek bir vazîfe olduğu gibi, ebed tarafına giden yolculara da hem vesîka, hem o zulümâtlı yolda nûr vermek öyle bir vazîfedir ki, hiçbir vazîfe o vazîfe kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazîfenin inkârı, ölümün inkârıyla ve her gün اَلْمَوْتُ حَقٌّ da‘vâsını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdîk eden otuz bin şâhidin şehâdetini tekzîb ve inkâr etmekle olur. Madem ma‘nevî hâcât-ı zarûriyeye istinâd eden ma‘nevî vazîfeler var. Ve o vazîfelerin de en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümâtında kalbin cep feneri ve saadet-i ebediyenin anahtarı olan îmândır ve îmânın ders ve takviyesidir. Elbette o vazîfeyi gören ehl-i ma‘rifet, herhalde küfrân-ı ni‘met sûretinde kendine olan ni‘met-i İlâhiyeyi ve fazîlet-i îmâniyeyi hiçe sayıp, sefîhlerin ve fâsıkların makamına sukūt etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid‘alarıyla, sefâhetleriyle bulaştırmayacaktır. İşte beğenmediğiniz ve müsâvatsızlık zannettiğiniz inzivâ bunun içindir. İşte bu hakîkatle beraber, beni işkence ile ta‘cîz eden sizin gibi enâniyette ve bu kānûn-u müsâvâtı kırmakta firavunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevâzu‘, tezellül zannedildiğinden, tevâzu‘ etmemek gerektir. Belki sizden ehl-i insâf ve mütevâzi‘ ve âdil kısmına derim ki: “Ben felillâhilhamd kendi kusurumu ve aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirâne bir makam-ı ihtirâm istemek, bel...

(99) 22. Lem'a/1, Sh 176 | İşârât-ı Selâse | 1.İşaret | Ehl-i dünya senin âhiretine neden karışıyor?06 Feb 202501:06:56

zYİRMİİKİNCİ LEM‘A İşârât-ı Selâse Onyedinci Lem‘a’nın Onyedinci Nota’sının Üçüncü Mes’elesi iken, suâllerinin şiddet ve şumûlüne ve cevablarının kuvvet ve parlaklığına binâen, Otuzbirinci Mektub’un Yirmiikinci Lem‘ası olarak Lemeâta karıştı. Lem‘alar, bu lem‘aya yer vermelidirler. Mahremdir; en hâs ve hâlis ve sâdık kardeşlerime mahsûstur. بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ Isparta’nın âdil vâlisine ve adliyesine ve zâbıtasına, en mahrem ve en hâs ve hâlis kardeşlerime mahsûs olarak, yirmi iki sene evvel Isparta’nın Barla nâhiyesinde iken yazdığım, gāyet mahrem bu risâleciği (Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadârlığını gösterdiği için) takdîm ediyorum. Eğer münâsib görülse, ya yeni veya eski harf ile daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki, yirmi beş, otuz senelik esrârımı arayanlar ve tarassud edenler de anlasınlar; gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız, işte bu risâledir, bilsinler. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَي اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِه۪ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا Bu mes’ele üç işarettir. Birinci İşaret: Şahsıma ve Risâle-i Nûr’a âit mühim bir suâl: Çoklar tarafından deniliyor ki: “Sen, ehl-i dünyânın dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar? Halbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü’d-dünyâ ve münzevîlere karışmıyor?” Elcevab: Yeni Said’in bu suâle karşı cevabı sükûttur. Yeni Said:“Benim cevabımı kader-i İlâhî versin” diyor. Bununla beraber mecbûriyetle, emâneten istiâre ettiği Eski Said’in kafası diyor ki: “Bu suâle cevab verecek, Isparta vilâyetinin hükûmetidir ve şu vilâyetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyâde bu suâlin altındaki ma‘nâ ile alâkadârdırlar. Madem binler efrâdı bulunan bir hükûmet ve yüz binler efrâdı bulunan bir millet, benim bedelime düşünmeye ve müdâfaaya mecbûrdur. Ben neden lüzûmsuz olarak müddeîlerle konuşup müdâfaa edeyim? Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim; gittikçe daha ziyâde dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir hâlim de mestûr kalmamış. En gizli, en mahrem risâlelerim dahi hükûmetin ve bazı meb‘ûsların ellerine geçmiş. Eğer ehl-i dünyâyı telâşa verecek ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışma hâlim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsa idi, bu vilâyetteki ve kazâlardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettiği halde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrârımı beyân ettiğim halde, bu hükûmet bana karşı sükût edip ilişmedi. Eğer milletin ve vatanın saadetine ve istikbâline zarar verecek bir kabâhatim varsa, dokuz seneden beri vâlisinden tut, tâ köy karakol kumandanına kadar, kendilerini mes’ûl eder. Onlar kendilerini mes’ûliyetten kurtarmak için, hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı, kubbeyi habbe yapıp beni müdâfaa etmeye mecbûrdurlar. Öyle ise, bu suâlin cevabını onlara havâle ediyorum. Ama şu vilâyetin milleti, umumiyetle benden ziyâde beni müdâfaa etmek mecbûriyetleri şundandır ki, bu dokuz senedir, hem kardeş, hem dost, hem mübârek olan bu milletin hayat-ı ebediyesine ve kuvvet-i îmâniyesine ve saadet-i hayatiyesine bilfiil ve maddeten te’sîrini gösteren yüzer risâlelerle çalıştığımızdan; ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiçbir kimseye, o risâleler yüzünden gelmediğinden; ve hiçbir garazkârâne tereşşuhât-ı siyâsiye ve dünyeviye görülmediğinden; ve lillâhilhamd şu Isparta vilâyeti, eski zamanın Şâm-ı Şerîf’inin mübârekiyetini ve âlem-i İslâm’ın medrese-i umûmîyesi olan Mısır’ın Câmiü’l-Ezher’i mübârekiyeti nev‘inden, (kuvvet-i îmâniye ve salâbet-i dîniye cihetinde) bir mübârekiyet makamını, Risâle-i Nûr vâsıtasıyla kazanarak; bu vilâyette, îmânın kuvveti, lâkaydlığa ve ibâdetin iştiyâkı, sefâhete hâkim olmasını ve umum vilâyetlerin fevkınde bir meziyet-i dindârâneyi Risâle-i Nûr bu vilâyete kazandırdığından; elbette bu vilâyetteki umum insanlar, hatta farazâ dinsizleri de olsa, beni ve Risâle-i Nûr’u müdâfaaya mecbûrdurlar. Onların çok ehemmiyetli müdâfaa hakları içinde, benim gibi vazîfesini bitirmiş ve lillâh...

