Explore every episode of the podcast Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar
| Title | Pub. Date | Duration | |
|---|---|---|---|
| 34. Talâk, Tahrim, Cin, A’lâ, Duhâ ve İnşirah Sûresi (Sünnetullahla Yürümek: Takvadan Rızaya, Nasihatten Hizmete) | 13 oct. 2025 | 00:32:34 | |
Bu meseleyi genel hizmet çerçevesinde değerlendirecek olursak, denebilir ki, mü’minler olarak, hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta cebrî lütuflar cereyanı içinde bulunuyoruz. Öteden beri kabul edilen ve uygulanagelen hizmet üslûbu içinde, istesek de istemesek de, mü’min olmanın gereği Kur’ân’ın bu düsturunun, farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür. Bir zaman, Allah’ın rızası peşinde koşan zenginlerimiz, millete ve ülkeye hizmet adına fakir ve istidatlı talebelere evler tutmuş; daha sonra “Vazifemiz bitti.” diye, ülfet ve ünsiyete takılıp gevşemeye girilebileceği bir anda geniş hizmet daireleri açılmış ve yepyeni, ter ü taze hizmetlerin en erişilmez zevkleri tadılmıştır. Samimî yüreklerin, “Bu çizgide sürdürülen çalışmalar akamete mi uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?” endişeleri ile hopladığı bir anda ise çok daha geniş bir coğrafyada Hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir defa daha dolu dolu tadılmıştır. Derken Allah, hayatın daha başka buudlarında daha farklı faaliyet sahaları açmış.. kısaca, bir hizmetten “fariğ” olup da, yapılacak başka bir şeyin kalmadığı gibi öldürücü düşüncelere girilebileceği hemen her dönemde, hizmet etmek isteyenler için Allah, farklı farklı alanlar ve hizmet şekilleri lütfetmiştir. Onun içindir ki, başta bu mânâyı ifade sadedinde, bir “cebrî lütuflar” toplumu olduğumuzu ima etmeye çalıştım. Demek ki, mü’minler olarak “Bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” âyetinin mânâ ve muhtevası, biz farkına varmasak da, hayatımızda sistematik bir şekilde görülmektedir, denebilir. | |||
| 33. Haşir ve Münâfikûn Sûresi (Kardeşlik Duası ve Nifakın Anatomisi) | 12 oct. 2025 | 00:18:23 | |
Meselâ, hassas bir insanın, sezme duygusu iyi inkişaf etmişse, karşısındakinin bakışından ayrı, oturuş ve kalkışından ayrı mânâlar çıkartır ki bu da onun için bazen ayn-ı azap, tabiî bazen de ayn-ı rahmet olacaktır. Bu noktadan hareketle denebilir ki, insanın Cennet’ten alacağı zevk ve lezzetin sınırı, dünyada iken ona ait hislerinin inkişafı ölçüsünde olacaktır. Kim bilir belki de hisleri inkişaf etmeyen kimseler, Cennet’e girdiklerinde: “Keşke Cennet’e girmeden daha bir inkişaf etseydim.” temennisinde bulunacak veya “Allah’ım, beni dünyaya geri gönder de hislerimi inkişaf adına seyr-i ruhanîmi tamamlayayım.” diyeceklerdir... Bu açıdan denebilir ki, insanın Cennet’te tam lezzet alabilmesi için onun kalbinden kin-haset vb. gibi duygularının çıkarılması çok önemlidir. | |||
| 32. Necm, Rahmân ve Vâkıa Sûresi (Âfâk ve Enfüste Tecellî: İki Doğu-İki Batı ve Yıldızların Mevkileri) | 09 oct. 2025 | 00:30:05 | |
Ah kalbi kasvet bağlamış insan.! Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle onun bu durumunu biliyor ve ona anlatacağı şeyi, yeminle teyit ederek anlatıyor. İnsan, bundan utanmalı, hicap etmeli, terlemeli, dudakları titremeli ve bu gibi âyetleri okurken ürpermelidir..! Rabbi ona, Kur’ân’ın şerefli bir kitap olduğunu söylemek ve kabul ettirmek için tahşidat üstü tahşidatta bulunuyor ve sözlerine büyük bir yeminle başlıyor... | |||
| 31. Şûrâ ve Fetih Sûresi (Yaratılışın Cem’i, Musibetlerin Terbiyesi, Ümmetin Kıvamı) | 08 oct. 2025 | 00:23:03 | |
İbn Ebî Hâtim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hz. Tahir-i Mutahhar (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İnsanoğluna bir dikenin batması veya onun ayağının kayması ya da sıkılıp terlemesi günahından ötürüdür. Ne var ki Allah (celle celâluhu) o günahların çoğunu da affeder.” buyururlar ki, ister doğrudan Allah’ın o günahları affetmesi, isterse günahkârı musibetlerle arındırması şeklinde olsun böyle bir insanın, “Allah bir kere affettiği bir şeyi ahirette yeniden söz konusu etmeyecek kadar yüce ve dünyada iken cezalandırdığı bir hataya karşı ahirette tekrar azap etmeyecek kadar da kerimdir.” tarzındaki Hz. Ali mülâhazasıyla, kirli kalması söz konusu değildir. | |||