(98) 21. Lem'a/5, Sh 175 | Yazı Mektubu | Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektubdur05 Feb 202501:12:40

Bir Kısım Kardeşlerime Hususî Bir Mektubdur Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede sâir evrâdı, beş cihetle (Hâşiye) ibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime, iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim. Birincisi: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِ ev kemâ kāl yani, “Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarfettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir; o kıymette olur.” İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ ev kemâ kāl yani, “Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında, sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevabını kazanabilir.” Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim! Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki: Böyle bir zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîata ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr ve âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız. Eğer deseniz: “Hadîste âlim ta‘bîri var, biz bir kısmımız; yalnız kâtibiz.” Elcevab: Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var, şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî, bu zamanın mühim büyük bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen bu fakire bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaz‘iyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadîste gösterilen ecri alırsınız. Saîdü’n-Nûrsî Hâşiye: Bu kıymetli mektubda Üstâdımızın işaret ettiği beş nevi‘ ibâdetin kendilerinden îzâhını taleb ettik. Aldığımız îzâh şöyledir: 1- En mühim bir mücâhede olan, ehl-i dalâlete karşı ma‘nen mücâhede etmek. 2- Üstâdına neşr-i hakîkat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmek. 3- Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmek. 4- Kalemle ilmi tahsîl etmek. 5- Bazen bir saati, bir sene ibâdet hükmüne geçen tefekkürî olan ibâdeti yapmaktır. Rüşdü Hüsrev Re’fet

(97) 21. Lem'a/4, Sh 171 | 1.Sebeb | Maddi menfaat ve makam rekabeti ile korku ve tamah ihlâsı kırar04 Feb 202500:59:46

İhlâsı kıran ve riyâya sevkeden pek çok esbâbdan iki üçünü muhtasaran beyân edeceğiz: Birincisi: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekābet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır. Evet, hakîkat ve âhiret için çalışanlara karşı, bu millet bir hürmet, bir muâvenet fikrini dâimâ beslemiş. Ve bilfiil onların hakîkat-i ihlâslarına ve sâdıkâne olan hizmetlerine bir cihette iştirâk etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedârikiyle meşgul olup, vakitlerini zâyi‘ etmemeleri için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip, hürmet etmişler. Fakat bu muâvenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisân-ı hâl ile de istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلاً âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar. İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre hodgâmlık cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakîkî kardeşine ve o hususî hizmetteki arkadaşına karşı bir rekābet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir. Hizmet de kudsiyetini kaybeder. Ehl-i hakîkatin yanında sakîl bir vaz‘iyet alır. O maddî menfaati de kaybeder. Sayfa 172 Her ne ise, bu hamur çok su götürür, kısa kesip; yalnız hakîkî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samîmî ittifâkı kuvvetleştirecek iki misâl söyleyeceğim. Birincisi: Ehl-i dünyâ, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyâset ve hayat-ı ictimâiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirâk-i emvâl düstûrunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû’-i isti‘mâlât ve zararlarıyla beraber, hârika bir kuvvet ve menfaat elde ediyorlar. Halbuki iştirâk-i emvâlin çok zararlarıyla beraber, iştirâk ile mâhiyeti değişmez. Herbirisi, umumuna gerçi bir cihette ve nezârette mâlik hükmündedirler; fakat istifâde edemezler. Her ne ise... Bu iştirâk-i emvâl düstûru a‘mâl-i uhreviyeye girse; zararsız, azîm menfaate medârdır. Çünkü bütün emvâl, o iştirâk eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü nasıl ki dört beş adamdan iştirâk niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirâk edenlerin herbirisinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, herbirinin noksânsız, parçalanmadan birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirâk ve sırr-ı uhuvvetle tesânüd ve sırr-ı ittihâd ile teşrîkü’l-mesâî; o iştirâk-i a‘mâlden hâsıl olan umum yekün ve umum nûr, herbirinin defter-i a‘mâline bitamâmihâgireceği, ehl-i hakîkat mâbeyninde meşhûd ve vâki‘dir; ve vüs‘at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezâsıdır. İşte ey kardeşlerim! Sizleri inşâallâh menfaat-i maddiye rekābete sevketmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarîkatin aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevab nerede? Mezkûr misâl hükmündeki iştirâk-i a‘mâl noktasında tezâhür eden sevab nerede? İkinci Misâl: Ehl-i san‘at, netice-i san‘atı ziyâde kazanmak için, iştirâk-i san‘at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın neticesi, her günde; yalnız üç iğne, o ferdî san‘atın meyvesi olmuş. Sonra teşrîkü’l-mesâî düstûruyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yakıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkezâ... Herbirisi iğne yapmak san‘atında; yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigāl ettiği hizmet basit olduğundan ...

(96) 21. Lem'a/3, Sh 169 | 4.Düstur | Kardeşlerinizin meziyet ve şerefleriyle şâkirâne iftihâr etmek03 Feb 202500:56:04

Dördüncü Düstûrunuz: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve fazîletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihâr etmektir. Ehl-i tasavvufun mâbeyninde “fenâ fişşeyh, fenâ firresûl” ıstılâhâtı var. Sayfa 170 Ben sofî değilim. Fakat onların bu düstûru, bizim mesleğimizde “fenâ fil’ihvân” sûretinde güzel bir düstûrdur. Kardeşler arasında buna “tefânî” denilir. Yani, birbirinde fânî olmaktır. Yani, kendi hissiyât-ı nefsâniyesini unutup, kardeşlerinin meziyât ve hissiyâtıyla fikren yaşamaktır. Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürîd mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakîkî kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstâdlık ortaya girer. Mesleğimiz “halîliye” olduğu için, meşrebimiz “hıllet” tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş ve en güzel takdîr edici yoldaş ve en civânmerd kardeş olmak iktizâ eder. Bu hılletin üssül’esâsı, samîmî ihlâstır. Samîmî ihlâsı kıran adam, bu hılletin en yüksek kulesinin başından sukūt eder. Gāyet derin bir çukura düşmek ihtimâli var. Ortada tutunacak yer bulamaz. Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimâli var. İnşâallâh Risâle-i Nûr yoluyla Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın dâire-i kudsiyesine girenler; dâimâ nûra, ihlâsa, îmâna kuvvet verecekler; ve öyle çukurlara sukūt etmeyeceklerdir. Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir sebeblerinden birisi, “râbıta-i mevt” tir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevkeden, tûl-ü emel olduğu gibi; riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip, nefsin desîselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarîkat ve ehl-i hakîkat, Kur’ân-ı Hakîm’in كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ٭ اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ gibi âyetlerinden aldıkları ders ile, râbıta-i mevti sülûklerinde esas tutmuşlar; tûl-ü emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti, o râbıta ile izâle etmişler. Onlar farazî ve hayâlî bir sûrette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor, farz edip; düşüne düşüne nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu râbıtanın fevâidi pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ ev kemâ kāl yani, “Lezzetleri tahrîb edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” diye, bu râbıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığından, belki hakîkat olduğu için, bu râbıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayâlî bir sûrette yapmaya mecbûr değiliz. Sayfa 171 Hem meslek-i hakîkate uygun gelmiyor. Belki âkıbeti düşünmek sûretinde, müstakbeli zaman-ı hâzıra getirmek değil; belki hakîkat noktasında, zaman-ı hâzırdan istikbâle fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayâle, faraza lüzûm kalmadan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla; yalnız kendi mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşâhede eder, ihlâs-ı etemme yol açar. İkinci Sebebi: Îmân-ı tahkîkînin kuvvetiyle ve ma‘rifet-i Sâni‘i netice veren masnûâttaki tefekkür-ü îmânîden gelen lemeât ile, bir nevi‘ huzûr kazanıp, Hâlik-ı Rahîm’in hazır ve nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzûrunda başkalarına bakmak ve başkalarından meded aramak, o huzûrun edebine muhâlif olduğunu düşünmekle, o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır. Her ne ise, bunda çok derecât-ı merâtib var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifâde edebilse, o kadar kârdır. Risâle-i Nûr’da riyâdan kurtaracak ve ihlâsı kazandıracak çok hakāik zikredildiğinden ona havâle edip, burada kısa kesiyoruz.

(95) 21. Lem'a/2, Sh 167 | 2-3.Düstur | Kardeşlerinizi tenkîd etmemek Kuvveti ihlâsta ve hakta bilmek02 Feb 202500:53:46

İkinci Düstûrunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkîd etmemek ve onların üstünde fazîletfurûşluk nev‘inden gıbta damarını tahrîk etmemektir. Çünkü nasıl, insanın bir eli, diğer eline rekābet etmez; bir gözü, bir gözünü tenkîd etmez; dili, kulağına i‘tirâz etmez; kalb, ruhun ayıbını görmez; belki birbirinin noksânını ikmâl eder, kusurunu örter, ihtiyâcına yardım eder, vazîfesine muâvenet eder. Yoksa, o vücûd-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları, birbiriyle rekābet-kârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkîd edip sa‘ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün isti‘dâdlarıyla, birbirinin hareketini umûmî maksada tevcîh etmek için yardım ederler, hakîkî bir tesânüd ve bir ittifâkla gāye-i hilkatlerine Sayfa 168 yürürler. Eğer zerre mikdar bir taarruz, bir tahakküm karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak. İşte ey Risâle-i Nûr şâkirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler, öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı ma‘nevînin a‘zâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan dârusselâma ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden, bin yüz on bir kuvvet-i ma‘neviyeyi te’mîn eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla, tesânüd ve ittihâd-ı hakîkîye muhtacız ve mecbûruz. Evet, üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihâd-ı maksad ve ittifâk-ı vazîfe ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dörtyüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi; hakîkî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târîhiye şehâdet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîkî ve samîmî bir ittifâkta herbir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakîkî müttehid adamın herbiri, yirmi gözle bakıyor, on akıl ile düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (Hâşiye) Hâşiye: Evet, sırr-ı ihlâs ile samîmî tesânüd ve ittihâd, hadsiz menfaate medâr olduğu gibi; korkulara, hatta ölüme karşı da en mühim bir siper ve bir nokta-i istinâddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakîkiye ile rızâ-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, “Diğer ruhlarım sağ kalsınlar; zîrâ o ruhlar, her vakit sevabları bana kazandırmakla ma‘nevî bir hayatı idâme ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vâsıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum; yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar. Sayfa 169 Üçüncü Düstûrunuz: Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızların kuvveti dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samîmiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar. Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu da‘vâyı isbat eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukābil, burada sizinle yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garib, yarım ümmî, insâfsız me’murların tarassudât ve tazyîkātları altında yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmette; eski hizmetten yüz derece fazla muvaffakıyeti gösteren ma‘nevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat‘iyen şübhem kalmadı.

(94) 21. Lem'a/1, Sh 166 | İhlas Risalesi | 1.Düstur | Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı01 Feb 202500:57:20

İhlâs hakkındadır. Onyedinci Lem‘a’nın Onyedinci Nota’sının yedi mes’elesinden Dördüncü Mes’elesi iken, ihlâs münâsebetiyle Yirminci Lem‘a’nın İkinci Noktası oldu. Nûrâniyetine binâen Yirmibirinci Lem‘a olarak Lemeât’a girdi. Bu lem‘a, lâakal on beş günde bir def‘a okunmalıdır. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ ٭ وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ ٭ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهٰا ٭ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ٭ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلاً Ey âhiret kardeşlerim! Ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz! Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbûl bir şefâatçi, en metîn bir nokta-i istinâd, en kısa bir tarîk-i hakîkat, en makbûl bir duâ-yı ma‘nevî, en kerâmetli bir vesîle-i makāsıd, en yüksek bir haslet, en sâfî bir ubûdiyet, ihlâstır. Madem ihlâsta mezkûr hâssalar gibi çok nûrlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukābilinde ve şiddetli tazyîkāt karşısında ve savletli bid‘alar ve dalâletler içerisinde, bizler gāyet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gāyet ağır ve büyük ve umûmî ve kudsî bir vazîfe-i îmâniye ve hizmet-i Kur’âniye, omuzumuza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuştur. Elbette herkesten ziyâde bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbûr ve mükellefiz. Sayfa 167 Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için, gāyet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyi‘ olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ûl oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلاً âyetindeki şiddetli tehdîdkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına ma‘nâsız, lüzûmsuz, zararlı, kederli, hodfurûşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyât-ı süfliyenin ve menâfi‘-i cüz’iyenin hâtırı için ihlâsı kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecâvüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakāik-i îmâniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz. Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mâni‘leri olur. Şeytanlar, o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar. Bu mâni‘lere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbâbdan; yılandan, akrebden çekindiğiniz gibi çekininiz! Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm: اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ي demesiyle, nefs-i emmâreye i‘timâd edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre, sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhâfaza etmek ve mâni‘leri def‘etmek için, gelecek düstûrlar rehberiniz olsun. Birinci Düstûrunuz: Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse, te’sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabûl ettirir, onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya; yalnız, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.