| 30. Mü’min ve Fussilet Sûresi (Korkma, Üzülme: Hakikat Ufuklarda Parlayacak) | 07 oct. 2025 | 00:22:05 | |
Toplumu alâkadar eden meseleler meşveret ister. Geniş platformlarda fikir teatisi ister. Şimdi eğer siz, meşveret etmemiş, kimseyle fikir teatisinde bulunmamış iseniz, heva ve hevesinizle milleti maceraya sürüklemişsiniz demektir ki, Allah bunun hesabını mutlaka soracaktır. Maalesef bugün âlem-i İslâm’ın dört bir yanında sürekli bu yanlışlıklar yapılıyor. Suriye, Mısır ve Cezayir’de bunun en bariz örneklerine şahit oluyoruz. Irak, süper güçleri hesaba katmadan ve dünyanın nabzını tutmadan girdiği maceraların acısıyla kıvrım kıvrım.. böyle bir kör dövüşünde ölenler ölüp gitmiş, kalanlar da bir dilim ekmek, bir kutu ilaç uğruna kuyrukta canları çıkıyor. Yıkılan evler, bozulan yuvalar, dul kalan kadınlar, ebeveynini yitirmiş çocuklar.. ve altüst olmuş bir toplum. Rica ederim, bütün bunlara sebebiyet verenlere Allah (celle celâluhu) hesap sormayacak mı zannediyorsunuz? | |||
| 29. Yâsîn ve Sâd Sûresi (Bir Şehrin Ucundan, Bir Kalbin Derinliğinden: Tebliğin İki Yankısı) | 06 oct. 2025 | 00:13:54 | |
Ayetler ister kâfir, ister münafık ya da Yahudi veya Hıristiyan hakkında inmiş olsun, esbab-ı nüzul şunu veya bunu göstersin, her fert kendi şahsıyla, çevresiyle, şöyle-böyle içinde bulunduğu zaman ya da mekânla bir çeşit aklî, mantıkî, hissî, vicdanî münasebetler tesis ederek, her zaman ona muhatap olabilir ve onun o tazelerden taze mesajlarını gönlünde duyabilir. Bir diğer ifade ile, fert “Ben sadece peygamber değilim, ama onun dışında Kur’ân bütün emir ve yasakları ile ve altı bin küsur âyeti ile her zaman bana nazil oluyor gibi…” demelidir. Zaten işin ruhu, esası da bu değil mi..? Rica ederim Allah’ı (celle celâluhu) zaman ve mekân ile kayıtlıyabilir misiniz? Öyleyse O, kelâm sıfatının tecellîsi olan Kur’ân-ı Kerim ile, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuştuğu aynı anda sanki seninle, benimle de konuşmaktadır.. bizden sonra gelecek tüm insanlıkla da. Aslında Kur’ân’ın evrenselliği ve zaman üstü olması açısından da bu yaklaşım çok önemlidir. Aksi hâlde fert, Kur’ân’da zikri geçen bu olaylara gelmiş-geçmiş kıssalar nazarıyla bakar, öyle okur ve geçerse, ondan istifadesi de o nispette olur. | |||
| 28. Ankebût, Lokman, Ahzâb ve Sebe Sûresi (Namazla Arınan Kalp, Tevhidle Tekleşen Vicdan) | 05 oct. 2025 | 00:22:24 | |
Günümüzde bazı cereyanlar, bunlara mahiyetlerini çok çok aşan mânâlar yükledi. Meselâ; “Allah’a –hâşâ ve kellâ– gerek yok, şer kuvvetlerin gönlü yapılınca her işin düzene girer.” veya “Şer kuvvetinin gücü, hayır kuvvetinden daha üstündür; öyleyse onu hoşnut etme daha önemlidir.” Aslı Kabala’ya dayanan tamamıyla siyonist kaynaklı, masonik ayin şekilleri ve pek çok ritüelleri de aynı kaynağa irca etmek mümkündür. Çizgi filmlerde “Karanlıkların gücü adına, gölgelerin gücü adına..” gibi ifadeler bizim terminolojimizde asla yeri olmayan safsatalardır ki, körpecik dimağların ruhlarında yaralar açmakta ve gençlerin metafizik telakkilerini altüst etmektedir. İnsanımızın ruh, mânâ ve metafizik telakkileri yerli yerine oturtulacağı ana kadar da bu çarpıklıklar devam edeceğe benzer. | |||
| 27. Kasas Sûresi (Servetle Şımarıştan İlâhî Avdete) | 04 oct. 2025 | 00:26:08 | |