(93) 20. Lem'a/5, Sh 163 | 7.Sebep | Umûr-u dîniyede rekābet, gıbta, hased ve kıskançlık olmamalı31 Jan 202500:48:32

Yedinci Sebeb: Ehl-i hak ve hakîkatin ihtilâfı ve rekābetleri, kıskançlıktan ve hırs-ı dünyâdan gelmediği gibi; ehl-i dünyânın ve ehl-i gafletin ittifâkları dahi, civânmerdlikten ve ulüvv-ü cenâblıktan değildir. Belki ehl-i hakîkat, hakîkatten gelen ulüvv-ü cenâblığı ve ulüvv-ü himmeti ve tarîk-i hakta memduh olan müsâbakayı tam muhâfaza edemediklerinden ve nâ-ehillerin girmesi yüzünden bir derece sû’-i isti‘mâl ettiklerinden; rekābetkârâne ihtilâfa düşüp hem kendilerine, hem cemâat-i İslâmiyeye ehemmiyetli zarar olmuştur. Ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ise, meftun oldukları menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için perestiş ettikleri reislerini ve arkadaşlarını küstürmemek için, zilletlerinden, nâmerdliklerinden, hamiyetsizliklerinden mutlak arkadaşlarıyla, hatta denî ve hâin ve muzır dahi olsalar hâlisâne ittihâd edip, menfaatleri etrafında toplananlar, ne şekilde olursa olsun, şerîkleriyle samîmâne ittifâk ederler. Samîmiyet neticesi olarak istifâde ederler. İşte ey musibetzede ve ihtilâfa düşmüş ehl-i hak ve ashâb-ı hakîkat! Bu musibet zamanında ihlâsı kaçırdığınızdan ve rızâ-yı İlâhîyi münhasıran gāye-i maksad yapmadığınızdan, ehl-i hakkın bu zillet ve mağlûbiyetine sebebiyet verdiniz. Umûr-u dîniye Sayfa 164 ve uhreviyede rekābet, gıbta, hased ve kıskançlık olmamalı ve hakîkat nokta-i nazarında olamaz. Çünkü kıskançlık ve hasedin sebebi, bir tek şeye çok eller uzanmasından ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek ekmeği çok mideler istemesinden, müzâhame ve münâkaşa ve müsâbaka sebebiyle gıbtaya, sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada bir şey’-i vâhide çoklar tâlib olduğundan ve dünya dar ve muvakkat olması sebebiyle, insanın hadsiz arzularını tatmîn edemediği için, rekābete düşüyorlar. Fakat âhirette tek bir adama, beş yüz (Hâşiye) sene mesâfelik bir cennet ihsân edilmesi ve yetmiş bin kasır ve hûriler verilmesi ve ehl-i cennetten herkes kendi hissesinden kemâl-i rızâ ile memnun olması işaretiyle gösteriliyor ki, Hâşiye: Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir suâl: Rivâyette gelmiş ki: “Cennette bir adama beş yüz senelik bir cennet verilir.” Bu hakîkat akl-ı dünyevînin havsalasında nasıl yerleşir? Elcevab: Nasıl ki bu dünyada herkesin, dünya kadar hususî ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği, onun hayatıdır. Zâhirî ve bâtınî duygularıyla o dünyasından istifâde eder. “Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır” der. Başka mahlûkātın ve zîruhların bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mâni‘ olmadıkları gibi, bil’akis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zînetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat bundan binler derece yüksek, herbir mü’minin cennette binler kasır ve hûrileri ihtivâ eden hâs bahçesinden başka, umûmî cennetten beş yüz sene genişliğinde birer hususî cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişâf eden hissiyâtıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir sûrette istifâde eder. Başkaların iştirâki, onun mâlikiyetine ve istifâdesine noksân vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususî ve geniş cennetini zînetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrângâhtan ve bir aylık memleketten ve bir senelik bir mesîregâhta seyahatinden; ağzıyla, kulağıyla, gözüyle, zevkiyle, zâikasıyla, sâir duygularıyla istifâde ettiği gibi; aynen öyle de, fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifâde eden bu fânî memleketteki kuvve-i şâmmeve kuvve-i zâika, o bâkî memlekette bir senelik bahçeden aynı istifâdeyi eder. Ve burada bir senelik mesîregâhtan ancak istifâde edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia, orada beş yüz senelik mesîregâhtaki seyahatten; o haşmetli, baştan başa zînetli memlekete lâyık bir tarzda istifâde eder. Her mü’min derecesi nisbetinde ve dünyada kazandığı sevablar ve haseneler nisbetinde inbisât ve inkişâf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefîd olur. Sayfa 165 âhirette medâr-ı rekābet bir şey yoktur ve rekābet de olamaz. Öyle ise, âhirete âit olan a‘mâl-i sâlihada dahi rekābet olamaz; kıskançlık yeri değildir. ...

(92) 20. Lem'a/4, Sh 162 | 6.Sebep| Bu müdhiş maraz-ı ihtilâfa karşı birbirinizin kusurunu görmeyiniz30 Jan 202500:38:10

Altıncı Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı nâmerdliklerinden, himmetsizliklerinden, hamiyetsizliklerinden olmadığı gibi; gafletli ehl-i dünyânın ve ehl-i dalâletin, hayat-ı dünyeviyeye âit işlerde samîmâne ittifâkları dahi merdlikten, hamiyetten, himmetten değildir. Belki o ehl-i hak, ekseriyetle âhirete âit olan fâideleri düşünmekle, o ehemmiyetli ve kesretli mes’elelere hamiyeti, himmeti, merdliği inkısâm eder. Hakîkî sermaye olan vaktini bir mes’eleye sarfetmediği için, meslektaşlarıyla ittifâkı muhkemleşmiyor. Çünkü mes’eleler çok, dâire dahi geniştir. Gafletli ehl-i dünyâ ise, yalnız hayat-ı dünyâyı düşündüklerinden, bütün hissiyâtlarıyla ve ruh ve kalbleriyle şiddetli bir sûrette hayat-ı dünyeviyeye âit mes’elelere sarılırlar. Ve o mes’elede onlara yardım edenlere kuvvetli yapışırlar. Ve hakîkat nokta-i nazarında beş paraya değmeyen; ve ehl-i hakkın ona, on para kıymet vermediği mes’elelere, dîvâne olmuş elmasçı bir yahûdînin beş paralık cam parçasına beş lira fiyat verdiği gibi, beş yüz lira kıymetindeki vakitlerini o mes’eleye hasrederler. Elbette bu kadar fiyat verip şiddetli hissiyât ile sarılmak, bâtıl yolunda da olsa, samîmî bir ihlâs olduğundan, o mes’elede muvaffak olurlar ve ehl-i hakka galebe ederler. Bu galebe neticesinde ehl-i hak, zillete ve mahkûmiyete ve tasannua ve riyâya düşüp, ihlâsı kaybeder. O nâmerd, himmetsiz, hamiyetsiz bir kısım ehl-i dünyâya dalkavukluk etmeye mecbûr olur. Ey ehl-i hak! Ve ey hakperest ehl-i şerîat ve ehl-i hakîkat ve ehl-i tarîkat! Bu müdhiş maraz-ı ihtilâfa karşı, birbirinizin kusurunu görmeyiniz. Yekdiğerinizin ayıbına karşı, gözlerinizi yumunuz. وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا Edeb-i Sayfa 163 Furkānîyle edebleniniz. Ve hâricî düşmanın hücumunda, dâhilî münâkaşâtı terketmek; ve ehl-i hakkı sukūttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazîfe-i uhreviye telakkî edip, yüzer âyât ve ehâdîs-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teâvünü yapıp, bütün hissiyâtınızla ehl-i dünyâdan daha şiddetli bir sûrette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifâk ediniz. Yani, ihtilâfa düşmeyiniz. “Böyle küçük mes’eleler için kıymetdar vaktimi sarf etmekten ise, o çok ehemmiyetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymetdar şeylere sarf edeceğim” deyip, ittifâkı zayıflaştırmayınız. Çünkü ma‘nevî cihadda küçük mes’ele zannettiğiniz, çok büyük olabilir. Bir neferin, mühim bir saatte hususî şerâit altındaki nöbeti, bir sene ibâdet hükmüne bazen geçmesi gibi, bu ehl-i hakkın mağlûbiyeti zamanında, ma‘nevî mücâhede mesâilinde, küçük bir mes’eleye sarf olunan senin kıymetdar bir günün, o neferin o saati gibi bin derece kıymet alabilir, bir günün bin gün olabilir. Madem livechillâhtır; o işin küçüğüne büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlâs ve rızâ-yı İlâhî yolunda zerre, yıldızlar gibi olur. Vesîlenin mâhiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rızâ-yı İlâhîdir ve mayası ihlâstır; o, küçük değil, büyüktür.

(91) 20. Lem'a/3, Sh 160 | 4.Sebeb | İhlâs ile bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amele racihtir29 Jan 202500:42:06

Dördüncü Sebeb: Ehl-i hidâyetin rekābetkârâne ihtilâfı, âkıbeti düşünmemekten ve kasr-ı nazardan olmadığı gibi; ehl-i dalâletin samîmâne ittifâkları, âkıbet-endîşlikten ve yüksek nazardan değildir. Belki ehl-i hidâyet, hak ve hakîkatin te’sîriyle, nefsin kör hissiyâtına kapılmayarak, kalbin ve aklın dûr-endişâne temâyülâtına tâbi‘ olmakla beraber, istikameti ve ihlâsı muhâfaza edemediklerinden, o yüksek makamı muhâfaza edemeyip ihtilâfa düşüyorlar. Ehl-i dalâlet ise, nefsin ve hevânın te’sîriyle, kör ve âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercîh eden hissiyâtın mukteziyâtıyla, birbirine samîmî olarak, muaccel bir menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifâk ediyorlar. Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında, aşağı, kalbsiz nefisperestler, samîmî ittifâk ve ittihâd ediyorlar. Ehl-i hidâyet, âhirete âit ve ileriye müteallik semerât-ı uhreviyeye ve kemâlâta, kalb ve aklın yüksek düstûruyla müteveccih oldukları için, esaslı bir istikamet ve tam bir ihlâs ve gāyet fedâkârâne bir ittihâd ve ittifâk olabilirken, enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrât ve tefrît yüzünden, ulvî bir menba‘-ı kuvvet olan ittifâkı kaybedip, ihlâs da kırılır, vazîfe-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rızâ-yı İlâhî de elde edilmez. Bu mühim marazın merhemi ve ilacı, اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ sırrıyla tarîk-i hakta gidenlere refâkatle iftihâr etmek ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimâliyle enâniyetten vazgeçip ihlâsı kazanmak ve ihlâs ile bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi sebeb-i mes‘ûliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercîh etmekle, o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır, vazîfe-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir. Beşinci Sebeb: Ehl-i hidâyetin ihtilâfı ve adem-i ittifâkı zaaflarından olmadığı gibi; ehl-i dalâletin kuvvetli ittifâkı da kuvvetlerinden değildir. Belki ehl-i hidâyetin ittifâksızlığı, îmân-ı kâmilden gelen nokta-i istinâd ve nokta-i istinâddan neş’et eden kuvvetten ileri geldiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin ittifâkları, kalben nokta-i istinâd bulamadıkları için zaaf ve aczlerinden ileri gelmiştir. Çünkü zayıflar, ittifâka muhtaç oldukları için, kuvvetli ittifâk ederler. Kavîler ihtiyâcı tam hissetmediklerinden, ittifâkları zayıftır. Arslanlar, tilkiler gibi ki, bu hayvanlar, ittifâka muhtaç olmadıkları için ferdî yaşıyorlar. Yabânî keçiler, kurtlardan muhâfaza için, bir sürü teşkîl ederler. Demek zayıfların cem‘iyeti ve şahs-ı ma‘nevîsi, kavî olduğu gibi, (Hâşiye) kavîlerin cem‘iyeti ve şahs-ı ma‘nevîsi ise, zayıftır. Bu sırra bir işâret-i latîfe ve zarîf bir nükte-i Kur’âniyedir ki ferman etmiş: وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ müenneslerin cemâatine, iki katlı müennes olduğu halde, müzekker fiili olan قَالَ buyurması; hem وَقَالَتِ الْاَعْرَابُ buyurmakla müzekkerlerin cemâatine, müennes fiili olan قَالَتْ ta‘bîriyle, latîfâne işaret ediyor ki, zayıf ve halîm ve yumuşak kadınların cem‘iyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesbedip bir nevi‘ racûliyet kazanır. Onun için müzekker fiilini iktizâ ettiğinden وَقَالَ نِسْوَةٌ ta‘bîri, gāyet güzel düşmüştür. Erkeklerin ise, hususan bedevî ve a‘râb olsalar, kuvvetlerine güvendikleri için cem‘iyetleri zayıf olup, hem ihtiyâtkârlık, hem yumuşaklık vaz‘iyetini aldığından, bir nevi‘ kadınlık hâsiyeti takındıkları için, müennes fiilini iktizâ ettiğinden قَالَتِ الْاَعْرَابُ buyurmakla müennes fiiliyle ta‘bîri, tam yerinde olmuştur. Evet, ehl-i hak, gāyet kuvvetli bir nokta-i istinâd olan îmân-ı billâhtan gelen tevekkül ve teslîm ile, başkalara arz-ı ihtiyaç edip, muâvenet ve yardımlarını istemez. İstese de gāyet fedâkârâne yapışmaz. Ehl-i dünyâ, dünya işlerinde hakîkî nokta-i istinâdlarından gaflet ettiklerinden, zaaf ve acze düşüp, şiddetli bir sûrette yardımcılara ihtiyaçlarını hissederler, ...