Netice itibarıyla, bir kere daha hatırlatalım ki, dünyayı kesben değil kalben terk etmek esastır. Evet, dünya bizim kalbimize girmemeli, bizi sarhoş etmemeli, bakışımızı bulandırmamalı ve kat’iyen bize ahireti unutturmamalı. İşte böyle olunca biz de ona hâkim olabiliriz. Aksi hâlde dünya bize hâkim olur ve zannediyorum böyle şuursuzca yaşanan bir hayatta ömrümüzün bütün sâniyeleri beyhude, heba olur gider. Bu noktada imtihanı kazanmak için irademizi besleyecek çok şeyler vardır ve onlar mutlaka bu mevzuda aktif hâle getirilmelidir. Meselâ mârifetullah; iradeyi, imanı takviye eden ve besleyen çok önemli bir faktördür. Bir misalle izah etmek gerekirse; meselâ siz, mütrefin hayatı gibi bir hayat yaşamayı arzu ettiniz ve bu hususta çeşitli düzenlemelere başladınız; ardından hayat standardınızı yükseltme çabası içine girdiniz. İşte o anda mârifetullah imdada yetişebilir. Burada birinin başından geçen bir hâdiseyi nakletmekte yarar var. Kim bilir belki de arz edeceğim şey objektif değildir; ama yine de nakletmek istiyorum: Bir gün bu arkadaşı denize nâzır bir eve götürür ve balkonda otururlar. O anda içine birdenbire böyle güzel yerlerde yaşama arzusu düşer. Arkadaşlarının şehadetiyle hemen oradan kalkar ve bir daha o balkona oturmaz; zira o manzara onun tûl-i emel duygusunu beslemiş ve onda tevehhüm-ü ebediyet düşüncesine yol açmıştır. İşte o anda o, böyle bir isteğe karşı mârifetullah ve bir dakika müşâhedesine Cennet’in binlerce sene mesudane hayatı, ona mukabil gelmeyen Cemalullah’ı seyir arzusu ile o vartadan kendini kurtarabilmiştir. | |||
| 26. Neml Sûresi (Tebessümden Duaya, Tahttan Hidayete) | 02 oct. 2025 | 00:23:56 | |
Hâsılı, Süleyman (aleyhisselâm), Allah’ın onun emrine musahhar kıldığı geniş dairenin en uç noktalarından biri sayılan karıncalar vadisinde, mazhariyeti adına duyup işittikleri karşısında tali’ine tebessümler yağdırmış ve: “Rabbim, bana ve ebeveynime lütfettiğin bu nimetlerinin şükrünü hakkıyla eda edebilmem ve koruyabilmem için maddî-mânevî nimetlerini üzerimden eksik etme.. Seni hoşnut edeceğim amelleri yapmamda da.. ve rahmetinle beni salih kulların arasına al!” demek suretiyle Seyyidina Hz. Yusuf, dünyevî ve uhrevî mazhariyetlerin zirvesini tuttuğu bir anda, likâullah arzusuyla gerilip buud değiştirmeye talip olduğu gibi, o da peygamberliğini, insanlardan karıncalara her şeyin emrine musahhar olmasıyla taçlandırdığı bir dakikada, bütün benliğiyle Allah’a (celle celâluhu) yönelmiş, vesileyi, en câmi kulluk ifadesi sayılan şükür ve Hakk’ın hoşnut olacağı diğer salih amellerle, neticeyi de, Hak rahmetiyle salih kulları içinde likâya yürüme talebiyle ortaya koymuştur. | |||
| 25. Şuarâ Sûresi (Kardeşlik Sıcaklığı, Secde Derinliği, Şiir) | 01 oct. 2025 | 00:21:34 | |
Doğrusu insan her zaman kendini Rabbisi ile münasebeti adına yenilemeli ve hep taze kalmaya çalışmalıdır. Gerçi O teceddütten, tegayyürden, tebeddülden münezzehtir. Ancak bizler O’nu yeniden bir kere daha duymamız ve O’nu hissetmemiz adına kendimizi her zaman yenileyebiliriz. Yani eskilerin “manzurun ileyh” dediği, bakılan zât adına değil de bakanlar adına bir yenilik. Bu, her gün O Mâbud-u bi’l-hak ve maksud-u bi’l-istihkakın yeni bir tecellîsi ile buluşmak, tanışmak ve böylece imanımız adına yeni derinliklere ulaşma mânâsında bir yeniliktir. Biz mutlaka bunu yakalamak zorundayız. Yoksa çürüyüp gitmemiz işten bile değildir. | |||
| 24. Hac ve Nur Sûresi (Gölgelerden Hakikatin Nuruna) | 30 sept. 2025 | 00:13:11 | |
Nuru anlamak için nurun kaynağına yaklaşmak lâzım. Nurun kaynağı Allah’tır. Allah ise zamandan ve mekândan münezzehtir. O hâlde O’nun nuru da kısmen bu hususiyetler içinde değerlendirilmelidir. Evet, nur ve nuranî şeyler bir anda, milyon yerde bulunabilir ve bir ân-ı seyyâlede oradan oraya intikal edebilir. Nitekim Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cism-i mübarekleri, tamamen nuranîleşmiş bulunan ruhuna refakat edecek hâle geldiğinden dolayı, miraç yolculuğunu birkaç dakikada tamamlayıp geriye döndü. Normal şartlar altında, trilyon defa trilyon seneye ihtiyaç olan böyle bir yolculuk için, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında, “Gitti-geldi, yatağı hâlâ sımsıcaktı.” gibi ifadeler göstermektedir ki, sanki zaman bütünüyle aşılmış da, bu seyahat öyle gerçekleşmiş. | |||
| 23. Enbiyâ Sûresi (Karanlıkta Bir Ses: “Lâ ilâhe illâ Ente”) | 29 sept. 2025 | 00:15:43 | |