(90) 20. Lem'a/2, Sh 157 | (2) İhlasın yegâne çaresi dokuz emir (3) Hüner kesret-i etbâ‘ ile değildir28 Jan 202500:53:06

İkinci Sebeb: Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifâkları. Ehl-i hidâyetin izzetindendir ihtilâfları. Yani ehl-i gaflet olan ehl-i dünyâ ve ehl-i dalâlet, hak ve hakîkate istinâd etmedikleri için zayıf ve zelîldirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç için de başkasının muâvenet ve ittifâkına samîmî yapışır. Hatta meslekleri dalâlet ise de, yine ittifâkı muhâfaza ederler. Âdetâ o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassub ve o nifâkta bir vifâk yaparlar ve muvaffak olurlar. Çünkü samîmî bir ihlâs, şerde dahi olsa, neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. (Hâşiye-2) Ama ehl-i hidâyetve diyânet; ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakîkate istinâd ettikleri için ve herbiri bizzât tarîk-i hakta yalnız Rabbisini düşünüp, tevfîkine i‘timâd ederek gittiklerinden, ma‘nen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit; Hâşiye-1: Sahâbelerin senâ-yı Kur’ânîye mazhar olan “îsâr hasletini” kendine rehber etmek. Yani, hediye ve sadakanın kabûlünde başkasını kendine tercîh etmek ve hizmet-i dîniyenin mukābilinde gelen menfaat-i maddiyeyi istemeden ve kalben taleb etmeden, sırf bir ihsân-ı İlâhî bilmek, nâstan minnet almayarak ve hizmet-i dîniyenin mukābilinde de almamaktır. Çünkü hizmet-i dîniyenin mukābilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki, ihlâs kaçmasın. Çendân hakları var, ümmet onların maîşetlerini te’mîn etsin. Hem zekâta da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez, belki verilir. Verildiği vakitte de, “Hizmetimin ücretidir” denilmez. Mümkün olduğu kadar kanâatkâr olmakla, başka ehil ve daha müstehak olanın nefsini kendi nefsine tercîh etmekle, وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓي اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ sırrına mazhar olmakla bu müdhiş tehlikeden kurtulup ihlâsı kazanabilir. Hâşiye-2: Evet, مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ bir düstûr-u hakîkattir. Külliyeti ve genişliği, mesleğimize de şâmil olabilir. Sayfa 158 insanların yerine, Rabbisine mürâcaat eder, meded ondan ister. Ve meşreblerin ihtilâfıyla, zâhir meşrebine muhâlif olana karşı muâvenet ihtiyâcını tam hissetmez, ittifâka ihtiyâcını göremez. Belki hodgâmlık ve enâniyet varsa; kendini haklı, muhâlifini haksız tevehhüm ederek, ittifâk ve muhabbet yerine, ihtilâf ve rekābet ortaya girer. İhlâsı kaçırır, vazîfesi zîr u zeber olur. İşte bu müdhiş sebebin verdiği vahîm neticeleri görmemenin yegâne çaresi, dokuz emirdir. 1- Müsbet hareket etmektir. Yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkaların tenkîsi, onun fikrine ve ameline müdâhale etmesin, onlarla meşgul olmasın. 2- Dâire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medâr-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifâk olacak çok râbıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp, ittifâk etmek. 3- Haklı her meslek sâhibinin başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı: “Mesleğim haktır” yahud “Daha güzeldir” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îmâ eden, “Hak, yalnız benim mesleğimdir” veyahud “Güzel, benim meşrebimdir” diyemez, olan insâf düstûrunu rehber etmek. 4- Ehl-i hakla ittifâk etmek, tevfîk-i İlâhînin bir sebebi ve diyânetteki izzetin bir medârı olduğunu düşünmek. 5- Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesânüd sebebiyle cemâat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı ma‘nevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı ma‘nevîye karşı en kuvvetli ferdi olan mukāvemetin mağlûb düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifâkla bir şahs-ı ma‘nevî çıkarıp, o müdhiş şahs-ı ma‘nevî-i dalâlete karşı, hakkāniyeti muhâfaza ettirmek. 6- Hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için nefsini, 7- Ve enâniyetini, 8- Ve yanlış düşündüğü izzetini, 9- Ehemmiyetsiz rekābetkârâne hissiyâtını terketmekle ihlâsı kazanır, vazîfesini hakkıyla îfâ eder. (Hâşiye) Hâşiye: Hatta hadîs-i sahîhle, âhir zamanda Îsevîlerin hakîkî dindârları, ehl-i Kur’ân ile ittifâk edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyânet ve ehl-i hakîkat, değil yalnız ...