Hz. Yunus böyle bir hâle giriftar olmadan önce de bu seviyede derin bir tevhid ve tecridi duyacak kadar, hem de peygamber ufku itibarıyla bir Ârif-i Zîşân’dı ve onun سُبْحَانَكَ sızlanışı da, “Ey Rab, Senin ulûhiyetinin hakkını ve hikmetinin muktezasını itiraf ve ilan ederek Sana sığınır, ulûhiyetinin haşmetine karşı aczimi haykırmak isterim.” mülâhazalarını ifade sadedindeki sözleri de bunun açık delilidir. | |||
| 22. Tâhâ Sûresi (Bir Taşla Yüz Kuş: Zamanı ve Zemini Okumak) | 27 sept. 2025 | 00:14:29 | |
Müslüman kendi kadrini bilmeli ve pahalı; pahalı olduğu kadar kıymetli bir varlık olduğunu idrak etmelidir. Bu kâinatın, baştan başa kendisi için yaratıldığını, içindeki her şeyin onun etrafında emirber neferler gibi döndüğünü bilmeli ve buradan göçüp giderken de ucuza gitmemelidir. Ben giderim ama arkamdan da bu dünya, mutlaka yaratılış gayesine uygun bir çizgiye gelmeli, ölüm Cennet bahçelerinin kapılarını açan bir sırlı anahtara dönüşmeli ve küçük bir ışık sönerken onun yerinde yüzlerce, binlerce yıldız patlaması olmalıdır. | |||
| 21. Meryem Sûresi (Perdenin Ardında Bir “Ruh”, Gönüllerde Bir “Vüdd”) | 26 sept. 2025 | 00:18:51 | |
Demek ki; verme, takva dairesi içinde bulunma ve selim fıtrat sahibi olarak, güzel kabul edilen her şeyi tasdik edip peşinden gitme –ki bunların hepsi salihat dairesi içinde mütalâa edilen hususlardır– yapılan şeyleri kolay görme gibi bir neticeye insanı ulaştırırlar. İşte, arkadaşların yaptıkları işler!.. Gece-gündüz demeden çalışma, evini-barkını bırakıp Orta Asyalara veya daha başka yerlere göç etmeler, maddî sıkıntılar içinde ve mânevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmalar..! Şimdi bütün bunları yapanlar “vüdd”e mazhar görülüyorlarsa, bu bir mübalâğa kabul edilmemelidir. Evet, bunların katlandıklarına katlanmak ve her şeyi eksiksiz yerine getirmek kolay şey değildir. Ama zannediyorum arkadaşlarımız, o salih dairenin ürünü olarak başkalarına çok zor gelen bu şeyleri hayatlarının ayrılmaz bir parçası kabul ediyor ve onunla yatıp, onunla kalkıyorlar. Demek ki, zorlukların kolaylaştırılması, bu ikinci diriliş erleri için böyle bir televvünde cereyan ediyor; ettirene canlarımız kurban! | |||
| 20. Kehf Sûresi (Metafizik Gerilimden Toplumsal Dönüşüme) | 25 sept. 2025 | 00:22:31 | |
Neticesi ne olursa olsun dünya ve dünyalık onları ele vermiştir. Bakın, Yemliha’yı –eğer o ise– şehir halkının fark etmesi para ile oluyor. Sonucun iyi olması bir lütuf; ama para yakalatıyor. Öyleyse mefkûre insanı ele geçmeyi, dost-düşman çevre tarafından yakalanmayı arzu etmiyorsa, kazanma değil, dünya zaafı bile olmamalıdır. Evet, öteden beri nice serv-i revan canlar, nice muktedir sultanlar hep bu gaddar-ı bîinsafın esiri olmuşlardır. İnsanın fıtratındaki bu zayıf nokta kullanılarak nice milletler pâyimâl edilmiş ve nice toplumlar tarih olup gitmiştir. Ne var ki dinin intişar etmesi ve etraf-ı âlemde şehbal açması da yine paraya, yani maddî finansman gücüne bağlıdır. Dikkat edin, Ashab-ı Kehf o birkaç dirhemle dışarı çıkınca o toplumda din adına hemen ikinci bir patlama meydana gelmiştir. Bu itibarla işin bu yanı da ayrı bir önem arz etmektedir. | |||
| 19. Kehf Sûresi (Mağarada Diriliş: Ashab-ı Kehf’in Manifestosu) | 24 sept. 2025 | 00:20:05 | |
Mağara, aslında bir dolma, şarj olma yeri ve kendini, özünü keşfetme mekânıdır. Neden mi? Zira küfürle yaka paça olma ve hele kuvvet dengesinin olmadığı bir zamanda onu tutup sarsma, ırgalama ve nihayet mağlup etme, ancak peygamberane bir güç ve azimle olur. Şimdi Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına bakın! O da peygamberlik ufkuna ulaşmak için, bi’setten önce altı ay mağara dönemi geçirmemiş midir? Daha sonra Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında, ama mutlaka O’nun çizgisinde mücadele edenlerin hayatında hep birer mağara dönemi olmuştur. Evet İmam Gazzâlî’nin, İmam Rabbânî’nin, Mevlâna Halid’in ve Üstad Bediüzzaman’ın hayatlarında da hep bu şarj olma, özünü ve kendini bulma, ilhatla mücadele için gerekli olan enerjiyi toplama adına inzivaları olmuştur. Süresine gelince, bu, Efendimiz için altı aydır da, diğer evliyâ, asfiyâ ve mukarrabînden ise beş sene, on sene hatta altmış sene bile halvet yaşayanlar olmuştur. | |||