(89) 20. Lem'a/1, Sh 155 | 1.Sebeb | Hakperestliği nefisperestliğe tercîh etmek, hakkı üstün tutmak27 Jan 202500:55:09

YİRMİNCİ LEM‘A İhlâs hakkındadır. Onyedinci Lem‘a’nın Onyedinci Notası’nın beş noktadan ibâret olan İkinci Mes’elesi’nin Birinci Noktası iken, ehemmiyetine binâen Yirminci Lem‘a oldu. Tenbîh: Bu mübârek Isparta’nın medâr-ı şükrân bir hüsn-ü tâliidir ki, ondaki ehl-i takvâ ve ehl-i tarîkat ve ehl-i ilminsâir yerlere nisbeten rekābetkârâne ihtilâfları görünmüyor. Gerçi lâzım olan hakîkî muhabbet ve ittifâk yoksa da, zararlı muhâlefet ve rekābet de başka yerlere nisbeten yoktur. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّ۪ينَ ٭ اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُ âyetiyle هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّاالْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰي خَطَرٍ عَظ۪يمٍ ev kemâ kāl Hadîs-i şerîfi, ikisi de ihlâs, İslâmiyet’te ne kadar mühim bir esas olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlâs mes’elesinin hadsiz nüktelerinden; yalnız beş noktayı muhtasaran beyân edeceğiz. Birinci Nokta: Mühim ve müdhiş bir suâl: Neden ehl-i dünyâ ve ehl-i gaflet, hatta ehl-i dalâlet ve ehl-i nifâk, Sayfa 156 rekābetsiz ittifâk ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifâkolan ashâb-ı diyânet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat, neden rekābetli ihtilâf ediyorlar? İttifâk ehl-i vifâkın hakkı iken ve hilâf ehl-i nifâkın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık buraya geldi? Elcevab: Bu elîm ve fecî‘ ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak hâdise-i müdhişenin pek çok esbâbından yedi sebebini beyân ederiz. Birinci Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı hakîkatsizlikten gelmediği gibi, ehl-i gafletin ittifâkı da hakîkatdârlıktan değildir. Belki, ehl-i dünyânın ve ehl-i siyâsetin ve ehl-i mekteb gibi hayat-ı ictimâiyenin tabakātında birer muayyen vazîfe ile ve hâs bir hizmetle meşgul olan tâifelerin ve cemâatlerin ve cem‘iyetlerin vazîfeleri taayyün edip ayrılmış. Ve o vezâif mukābilinde alacakları maîşet noktasındaki maddî ücret ve hubb-u câh ve şân ve şeref noktasında teveccüh-ü nâstan (Hâşiye) alacakları ma‘nevî ücretleri taayyün etmiş, ayrılmış. Müzâhame ve münâkaşayı ve rekābeti intâc edecek derecede bir iştirâk yok. Onun için, bunlar ne kadar fenâ meslekte de gitseler, birbiriyle ittifâk edebilirler. Ama ehl-i dîn ve ashâb-ı ilim ve erbâb-ı tarîkat ise, bunların herbirinin vazîfesi umuma baktığı gibi, muaccel ücretleri de taayyün ve tahassus etmiyor ve herbirinin makam-ı ictimâîde ve teveccüh-ü nâsta ve hüsn-ü kabûldeki hisseleri de tahassus etmediğinden, bir makama çoklar nâmzed olur. Ve maddî ve ma‘nevî herbir ücrete, çok eller uzanabilir. O noktadan müzâhame ve rekābet tevellüd edip, vifâkı nifâka, ittifâkı ihtilâfa tebdîl eder. İşte bu müdhiş marazın merhemi ve ilacı, ihlâstır. Yani hakperestliği nefisperestliğe tercîh etmekle ve hakkın hâtırı, nefsin ve enâniyetin hâtırına gālib gelmekle Hâşiye: İhtâr: Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlanılsa, ihlâsı kaybeder, riyâya girer. Şân ve şeref arzusuyla gelen teveccüh-ü nâs ise; ücret ve mükâfât değildir. Belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itâb ve bir mücâzâttır. Evet, amel-i sâlihin hayatı olan ihlâsın zararına teveccüh-ü nâs ve şân ve şeref, kabir kapısına kadar olan muvakkat bir lezzet-i cüz’iyeye mukābil, kabrin öbür tarafında azâb-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından, teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçınmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şân ve şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın! اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَي اللّٰهِ sırrına mazhar olup, nâstan gelen maddî ve ma‘nevî ücretten istiğnâ (Hâşiye-1) etmekle وَمَا عَلَي الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ sırrına mazhar olup, hüsn-ü kabûl ve hüsn-ü te’sîr ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarını Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesi ve ihsânı olduğunu; ve kendi vazîfesi olan teblîğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla da mükellef olmadığını bilmekle ihlâsa muvaffak olur. Yoksa ihlâsı kaçırır.

(88) 19. Lem'a/4, Sh 152 | 7.Nükte | İsraf hırsı, kanâatsizlik ve hasâreti netice verir, ihlâsı kırar26 Jan 202500:52:33