| 18. Ra’d, İbrahim, Hicr, Nahl ve İsrâ Sûresi (Kur’ân’ın İnsana, Topluma ve Hesaba Dair Manifestosu) | 23 sept. 2025 | 00:19:38 | |
her insanın nisbî-kisbî de olsa iradesi etrafında örgülenen bahtı, kaderi, cesedin canla irtibatı, gölgenin bedenle münasebeti ölçüsünde hep onun boynunda ve koynunda kendisini hissettirir de, ya bir sevinç ve inşirah olur onun için akar, ya da bir hafakan ve gönül daralması şeklinde bir lahza onun yakasını bırakmaz; bırakmaz ve kıyamet gününde bir hesap, bir kayıt defteri gibi açılır ve onun önüne serilir.. serilir de ona “Oku kitabını; hesaba çekilmene esas olarak bugün senin nefsin sana yeter.”2 denir. Dünyada her gün kendini okuyan ve sorgulayan, o çetin günün hesabını daha önceden yapıp kapadığı için emniyetle yürür Cennetlere ve Rıdvana; açıkları olanlar da apışır kalırlar kalakaldıkları yerde… | |||
| 17. Hud ve Yûsuf Sûresi (Sâre’nin Gülüşü, Yusuf’un Burhanı, Yakub’un Duası) | 22 sept. 2025 | 00:21:30 | |
“Ayrı ayrı kapılardan girin ama ne yapsam hiçbir hususta sizden Allah’ın takdir ettiği şeyi defedemem; hüküm Allah’a aittir.. ben O’na tevekkül ettim ve tevekkül edecekler de yalnız O’na tevekkül etmelidirler.” | |||
| 16. Yûnus Sûresi (Acele Etme, Tevbe Et!) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 19 sept. 2025 | 00:20:25 | |
Her evin namazgâh ve mescit ittihaz edilmesi emredilmiştir ki, siyak-sibak bütünlüğü içinde âyeti ele aldığımızda; insan, bazı ahvalde içinde oturduğu evini mâbed, kendini de bu evin müdavim âbidi hâline getirmelidir; getirmelidir ve hanesini ibadetle ihya ederek orayı hayatsız bir mezar olmaktan kurtarmalıdır. | |||
| 15. Tevbe Sûresi (İman + Hicret + Cihad!) | 18 sept. 2025 | 00:10:27 | |
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, “Cennet’i istediğinizde Firdevs’i isteyin, zira o Cennet menzillerinin en üstünüdür.” buyurur. Öncelikle, Firdevs Cenneti, Cennet’in mahrûtî yapısı içinde diğer bütün Cennetlerin müşâhede edilebileceği merkezî bir müşâhede noktasıdır. Sâniyen: Geçmiş ümmetlerde “iman-ı bi’l-gayb” çok inkişaf etmemiş, dolayısıyla onlar gaybe ve mânâya ait hususlarda çok derinleşmemişlerdir. Ümmet-i Muhammed ise iman-ı bi’l-gayb ve ona taalluk eden şeylerde, sair ümmetlere nispeten çok derinleştiğinden, cismanî zevklerinden daha ziyade, ruhanî hazlarla tatmin olabileceklerdir ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet-i Muhammed’e, ruhanî zevklerle dolu olan Firdevs Cenneti’ni isteyin, buyurmuştur. Yani denilebilir ki, Adn Cenneti umumiyet itibarıyla ve bir ölçüde sair ümmetlerin mazhariyet ve nimet ufku, Firdevs ise ümmet-i Muhammed’in Cenneti’dir. | |||
| 14. A’raf ve Enfâl Sûresi (Sihir, Evlât Sevgisi & Gizli Şirk, Zaferin Şifresi: Sebat & Zikir ) | 17 sept. 2025 | 00:26:57 | |
İnsanoğlu karakter, ruh, muhteva, istidat, zenginlik, ağırlık açısından eşiyle özden veya ferd-i hakikî diyeceğimiz bir nefisten yaratılmış; sonra da ondan veya onun cinsinden, muhtevasından bir ikinci varlıkla eşler hâline getirilmiştir. Yani insanın eşini de yine insanın mâyesini teşkil eden temel unsurlardan şekillendirerek birbirine muhtaç, birbirini tamamlayan, birbiriyle huzur ve itminana eren, birbirini duyan, hisseden, anlayan, birbirine açılabilen bir vâhidin iki yüzü gibi yaratarak, görünümdeki çoğu muhtevadaki vahdete ircâ ederek, tevhid disiplinini hatırlatmış; böyle bir yaratılışa mazhariyetimizi hatırlatarak sinelerimizi şükürle coşturduğu aynı anda idraklerimizde de hamd hissini harekete geçirmiştir. | |||
| 13. En’âm Sûresi 124. Ayet (Neden Mekke? Neden O Zât? Neden Arapça?) | 15 sept. 2025 | 00:25:57 | |
Allah (celle celâluhu) gerçekten de risaletini, hangi insana nerede ve hangi dille tebliğ edeceğini en iyi bilendir. Hatta bu hususta nisbetleri dahi bir kenara bırakarak “En iyi bilen” değil; “Allah bu hususu yegâne bilen”dir denilmelidir ve O’ndan başkasının da herhangi bir takdir hakkı söz konusu değildir. Böyle bir iddiaya kalkışanları, âyetin ifadesiyle, dünyada horluk ve hakaret, ahirette de şiddetli bir azap beklemektedir. | |||
| 12. Mâide Sûresi (Sevgililer, Seçilmişler ve Kâbe’nin Diriltici Gücü) | 14 sept. 2025 | 00:24:39 | |
Kâbe, yeryüzünün kalbi durumundadır. O, arzın merkezinden “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar ins-cin ve meleğin her zaman çevresinde dönüp durduğu öyle nurdan bir sütundur ki, her an, görünen görünmeyen milyarlarca temiz ruh, onun harîmine ulaşmak için, ciddî bir vuslat arzusuyla can atıp durmaktadır. İşte sadece bu yönüyle Kâbe’ye, yeryüzünde Sidre’nin iz düşümü dense yeridir. Sanki Cenâb-ı Hak, umum insanlara ve hususiyle de peygamberlere bakarken, bu ikiliği bizler için gez-göz-arpacık gibi kullanmakta ve değerlendirmelerini ona göre yapmaktadır. Bu bakımdan çok rahatlıkla diyebiliriz ki, Kâbe’nin durumu âdeta bir ölçü birimidir ve dünyanın varlığı dahil pek çok şey mevcudiyetini onun varlığına göre programlamış gibidir.. evet Kâbe olmasa, onların da bir anlamı kalmayacaktır. Nitekim birçok peygamber sözünde, Kâbe’nin yıkılması, bu hususa işareti de ihtiva eder şekilde kıyamet alâmeti olarak anlatılmıştır. Bunun mânâsı şudur: “Kâbe’nin yıkılması, yeryüzünün gök ile olan irtibatının kesilmesi demektir. Gökten kopuk bir dünyanın mevcudiyetinin ise hiçbir anlamı yoktur. Evet mademki dünya, onu varlığının gayesine ulaştıracak hedef ölçüsünde bir vesilesini yitirmiştir. Öyleyse o dünya, varlık sahnesinden de silinmelidir... | |||
| 11. Nisâ Sûresi (Helal Yol, Büyük Günah, Büyük Mükâfat) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 12 sept. 2025 | 00:20:50 | |
İmanın kabul edilmediği, insan hayatının o en son anına hâlet-i yeis denir. Ne var ki bunun başlangıç anını çok iyi tespit etmek gerekir. Bu an, insanın dünya hayatına geri dönmesi ve zamanın en dar bir dilimi de olsa, onun şuurluca yaşanmasının mümkün olmadığı; bir ilave tevcihe göre de, bunun hem ölmek üzere olan şahıs, hem de etraftakiler tarafından bilindiği andır. | |||
| 10. Âl-i İmrân Sûresi (Doğru Yolda Kalmak) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 11 sept. 2025 | 00:18:37 | |
Zaman gelmiş bize esbap plânında öyle şeyler anlatmışlar ki, herkes üzerinde sanki –hâşâ– Allah âciz, her şeyi sebepler yapıyor ve yaratıyor gibi bir his uyarmışlardır. Kanser denince, “tedavi olmaz” demişler. AIDS adı geçince, “çaresi yok” diye mırıldanmışlar. Derken mü’mince bütün düşünce, tevekkül ve teslimiyeti yıkmışlardır. Bugün, hemen herkeste, cüz’î-küllî vardır bu. Bence, tedellî yoluyla müessirden esere giderek, kendimizi itminana kavuşturmalıyız. Müsebbibü’l-Esbâb’ın Allah olduğunu, dolayısıyla da bütün sebeplere o hâsiyeti veren Cenâb-ı Hakk’ın, sebepler dairesi dışında da halk ve icadda bulunabileceğini sık sık hatırlayarak mü’mince düşüncelerimizi yenilemeliyiz. | |||
| 9. Âl-i İmrân Sûresi (Neden Diyalog? ve Tevhid) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 09 sept. 2025 | 00:19:33 | |
İşte bu âyet, Ehl-i Kitab’ı, sözü edilen yollardan veya noktalardan birinde yakalıyor; onlara güler bir yüz ve tatlı bir dille yaklaşıp, “Gelin!” diyor. Bu “Gelin!” deyişte, “Sizi çağırdığım, davet ettiğim şeyler, sizin bilmediğiniz şeyler değil; tam tersine, bildiğiniz, ünsiyet ettiğiniz ve bizden çok önce karşılaşıp da şimdi unutmuş olabileceğiniz veya yanlış hatırladığınız şeyler türündendir.” diyor ki, bu da Kur’ân’ın, Ehl-i Kitap’la aramıza bir köprü kurarak onları gayet yumuşak bir şekilde, sıcak baktıkları bir noktadan yakalamasıdır. Bu husus, İslâm’ın tebliğinde ve muhataplara yaklaşmada çok önemlidir.. ve siz isterseniz buna, şimdilerin moda tabiriyle “diyalog” diyebilirsiniz. Evet, Kur’ân’ın Ehl-i Kitab’ı çağırdığı o me’luf nokta tek bir kelime ile hulâsa edilecek kadar kısadır; zira Kur’ân, onlardan sadece ve sadece bir tek şey istemektedir ki, o da, şu görülen köprüden geçilip, şu kapıya ulaşılmasıdır; her şey bir yana sadece سَوَۤاءٌ kelimesinde bile bu inceliği, bu yumuşaklığı ve arada kurulmaya çalışılan köprüyü görmek mümkündür. Nedir bu köprünün hususiyetleri? | |||