Yedinci Nükte: İsraf, hırsı intâc eder. Hırs, üç neticeyi verir. Birincisi: Kanâatsizliktir. Kanâatsizlik ise, sa‘ye ve çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine, şekvâ ettirir, tenbelliğe atar. Ve meşrû‘, helâl, az malı (Hâşiye) terkedip, gayr-i meşrû‘, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini fedâ eder. Hırsın İkinci Neticesi: Haybet ve hasârettir. Maksûdunu kaçırmaktır ve istiskāle ma‘rûz kalıp, teshîlât ve muâvenetten mahrum kalmaktır. Hatta اَلْحَر۪يصُ خَٓائِبٌ خَاسِرٌ Yani: “Hırs, hasâret ve muvaffakıyetsizliğin sebebidir” olan darb-ı mesele mâsadak olur. Hırs ile kanâatin te’sîrâtı, zîhayat âleminde gāyet geniş bir düstûrla cereyân ediyor. Ezcümle; rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanâatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi; hayvanâtın hırs ile meşakkat ve noksâniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanâatin azîm menfaatini gösterir. Hem zayıf umum yavruların lisân-ı hâlleriyle kanâatleri, süt gibi latîf bir gıdanın ummadığı yerden onlara akması ve canavarların hırs ile noksân ve mülevves rızıklarına saldırmaları, da‘vâmızı parlak bir sûrette isbat ediyor. Hem semiz balıkların vaz‘iyet-i kanâatkârânesi, mükemmel rızıklarına medâr olması; tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırs ile rızıkları peşinde koşmakla beraber kâfî derecede bulamamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat; ve kanâat ne derece medâr-ı rahat olduğunu gösterir. Hem Yahûdî milleti hırs ile ribâ ve hile dolabıyla zilletli ve sefâletli gayr-i meşrû‘ bir sûrette ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulmaları ve sahrânişînlerin yani bedevîlerin kanâatkârâne vaz‘iyetleri, izzetle yaşamaları ve kâfî rızıklarını bulmaları, mezkûr da‘vâmızı kat‘î isbat eder. Hâşiye: İktisâdsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit, hayat-ı ictimâiyenin medârı olan san‘at, ticaret, ziraat tenâkus eder. O millet de tedennî edip sukūt eder, fakir düşer. Sayfa 153 Hem çok âlimlerin (Hâşiye-1) ve edîblerin (Hâşiye-2) zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakir hâle düşmeleri; ve çok abdâl ve iktidarsızların, fıtrî kanâatkârâne vaz‘iyetleriyle zenginleşmeleri, kat‘î bir sûrette isbat eder ki; rızk-ı helâl, acz ve iftikāra göre gelir, iktidar ve ihtiyâr ile değildir. Belki o rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyâr ile ma‘kûsen mütenâsibdir. Çünkü çocukların iktidar ve ihtiyârı geldikçe rızıkları azalır ve uzaklaşır, sakîlleşir. اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰي hadîs-i şerîfinin sırrıyla kanâat, bir defîne-i hüsn-ü maîşet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir ma‘den-i hasâret ve sefâlettir. Üçüncü Netice: Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhrevîyi zedeler. Çünkü bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok cây-ı dikkattir. Elhâsıl: İsraf, kanâatsizliği intâc eder. Kanâatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tenbelliğe atar. Hayatından şekvâ kapısını açar, mütemâdiyen şekvâ ettirir. (Hâşiye-3) Hem ihlâsını kırar, riyâ kapısını açar; hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir. İktisâd ise, kanâati intâc eder. عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَّلَ مَنْ طَمَعَ hadîs-i şerîfinin sırrıyla kanâat, izzeti intâc eder. Hem sa‘ye ve çalışmaya teşcî‘ eder. Şevkini ziyâdeleştirir, çalıştırır. Çünkü meselâ, bir gün çalıştı, akşamda aldığı Hâşiye-1: İran’ın âdil padişahlarından Nûşirevân-ı Âdil’in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzürcmehr’den sormuşlar: “Neden ulemâ, ümerâ kapısında görünüyor da; ümerâ, ulemâ kapısında görünmüyor? Halbuki ilim, emâretin fevkındedir.” Cevâben demiş ki: “Ulemânın ilminden, ümerânın cehlindendir.” Yani ümerâ, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, ulemânın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ulemâ ise, ma‘rifetlerinden mallarının kıymetini dahi bildikleri için ümerâ kapısında arıyorlar. İşte Büzürcmehr, ulemânın arasında fakr ve zilletlerine sebeb olan ve zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarîf bir sûrette te’vîl ederek nâzikâne cevab vermiştir.

(87) 19. Lem'a/3, Sh 151 | 6.Nükte | İktisâd ve hıssetin, tevazu ve tezellül gibi çok farkı var25 Jan 202500:35:59

Altıncı Nükte: İktisâd ve hıssetin çok farkı var. Tevâzu‘, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden ma‘nen ayrı ve sûreten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakār, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden ma‘nen ayrı ve sûreten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden (asm) olan ve belki kâinâttaki nizâm-ı hikmet-i İlâhiyenin medârlarından olan iktisâd ise, sefîllik ve bahîlliğin ve tama‘kârlık ve hırsın bir halîtası olan hısset ile hiç münâsebeti yoktur. Yalnız, sûreten bir benzeyiş var. Bu hakîkati te’yîd eden bir vâkıa: Sahâbenin Abâdile-i Seb‘a-i Meşhûresinden olan Abdullâh ibn-i Ömer Hazretleri ki; halîfe-i Resûlullâh olan Fârûk-u A‘zam Hazret-i Ömer Radıyallâhü Anh’ın en mühim ve büyük mahdûmu ve Sahâbe âlimlerinin içinde en mümtâzlarından olan o zât-ı mübârek çarşı içinde alışverişte, kırk paralık bir mes’eleden, iktisâd için ve ticaretin medârı olan emniyet ve istikameti muhâfaza için şiddetli münâkaşa etmiş. Bir Sahâbe ona bakmış. Rû-yu zemînin halîfe-i zîşânı olan Hazret-i Ömer’i (ra) mahdûmunun kırk para için münâkaşasını, acîb bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister. Baktı ki Hazret-i Abdullâh hâne-i mübârekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hânesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o Sahâbe merak etti. Gitti o fakirlere sordu: “İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?” Herbirisi dedi: “Bana bir altın verdi.” O Sahâbe dedi: “Fesübhânallâh! Çarşı içinde kırk para için böyle münâkaşa etsin de, sonra hânesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemâl-i rızâ-yı nefisle versin!” diye düşündü, gitti. Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer’ (ra) gördü. Dedi: “Yâ İmam! Bu müşkilimi hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hânende de şöyle yapmışsın.” Ona cevâben dedi ki: “Çarşıdaki vaz‘iyet, iktisâddan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin ve sadâkatin muhâfazasından gelmiş bir hâlettir; hısset değildir. Hânemdeki vaz‘iyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.” İmâm-ı A‘zam (ra) bu sırra işaret olarak لَٓا اِسْرَافَ فِي الْخَيْرِ كَمَا لَا خَيْرَ فِي الْاِسْرَافِ demiştir. Yani: “Hayırda ve ihsânda; fakat müstehak olanlara, israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.”

© My Podcast Data · Independent project · Data from Apple & Spotify