| 8. Bakara Sûresi (Dua, Fitne, Sekîne ve Âyetü’l-Kürsî) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 09 sept. 2025 | 00:33:46 | |
Evet O yegâne Mâbud’dur ve O’ndan başka hak Mâbud da yoktur. Yoktur; zira ezelden ebede varlık O’nun ziya-i vücudunun gölgesi, kâinatın her köşesindeki hayat O’nun hayatının aks-i nuru, mevcudiyetini devam ettirmeye çalışan her varlığın varlığını sürdürmesi de O’nun kayyumiyetinin, fâni levhalara küçük bir cilvesidir. O’nun varlığı Kendinden, hayat ve kayyumiyeti de zâtındandır. O’ndan başka kim ve ne varsa, hepsi O’ndan; O’nun tecellî-i sıfât ve esmâsındandır. | |||
| 7. Bakara Sûresi (Şükür ve Muhabbet Dengesi) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 08 sept. 2025 | 00:19:46 | |
Ayrıca, bu âyet, ulûhiyetle muhabbet arasında bir köprü kurarak, insanların, tapageldikleri şeylere karşı sevgi ve alâka duyacaklarına dikkati çekiyor ki, eğer mâbud zannedilen şeyler seviliyor, onlara itaatte bulunulup önlerinde serfürû ediliyorsa, mü’min gönüller, sinelerinin vüsatini aşkın bir enginlik içinde, delice O’nu sevmeli, O’na tahsis-i nazar etmeli, ömrünün gerçek değerini O’nun emirlerini dinlemede aramalı ve O’nun hoşnutluğuna kilitlenerek O’nu memnun etmeyi hayatının gayesi bilmelidir. | |||
| 6. Bakara Sûresi (Ruhü’l-Kudüs ve Kıblenin Sırrı) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 05 sept. 2025 | 00:25:06 | |
Evet, yer ve gökler o büyüleyici güzellikleri, muhtevası, perde arkası esrarıyla Hz. Hallâk tarafından “Ol!” deyivermekle oluvermiş; hem de, eksiksiz, kusursuz mükemmeliyet üstü bir mükemmeliyetle oluvermiştir. Olanlar, O’ndan ayrılıp gelen cüzler değil, O’nun zuhuru da değil; varlıkla Hz. Mübdi’ arasındaki münasebet Hâlik-mahluk münasebetidir. Ne tevellüd, ne sudûr, ne de gayri iradî bir zuhurdur. Muhalfarz öyle olsaydı, asıl, onca sudûr, zuhur ve ayrılmalar karşısında, tıpkı güneşin bir gün biteceği gibi biter gider. Oysaki, her şey yaratılıp gelişmekte, geliştiği gibi bitip gitmekte, bitip gidenleri de aynı cazibedar başka güzeller ve güzellikler takip etmektedir.. evet her şey, bir bir gelmekte bir bir gitmekte ve sadece O “Bedîu’s-semavati ve’l-arz” bâki kalmaktadır. | |||
| 5. Bakara Sûresi (Hilâfet, İlim ve İmtihan) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 04 sept. 2025 | 00:20:32 | |
Allah tarafından insana bahşedilen böyle bir hilâfet, belli ölçüde, bütün varlık ve hâdiselere nisbî bir müdahale mânâsına hamledileceği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın irade ve kudretinden bir kısım tecellîlerle onları hem birbirleri arasında hem de topyekün varlık karşısında hâkim duruma getirmesi şeklinde de yorumlanabilir. Böyle bir imtiyaz ve hususiyet, her şeyi Allah’a nisbet etmek ve O’ndan bilmek şartıyla, O’na niyabeten ellerinin ulaşabildiği her yerde bir kısım tasarruflarda bulunabilme demektir ki, O’nun namına hareket edecek, O’nun namına işleyecek, O’nun namına başlayacak ve her işinde O’nun nâibi, varlık kitabının tezhibinde O’nun fırçası, küre-i arz bostanında O’nun bahçıvanı ve bütün dünyevî işlerde O’nun çırağı gibi hareket edecek ve bundan öte herhangi bir tesahüp düşüncesini de haddini bilmezlik kabul edecek. | |||
| 4. Bakara Sûresi (Hidayet, Kalp Hastalığı ve Cennet Nimetleri) - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 03 sept. 2025 | 00:19:42 | |
Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı ile, benzetilen nimetler bu dünyadaki lütuflar da olabilir, ahiretteki lütuflar da. Meselâ insan burada “Elhamdülillah” der, orada onu bir Cennet meyvesi şeklinde bulur. Yani buradaki her bir tekbir, tehlil ve tesbih, tıpkı toprağa atılan bir tohum gibi, ahirette değişik Cennet nimetlerini netice verir. Yalnız burada bir husus var ki, o da bizim bu iki şey arasındaki münasebeti tam anlayamayışımızdır. Aslında biz, her şeyi sebepler dairesi içinde mütalâa ettiğimizden, tahlil ve terkiplerimizde belli ölçüde sebeplerin tesirinde kalmaktan kurtulamıyoruz. Hâlbuki, bu sebepler dünyasında öyle şeyler cereyan ediyor ki bunlar, âyetin bahsettiği hakikati âdeta gözlerimize sokacak şekilde. Meselâ bizim buğday ektiğimiz tarladan arpa biçtiğimiz hiç olmamıştır. Oysaki bu ikisi neredeyse aynı cinsten sayılır. Elma ağacından armut devşirdiğimiz de görülmemiştir.. keza üzüm bağlarından incir topladığımız da.. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy geliyordu, O, Cibril’in ne dediğini tam anlarken, etrafındakiler arı vızıltısı gibi bir şey bile duymuyorlardı. Veya Cenâb-ı Hakk’ın gecenin üçte birinden sonra, sema-i dünyaya nüzul etmesi.. ve daha yüzlerce hususu, sebepler çerçevesinde ve tenasüb-ü illiyet prensiplerine göre anladığımızı söyleyebilir miyiz? | |||
| 3. Giriş ve Fatiha Suresi - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 01 sept. 2025 | 00:08:38 | |
Eğer kelâm, tahayyüldeki şekliyle ifade edilebilmişse, yani niyet ve ifade azmi, ifadeyle uyum içinde ise, böyle bir kelâm tamdır. Aksine, tasavvur, tam tahayyülü kucaklayamamışsa bu, bir evvelkine göre kusurlu bir ifadedir ve eksik bir beyandır. Taakkul, kendine yüklenenleri ifadeye taşıyamamışsa, tasarıdaki bir kısım derinlikler de orada elenmiş demektir. İşte bütün bu süzgeçlerden süzüle süzüle tahayyül mertebesine göre pek çok şey kaybeden kelâm eksik, tahayyüldeki derinlikleriyle ifade edilebilen mânâ, mefhum ve niyet ise tamdır ve bu mükemmeliyetin biricik şaheseri de sadece ve sadece Kur’ân-ı Kerim’dir. Ondaki bu mükemmeliyet, sözü, kimden naklederse etsin, bir mânâda onun, tahayyül ve tasavvur ötesi derinlikleri korumasında aranmalıdır. Bu yönüyle de, bir başkasının böyle bir kelâm ve beyana muvaffak olması imkânsızdır. | |||
| 2. Önsöz - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 31 août 2025 | 00:19:34 | |
Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasında parıldayan ışığıdır Kur’ân. İns u cinnin duygu, düşünce ve his atlasında melekûtun sesi-soluğudur Kur’ân. Gün gelip de o, en müstesna bir sadef içinde inciye dönüşünce, işte o zaman, söz sarraflarının gözleri de, sararıp solmayan ve renk atmayan bir güzellikle buluştu. Kur’ân, ziya olup varlığın çehresine yağacağı güne kadar, her yanıyla ayrı bir renk, desen ve âhenk meşheri olan şu koca kâinat bir gulyabanîler ülkesi; her satırı, ‘Mele-i A’lâ’nın farklı bir sırrına sadef sayılan bu varlık kitabı da bir kısım evrak-ı perişandan ibaretti. Kur’ân bir güneş gibi doğunca –hiç olmazsa olumsuz ön yargıları olmayanların nazarında– o güne kadar bütün ufukları karartan küme küme bulutlar dağılıp gitti ve varlığın o güzellerden güzel endamı ortaya çıktı; çıktı ve bütün eşya, okunup zevk alınan bir kitabın paragraf, cümle ve kelimelerine dönüştü.. onun sesinin duyulmasıyla gönül gözlerine nurlar indi.. ve ruhlarda köpüren duygular da, o duygulara tercüman olan diller de, ışık türküleri söylemeye başladı. | |||
| 1. Takdim - Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar | 30 août 2025 | 00:27:50 | |
“Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar” adını verdiği bu kitap, tefsire dair. Sûre ve âyet sırası gözetilerek, Kur’ân-ı Kerim’in bazı âyetlerinin ilham ettiği nükteleri, incelikleri ortaya koyuyor. Daha ilk nazarda, muhterem müellifin klasik tefsir kitaplarına vukufu, onlara istinat ettiği belli oluyor. Fakat kendisini gösteren hemen bir başka özelliği de tefsir ilminin ölçülerine aykırı olmaksızın yeni açılımlar, sızıntılar ve pırıltılar ihtiva etmesidir. Zaten “İdrake Yansıyanlar” vasfı ile müellif, âdeta bu hususiyetleri kasdetmiş olmalıdır. | |||